Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

ERGENLİĞE GİRME YAŞI ÖNE Mİ ÇEKİLDİ!

Klâsik olarak kız çocuklar 12 ilâ 14 yaşında, erkek çocuklar ise 13 ilâ 15 yaşları arasında ergenlik dönemine girerler. Bu dönemden birkaç sene önce ise, ön ergenlik belirtileri ortaya çıkar. Yâni, ebeveyne yönelik söz dinlememe ve isyankârca davranışlar görülmeye başlar. Boy uzar, kıllanmada artış ve beden şeklinde değişiklikler ortaya çıkar.

Son senelerde, gerek beslenme şekline bağlı olarak, gerekse de genel uyaran bombardımanına erken yaşta mâruz kalmanın yarattığı etkiyle, hormonal dalgalanma daha erken yaşlarda başlayabilmektedir. Dolayısıyla ergenlik dönemi belirtileri alışılmış olan yaştan birkaç sene önce başlayabilmektedir. Bunun etkisiyle, fiziksel olarak gelişmiş olmakla beraber, ruhsal olgunluk açısından dış görüntüsüyle uyumlu olmayan çocuk-gençleri etrafımızda sıkça görmeye başladık. Genç kızlarda bu durum daha da belirgin olarak kendisini göstermektedir.


Üç ay kadar süren bir yaz tatilinin ardından birbirine kavuşan çocukların bâzıları “kanka” oldukları arkadaşlarını, giyim şekli, saç ve makyaj tarzı ile birden bire çok farklılaşmış olarak görebilmekte ve nasıl yaklaşacaklarını bilemez hâle gelebilmektedir. Kezâ, bu çocuk-gençlerin sohbetleri, zamanı değerlendirme şekilleri, hayata bakış tarzları da dış görüntüleriyle paralel olarak değişim göstermektedir.

Okumaya devam et
  6633 Hits
  1 yorum
6633 Hits
1 yorum

BİLİMSEL METODOLOJİ NEDİR?

Bir bilginin (knowledge) bilimsel olabilmesi için nesnel (objective) bilgi olması gerekir.

Bunun için de önce tasvir edilmesi (betimleme: description), sonra târif edilmesi (tanımlama: definition), akabinde ölçülmesi (measurement) ve nihâyette tasnif edilmesi (sınıflama: classification) icap eder. Bu şekilde elde edilen bilginin bir "bir işe yarama potansiyeli" olması gerekir ki üzerinde çalışılmaya değsin.

Bu safhalardan geçmeyen bilgiler ve onların temsil ettiği varlıklar özneldir (subjective), dogmatik vasıflıdır ve bilimin târifi ve metodolojisi dışındadırlar. Bunlar inanç, itikat veya îmân konusudur; değiştirilemez, tartışılamaz çünkü aşağıda anlatacağımız şekilde sınanamazlar. Dinî, metafizik ve mistik bilgiler bu özelliktedir. Bunların bilime enjeksiyonu ancak kaos yaratır.

Daha sonra bu bilgiden hareketle bir ön fikir (assumption: zan) üretilir; yâni "zannedilir". Bu ön fikir mevcut bulgular, teoriler (theory: kuram) ve varsayımlarla mukayese edildikten sonra bir varsayım (hypothesis) ortaya atılır. Bu hipotezi test edip geçerli (valid), güvenilir (reliabl) kılabilmek için bir araştırma deseni (design) inşâ edilir. Eğer bu iş için kullanacağımız gereçler (tool) geçerli ve güvenilir değilse, önce bunlar tasarlanıp geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapılarak kullanılabilir hâle getirilir. Önceden bu aşamalardan geçmiş araçlar mevcut ise tabii ki kullanılabilir.

Okumaya devam et
  16339 Hits
  2 yorum
16339 Hits
2 yorum

İNTERNET: BELÂ MI, DEVÂ MI?

Ergenler ve gençler arasında süratle yayılan bir salgın var: İnternet tutkusu, hâttâ bağımlılığı. Hemen her hafta birkaç genç insanı bu dertten kurtarmak için tedaviye alır olduk. Aslında her yaşta rastlanan bu yeni hastalık en vahim ve "ölümcül" olarak hedef olarak gençleri vuruyor.

İnternet ilk kurulduğunda, pek çok sosyolog ve psikolog bu yeni "oyuncağın" kimselerin işine yaramayacağını ve tutmayıp söneceğini iddia etmişlerdi.

Ne kadar ironik değil mi? Bugün ise vazgeçilmez, onsuz yaşanamaz bir hayatî ihtiyaç hâlinde. Dünyânın herhangi bir yerinden, tam öteki tarafa saniyelik gecikmeyle elektronik mektup yollayabiliyor, henüz pek inkişaf etmese de yakında mükemmelleşeceği kesin olan web kamerası, internetten telefon ve görüntülü mesajlaşma sistemleriyle istediğiniz kişiyle temâs kurabiliyorsunuz.

Yakınlarda katıldığımız bir kongrede, Toronto'daki otelimizdeki hızlı internet bağlantısından "MSN Messenger" ile kuzenim ve karısıyla görüntülü sesli konuştuğumuzda bu hâdisenin ihtişamını bir kere daha fark ettik. Arama motorlarıyla hemen her bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Hele (tabii ki hoş değil ama yapan çok) şifre kırmayı bilenlerin burun sokamayacakları hiçbir yer yok gibi. Rezervasyonlarınızı, biletlerinizi ayarlayabiliyorsunuz. Siparişlerinizi verebiliyorsunuz.

Uluslararası katılımlı zekâ ve strateji oyunları oynayabiliyor, dahası, evinizden hiç çıkmadan borsa veya e-ticaret yoluyla köşeyi dönebiliyorsunuz.

Okumaya devam et
  3659 Hits
  0 yorum
3659 Hits
0 yorum

ŞİZOFRENİ

Şizofreni, kendine özgü klinik seyri ve yarattığı sıkıntılar sebebiyle pek çok kişinin korktuğu, ürktüğü bir hastalık.

Hâlbuki dünyâ çapında her 100 kişiden birinde bu hastalık görülmekte; akrabası sayılabilecek Şizotipal Kişilik (Avrupalılar bunu doğrudan Şizofreni olarak değerlendiriyor), Paranoid ve Şizoid Kişilikler ve diğer primer psikiyatrik psikotik bozukluklarla beraber ele alırsak, bu rakam yüzde 10’un üzerine çıkar.

Yâni, korku ecele çâre değil.

Önce, nedir şu Şizofreni bir hatırlayalım…

Şizofreni aklın (zihnin) yarılması demek ve Bleuler tarafından ilk defa bu isim verilmiş.

XX. Asrın başlarına kadar psikiyatrik hastalıkların sıralandığı sistematik bir taksonomi yoktu. Şizofreni ilk olarak 1853 yılında Fransız hekim ve psikiyatri uzmanı Bénédict Augustin Morel (1809-1873) tarafından genç erişkin ve gençleri etkileyen bir sendrom olarak tanımlanmış ve démence précoce (Lâtince “erken bunama”) diye adlandırılmıştır.

1891’de Arnold Pick tarafından psikotik bir hastanın vak’a raporunda kullanılmıştır. Yâni, “erken bunama” deyimi ilk olarak XIX. Asır’da kullanılmıştır. Yine aynı yüzyılda Hebefreni ve Katatoni târif edilmiştir.

1893’te tanınmış Alman ruh hekimi Emil Kraepelin mental hastalıklarının -duygudurum bozuklukları ve démence précoce- sınıflandırılmasında yeni bir yaklaşım geliştirdi ve Dementia Praecox’ın esasen bir beyin hastalığı olduğuna ve bilhassa dementianın (bunamanın) -ileri yaşta gelişen diğer formlarından farklı olan- bir çeşidi olduğunu düşünüyordu. Ayrıca, Kraepelin, Paranoid ve Basit tiplerini de eklemiş ve hepsini bir teşhis altında toplamıştır. Bu teşhise göre hastalıkta erken başlama ve bunama olması gerekmektedir. Ancak bu târif, hastalığı erken başlama ve bunama gerektiren dar bir alanda sınırlamaktadır.

XX. Asır’da İsviçreli Psikiyatr Paul Eugen Bleuler hastalığın erken yaşlarda başlamasının ve bunamayla sonuçlanmasının şart olmadığını göstermiştir. Bu hastalıkta hastanın ruhsal hayatındaki yarılmaya önem veren Bleuler, Schizophrenia (Şizofreni) terimini 1908 yılında teklif etmiştir ve kişilik, düşünce, hâfıza ve idrakteki işlevsel ayrılmayı târif etmek için kullanılmıştır. Günümüzde Şizofreni tek bir hastalık türü olarak görülmemekte ve bir bozukluklar kümesi olarak kabûl edilmektedir.

Şizofreni kelimesi, Yunanca ayrık veya bölünmüş anlamına gelen şizo (schizein) ve akıl anlamına gelen frenos (phren) kelimelerinin birleşiminden gelir. Anlatılmak istenen kişinin iki kişilikli olması değil, aynı anda iki farklı gerçeklik içerisinde yaşamasıdır. Gerçek gerçeklik normâl, sıradan bir insanın idrakine denk düşerken, ikinci gerçeklik sağlıklı bir insanın anlayamayacağı, çoğu kez belli bir hezeyanî sisteme dayalı bir gerçekliktir.

]

Sıklık ve Yaygınlık

Şizofreninin ömür boyu görülme sıklığı (insidans) -hayatlarının herhangi bir evresinde başlamak üzere- genel nüfusta yüzde 1 civarındadır. Her toplumda ve her türlü sosyoekonomik sınıfta görülmektedir. Kadın-erkek arasında sıklık bakımından önemli bir fark görülmemekle beraber, kadınlarda başlangıç yaşı (26-32), erkeklerdeki başlangıç yaşından (20-28) daha geç olmakta ve genellikle erkeklere göre daha iyi bir prognoz göstermektedir. Ayrıca, gelişmekte olan ülkelerde sıklığı gelişmiş ülkelere göre daha düşüktür.

Çok geç yaşlarda başlangıçlı Şizofreni görülse de, hastalığın genellikle gençlik çağında başladığı kabûl edilmektedir. Geç veya çok geç başlayan Şizofreniler (40 yaşından sonra başlayan) Şizofreni hastalığının Geç-Başlangıçlı Şizofreni, 60 yaşından sonra başlayanların ise Çok Geç-Başlangıçlı Şizofreni- Benzeri Psikoz olarak tanımlanmaktadır. Erken başlangıçlılarda (Çocukluk Dönemi Başlangıçlı) ise kalıtımın nispeten daha önemli etken olduğu sanılmaktadır.

Klinik Belirti ve Bulgular

Hastalık öncesi kişilik ve uyum

Şizofreni hastaları hastalık öncesi sessiz, arkadaşı az, yalnızlığı seven, tuhaf, güvensiz kişilerdir. Bu özellikler ayırıcı teşhiste yardımcı olmaktadır. Genellikle âileler çocuklarının hastalık başlamadan önce hep çalışan, sessiz, uyumlu, arkadaşsız olduklarını anlatırlar. Şâyet hasta bu özelliklere uymuyorsa, teşhis için duygudurum bozuklukları gibi diğer hastalıklar düşünülmelidir. Şizofreni, daha önce de belirtildiği gibi, çoğunlukla 18-25 yaşlarında her çeşit psikolojik stresle başlayabilir. Kişinin benliğine darbeler, delikanlılık (ergenlik) çağında dürtülerin aşırı şiddet kazanması, cinsel veya saldırgan dürtülere karşı denetim zayıflığı gibi durumlara, psikozun başlamasından önce sık rastlanmaktadır.

Şizofrenide bilinç ve yönelim genellikle yerindedir. Zekâda belirgin bir gerileme olmasa da, soyutlama yetisinde zayıflamanın ve belirgin yıkımın görüldüğü kimi kronik hastalarda zekâda eksilme, gerilik izlenimi edinilebilir. İlk teşhis konduğunda, sağlıklı topluma göre IQ skorları ortalama 10 puan düşüktür. Hastanın ilgisi kolayca dağılabilir, sorulara cevapları geç veya yanlış olabilir. Son yıllarda, temelde var olan negatif belirtilerin baskın olduğu Şizofreni türlerinde bir Eksiklik (defisit) Sendromu’ndan söz edilmekte ve bunlardaki beyin patolojisinin incelenmesine ağırlık verilmektedir. Eksiklik Sendromu bilişsel yetilerdeki eksikliklerdir. Bu sendrom, kalıcı ve başka sebeplere bağlı olmayan spesifik negatif belirtiler olarak tanımlanmaktadır.

Şizofrenide içgörü, düşüncelerin içeriği ve oluşturulması, duyguların yaşantılanması ve ifâde edilmesi, idrak, davranışlar ve bilişsel işlevler gibi birçok alanda belirtiler ortaya çıkabilir. Şizofreni heterojen görünümlü bir hastalık olduğu için, tipik bir genel görünüme sâhip değildir; bâzı hastalarda bâzı belirtiler ortaya çıkarken, diğerlerinde başka belirtiler olabilir.

-Düşünce akışı ve içeriği ile ilişkili belirti ve bulgular: Şizofrenide düşünce içeriği ile ilişkili olarak ortaya çıkan belirtilerin en önemlisi hezeyanlardır (delusion: sanrı). Hezeyanlar, aksine delillere ve mantık yoluyla çürütülmesine rağmen kişinin inanmayı sürdürdüğü, kişinin kültürü, dini ve eğitimi ile ilişkili olarak normâl kabûl edilemeyecek türden yanlış inanışlardır. Şizofrenide ortaya çıkan hezeyanlar arasında referans (üzerine alınma), etkilenme, kıskançlık, perseküsyon (kişiye zarar verileceği), büyüklük, erotomani (başkalarının kendisine âşık olduğu), düşüncelerinin değiştirildiği, çalındığı veya yayınlandığı temalı olanlar sayılabilir. Düşüncenin oluşturulması ve akışındaki değişiklikler arasında düşüncelerde azalma, düşünce blokları (düşünce akışının âniden kesintiye uğraması), çağrışımlarda dağınıklık, konuşma yapısının tamamen kaybolması gibi belirtiler bulunur. Hâttâ bâzı hastalar ciddi derecede yaptıkları neolojizmlerden (kelime uydurma) oluşan bir lisan dahi uydurabilirler.

-İdrak ile ilişkili belirti ve bulgular: Şizofrenide sıklıkla ortaya çıkan belirtiler arasında hallüsinasyon (varsanı) ve illüzyon (yanılsama) sayılabilir. Şizofrenide hallüsinasyonlar en sık işitsel olmakla birlikte, beş duyununki de olabilir. İşitsel hallüsinasyonlardan özellikle kişinin davranışları hakkında yorumlarda bulunan konuşmalar duyma ve iki veya daha fazla kişinin yine hastanın davranışları hakkında konuştuğunu duyma şeklinde olanlar sıktır.

-Duyguların yaşanması ve ifâde edilmesi ile ilişkili belirti ve bulgular: Kişinin duygusal yaşantısındaki çeşitliliğin azalması olarak ifâde edilebilecek duygulanımsal veya duygusal küntlük ve kişinin hezeyanlarla ilişkili bir duygudurum içinde olması Şizofrenide görülebilecek duygusal değişiklikler arasında sayılabilir.

-Bilişsel işlevlerle ilişkili belirti ve bulgular: Özellikle kronik gidişli hastalarda bilişsel işlevlerle ilgili bozulmalar, hastalığın ilk tanımlandığı yıllarda démence précoce (erken bunama) ismi ile anılmasına sebep olacak kadar belirgin olabilir.

bed]

-Hastaların çoğunda içgörü yoksunluğu da görülen belirtiler arasında yer alır. Kısıtlı anlamıyla içgörü kişinin içinde bulunduğu hastalık ve bunun belirtileri hakkında gerçekçi bir kavrayışa sâhip olmasıdır. Akut Şizofrenide en sık görülen belirti içgörü yoksunluğudur. Bu durumdaki hastalar hasta olduklarını düşünmezler. Tedavide büyük handikaba yol açtığından, içgörü yoksunluğu büyük öneme sâhiptir.

Pozitif ve Negatif Semptomlar

Şizofreninin seyri sırasında ortaya çıkan belirtiler ayrıca negatif ve pozitif olmak üzere iki başlık altında incelenebilir. Pozitif belirtiler normâlin dışında fazlalık, aşırılık ve sapmalar olarak ortaya çıkan belirtilerdir. Negatifler ise normâl işlevlerde azalma, eksiklik gösteren belirtilerdir. Şizofreni heterojen görünümlü bir hastalık olduğu için tipik bir genel görünüme sâhip değildir.

-Pozitif Semptomlar: Hallüsinasyon, hezeyan, sürekli ağlama veya gülme, evhamlar, kendini tanıyamamak, heyecan, sıkıntı, kuşku, şüphecilik, güvensizlik, düşmanca düşünceler, her şeyi üstüne alınma, sese ve renklere aşırı duyarlılık, aşırı derecede konuşma, kafiyeli konuşma ve anlatma isteği, anlatımda kopukluk gibi normâlin üstünde aşırı semptomlardır.

Okumaya devam et
  37246 Hits
  13 yorum
37246 Hits
13 yorum

Silivri’deki 2. Ergenekon Davası’nın Duruşması’nda eski İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu’nun Savunması…

PROF. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun Kabahati...

2009 Nisan''ında Ergenekon soruşturması kapsamında sabahın köründe evine yapılan baskın sonucunda gözaltına alındı. Günlerce süren sorgulamadan sonra “TC hükûmetini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs” ve “yasadışı terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklanmak isteği ile mahkemeye gönderildi.

Mahkeme bu suçları yerinde bularak bu saygın bilim adamını tutuklayıp cezaevine gönderdi. Silivri''ye kapatılan Prof. Dr. Hilmioğlu iki ay sonra yüz felci geçirdi ve hastâneye sevk edildi. Hastânede yapılan tetkiklerde siroz olduğu, karaciğer kanseri riski altında bulunduğu ve ölüm riski ile karşı karşıya olduğu belirlendi. Bu bulgular Cerrahpaşa Tıp Fakültesi''nin raporlarında yer aldı. Bunun üzerine avukatı bir dilekçe ile müvekkilinin sağlık koşullarının değerlendirilerek tahliyesini istedi. Bu istek 24 Aralık''ta 14''üncü Ağır Ceza Mahkemesi''nce değerlendirildi ve tahliye talebi reddedildi. Üç kişilik mahkemede başkan tahliye isteğine kabûl, iki üye ise ret oyu verdi ve Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu''nun özgürlüğü engellendi. Mahkeme heyeti başkanı Erkan Canak ret oyu veren üyeleri şöyle uyardı: “Ülke şartlarında bilim adamı yetiştirmek kolay değil. Saygın bir bilim adamı olan sanığın siroz olduğu ve karaciğer kanseri riski taşıdığı raporlardan anlaşılmaktadır. Sanık için tutukluluk durumu hayati tehlike demektir. Kaçması ve delil karartması söz konusu değildir”. Ama mahkemenin iki üyesi bu uyarıları tınmayarak ret kararında ısrar ettiler. Bu kadar haklı, insanî gerekçelere karşın bilim adamının serbest kalmasına neden karşı çıkılıyor? Bunu anlatmam lâzım. Fatih Hilmioğlu 2000 yılında rektör seçildiğinde Malatya İnönü Üniversitesi tarikatların etkisi altında olan bir kurumdu. Üniversiteye çöreklenen tarikatlar önceki rektör Ömer Şarlak''ın çabalarına rağmen temizlenememişti. İşte Hilmioğlu bunu gerçekleştirdi. Tehditler aldı, bin bir komplo düzenlendi, olmadı iftiralar atıldı.

Okumaya devam et
  3797 Hits
  0 yorum
3797 Hits
0 yorum