Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

SUÇ NEDİR, SUÇLU KİMDİR?

Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, hakkında suç oluşmadığı gerekçesiyle, 220 gün kodeste yatırıldıktan sonra serbest bırakıldı ama yurtdışına çıkması yasaklanarak!

Bu arada sıhhati uçtu gitti, ruhunun da ne zaman aynı âkıbete uğrayacağı meçhûl! Azıcık vicdanı olan bütün köşe yazarları bu rezaleti kınayan makaleler yazıyorlar.

Temel bilgileri özetleyelim, bir eylemin suç olarak vasıflandırılması için, olmazsa olmaz şeklinde üç temel unsuru hâiz olması gerekir:

1) Hukukî unsur: Bir eylemin suç olabilmesi için, kanunlarda bunun önceden târif edilmiş olması şarttır.
2) Mânevî unsur: Bir eylemin suç olabilmesi için, onu yapan kişinin fârik ve mümeyyiz olması şarttır. Bu, o kişinin doğruyu eğriyi, yasak olanla olmayanı tefrik edebilecek (farkına varabilecek) akıl sağlığına sâhip olması demektir.
3) Maddî unsur: Bir eylemin suç, onu yapan kişinin de suçlu olabilmesi için, o suçun işlenmesi gerekir. Yâni, "ben bir örgüt kurup da iktidar partisini devirsem diye öyle mel mel düşünmek suç değildir. Gerçekten bunu eyleme dökmeniz ve faâliyette bulunmanız gerekir.

Okumaya devam et
  3999 Hits
  0 yorum
3999 Hits
0 yorum

EVRİMSEL PSİKİYATRİ

Prof. Dr. M. Kerem Doksat - 13 Kasım 2006 Pazartesi
İÜ Cerrahpaşa TF Psikiyatri AD Duygudurum Bozuklukları Birimi Başkanı

EVRİMSEL PSİKOLOJİ

"Psychologia" teriminin kökünde kadim Yunanca psukhe (kelebek) ve logos (bilim, teori) yatar. Kelimeyi ilk olarak "ruhları çağırma ilmi anlamında kullanan ve ontoloji teriminin de mucidi olan Alman skolâstik filozofu Rudolphe Goklenius'tan (GOCLENIUS Goeckel, Rudolph Göckel  veya Rudolf Goclenius 1547 - 1628) bu yana sekülarize olup, pozitivizmle buluşması yaklaşık 450 sene almıştır. Zâten bütün dinlerde ve mistisizmlerde, folklorik inançlarda rûh anlamına gelen kelimeler ya soluk veya nefes alıp verme (rûh, Chi, Seele, Spirit), ya da uçma veya pırıldama anlamındaki kelimelerden türemiştir. Gözle görülemeyen, tasvir ve târif edilemeyen ama canın temsili olan tabiatüstü bu varlığın isminin animizme dayanan ve soyut mefhumları onlara en yakın somut kavramların isimleriyle anan yaklaşımdan neş'et almış olması hiç de şaşılacak bir şey değildir. Cin kelimesinin de benzer bir hikâyesi vardır; cinnet ve cennet lâfları cinden gelir.

Türkiye'de nedense psikoloji karşılığında "ruhbilimi", psikiyatri karşılığında ise "ruh hastalıkları bilimi" lâfları kullanılır olmuş (doğrusu akliye), bu da tamamen dinî ve metafizik bir anlamı olan rûhla uğraştığını iddia eden ne kadar şarlatan varsa, âdeta bizleri onlarla meslekdaş kılmıştır. Meselâ Araplar psikoloji karşılığında "ilm-i nefs demektedirler; yâni gene soluk anlamından türeme "nefs kelimesini tercih etmişlerdir ki, doğrusu da budur. Eski Türkler'deki "tın veya "tin de ses çıkarabilme anlamında kullanılırdı. Bunun için psişik anlamında tinsel denmesi de, psikoloji karşılığı tin-bilim denmesi de yanlıştır. İndirgeyici bir târifle psişeyi beynin işlevleri olarak tanımlamak ne kadar doğru? Beyin hakkındaki bilgilerimiz ne kadar ki? Mevcut bilgilerimiz şuûr (bilinç) anlayışı açısından yeterli ve doğru mu? 

Önceleri sâdece davranışların (duygu, düşünce ve hareketlerin hepsi davranışlardır) tetkiki hedeflenmiş, çeşitli ekoller bunun nasıl yapılacağı argümanından doğmuştur.

    • Önceleri içe-bakış ve iç-gözlem (introspection) yöntemi kullanılırken, özellikle Kant buna karşı çıkarak, bir kişinin hem gözlemleyen hem de gözlemlenen olamayacağını öne sürmüştür.
    • Buna mukabele olarak ampirik psikoloji (gözleme ve deneye dayanan psikoloji) üzerinde durulur olmuştur.
    • Bu da davranışçı psikoloji (behavioral psychology), bilişsel psikoloji (cognitive psychology), deneysel psikoloji (tecrübî: experimental psychology) gibi şûbelerin doğmasına yol açmıştır.
    • Kant'ın bütün çabalarına rağmen, Sigmund Freud ve takipçileri içe-bakışı tekrar psikolojiye sokarak analitik (tahlilî) psikolojiyi gündeme getirmişlerdir. Bu paradigma da sonraları derinlikler psikolojisi (Jung), bireysel psikoloji (Adler), kendilik psikolojisi (Kohut) gibi birçok mezheplere bölünmüştür.
    • En sık rastlananpsikiyatrik hastalık olan depresyonun izahı için geliştirilen modeller devreye girmiştir.   1. Agresyonun Kişinin Kendine Çevrilmesi Modeli: Klâsik Freudiyen teoriye göre getirilen bu yaklaşım bütün depresyon vak'alarını izah edememektedir. Öfkeli, saldırganlık sergileyen depresyon hastaları buna örnek olarak gösterebiliriz. Ayrıca, bastırılmış (represe edilmiş: şuurdışında bastırılmış) veya refule edilmiş (suppression: şuurdan şuurdışına itilmiş) agresyonun ifâde edilmesinin yâni dışa vurulmasının depresyonu iyileştirdiğine dâir güvenilir bilimsel bilgiler de mevcut değildir. 2. Nesne Kaybı ve Depresyon: Bu model de bütün depresyon vak'alarını izah edememekte, her hastada mutlaka gerçek, sembolik veya hayâli bir nesne kaybı bulunamamaktadır. Bu modele uyan hastalarda İnterpersonel Psikoterapi (İPP) daha çok faydalı olur. 3. Kendine Saygı (Özsaygı: Self-Esteem) Kaybı ve Depresyon: Egonun ulaşılamaz mâhiyetteki amaçlara ve hedeflere ulaşamamaktan dolayı narsisist zedelenmeye mâruz kalması, bunun da thanatotik enerjiyi (klâsik psikanalizde bütün canlılarda ortak olarak bulunan yaşama içgüdüsüne Eros, ölüm içgüdüsüne de Thanatos denir) harekete geçirmesi mekanizmasını depresyonun ortaya çıkmasından sorumlu tutan bu model de kendine saygının yüksek olduğu hipomanik, manik veya narsisist kişilerde belirgin bir hayat olayı yokken neden depresyon gelişebildiğini yeterince izah edememektedir. "Hakiki narsisistler aslâ depresyona girmez şeklindeki klâsik dayatma da, teorilerin gözlemlere değil, gözlemlerin teorilere uydurulması çabasına bir örnektir. 4. Kognitif Model: Pensilvanya Üniversitesi'nden Aaron Beck'in ortaya koyduğu bu modele göre olumsuz düşünceler (kişinin kendisinin çaresiz, ümitsiz ve değersiz olduğunu düşünmesi gibi) klinik depresyonun temelini oluşturur. Bu, bir kognitif triada yol açar: Depresif hastalar kendilerini çâresiz hissederler, geçmiş ve mevcut olayları böyle yorumlarlar ve gelecekten beklentileri de aynı olumsuzluğu taşır. Bâzı depresyon hastalarında etkili olan Kognitif-Davranışçı Psikoterapi'nin (KDP) geliştirilmesine esas teşkil etmiş olan bu modelin zayıf tarafları arasında zâten depresyondaki hastalarda gerçekleştirilen gözlemlere istinat etmesi ve -dolayısıyla- yordayıcı (predictive) değerinin pek olmaması, bilhassa vejetatif belirtilerin nasıl ortaya çıktığını izah edememesi sayılabilir. 5. Öğrenilmiş Âcizlik (Çâresizlik) Modeli: Gene Pensilvanya Üniversitesi'nden psikolog Martin Seligman'ın geliştirdiği bu yaklaşımda geçmiş olumsuz yaşantıların birikimi sonucunda, yeni olumsuz durumlar karşısında çâresiz kalmanın depresyonun sebebi olduğu ana fikri söz konusudur. Bu modelin de bütün depresyon hastaları için geçerli olduğunu iddia etmek güçtür fakat, özellikle genetik yatkınlığı olan bireylerde, zorlayıcı hayat olaylarının bu mental şemayı aktive edebileceğini öngörebilmesi açısından değerlidir. 6. Depresyon ve Pekiştirilme: Oregon'lu psikolog Peter Lewingston'un geliştirdiği bu modele göre depresif davranışların temeli uygun ve yeterli ödüllerin olmamasıdır. Bâzı ortamlar sürekli olarak kişileri ödüllenme ve kendine olan saygısının pekişmesi fırsatından mahrum bırakmakta, bu da o kişileri müzmin bir sıkıntı, haz duyamama ve -kaçınılmaz olarak- yeis (ümitsizlik) hâline sokmaktadır. Bu yaklaşım daha ziyâde toplumsal bedbahtlığı açıklamakta ama depresyon için yeterli görünmemektedir. Başka bir benzer yaklaşıma göre, hak edilmeyen ödüllere mâruz kalma kişinin kendine olan saygısını kaybetmesine yol açar; toplumsal becerilerin yetersizliği depresyona zemin hazırlar ve kişinin herhangi bir ortamdaki potansiyel ödüllendirmelere cevap verebilme kapasitesini kısıtlayan bu durum kendine olan saygısının iyice düşmesine yol açarak depresyona sebep olur. Bu modelin zayıf tarafı, pekiştirilme eksikliğinin zaten depresif hastalığın kendisinin sebep olduğu toplumsal defisiti dikkate almayıp, indirgeyici bir bakış açısı getirmesidir. Gene de, ödüllenme mekanizmasını işin içine sokarak, saf psikolojik modellerle biyolojik kavramlar arasında bir köprü oluşturmaktadır.

Peter Lewingston'un bu yaklaşımı, beyindeki Ödüllenme Sistemi (mezolimbik sistem: nukleus akkumbens ile ventral tegmental alan arasındaki dopaminerjik ve peptiderjik devre) keşfedilince büyük değer kazanmış ve biyolojik psikoloji (biological psychology) akımı doğmuştur. John Huglings Jackson'un ve Penfield, Wilder [Graves]'ın lokalizasyon deneylerinin yerini günümüzde fMRI (functional magnetic resonance imaging) ve PET (positron emission tomography) teknikleri almış, bunu bilgisayarlı EEG ve manyetoensefalografi gibi teknikler de zenginleştirip sinir-bilimdeki (neuroscience) gelişmelerle beraber yorumlayarak değerlendiren biyolojik psikoloji hem normâl hem da anormâl akıl hâllerinin sentetik yorumunu bize sağlayan hoş bir mecra kazanmıştır. Son hâliyle de evrimsel biyolojiye sırtını dayamış bulunmaktadır. 

Karl Popper'dan beri bilimin târifi "yanlışlanabilirlik ilkesine oturtulmuştu. Son onyıllarda iyice netleşen kaos teorisi, puslu (fuzzy) mantık ve kuantum teorisi, belirsizlik ilkesi, holografik evren anlayışı, Hawking'in M Teorisi ise rasyonalizmi kendine yol olarak seçmiş ortodoks bilim anlayışını derinden sarstı. Rûhanî psikoloji (spiritual psychology) anabilim dalları kurulur oldu. 

Zâten hâlâ biyolojik belirteçlerden yana çok fakir ve tamama yakını uzman konsensüsleriyle (ittifakıyla) târif edilmiş "disorderlarla uğraşan, bu sebeple de yumuşak karnı a priori sırıtan psikiyatrinin işi iyice zorlaştı. Batı kültürüne göre hazırlanmış DSM ve ICD sistemleri diğer kültürler için asla yeterli olmuyor. Çinliler kendi taksonomi ve nozolojilerini kurdular. Üstün Hristiyan Beyaz Adam'ın bütün dünyayı kendine benzetme gayretleri tutmadığı gibi, geri de tepmekte. 

Bütün bunların ortasında bunalan ve bilim olmaktan çıkıp dinleşmeye başlayan, mezhep ve tarikatları türemeye ve mevcut dinlerden, ideolojilerden artan bir ivmeyle etkilenmeye başlayan psikiyatriyi nasıl homojenize edeceğiz, nasıl önleyeceğiz bu entropiyi? Yoksa iş zâten olacağına varacak ve hastalanmış psişenin pratisyenleri mi olacağız? Amigdala deyince küfür sanan analitik yönelimli psikiyatrla, dinamik formülasyon deyince şaşkın şaşkın bakan biyolojik psikiyatrı nasıl yapıp da aynı lisanı konuşur hâle getireceğiz? Psikiyatrinin bütünleyici, kucaklayıcı, negentropi yapıcı yeni bir paradigmaya ihtiyacı yok mu?

Bence var, hem de âcilen. Yoksa danışanlarımızı, hastalarımızı elimizden kaybedeceğiz artan bir ivmeyle; ediyoruz da zâten.

İşte, evrimsel psikoloji (evolutionary psychology) ve evrimsel psikiyatri (evolutionary psychiatry) böyle bir holistik çerçeveyi bize sunar gibi gözükmekte. Sinirbilimini, beyin görüntülemelerini, klinik ve deskriptif psikiyatriyi, analitik ve dinamik psikiyatriyi, kültürel psikiyatriyi bütün inanç sistemlerine de saygıyı koruyarak kucaklama ihtimâlini bizlere sunmaktadır. Randolph M. Nesse'nin ifâdesiyle (2002), "evrimsel biyoloji psikiyatrinin temel bilimi hâlini almıştır ve evrimsel çerçeve de psikiyatrinin yeni paradigması olmuştur

EVRİM

2006 senesi başlarında 48 yaşında iken ilk defa psikotik mani hecmesi geçirip tamamen toparlanan ve hâlen lityum'la koruma tedavisi altında olan çok entellektüel ve elit bir hastam bana şöyle dedi: "Doktor bey, önceden Tanrı'yla, dinle pek aram yoktu. Bu hastalık beni Tanrı'yla tanıştırdı.

Bu çok önemsiz gibi görülebilecek cümle uzun senelerdir kafamı kurcalayan bir mes'elenin ampulünü tekrar beynimde yaktı. "Akıl hastalığı [mental disease] veya Batı Kültürü'nün ifâdesiyle "zihin düzensizliği [mental disorder] ne kadar ve ne zaman hastalıktır? Bir ferdin eşsiz yaşantılarını hangi kıstaslara göre böyle bir damga ile değerlendirmekteyiz? DSM ve ICD sistemlerinin "psikotik belirti olarak kabûl ettiği hallüsinasyonlar [hallucinations: varsanılar], hezeyanlar [delusions: sanrılar] ve belirgin derecede ağır davranış bozukluğu [grossly disorganized behavior] gösteren her kişi gerçekten deli [insane] midir? Bunların olmadığı bâzı varoluş biçimleri, meselâ İspanya'da Montserrat'ta Tanrı'ya daha yakın olabilmek için 700 küsur metre yüksekliğe kocaman bir katedral inşâ edip, civarlardaki mağaralarda yıllarca dua eden ve kimselerle konuşmayan keşişler, girdiği derin meditasyon hâlindeyken sessiz sedâsız ölen ama cesedi çürümeyen Budist râhip gerçekten de sağlıklı mıydılar? İnsanın içine cin ve İblis girebileceğine inanan ve hâlâ şeytan çıkarma [exorcism] yetkisi olan Vatikan'ın Katolik dinine inanan yüz milyonlarca insan ve bunu yapan râhipler şizofren mi? Hemen her gece âcil servislere içindeki cinin verdiği rahatsızlıktan dolayı konversiyon veya dissosiyasyon nöbetiyle gelen Türk kadınlarının hepsi de şizotipal mi? Normâlliğiyle, anormâlliğiyle, insanın durduğu nokta nedir? Hakikaten bilen var mı?

Okumaya devam et
  8961 Hits
  2 yorum
8961 Hits
2 yorum

CİNSEL SAPMALAR

Bâzı Temel Kavramlar

"Sex, sexuality" kelimelerinin tam karşılığı "eşey: tenasüliyettir"; "gender ise "cinsel(lik), cinsiyet" anlamına gelir. Günlük jargonda ise cinsel ve cinsellik terimleri sıklıkla hem "sexual" hem de "gender" karşılığı olarak kullanılmaktadır (tıpkı araz teriminin -yanlış olarak- hem symptom hem de sign karşılığında kullanıldığı gibi).

Bir insanın cinsel hayatını bilimsel perspektifle anlayabilmek için belli temel kavramların, doğru terimlerle de ifâde edilerek, iyi bilinmesi gerekmektedir. Cinsel işlevler ve onların ârızalarıyla (cinsel işlev bozuklukları), cinsel davranış ve yönelim bozukluklarını (cinsel sapmalar) birbirine karıştırmamak gerekir. Cinsel işlevler normâl, sağlıklı bir cinsel hayat için gerekli olan bedensel ve psişik faâliyettir: Dürtü (drive), uyarılma (tahrik olma: erkeklerde ereksiyon ve prostatik salgıların gelmesi, kadında da klitoral ereksiyon ve ıslanma), plato (ön sevişme, arzunun sürmesi), orgazm (erkekte ejakülasyonla karakterizedir) ve sönme (rezolüsyon, heyecanın dinginleşmesi) safhalarından oluşur. Bu faâliyetle ilgili bozukluk ve aksamalar ayrı bir konudur ve bu bölümde anlatılmayacaktır.

Kimlik (hüviyyet, identity) kavramı seksolojide belli açılımlara ayrılarak incelenir:

1. Eşeysel Kimlik (Sexual Identity, Tenâsülî Hüviyyet): Kişinin genotipik etkilerin de sonucunda, fenotipik yâni biyolojik açıdan hangi cinsiyete âit olduğunu ifâde eder. Normâl bir erkeğin XY kromozomları, testisleri, penisi, yetişkinlikte erkeklere özgü kıllanma şekli ve adale-iskelet sistemi vardır. Normâl bir kadının da yumurtalıkları, vajinası, klitorisi, yetişkinlikte kadın tipi memeleri, kıllanması ve adale-iskelet sistemi vardır. 

Okumaya devam et
  6886 Hits
  1 yorum
6886 Hits
1 yorum

AĞRISIZ YAŞAMAK

Ağrı, vücut dokusuna zarar veren veya verebilme potansiyelindeki uyaranlara bağlı olarak ortaya çıkan, vücudun belli bir bölgesinden geliyor olarak idrak edilen nâhoş bir duyusal ve duygusal yaşantıdır.

Akut ağrının organizmayı tehlikelerden koruyucu ve ikaz edici önemli bir işlevi vardır.

Kronik ağrı ise süre ve şiddet açısından amacını aşan, adaptif özelliğini kaybetmiş her türlü ağrı sendromu için kullanılan bir terimdir. Başlangıcı enfeksiyöz, enflamatuar, neoplastik, travmatik veya primer ağrı şeklinde olabilir.

Kronik ağrı sendromlarının tam bir tavuk yumurta ilişkisi hâlinde kaçınılmaz ve göz ardı edilemez psikiyatrik komponenti vardır. Kronik ağrı hastaları çoğu zaman hekimi de, yakınlarını da bıktıran, kendilerindeki öfkeyi çevrelerine de bulaştıran, doktor doktor dolaşan ama asla tatmin edilemeyen, zor vak'alardır.

Okumaya devam et
  3393 Hits
  0 yorum
3393 Hits
0 yorum