Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

MU DİYE BİR YER HİÇ VAR OLDU MU?

ULU ÖNDERİN de ÜTOPYAYA İHTİYACI VARDI

Sevgili Mekâncılar,

Dün pek hoş bir sohbetteydik dostlarla beraber ama nedense bâzılarının pek ısrarlı olup, azıcık da işi inada bindirdikleri bir husus vardı: Mu Kıt’asının olup olmadığı!

Sofradaki rakı ve gıdanın da etkisiyle olacak, bu muhabbette alınganlıklar da zuhur etti ve nedense gereksiz tartışmalar da yaşandı hâttâ ama ben kararlıydım çünkü Hakikati, her ne ise o olarak anlatmaya yemin etmiştim 23 sene önce (hep de olmaya gayret ettiğim gibi). Bu sebepledir ki onların arasından ayrılmamaya niyetliyim ömrüm izin verdikçe... Bâzen bâzı kardeşlerimiz de çok ısrarcı olabiliyor nedense...


Mu Kıt’ası Hakkındaki İlk Bulgular Neler?

İlk olarak İngiliz subay ve Gezgin olan James Churchward’ın Tibet’te yaptığı araştırmalara dayanan ve bunlarla ilgili olarak yazdığı 5 adet kitabına konu edilmiştir. Churchward, Tibet tapınaklarında bulduğu yazı tabletlerini oradaki râhiplerden on iki yılda öğrendiği Naga Maya lisanı ile tercüme ederek elde ettiğini açıkladığı efsaneye göre, Büyük Okyanus’ta, Asya Kıt’ası ve Amerika Kıt’ası arasında ve Avustralya'nın iki katı büyüklüğünde bir Kıt’a olduğunu anlatır.

Mu Kıt’ası Varsayımının Bilimdeki Kabul Derecesi

Bilim çevrelerinde levha tektoniği konusundaki bilgi birikimine dayanarak Mu’nun da Atlantis gibi bir efsâneden ibaret olduğu konusunda görüş birliği vardır.

Levha tektoniğine göre, kıt’aları oluşturan SiAl (silisyum/alüminyum) kayalar, okyanus diplerini oluşturan SiMg (silisyum/magnezyum) kayalar üzerinde “yüzerler”. Büyük Okyanus dibindeki hipotetik bir Mu kıt’asını ispat edecek herhangi bir Silisyum Alüminyum kayaya rastlanmamıştır.

İlk kez muzip bir seyyah olan İngiliz asıllı James Churchward tarafından ortaya atılan, geçmişte üzerinde ileri bir medeniyetin mevcut olduğu, Pasifik Okyanusunda bir kıt’anın varlığı konusundaki görüş, çeşitli belge ve bulgular mevcut olmakla birlikte, henüz arkeologlar arasında yaygınlık kazanmamış bir görüştür.

Mehmet Ali Celâl Şengör gibi dünya çapında bir jeolog da aynı kanaatte (kişisel görüşme, 2015).

  

Çin’e ve çevre adalara kaçanların kitabelerinde “Kıt’amız battı, biz de buraya kaçtık” yazmaktadır. Bu yazılı kayalar 14 bin yıllıktır, c14 karbon testleriyle sâbittir. Türker’in de kökeninin Mu Kıt'asından geldiği söylentileri, M. Kemâl Atatürk’ün talimatıyla kurulan bir ekip tarafından araştırılmıştır.

Mayatürk gibi uydurma soyadlarını boşuna vermemişti rahmetli Atamız. Pan-Türkizm peşindeydi o zamanlar... Kürt kökenli olan Ziya Gökalp de en büyük destekçisiydi.

James Churchward’ın Kayıp Mu kitabındaki hayalî harita 1927.

James Churchward’ın 1927 tarihli hayalî haritasının gazete basımından.

Churchward’ın İddiası

Churchward’ın iddia ettiğine göre, Mu medeniyetini araştırmasına başlaması, Batı Tibet’teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan, çok eski bir dilde yazılmış olan Naacal Tabletlerini okumasıyla başlamıştır. Söylediğine göre, bu tabletleri okuyabilme becerisini de yine o tapınakta bulunan bir Tibet râhibinden öğrenmiştir. Churchward sonraki yıllarda, mineralog ve arkeolog olan Dr. William Niven tarafından Meksika'da ortaya çıkarılan tabletler üzerinde çalışmıştır. Çin’e, Hindistan’a, Güney Asya ülkelerine ve çevre adalara kaçanların kitabelerinde “Kıt’amız battı, biz de buraya kaçtık” diye yazmaktadır. Bu yazılı kayalar 14 bin yıllıktır, c14 karbon testleriyle sâbittir.

Churchward’a göre, Mexico City yakınlarında 1921–1923 yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2600 tablet, Tibet'te öğrendiği Naga-Maya dilinde yazılmıştı. Gene aynı seyyaha göre bu tabletler 12.000 yıldan daha eskiydi.

Varsayımı Savunanların Görüşleri

Yaklaşık 50 yıl boyunca 20’den fazla ülkeye giderek, Mu medeniyeti hakkında veri toplayan James Churchward’un ve Mu varsayımını destekleyenlerin Mu Adası hakkındaki görüşleri kısaca şöyle özetlenebilir:

Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıt’a Mu kıt’asıydı. Hâlbuki doğrusu Afrika’dır.

Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarını oluşturan adalar, muhtemelen bu kıt’adan arta kalan kara parçalarıdır.

Bu Kıt’a, eğer mevcut olmuşsa dahi, altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması sebebiyle, yaklaşık 12.000 yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömülmüştür.

İddialara göre bu kıt’ada 70.000 yıl önce Tek Tanrılı bir din bulunuyordu. Aynı tarihlerde Mu’lular diğer kıt’alarda koloniler oluşturmaya başlamışlardı ki, anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğuydu.

Mu dininin öğretimini Naakaller adı verilen râhipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretimleri vardı. Mu dininin esası, Tanrı’nın tek oluşuna ve ruhanî gelişim için sürekli olarak tekrar doğmak inanışına dayanıyordu.

Atlantis’teki din Mu’nun tek tanrılı dininden başka bir şey değildir denir hâlâ.

Ra” kelimesi de Güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, “O” diye hitap ettikleri Tek Tanrı’yı sembolize etmekte kullanılırdı.

Mu İmparatoru da “Mu’nun Güneşi” anlamında Ra-Mu adıyla ifade edilirdi. Ra kelimesi sonradan diğer Kıt’alara ve Atlantis yoluyla (bu da Platon’un efsanesiydi aslında) Mısır’a da taşınmıştır.

İddiaya göre, dört ırktan oluşan Mu’lularda yazı lisanları farklı olmakla birlikte, konuşma dilleri ortaktı.

Mu’lular günümüz medeniyetine kıyasla manevî alanlarda çok daha ileriydiler.

Telepati, duru görü (clairvoyange), çift bedenlenme, astral seyahat gibi, medeniyetimizde ancak kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler Mu’lularda olağan şeyler hâlinde olarak mevcuttu. Bu, Churchward’un değil, bâzı izleyicilerinin görüşüdür.

Mu Medeniyetinin en önemli çöküş nedeni, “teşevvüş” adı verilen, bir aşamadan diğerine geçilirken yaşanan kargaşa dönemini atlatamamasıdır (Ünlü Türk Mistiği B. Ruhselman’a göre).

Muazzez İlmiye Çığ ise bunları şöyle anlatmıştı.

"300"}[/embed]

Sanırım çok ilginç...

Şimdi, ben de kafayı taktım ve Doksatopia diye bir ütopya da ben yaratsam ve yaşadığım, yaşayacağım her şeyi oraya yığsam acaba kabûl görür mü?

Tabii ki benim de, 60 yaşıma yaklaştığım şu dönemlerde bir ütopyaya ihtiyacım var. Nasıl ki İsim Babam Peyami Safa'nın Simeranyası vardı, Doksatların neden olmasın?


Mistik ve Nâzım Hikmet'in yakın arkadaşı Merhum İsim Babam...

***

":"300"}[/embed]

Sevgili Pınar Afşar, hatırladın mı?

Ya Aziz Dostum Adil Nevresoğlu? Sen de anımsıyor musun bir yerlerden...

Senin çocuklar da kocaman oldu, Beyza ne yapmakta?

Ne zaman buluşup da, "ne olacak memleketin hâli" diyeceğiz?

Neyse, ben de kayınpeder olmaya hazırlanmaktayım ama damadı hâlâ tam açık etmiyorum ama umutluyum ki, sizin de evlâdınız olan Cânan pek mutlu olacaktır.

Adana'nın Elvis'i Erol Büyükburç da hayata veda etti ve o en korkuncunu, evlât acısını kaybetmiş, kızını toprağa vermişti.

Bir keresinde de dışlanmaya tepki vermişti:

":"300"}[/embed]

Hepimiz bir gün kara toprakla buluşmayacak mıyız?

Hüzünlüyüm bu gece...

Zaten hep çok sevmişimdir hüznü.

":"300"}[/embed]

Bu sene gelecek de, konserine gidebilir miyiz bilemem. Garanti Beyoğlu'nda pilav yer.

Birkaç damla gözyaşı ile bu gecelik hoşça kalın.

Yarın gene muayenehâne ve sonra üç günlük İzmir seyahati var.

Gözüm şu huysuz kadında, yâni İstanbul'da kalacak!

Ne onunla oluyooooor, ne de onsuz.

Tahsin Mayatepek, Türk Dilini Tetkik Cemiyeti Başkanı İbrahim Necmi Dilmen ile yazışmalarından sonra Atatürk’e raporlar göndermişti. Bugüne kadar 7. rapordan 13. rapora kadar ulaşılabilmiştir. Turan Dursun 1978 yılında 14. rapora ulaştığını açıklamış ve bununla ilgili bir inceleme yazmıştı. Mayatepek raporlarından 7 numaralı raporda Churchward’ın kitaplarından bahsedilir. 1. rapordan 5. rapora kadar bulunamamıştır. Başka rapor olup olmadığı bilinmemektedir.

Tahsin Bey, Atatürk’ün isteğiyle 1935 yılında Türkiye'nin Meksika Elçiliği’ne atandı. Ancak, Büyükelçi Tahsin Bey’in vazifesi çok daha farklıydı; Mustafa Kemal Atatürk, Tahsin Bey’i Mu Kıtası, Mayalar ve Türkler arasındaki ilişkiyi araştırmakla görevlendirmişti.

Mayatepek, 2 Mart 1936 tarihinde Churchward’ın kitapları ile ilgili 7. raporu kendisine sunduğunda Atatürk, Churchward’ın kitaplarını getirtmiş ve 60 çevirmene kısım kısım taksim ederek Türkçe'ye tercüme ettirmiştir. Raporlarının geri kalanları Maya kültürü ve dili ile ilgilidir. Tahsin Mayakon, Meksika’da Maya kültürünü incelemiş, incelemeleri sonuncunda çok sayıda sözcüğün Türk ve Maya dillerinde aynı olduğunu saptamıştı. Bu sözcüklerden biri de Türkçe’deki “tepe” idi (Maya dilindeki karşılığı “tepek” idi ve tepe anlamına geliyordu). Bunun üzerine, Atatürk, Tahsin Bey’in soyadını “Mayatepek” olarak değiştirmiştir. Fakat Tahsin Mayatepek’in iki kültür arasında bulduğu ortak noktalar kelimelerden ibaret değildi; her iki kültür arasında, Mayalar’ın Ayyıldız’lı davullarından, Şamanik kültüründen, kilim desenlerinden, sembollerinden tüy takma alışkanlıklarına kadar pek çok ortak nokta mevcuttu. Tahsin Mayatepek, çalışmalarını belge ve fotoğraflarla 3 ciltlik bir defter hâlinde toplayarak Atatürk’e gönderdi. Bunların ikisi 1970'lere kadar Türk Dil Kurumu kütüphanesinde bulunuyordu. Üçüncü defter kayıptır. Bu defterlerde dinî tören, ibadet ve tapınaklarda da benzerlikler bulunduğu belirtiliyordu.

Vakit gece yarısını geçti, yatayım bâri.

Herkese iyi geceler.

Dolar da 3 TL olacak mı ne?

Not: Bunları büyük emek harcayarak yazmaktayım. Katkılarınızı bekliyorum.

Bu arada, en berbat sözlüklerin başında gelen TDK, gene yapacağını yapmış ve "müsait" kelimesini "uygun" olarak değiştirmiş. Bu durumda, kadınlarımıza ve bütün kadınlara "hafif meşrep" yakıştırması yapılmış olmayacak mı?

Hani Metal Yorgunluğu gibi, Mekân Yorgunluğu da olmasın inşallah...

M. Kerem Doksat - Tarabya - 14.03.2015

POLİTİKADAN UZAK DURMAMAK LÂZIM
MABEDİYYUN ŞÖVALYELERİ
 

Yorum

Already Registered? Login Here
Şu ana kadar herhangi bir yorum mevcut değil