Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ŞEYİN ŞEYSİ-1

Gene altını ıslatmıştı ve çok öfkeliydi.

 

Hiçbir şey yolunda gitmiyordu zâten…

Babasının kendisine olan derin sevgisinin farkındaydı ama sezinlemesi de, sezgileri de aslında onun öz olmadığını telkin ediyordu.

Bir kere, babası çok yakışıklı ama ödlek, kendisi ise çirkin fakat pek cesurdu.

Geçenlerde sokakta yürürken bir grup küstah adam tarafından, hem de karılarının önünde resmen aşağılanmıştı ama bir de özür dileyip şapkasını aldığı gibi, eğile büküle bir hâl olmuştu. Erkek dediğin, hele “Peder Beyciğim” diye hitap edeceğin insanın biraz gururu olmalıydı.

Ticarette asla başarılı olamamıştı ama dünya umurunda değil vaziyette, evde oturup Kitabı Mukaddes okuyor ve kendi ırkını aşağılayacak fıkralar anlatıp duruyordu.

İşin en fena yönü de, bütün bu garabetine rağmen etrafındakilerce çok seviliyordu.

Annesinde de bir gariplik vardı.

Kendisini, nasıl derler, biraz fazla seviyordu.

 

Çok net olarak kayırıyordu bir kere…

Diğer altı kardeşi bir odada tıkış tıkış uyurken, kendisi keyfine bakıyordu.

Tamam, çok zeki ve yaratıcıydı, bu pozitif ayrımcılığı da yan cebine koyuyordu ama her dakika koklanıp öpülmek, “seninle iftihar ediyorum” diye övülmek da fazla oluyordu canım…

Üstelik kendisini de hep bir farklı ve özel de hissetmişti.

Yâni herkesi anlamaya çalışıyor ama bir türlü onların duygularıyla özdeşleşemiyor, kendini onların yerine koyamıyordu.

İnsanları daha iyi anlayabilmek için bir şeyler yapmalıydı.

Ne yapsaydı, nasıl yapsaydı…

Her şeyden önce iyi bir tahsil yapmalı ve çok okumalıydı, çok…

Ailesini de, annesini de, kardeşlerini kurtarmalı, bir kahraman, bir Guru olmalıydı.

Peki, âlâ da…

Beş parasız bir Yahudi’ye kim iş verir veya onu kayırırdı ki?

“Hay senin soyunu sopunu kekeme Musa” diye söylenerek altını temizledi, aslında sadece kuruttu denebilir çünkü evde doğru dürüst su yoktu.

Bu kadar sıkıntı çekerken, bir de dadı tutmuşlardı çok icap ediyormuş gibi.

Ondan da hem çok hoşlanıyor, hem de nefret ediyordu çünkü kendisini yıkarken âdet kanı mı, kendisini kestiği için mi ortaya çıktığını bilemediği bir avuç kırmızı şeyle dolduruyordu uyduruk banyoyu. Sonra da uzun uzun okşayarak, iltifatlar ederek sabunluyordu.

“Ne acayip bir kadın bu” diye düşündü, “nedir benimle alıp veremediği”?

Bir bilse!

İsa mı, Musa mı yoksa kendi Rabbi mi; her şey karmakarışıktı.

Kime, neye inanacaktı?

Tam da kiliseye giderlerken, kendisine İsa’nın nasıl kan revan içerisinde süründüğünü anlatırken, zâten hiçbir şeyleri olmadığı hâlde, bir de evdeki paraları yürütünce kovmuşlardı kadıncağızı.

Kilisenin içindeki kocaman borulardan çıkan ses de hep çok ürkütmüştü nârin rûhunu. Tepedeki freskler, tavandaki sakallı acayip herifler, yankılanan âyin ve dualar, ilâhiler, öcü gibi cüppeli papazlar…

Bırrrrrrrr, banyonun berbat suyundan daha soğuktular…

Kendisine ulaşılmaz hazlar yaşatan bir dadısı da yoktu artık!

Kıllı koltukaltı ve berbat sesine rağmen paranın canına okumuş Madonna bile kalkıp “en iyisi İslâm” demeye getiriyordu ve “hepsinin aynı yere vardığını söyleyip Muhiddin İbn Arabi’den filân bahsediyordu.

Peki, kimdi kendisi?

Yâni, Yahudi olmanın bir bilimsel tanımı var mıydı?

Dini, şeceresi, kültürü, nereden gelmekteydi?

Bu konuda da o kadar ihtilâflı unsurlar vardı ki…

Tersine bir mantıkla uygulanıp “kim Yahudi değildir” diye de sorulabilirdi. 1962’den beri İsrail’de konuyla ilgili mahkeme kararları verilmekteydi, en âlâ ipucu bu olmalıydı ama o da karmaşık, karmakarışıktı!

Kişinin Yahudi olmasının tanımı gerek dinî statü açısından veya kişinin kendisini nasıl gördüğüyle ilgili olarak Yahudilerin bakış açılarıyla, Yahudi olmayanların dedikleri de çok farklıydı. Yahudi kimliğinin içinde etnisite, din ve vatandaşlık bulunduğundan, kimin Yahudi olduğu ile ilgili tanımlar da dinî, sosyolojik ve etnik açılardan değişiklikler gösteriyordu.

Meselâ Halala’ya göre birinin Yahudi olması için gereken en eski teorik tanım, kişinin ya annesinin Yahudi olması ya da bu dine geçmiş olması icap ediyordu.

Bu bilimsel düşünce tarzının da Karaizm diye acayip bir adı vardı.Karaim veya Karayit de bir Yahudi mezhebiydi üstelik. İbraniceBa’alei ha-Mikra (yazıtların halkı) eşanlamı ile biliniyordu. Karaimler, bu dünyanın en kadim milletinin ana din kitabı olan Tora (Töre, Tevrat) Yazıtlarından başka bir kaynak tanımıyordu, yazılı olmayan kuralları da kendi inançları için bağlayıcı bulmuyorlardı.

Döndü, Yahudiliğin diğer kutsal kitabı olan, ancak sözel gelenek ve kuralların bir derlemesini oluşturan Talmud’a baktı. Bunu da tanımıyordu Karayitler. Tek kaynakları Tevrat olduğundan, bâzı dinî bayramları farklı biçimde kutluyorlardı. Birtakım dinî gelenek ve göreneklere özellikle uymadıklarını belirtmelerinden dolayı diğer Yahudilerce de ayrıksı bir mezhep olarak görülüyorlardı.

Çok sıkı kuralları vardı:

Anaerkillik (maderşâhilik): Çocuğun annesi Yahudi değil fakat babası Yahudi ise çocuk yine de Yahudi sayılmalıydı.

Din değiştirme (konversiyon): Tarihi Halala izleğinde olmayan Yahudiliğe geçiş geçerli sayılmalıydı.

Kimlik kaybı: Kişinin ve grubun hareketleri (örneğin başka bir dine geçmeleri) veya cemaât hayatının içinde bulunduğu durum (örneğin kişinin ebeveyninin Yahudi olduğunun bilinmemesi) kişinin Yahudi statüsünde etki sahibi olmalıydı.

Diyaspora kimliği: Yahudilere, kendi aralarında veya Yahudi olmayanlar tarafından Yahudi Diasporasında verilen tanım dikkate alınmalıydı.

İsrail vatandaşlığı edinme: Yukarıdaki son üç madde İsrail Temel Yasalarınca dikkate alınmalıydı.

Tam bire perpleksite içerisindeydi; neyin ne olup olmadığının sıkıntısını çekiyordu basitçe.

Özüne de, kendine de yabancılaşmıştı…

İşi gücü yoktu da, dağa çıkıp Rab’la güreş mi tutacaktı!

***

Karar verdi…

Şu marş onun ana kimliği olacaktı:

Adımız andımızdır, yoluna can koyarız
Türk olmayı en büyük şeref
En büyük şeref ve şan sayarız.

Türk’üz, Türk’üz dedikçe kâlbimiz almakta hız
Türk olmayı en büyük şeref
En büyük şeref ve şan sayarız.

***

En iyisi oligark olmaktı ama o da epey müşküldü…

Bir kere, uçak gemilerini park etmek mekân lâzımdı.

Döndü, ABD’ye baktı,

Yâ Rab, ne güneşler batıyordu.

Ne de güzel oraya göçüp yerleşivermişlerdi ama artık, Amerika, Tanrı değildi.

Öne doğru eğildi, arkası açık kaldı;

Arkaya büküldü, fallusu her yöne baktı.

“Bâri mason olayım, René Guénon (Şeyh Abdülvahit Yahya) bu işin sırrına vâkıftı” diye düşündü.

Büyük bir sukut-u hayâl ile titredi.

Oralardan da Malaria kokusu geliyordu.

Hemen “bana Ozon lâzım” diye yakardı Şark’a.

Gene o şarkı karşıladı kendisini:

Adınız andımızdır, yolunuza can koyarız
Türk olmanızı en büyük şeref
En büyük şeref ve şan sayarız.

Türk’sünüz, Türk’üz dedikçe kâlbiniz almakta hız
Türk olmayı en büyük şeref
En büyük şeref ve şan sayarsınız.

Aç kalırsanız

Size pesküvit atarız.

mbed]

mbed]

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – Şimdiki Zamanlar 09 Ekim 2013 Çarşamba

ŞEYİN ŞEYSİ-2
KÜÇÜLDÜKÇE BÜYÜYORUM veya VICE VERSA

Related Posts

 

Yorum

Already Registered? Login Here
Şu ana kadar herhangi bir yorum mevcut değil