Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ACABA BİZİM SOYDAŞLARIMIZ ARASINDA KİMLER VAR?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1322 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Türkler ve Kızılderililer, New York’ta buluşup “Kızılderililerin aslında Bering Boğazını geçip Amerika’ya giden Türkler olduğu” iddialarını konuştu. Panelin sürprizi, DNA analizine göre Djigonasee kabilesindenim” diyen Türk doktordu. Türkler ile Kızılderililerin akraba olduklarına ilişkin tartışma, önceki gün ABD’de ilginç iddialarla alevlendi. New York’taki Türk Evinde düzenlenen Türkler ile Kızılderililer Arasında Ortak Bağlar” adlı panelde iki milletin benzerlikleri anlatılmış.

ABD’de faaliyet gösteren İstanbul Üniversitesi Mezunlar Derneğinin panelinde çok sayıda Türk, ABD’li ve Kızılderili bilim adamı konuşmuş: New York Başkonsolosu Mehmet Samsar’ın da seyrettiği panelde, iddialar uçuşmuş;

DNA örnekleri çakışıyor: Türkler ile Kızılderililer arasındaki bağların son yıllarda DNA testleriyle net şekilde ortaya çıktığını söyleyen Georgetown Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Türker Özdoğan’a göre, Orta Asya'daki Türkler ile Sibirya Türkleri ve Kızılderililerin DNA örnekleri çakışıyordu. Kızılderililer, Bering Boğazından Amerika Kıt’asına göç etmişti. En son MS 1233 civarında göç edenler de Cengiz Han’dan kaçan Uygur asıllı Türk gruplarıydı. Özdoğan, bu insanların Amerika’da Türkçeye benzer lisanı konuştuklarını belirtti. ABD’deki “Havasu” adlı kent de benzerliklere örnekti, çünkü bu isim Türkçedekiyle aynı anlama geliyordu. Türk ve Kızılderili kilim motiflerini ayırt etmek zordu. Zamanında, Atatürk de bu konuyla ilgilenmişti. 

Bâzı kabilelerle akraba: Aynı üniversiteden Profesör, iddiasına göre, “bütün Kızılderililerin Türk kökenli olduğunu söylemek yanlış olsa da, bâzı kabilelerle arada büyük benzerlikler vardı”. Balzer da Doğu Sibirya’da yaşayan Türk gruplarının Cengiz Han’dan kaçarak Bering Boğazından 800 yıl önce Alaska’ya göç ettikleri görüşüne katılıyordu. Kızılderililer ile Türkler arasında “ayı, kurt, kartal” gibi totem ve sembolleri aynı şekilde kullanılıyor. Rusya’da, Yakutistan’da yaşayan Türk kökenlilerle Kızılderililer arasında büyük benzerlikler mevzuubahis.

Alaska’daki Kızılderili grupların Demir işleme konusunda usta olması da bu göçten kaynaklanmıştı. Şamanlar, eskiden Türklerin doktorlarıydı. Bugün de Kaliforniya’da hâlen Şamanlar bulunuyordu. 

Gramerde Benzerlikler:

Michigan Devlet Üniversitesinden Prof. Dr. Timur Kocaoğlu, Türkçe ile Kızılderili lisanları arasında bağ olduğunu, bu bağın kendisini ortak kelimelerin ötesinde gramer açısından gösterdiğini anlatıyordu. Toplantıya geleneksel Kızılderili başlığıyla katılan ve sözlerine Türkçe “merhaba” diye başlayan ABD Doğu Yakası Kabileleri (Ayı Klanı) ve Oneida Kabilesi Başkanı Brian Paterson, Türkleri kardeş gördüklerini söylerken iddiayı daha da ileri götürüyordu: “Türk insanların ataları da belki de bu topraklardan göç etmiştir”. Ben de Kızılderili’yim: Panelin sürprizi, DNA çalışmalarıyla bilinen Dr. Levent Bozatlı’yla İstanbul’dan kurulan telefon bağlantısıydı. Dr. Bozatlı, yaptırdığı DNA analizine göre, köklerinin ABD’deki en büyük Kızılderili kabilelerinden biri olan Onedia kabilesi ile aynı olan Djigonasee klanına ait genler olduğunu açıkladı:  “Karım Hande Bozatlı'yla, İngiltere’de Oxford Üniversitesinde DNA analizimizi yaptırdık. Eşimin DNA’sı Avrupa kökenli, çıkarken benim DNA Djigonasee klanına ait geldi. Biz, Djigonasee klanının Kuzeydoğu Asya’dan başlayan hayatı, şimdi iki farklı coğrafyada, yâni Anadolu Asya ve Amerika’da devam ediyor”.

***

Gelelim Japonlara

Japoncanın günümüzde Altay Lisanları Familyasından olarak kabul edilmesi Japonların Türkler ile ortak atalara sahip oldukları iddiasını doğurur. Altay ile ile Türkçesinin  ortak bir “Altayca” dilinden türediğini iddia eder.

Altay Dil Teorisi dikkate alınmaz ise Japonların, Türkler ile ortak ataya sahip olan ve MÖ. 10.000 civarında Bering Boğazı’nı geçerek Amerika Kıt’asına giden Orta Asyalılar ile çok önceleri tanıştığı söylenebilir.

Kendini Türk olarak tanımlayan ve Türkçe konuşan insanlar ise ordusunda Türklerin bulunduğu Cengiz Han’ın Oğlu Han Oğlu Kubilay Han vasıtasıyla, 13. Asır’da Japonya’ya karşı savaşmıştır. Daha sonra Kaşgarlı Muhmud’un Divânu Lügati’t Türk isimli eserindeki dünya haritasında Japon adalarının belirtilmesi, iki kültürün birbirini bildiği intibasını doğurmaktadır. Mahmud divanında: “Çaparka=(Japonyalıların) ülkelerinin uzak olması, araya büyük denizlerin girmiş bulunması yüzünden dilleri bizce bilinemiyor” demiştir. Kâtip Çelebi de Cihanüma adlı eserinde Japonya’dan bahsetmektedir.

Haritalarda “Yaponya” olarak göstermiş, ülkenin idarî yapısı, dinî dili, ticareti, sanatı, ahlâkı, geleneği, göreneği hakkında bilgi vermiştir. Şemseddin Sami, Kamus-ul Âlâm isimli eserinde: “Çaponya yahud Çapon (Japon): Asya kıtasının münteha-yı şarkında ve Çin’in sevahil-i şarkiyyesi karşısında bir devlet olup, birkaç büyük ve birçok küçük adadan mürekkeptir” demiş.

Osmanlı ile İlişkiler (1876 - 1908)

Sultan İkinci Abdülhamid döneminde, 19. Asrın ikinci yarısında, Osmanlı  ile diplomatik ilişkiler başlamış. Bu zamana kadar ilişki olmamasının başlıca sebebi 1600-1868 yılları arasında hüküm süren Tokugawa Şogunlarının izolasyonist / muhafazakâr tutumlarıymış. Geleneksel Japonya, bu dönemde uluslararası siyasetten uzak durmaktaymış. Meijii ile başlayan Çağdaş Japonya ise, 1868’den sonra hızlı bir modernleşme programını uygulamaya koyarak, 19. Asırda büyük dünya güçleri arasındaki uluslararası rekabete katılır. 1870’lerde de Osmanlı ile diplomatik temaslar başlar. Başladıktan itibaren ortak düşman Rusya İmparatorluğu’na karşı siyaset bu iki devleti yakınlaştırmıştır.

Meselâ 1904-1905 Rus Japon Harbinde Japonya’nın galibiyeti, Rusya’nın kuvvetlerinin çoğunu Uzak-doğuya nakletmesi ve Karadeniz’deki taarruz kuvvetini azaltması Osmanlı’da büyük sevinçle karşılanır.

Tatminkâr mı?

***

Bu arada, gazetelerden bir okudum ki, Koca Kürt aydın ve Yazar Yaşar Kemal'in Nobel almasına, gene bir Ümit FıratYaşar Kemal’in Nobel almasına gene bir Kürt engel olmuş!

Kemal'in manevi oğlu sanatçı Ahmet Güneştekin’in “Bir Nobel Edebiyat Komitesi üyesi, bâzı Kürtler ve Türklerin kendilerine gelip ‘Yaşar Türk devletinin adamıdır’ dedikleri için ödülü Kemal’e vermekten vazgeçtiklerini söyledi” ifadesini mantıklı bulmadığını söyledi. “Konjonktürel ve sübjektif nedenlerin ödüllerin dağıtımında rol oynayabilmesine rağmen Nobel’in ciddi bir kurum olduğunu” söyleyen Fırat, başta böyle bir ifşaatın akla yatkın olmadığını belirtti. 

Bir dergiye verdiği demeçte “Kemal’in Nobel Ödülü’nü almasına engel olduğunu” söyleyen merhum Kürt gazeteci, yazar Mahmut Baksi’yi yakından tanıdığını ve söyleyen Fırat, “Özellikle 12 Eylül döneminde Avrupa’da yaşayan, başta Kürtler olmak üzere, siyasi sürgünlerin önemli bir kesimi Kemal’e itibar etmezdi” dedi. Ümit Fırat, “Yaşar Kemal’in yüksek sesle Kürt olduğunu söylemediği için devlete yakın durduğunun söylendiğini” savundu. 

Yaşar Kemal ile Baksi’nin İstanbul’da karşılaştıklarını anlatan Ümit Fırat, Kemal’in Baksi’yi görür görmez “köpek” diye bağırarak üzerine yürüdüğünü söyledi. Fırat, Baksi’nin olaydan sonra kendisine “Keşke biraz sakin olabilseydi, hemen orada elini öpüp, özür dileyip, gönlünü almaya hazırdım. Belki özür dileyecektim” dediğini ifade etti.

Ümit Fırat, Ahmet Güneştekin’in iddiasını o dönemi anlatarak cevaplarken, Yaşar Kemal’e dair bazı anılarını da T24'e şöyle aktarmış: “Ahmet’in iddiası bir yanıyla doğru. Evet, 12 Eylül döneminde ülkelerinden kaçmak zorunda bırakılan veya kaçabilmeyi başarmış olan ve başta İsveç olmak üzere diğer Batı Avrupa ülkelerinde yaşamakta olan pek çok Kürt arkadaşımızın o dönemde Yaşar Kemal’e tepkili olduğunu baştan beri biliyoruz. Bunu tabii Yaşar Kemal de biliyordu. Eğer yanlış hatırlamıyorsam 12 Eylül 1980 askeri darbesi esnasında Yaşar Kemal bir Avrupa seyahatindeydi ve darbe ertesinde Türkiye’ye döndü. Aynı günlerde Türkiye’den kaçıp ‘kurtulmaya’ ve Avrupa’ya ulaşmaya çalışan binlerce Türkiye yurttaşı Kürt, böylesi bir duruma tepki duymuştu. Türkiye’de yaşanan trajik durumu Yaşar Kemal gibi dünya çapındaki ağırlıklı bir insanla birlikte sürgünde yaşayarak teşhir etmenin önemli olduğunu düşünmüşlerdi. Ancak Yaşar Ağabey’in Türkiye’ye dönüşünün, dönemin Türkiye’sinde yaşıyor oluşunun, askeri rejimle mücadelelerinde ellerini zayıflattığını iddia ediyorlardı.”

‘Kemal, Kürdüm demediği için ‘devlete yakın’ deniyordu’

“Hattâ o dönem İsveç’teki Kürt diasporasının en aktif mensuplarından biri olan rahmetli Mahmut Baksi ve bazı Kürt arkadaşlar da tepkilerini Yaşar Kemal’in Nobel Edebiyat Ödülü almasına engel olmak için bazı kampanyalar yürüterek ortaya koymaya çalıştılar. Yine aynı dönemde Yaşar Kemal’in yüksek sesle kendisinin bir Kürt olduğunu açıklamasını istiyor ve bunu yapmadığı için de devlete yakın durduğunu ifade ediyorlardı. Bu, durum, yeni bir şey değildir ve Kürtler tarafından yıllardır bilinen bir şeydir.”

‘Güneştekin’in iddiası mantıklı değil’

“Ancak, Ahmet Güneştekin’in, bir Nobel Komitesi üyesinin kendisine özel olarak anlattığı iddiası bana mantıklı gelmiyor. Bir kere Nobel Komitesi üyeliği gibi kimlik kazanmış bir insanın Ahmet’e böyle bir ifşaatta bulunması, Nobel etiği bakımından pek akla yatkın gözükmüyor. Böyle bir şeyin mantığı da olamaz. Keza kim, nasıl Nobel Komitesi’ne gidip de ‘Yaşar Kemal’e ödül vermeyin’ diyebilir ve Nobel Komitesi de ‘Haydi sizin güzel hatırınız için Yaşar Kemal’e ödül vermeyelim’ der? Nobel, ciddi bir kurumdur ve böylesi ilişkilere fırsat vermesine de ihtimal vermiyorum. Diyelim ki Kürtler Nobel Komitesi’ne ulaştılar ve böyle bir temas kurdular. Peki, Ahmet’e bunu söyleyen Nobel Komitesi üyesi kendi itibarını, kurumun itibarını ve etik değerlerini hiçe sayarak ‘Biz aslında Yaşar Kemal’e Nobel’i verecektik ama…’ gibi bir cümle ile bunu aktarabilir mi? Keza böylesi bir dönemde bu mevzuyu gündeme getirmenin de, magazinel bir malzeme yapılmasının da çok fazla bir anlamı var mı?”

‘Siyasî sürgünler, Kemal’e genelde itibar etmezdi’

Mahmut Baksi’yi yakından tanırdım, Türkiye’ye geldikçe de benim misafirim olurdu. İsveç’te yaşayan çoğu Kürt ve solcu da onu tanırdı. O dönemde kendisi etkin bir lobicilik yapardı, İsveçli eşi de orada saygın ve önemli bir kurumda çalışırdı. Yaşar Kemal’i eleştirmek Baksi’ye has bir durum değildi. Ancak Baksi her yerde ‘Yaşar Kemal’in Nobel almasını ben engelledim’ demekten de geri durmazdı. 12 Eylül’den sonra Türkiye’ye gelmesi nedeniyle neredeyse oralardaki herkes Yaşar Kemal’e tepkiliydi. Türkiye’ye dönmek, o dönem ‘devlete teslim olmak’ olarak algılanıyordu, sekter bir anlayış hâkimdi. Özellikle 12 Eylül döneminde Avrupa’da yaşayan siyasi sürgünlerin, başta Kürtler olmak üzere, önemli bir kesimi arasında Kemal’e genel olarak itibar edilmezdi.”

‘Kemal, ‘köpek’ diyerek Baksi’nin üzerine yürüdü’

“1992 yılı güz aylarıydı. Mahmut Baksi İstanbul'a gelmişti. Aktüel Dergisi’nde bir röportajı yayınlanmış ve orada da ‘Yaşar Kemal’in Nobel almasını ben önledim’ demişti. O günlerde bir akşam, sık sık olduğu gibi, Baksi’yle Çiçek Bar’a gitmiştik. Ben önde, Baksi arkada içeri girdik. Yaşar Kemal dev cüssesiyle ayakta hemen barın girişindeydi. Tam beni görüp boynuma sarılmak üzereydi ki, birden arkada Baksi’yi fark etti. Beni bırakıp Baksi’ye doğru dönerek ‘köppek!’ diye üzerine yürüyerek bastı küfrü. Mahmut gerisin geri çıkıp gitti ve Yaşar Ağabey, onun benimle geldiğini fark etmemiş olmalı ki dönüp küfürlerinin tamamlanmamış kısmını da döktürüp hal hatır sormaya girişti. O da Nobel için Baksi’ye kızgındı. Olaydan sonra Baksi de bana, ‘Keşke biraz sakin olabilseydi, hemen orada elini öpüp, özür dileyip, gönlünü almaya hazırdım. Belki özür dileyecektim’ dedi. “1989, Kasım ayı başlarında TÜYAP Kitap Fuarı için sevgili ağabeyim, rahmetli Ahmed Arif İstanbul’a gelmişti. Editörü Ali Uğur, Ahmed Arif’i kadim ve yakın dostu Yaşar Kemal ile Kumkapı’da bir yemekte buluşturdu. Ben de o yemeğin davetlilerinden biriydim. Yemeğin bir aşamasında konu dönüp dolaşıp Nobel meselesine gelmişti. Yaşar Ağabey’e ‘Keşke o dönemde gelmeseydin Türkiye’ye. Bir askeri diktatörlük rejimi muhalifi olarak sürgünde yaşamak zorunda bırakılan sen de Nobel Ödülü’nü alarak Türkiye’ye coşkuyla ve çiçeklerle karşılanarak dönerdin, tıpkı Gabriel Garcia Marquez gibi’ diyerek sitemde bulunmuştum.  Bana biraz kızıp küfretmişti ama bu kızgınlık ve küfürler hep alıştığım davranışlarındandı.” Ümit Fırat, “Baksi’nin lobiciliği güçlüyse ve İsveç’te genel olarak Yaşar Kemal’den hoşlanılmıyorsa, bu durum, doğrudan değil ama dolaylı olarak Yaşar Kemal’in Nobel almamasında rol oynamış olabilir mi” sorusuna şu karşılığı verdi:  “Kanımca Nobel Edebiyat ve Barış ödüllerinin dağıtımında bazı konjunktürel ve subjektif nedenler öne çıkabiliyor. Politik tercihler öne çıkabiliyor ve özellikle baskı rejimlerinde yaşayan insanların ödüle layık görülebilmesi için muhalif olup olmadıklarına dikkat edildiğini de düşünüyorum. Tabii tek başına Baksi değil, ama o dönemde Yaşar Kemal’in ödül alamamış olmasında Kürt siyasi sürgünlerinin kısmen bir rolü olması da mümkündür.” 

“Bir dönem Türkiye’de ‘Yaşar Kemal Nobel’i aldı, alacak’ gibi bir hava oluşmuş ve adeta bir Nobel fetişizmi yaratılmıştı. Almaması da böylesi iddiaların öne çıkmasına yol açtı. Hatta Orhan Pamuk’un Nobel almasını hazmedemeyen ve kampanyalarla bunu protesto eden ulusalcı/devletçi çevreler, Yaşar Ağabey’in ölümünde de bu Orhan Pamuk ismini kullanmadan, dolaylı olarak aynı tepkilerini bu kez de, ‘Nobel, Yaşar Kemal’in hakkıydı’ diyerek ifade etmeye çalışıyorlar.”

***

Bundan çıkan şu: Meğer bu büyük edibimiz, kalkıp Bölücübaşı’nı telefonla aramış ve ona da Kürtçe sövmüş!

İbretlik değil mi?

Eğer bir gün nasip olur da, İmralı’yı ararsam, en son yapacağım şet sövmek olurdu...

Hâlâ ıslarla diyorum ki, hepimiz kardeşiz; hem de çoğumuzun hiç gözümüzle görmediği bir lidere bağlıyız ve “ne mutlu Türk’üm diyene” diyoruz.

Şivan Perver de, İbrahim Tatlıses de, Hülya Avşar da aslen Türkmen’dir.

Hâlis Türklerle Kütlerin tek ortak yolu da “barış” yâni “sulh” olmalıdır!

Yoksa bu ülke eyaletlere bölünür ve parçalanırsa, tek kazanan sömürgeci herkes olacaktır.

Hâlâ umudunu kaybetmeyen bir Çılgın Türk (Merhum Turgut Özakman’ın hayranı)

Şimdi Sarı Kanarya aradı ve Kızım beni aradı,,,

Daha ne istenir ki hayattan?

Bu arada, Sevgili Alper Kaya’yı düşündüm dün TV’de Stephen Hawking’i seyrederken…

Umutla ve hayata asılarak!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – İstanbul– 08.03.2015

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017