Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ADANA’YI VURMAYIN EY DÜNYAYI YÖNETENLER!

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2469 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Bu gece uyku tutmadı ve dönenip durdum. Ben oraları iyi bilirim.

Adana’nın adı da, en eski yazılı kayıtlara ilk defa, Anadolu’nun en köklü medeniyetlerinden olan Hititlerin Kava Kitabelerinde rastlanmaktadır. Bu kabilelerdeki bir yazıtta Adana ve çevresinden Uru Adania (Adana Beldesi) olarak bahsedilmektedir. Yöreye yaşayan kavimlere Danuna ismi verildiği kayıtlarda mevcuttur.

Bir efsaneye göre gök tanrısı Uranüs’ün Adanus ve Sarus adında iki oğlu Adana civarına savaşarak gelmişler, Adanus adını kendi kurdukları şehre vermiştir. Seyhan Nehri de Sarus adını almıştır.

Hitit etkisinde kalan Fenikeliler, tarım ve bitki tanrılarının ismi olan Adonis’i bereketli topraklarından dolayı Adana’ya isim olarak vermiştir.

***

Ankara Kolejinde Lise 2’yi bitirdikten sonra Adana Kolejine geçmiştim ve epey sıkıntılı bir dönem yaşamıştım. O zamanki Stadyumun orada iken, Baraj Yolu 6.5 durakta bir yerlere taşınmıştık. Biz yedinci kattaydık, diğerleri altta. İlk yapılan bina da tam karşımıza dikilmişti ve Merhum Kurtuluş’la öyle tanışmıştık (yazmıştım).


Özledim be!

***

Adana Musiki Cemiyetine devam ettiğim zamanlardı. Sapmaz Ailesiyle görüşürdük ve Müşfik Kenter ve Karısıyla da orada tanışmıştık. Turneye gelmişlerdi. Hemen kaynaştık.


***

Bu sanatçı ailenin hayatını anlatayım: Diplomat Ahmet Naci Kenter ve Olga Cynthia’nın oğlu olarak 1932 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1947’de Ankara Devlet Tiyatrosu Çocuk bölümünde tiyatroya başladı. Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde eğitim gördü; okulu 1955 yılında yüksek derece ile bitirdi ve devlet tiyatrosuna girdi. Sanat hayatı, devlet tiyatrosunda oynadığı Oğuz Ata oyunu ile başladı.

***

Müşfik Kenter, 1959 yılında Devlet Tiyatrosundan ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelerek giderek kardeşi Yıldız Kenter ile beraber Muhsin Ertuğrul ile çalışmıştı. Birlikte Karaca Tiyatrosunda oyunlar sergilediler. Şükran Güngör ve Kamuran Yüce ile bu dönemde bir araya geldiler ve dörtlü olarak birlikte uzun yıllar tiyatro yaptılar.

***

1960-1961 yılları arasında Site Tiyatrosu’nu kurdular. 1962’de adını Kent Oyuncuları olarak değiştirdiler. İki kardeş ve Şükran Güngör, 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosu’nun binasının inşaatını tamamladılar. Çok mütevazı ve şöhretin altında asla ezilmemiş insanlardı.

***

Tiyatroyu yapmaları için bütün maddi imkânlarını ortaya koymaları, büyük bir turne ile Anadolu'yu gezmeleri ve bir koltuk satma kampanyası ile destek toplamaları gerekmişti. Seyircilerin pek anlamayacağı düşünülen oyunları sahnelemekten çekinmediler. İngiliz Kültür Heyeti ve Rockefeller’den burslar alarak ABD ve İngiltere’de tiyatro araştırmaları yapan ve incelemelerde bulunan Kenter, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Almanya, Yugoslavya, Kıbrıs gibi birçok ülkede oyunlar sergilemişti.

***

Murathan Mungan’ın Orhan Veli şiirlerinden düzenlediği Bir Garip Orhan Veli isimli tiyatro oyunu 25 seneden fazla süredir sergilemektedir. Bu oyun aynı oyuncuyla memleketimizde en uzun süreli sergilenen eserlerden biridir.

Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarından emekli olduktan sonra, Haliç Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Başkanlığı ve Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği görevlerinde bulundu. Tiyatro oyunculuğunun yanı sıra sinema oyunculuğu da yaptı. 1966 Antalya Film Festivali’nde, Bozuk Düzen filmiyle “en iyi yardımcı erkek oyuncu” ödülünü kazandı. Yerli, yabancı TV filmlerinde, belgesel ve reklamlarda seslendirme yaptı. Esin Şerbetçi, Mehlika Kenter ve Gülsüm Kenter, Mehlika Kenter ve Gülsüm Kamu ile evlenip ayrıldı.

***

Son evliliğini Kadriye Kenter’le yaptı yaptı. İlk evliliğinden Mahmut ve Elvan, ikinci evliliğinden Melisa ve son evliliğinden Balam adlı dört çocuğu var.

Haziran 2012’de konan akciğer kanseri teşhisinden sonra 15 Ağustos 2012 tarihinde nedeni ile tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Naaşı 17 Ağustos 2012 tarihinde Kilyos Aile Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir.

***

Sık sık İskenderun’a da giderdik ve bir gerdan gibi körfezi süsleyen yaylalara giderdik. Orada yüksek irtifanın tadını çıkarır, enfes havayı teneffüs eder, içimize çekerdik. Oralarda epey randevu evi vardı o zamanlar ve pek çok etraftan eşraf, sınıf farkı gözetmeksizin, ilk defa orada cinsellikle tanışırdı. Havası enfesti, eti de çok makbuldü. Oraların hâlâ aynı özellikleri taşıyıp taşımadığını bilemiyorum. Epeydir gitmedim.

***

O zamanlar yollar şimdiki değildi ve Toroslar’dan geçer dik rampalarda sık sık TIR’larla burun buruna gelirdik. Olur ki canımız çeker, yaylanın tekinde alır, yayık ayranı içer ve rahatlardık.

***

Canımız mı sıkıldı, Onbaşılar Restoran’da yemek atıştırır, duruma göre rakı şalgam ve kebap yerdik. Bazen de ve erken doyan, kalkar evimize dönerdik.


Tipik Adanalı

Kafayı çekip de, rakıyla şalgamı fazla kaçırınca, Allah’a, kitaba, Peygambere sövülen tek yerdir sanırım. Sosyo-kültürel açıdan ilginçtir bu. Evrimsel Psikoloji ve Psikiyatri açısından bakılırsa, bir nevi varoluşsal ve varlık-bilimsel (ontolojik) regresyonla, içlerindeki Tanrı Arketipine söverek bir katarzis (boşalarak rahatlama) yaşadıkları söylenebilir.

***

Avcı-toplayıcıların buluştuğu bütün bölgeler gibi, burası da bir kültür yuvasıydı; hâlâ da öyledir. Listeye bir bakın:

ŞAİR, YAZAR VE ÇİZERLER 

Orhan KemalYaşar Kemal, Demirtaş Ceyhun, Muzaffer İzgü, Kasım Ener, Mehmet H. Doğan, İsmail Berduk Olgaçay, Recep Bilginer, Taha Toros, Turan Oflazoğlu, Ali İhsan Karacan, Can Kozanoğlu, Ali Püsküllüoğlu, Behçet Çelik, Bahadır Boysal, Özcan Karabulut, Ahmet Selçuk İlkan…

***

YAZILI VE GÖRSEL MEDYA 
Ayşe Arman (yakinen tanışırız), Nebil Özgentürk (iyi ahbabımdır), Eyüp Can Sağlık, Mesut MertcanAbdurrahman DilipakSavaş AyCenk Koray (reenkarnasyona inanırdı, çok çilekeşti merhum. Bir TV programında muhabbet etmiştik), Cevdet AkçalıAhmet Remzi YüreğirÇetin Remzi Yüreğir, Çetin Yiğenoğlu, Çoban Yurtçu, Işık Yurtçu. Yüksel Evsen… 

SİNEMA, TİYATRO, FOTOĞRAF ve RESİM 

Yılmaz GüneyDanyal Topatanİrfan Atasoy, Yılmaz Duru, Sami Güçlü, Abdurrahman KeskinerDolunay SoysertAli Şen (sonradan Fenerbahçe’de Başkanlık yapmıştır, aslen Kosovalıdır)Ali ÖzgentürkAytaç ArmanŞener Şen, Bilal İnci, Arif Keskiner, Emre Karayel, Nihat Ziyalan, Menderes Samancılar, Şahin Kaygun, Meral Zeren, Yılmaz Köksal, Suavi Sonar, Nurhan Tekerek, Şahin Paksoy, Salih Güney… 

BİLİM DÜNYASI 

Mustafa İnan, Ali Yaşar Sarıbay, Süleyman Özmucur, İbrahim Agâh Çubukçu, Ali Sevim, Mustafa Akbutut, Rifal Uçarol, Faruk Loğoğlu, Yusuf Halaçoğlu, Şükrü Haluk Akalın, Mehmet Sungur… 

MÜZİSYENLER VE MODA DÜNYASI

Ferdi TayfurErol Büyükburç: İkisiyle de tanıştım. Erol Bey evlat kaybından sonra toparlanamadı, bol bâtıl itikadı vardı ve son Alman karısıyla da sorun çıkınca vefat etti. Ferdi Bey ise (Necla Nazır’la beraberliğinden çok önce), fakirlikten yükselip, tevazusunu hep korumuş bir adamdır. Hiç unutmam, kaset çoğaltılarak satıldığı zamandı ve biz de, bir grup arkadaşımla, dükkânına uğrayıp arayışa girmiştik. Eh, ben de gitar resitali vermişim ve oldukça meşhurum o zamanlar; “Ağam, bu size gitmez” deyip, bir Rodrigo Kaseti bulup hediye etmişti.


***

Celal İnceMerhum Kani Karaca, Nesimi Çimen, Ozan Çolakoğlu, Kıvanç Tatlıtuğ, Ayşe Hatun Önal, Tolgahan, Rojin, Sadettin Öktenay, Şadan Adanalı, Can Etili Ökten, Suna KanMustafa Sağyaşar, Demir Demirkan, Halil Atılgan, Hakkı Bulut, Murat Kekilli, Gönül Paksoy, Faruk Tınaz (Musiki Cemiyetinden arkadaşımdı, sonradan epey yükseldi), Vahdet VuralSerhan KelleözüYaşarKurtuluş, Feridun Düzağaç, Haluk Levent, Mazlum Çimen, Murat GöğebakanÜmit Besen

İŞ DÜNYASI 

Ahmet SapmazÖmer SabancıÖzdemir Sabancı, Ali SabancıHasan ve Hıfzı Arat (Hasan vefat etti)Güler Sabancı… Hepsiyle bir şekilde tanıştım. Hasan Güleşçi ve ailesi (çok severim ve gönlü de, muhabbeti de gani bir insandır). Sakıp Bey'in yerine şehit oldu ağabeyi!


SİYASET DÜNYASI 

Kasım GülekKemal SatırAbdülkadir Kemali (Öğütçü)İmren Aykut (muayenehaneme bir hasta getirdiğinde tanışmıştık), Tayyibe Gülek, Hasan Aksay, Devlet Bahçeli, Mehmet Ünaldı, Bahir Ersoy, Remzi Oğuz Ank, İbrahim Tekin, Ali Münif Yegenağa, Turhan Cemal Beriker, Ali Sepici, Ege Bağatur, Damar Ankoğlu, Muslihittin Yılmaz Mete, İsmail Safa Özler, Ali Cavit Oral, Bekir Sami Daçe, Mehmet Selahattin Kılıç, Ahmet Sanal, Mehmet Halit DağlıAytaç Durak (Belediye Başkanıydı ve çok dürüst insanlardı ailece; yakinen tanışmışızdır), Musa Öztürk, Arif Sezer, Selahattin Çolak, Kutlu Aktaş, Timuçin Savaş, Ersin Koçak, Ömer Çelik, Cüneyt Canver, Cenan Bıçakçı, Hayri Kozanoğlu (ÖDP’nin kurucularından)… 

***

SPOR DÜNYASI 

Fatih Terim (oldukça iyi tanırım; Karısı Fulya Hanım çok akıllı çıktı ve çok yükseldi), Hasan ŞaşLütfi Arıboğan, Kayhan Kaynak, İsmet Atlı, Erdal Acet, Mustafa Ertan, Turgut AykaçSelami Tekkazancı
Nesrin Olgun Arslan


***

Herkes bilir ki İncirlik’teki hava üssünde nükleer silah mevcuttur ve eğer ABD müsaade ederse, kullanılabilir.

Bu memleketin en değerli ve önemli kişilerinin yetiştiği bu yeri vurmayın ey yetkililer. Zaten hâlâ doğru dürüst bir hükumet de kurulamadı!

Bu durumda Yaygın Anksiyete Bozukluğu, Majör Depresyon. Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Dissosiyatif Bozukluklar (bilhassa Kozan’da zaten reenkarnasyon inancı çok yaygındır; bunlarda artış beklenebilir).

***

En son duyduklarıma göre, sırf PKK tehditleri sebebiyle pek çok sanayi tesisi atıl hâle gelmiş ve ziraat de çok azalmış. Arazi sahipleri ya bir şey yapmıyor, ya da Çanakkale gibi yerlere yatırım yapıyorlarmış. Zenginlerin ekserisi de Adana’yı ya tamamen, ya da kısmen tek etti.

Benim orada o kadar çok arkadaşım, Çukurova Tıp Fakültesi’nden ve kısmen Adana’nın yerlilerinden ahbabım var ki, nasıl olsa beni ağırlayacak birilerini bulurum…

Büyük Saat Semtindeki Adnan Ağabey’in Meyhanesi de hâlâ açıksa, eski günleri şöyle bir yâd ederiz belki…

***

Bir gün Üniversite’nin kampüsüne gitmiştim ve avare kasnak dolanıyordum.

Çok güzel bir kız gördüm ve epey etkilendim. Top Model gibi, pek hoş bir hatundu.

Ben Tıbbiyede okuyordum, onu ise henüz tanımıyordum. Tereddüt edip yanına yaklaştım ve kendimi tanıttım; hemen aşinalık gösterdi ve o da ismini söyledi: “Neriman”.

Hemen ısındık ve sohbet edip dolaşmaya başladık. Tıp Fakültesinin kantininin inşası tam bitmemişti ve Ziraat Fakültesi’ninki daha müsaitti. Orada oturduk. Tost ve ayran içerek birbirimize hayatımızı anlatmaya başladık.

Meğer babası eskiden çok rakı içen ve evde de annesini döven, feodal yapılı bir insanmış. Aslen Yörük’müşler. Kız kardeşinin de D vitamini eksikliğine bağlı Raşitizm ve orta derecede Zekâ Geriliği olduğunu söyledi.

***

Samimiyet artıyordu. Hafif tertip flört etmeye başladık ve benim bekâr evime çağırdım. Derdim cinsellikten ziyade, orada bir elmas gibi parlayan ve herkesin dikkatini çeken kızla samimiyeti arttırmaktı.

Benim ev de- maşallah giren çıkan belli değildi, pek çok kişiye hizmet verirdi. Yazları da kozalakla filan kebap yapar, muhabbet ederdik. Büyük Saat’ten alınan ekşi ve şalgamla, rakı iyi giderdi de, yazları ise ateş basmış fırın gibi olurdu.

Kabul etti Neriman ve arabayla, mümkün olduğu kadar gizlenerek eve gittik. Hayatımızı sorgulayıp, Coca Cola içiyorduk. Benim de hem Taekwon do çalışarak, hem Gitar etütleri yaparak, hem de bol kitap okuyarak kendime emek verdiğim zamanlardı. Marks’ı, Lenin’i, Mao’yu, Hitler’i… okumaktaydım.

Çok üzüntülü zamanlar yaşamıştı ve babasından çok çeken annesi de kendini dine vermişti. Gülerek “anladığından değil, oradan buradan bulduğu şeyleri okuyup duruyor, ne yapsın” dedi. Ciddi bir entellektüel birikimi vardı. “Bunu afyon olarak düşünüyorum, kendini avutuyor; ne dersin”?

Vay ki vay... İlk defa tanışıyorsun, kur yapacaksın, eve de gelmiş. Soruya bak!

“Sanıyorum buna bir çeşit yüceltme (sublimation) gözüyle bakabilirsin. Dinler de sosyal açıdan ideolojiler; demek ki kendine öylesine çıkış yolu buluyor” dedim.

Derim mavi-lacivert gözleri buğday rengi cildinin içinden baktı (pek az ama çok güzel makyaj yapmıştı): “Hakkında söylenenler doğruymuş. Çok bilgilisin. Ben hiçbir şeye değil, sadece kendime inanıyorum” dedi.

***

Şaşırmıştım!

-Neden, çok güzelsin ama kalkıp Ziraat Fakültesini tercih etmişsin; daha 19 yaşındasın ama inancını kaybetmişsin. Şimdi sıra bende: “Çok üzücü şeyler, hani başka açıdan, yaşadın mı”?

Epey tereddüt etti ve “seni daha yeni tanıdım ama ketumiyetine güveniyorum içgüdüsel ve sezgisel olarak, anlatacağım” dedi.

- Babam ortaklarından çok büyük kazık yedi, milyarları battı. O dönem evimize (kocaman bir malikâneymiş) pavyonlardan kadın getirip, hepimize gösteriyor ve “bu sizin cici ananız olacak” deyip, odasına atıyordu. Birkaç sene buna şahit olduk hepimiz ve bıktık. Ben de gidip, yakın akrabamız olan ama güvendiğim bir delikanlıyla beraber oldum ama hiç zevk almadan!

-İntikamını böyle almışsın demek ki… Hayatta olur bunlar. Öfkeni yansıtıp, acısını kendinden çıkarmışsın…

-Evet, sanırım öyle. Ondan beri çok asılan, teklifte bulunan oldu ama kimseyle beraber olmadım.

Bunları söyledi ve tam beynimin ortasına bakarak sordu:

-Sen ne istiyorsun?

Nedense gözlerim doldu bir ân için ve “sen çok acı çekmişsin, sana gitar çalabilir miyim” dedim ve ilâve ettim: “Amacım seninle yatağa girmek değil. Bırakalım kendimizi, ne olacaksa olur”.

***

Sonrası birkaç saat sürdü. Gitar çaldım; biraz viski içtik. Sonra sordum, “hangi müziği tercih edersin”?

-Arabesk olmasın da… Klasik güzel ama viski de içince azıcık havam şey oldu…

Yanakları kızarmıştı, mahcubiyet içerisindeydi ve birkaç damla gözyaşı aktı gözlerinin pınarlarından…

-Bana Beatles’tan bir şey çalar mısın, var mı”? dedi.

-Derhâl, Abbey Road Albümü var. Londra’dan getirmişlerdi; biraz çizik ama”…

-Daha ne isteyeceğim ki!


Rahmetli Nihal Erkutun Teyzem de pek severdi...

***

Gerisini tahmin edersiniz. Çok güzel şeyler yaşadık ama ikimizin de içinden bu işin fazla süremeyeceği geçiyordu.

12 Eylül’e takaddüm (öncelik) eden günlerdi. Her gün Fruko taşlanıyor (toplum polislerine öyle derdik), insanlar öldürülüyordu ve duvarlara bir şeyler yazılıyordu.

Meğer birileri evlerinin taş duvarına Kürdara Azadi yazmış, bunu gören başka bir grup da “Rehber Kur’ân, Hedef Turan” diye onu silip, ilk grubu da fena hâlde pataklamış!

Birkaç gün sonra ağlayarak beni aradı ve “beni eve götürür müsün” dedi. Sesi pek kötüydü. Evdekileri palas pandıras kovaladım ve hemen duşumu yapıp, tertemiz giyinip kendisini Sular Semtinden aldım.

***

Hüngür hüngür ağlıyordu.

-Ne olacak bu gidişat Kerem, Baban Ülkücülere yakınmış, bir anlat. Nereye gidiyoruz? Ben Elmalılı’nın mealini okudum. Turan ve Kur’ân arasında ne ilişki var? Bunlar saçmalık değil mi?

-Canım, ben Büyük Saat Meydanındaki Ülkücü Merkezine bir kere uğradım; bir daha da adımımı atmadım. Daha ziyade yanındaki otelin barına takılıyorum. Onlarda çok katı bir hiyerarşi var ve çok kolay bıçak, tabanca vs. kullanıyorlar.

-Bu PKK’lılar da aynı haltı yemiyor mu?

Böylesine elit bir kızdan bu nidanın çıkması şaşırtıcıydı. İsyan etmişti belli ki her şeye!

Titremeye ve bir Panik Atağı geçirmeye doğru ilerlemeye başlamıştı haletiruhiyesi, sarıldım “derin derin nefes al ve şu âna kendini ver, onları bir tarafa bırak” dedim.

***

İşe yaramıştı ve sakinleşti. Öylece uyuduk. Gece de sabaha kadar pop Beatles dinledik, sonra mışıl mışıl uyuduk.

***

Ertesi gün bana kahvaltı hazırlamıştı ve çok şaşırmıştım. Annemden başka pek böyle ikram yapana alışık değildim…

Senden bir ricam olacak; beni anlamaya çalış” dedi.

Eyvah” diye geçirdim içimden, bir terk ediliş gelecekti belli ki –ki en hassas oldum ve içimi acıtan yaşantıdır…

Pek öyle olmadı aslında…

“Senin önün açık... Bana hem şehvet, hem de romantizmi verdin ama sadık kalman mümkün değil. Mutlaka başka sevgililerin olacak, bir gün gerçek aşkı bulacak ve evlenecek, buralardan da gideceksin. Ben ise Adana’da yaşamaya mahkûmum, bu aile yapısının prangalarını yıkamam”!

Kollarından tutup, gözlerim buğulu bir şekilde baktım…

-Sen bana karşı ne hissediyorsun?

-Ben… Ben sana âşık oldum ama bunu bize yaşatmazlar.

***

-İtiraf edeyim ki seni çok seviyorum, bayılıyorum her şeyine ama henüz aşk denen şeyi tatmadım. İlkokuldaki geçici komiklikleri saymazsan tabii…

Gülmeye başladı; “onları kim yaşamıyor ki aşkım” dedi. Dediği ânda da “yâni Keremciğim” diye düzeltti. Bana sımsıkı sarıldı ve epey öyle durduk. İkimizin de gözleri dolmuştu.

-Bunlar sonsuza kadar sır olarak kalsın. Bak… Yakında beni uzak bir akrabamla evlendirmek için söz kesmek üzere istemeye gelecekler. Ben seni asla unutmayacağım ama artık sadece selâmlaşalım ve iyi arkadaş olalım. Mümkün mü?

***

İkimiz de bu anlaşmaya riayet ettik ondan sonra. Uzaktan birbirimize nazar ediyor, gülümsüyor, hattâ arada bir kantinde diğer arkadaşlarının yanında sohbet bile ediyorduk.

Bir Pazar günüydü; tembellik ediyor, uyukluyorum ki, telefon çaldı!

-Bitti, babam verdi ama adama da bir hâller oldu. Melek gibi şimdi… Seni ne nikâhıma ne de düğünüme çağırabilirim. Çok bencilce ama beni unutma, olur mu”?

Hâlâ unutmuş değilim onu. Âşık olmamıştım ama çok takdir etmiş ve beğenmiştim. Tabii ki burada verdiğim isim tamamen takma ama bu hikâye böyle bitmedi…

***

Bir gün, bir sivil toplum örgütünde Atatürk ilke ve İnkılâpları, Türkçülük konularında bir söyleşideydik Caddebostan’daki bir merkezde.

***

Sözlerimi bitirdikten sonra, güller verilirken, elli yaşlarında zarif bir hanımefendi sahneye çıktı ve kulağıma eğildi (bu arada ben ikinci evliliğimi çoktan yapmıştım ve gayet de mutluydum); “size Adana’dan bir selâm getirdim. Hani sizin müstear isim olarak andığınız Neriman var ya, hatırladınız mı” dedi.

Kısa bir süre telâşlandım, acaba bir lâf alma veya tuzak mı var diye.

Sonradan itimat ettim ve “evet Efendim, hiç unutmadım, nasıl” dedim.

-Ben onun yakın akrabasıyım. Evli, idare ediyor. İki çocuğu oldu. Oğluna Kerem, kızına Aslı isimlerini taktılar. İdare ediyor. Hâlâ çok alımlı ve Adana’daki pek çok hayır kurumunda çalışarak hayatını idame ettiriyor. Çok selâmı var” dedi.

-Babası ve annesine ne oldu? dedim, gırtlağımda bir yumrukla.

-“Tansiyon, şeker derken vefat ettiler Kerem Bey” cevabını aldım. Hanımefendi ekledi: Şu sıralar olup bitenler hakkındaki mütalaanızı da çok merak ediyormuş. Endişeli. Telefonda anlatacağım da”…

***

Kendisine yürek dolusu sevgi ve muhabbetimi iletin lütfen, bu Aziz Millet Atasını ve Atatürk’ünü unutmaz. Tek sorunumuz iyi bir lider çıkması. O da elbette bir yerlerden zuhur edecektir” dedim.

Aklıma gene İklil, Lemi, Şemi, Sadi, Canan (çok başarılı bir sivil topum lideri ve Profesör o da) ve Adana’nın kebapları, muhabbeti geldi.

Karataş’ta Arap Uşakları denen ama bize bizden yakın adamların yaptığı yürek şişleri geldi.

Ey Dünyayı Yöneten Güçler, ABD, İsrail, AB veya her ne ise...

Vurmayın oraları!


Bu da huzur için...

Bizim Metin iyiymiş telefonlaştık. Sadi Ankara’da; Lemi de sanırım buraya geldi. Oğlu da iyiymiş…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 03 Ekim 2015 Cumartesi

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Rifat Pazar, 17 Temmuz 2016

    Ali Sen Hakkinda

    Sayin Kerem Bey,

    Yazida ismi gecen Ali Sen (Fenerbahce baskanligini yapmis, Kosava dogumlu kisi) Adanali degildir.
    Ayni isimde olan sinema sanatcisi Ali Sen (Sener Sen'in babasi) Adanalidir.

    Selamlar

    MKD: Teşekkürler Rifat Bey

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 17 Aralık 2017