Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

AĞRI VE PSİKİYATRİ-3

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 3156 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Bilimsel bir Teori Ne Değildir?

Her ne kadar çok sık kullandığımız bir kelimeyse de, bilimsel anlamda bir teori tarifi yapmak hiç de göründüğü kadar basit bir şey değildir. Teori, her şeyden önce, bir felsefe değildir. “Hikmet sevgisi” anlamına gelen felsefe çok daha geniş bir alanı kapsar; içerisinde gerçeğin mahiyetinin aran­ması (metafizik), bilginin mahiyetinin aran­ması (epistemoloji), değerlerin mahiyetinin aranması (ak­siyoloji), varlığın mâhiyetinin aran­ması (on­toloji) ve illetlerin mahiyetinin sorgulanması (kozmoloji) sayılabilir. Bunlardan sadece epistemolojinin bi­limsel açıdan bir metodolojik önemi vardır. Örneklerle bu çok önemli esasları daha anlaşılır hâle getirmeye gayret edelim:

1. Bir insanın nasıl yaşaması gerektiği bir teori konusu olamaz çünkü başta ahlâk olmak üzere, değerler sistemi referansıyla hükme varır; böyle bir çaba ancak aksiyolojinin (axiology) konusudur. “...malıdır, ...mamalıdır” ifadeleri bilimsel teoriler için değil, ahlâki yaklaşımlar ve felsefe için ge­çer­lidir. Teoriler ise “eğer ... ise, o taktirde ...beklenebilir” şeklinde yaklaşım gösterirler. Sonuçların iyiliği veya kötülüğü teorileri bağlamaz. Meselâ, “eğer çocuklar sürekli fizik ve cinsel tâcize uğ­rayarak yetiştirilirlerse, ileride kendileri de fizik ve cinsel tâcizde bulunan bireyler hâline gelirler” ifâdesi çocuk yetiştirme yöntemi açısından iyi/kötü, doğru/yanlış değerlendirmelerini, yâni ahlâki (moral) değerleri kapsamaz.

2. Teoriler masa başı spekülasyonlarından ibâret değildir. Tabii ki teoriler sonuç olarak spekülasyon­lara dayanır ama mutlaka emprik, yâni gözleme ve deney­lere dayanan temelleri olmalıdır. Bu göz­lem ve bilgiler objektif bilgi mâhiyetinde olmalı, yâ­ni bilimsel verilere ve metodolojiye göre elde edilmiş olmalıdır. Meselâ, “akıl hasta­lık­larına cinler yol açar ve cin kovmakla onları iyileştirebili­riz” bilimsel bir teori değildir. Çünkü kimse cinin ne olduğunu görmemiş, onu tasvir ve târif etmemiş veya ölçmemiştir; sâdece cinler hakkında dinî sembolizmler ve metafizik veya sübjektif ifâdeler mevcuttur.[i] Bilim, hipotezlerin sınanması yoluyla elde edilen ve gözlemlenen verilerin genel kanunlar hâlinde sınıflandırılması ve üzerinde çalışılması disiplinidir. Teoriler, bilim adamları­nın göz­lem­lerine anlam ve organizasyon atfetmelerine imkân ve zemin hazırlarlar. Teoriler ol­ma­saydı, verilerin ve gözlemlerin anlamlı bir bütünlük içinde ele alınıp değerlendirilme­leri neredeyse im­kânsız hâl alırdı. Teoriler emprik gözlemlere ve onlardan hareket ederek ge­liş­tirilen spe­kü­lasyon­lara dayandırılmak zorundadır. Bu sebepledir ki, aynı müşahedeleri izah edecek farklı teoriler olması mümkün, hâttâ kaçınılmazdır.

3. Nasıl felsefe teoriden çok daha geniş bir kavramsa, teori de hipotezden çok daha geniş bir kavram­dır. İyi bir teori pek çok sınanabilir hipotezler yaratabilme özelli­ğini taşımalıdır. Hipotez (fara­ziye: hypothesis), bilimsel yöntemlerle sınanabilen ve geçerliliği (veya geçersizliği) gösterilebilen bi­limsel bir tahmin, yordama veya öngörüdür (prediction). Hipotezler teorilerden çok daha dar ve sınırlıdır; çocuğu ebeveynle karıştırmamak gerekir. Meselâ Freud’un veya Jung’un teorilerine daya­na­rak bin­lerce hipotez ortaya atılabilir ve sınanabilir ama bunlardan birinin veya birkaçının geçersiz­liği­nin gös­terilmesi bütün teoriyi çöpe attırtmaz! Aksine, hipotezlerin sı­nanmasıyla elde edilen yeni bil­gi­ler, kuramcıların teorilerini yeniden gözden geçirip ge­liştirmelerine katkıda bulunur.

4. Teoriler birer taksonomi (taxonomy) değildir. Taksonomiler, şeylerin doğal özelliklerine, mahiyetleri­ne göre sınıflandırılması veya gruplandırılmasıdır. Sınıflama ve gruplandırma­lar bilim için olmazsa olmaz derecede gerekli olmakla birlikte, asla teorilerin yerini alamazlar. Meselâ DSM-IV istatistiksel ve teşhise yönelik bir sınıflama ve taksonomidir ama tamamen ateoriktir. Teoriler, onlardan çıka­rılacak hipotezler ve bunların sınanması yoluy­la elde edilecek yeni bilgiler, müstakbel taksono­milere (DSM-V vs.) veri-ta­banı oluşturacaktır.

Bilimsel bir Teori Nedir?

Bütün bunları dikkate aldığımızda, bir teori târifi yapabiliriz: Bilimsel bir teori bir serî ilişkili varsayımlardan oluşan, bunlardan mantıklı tümdengelimli (deductive) bir anlamın çıkarılabildiği ve sınanabilecek hipotezlerin elde edilebildiği bir izah sistemidir. Varsayımlar (assumptions) “farz edelim ki ... olsun” veya “eğer ... ise” şeklinde, doğru olduğu düşünülen pratik ana fikirlerdir; yeni gözlem ve deneylerle değiştirilebilir veya vazgeçilebilirler. Bir teorinin “bir serî varsayımlardan oluşması” ifadesini açarsak, tek bir varsayım bütün eldeki verileri veya bilgileri toparlayacak ve izah edecek kudrette olamayacağından dolayı, bir serî var­sa­yımlara ihtiyaç vardır; bunlar da teoriyi oluştururlar. Bir teorinin mutlaka birbirleriyle tutarlı, bağlantılı veyâ iliş­ki­li varsayımlardan oluşması gerekmez; çok farklı varsayımlar aynı teoriyi teşekkül ettirmek için kullanılabilir. Bir teorinin kendi içerisinde tutarlı olması gerekir ama, bu şart, o teoriyi meydana getirmek için kullanılacak varsayımlar için geçerli değildir. “Mantıklı tümdengelimli bir anlamın çıkarılabil­mesi ve sınanabilecek hipotezle­rin elde edilebilmesi” kuramcının verilerini ve varsayımlarını mantık kuralları içerisinde toparlayıp değerlendirmesi ve açık, net hipotezler ortaya koyabilmesini ifâde eder. Eğer genel teorik önermeler (propositions) mantıksızsa, güvenilir veya anlamlı spekülasyonlar ortaya konulamayacağı gibi, bunlara istinaden yapılacak araştırma veya deneyler de anlamsız sonuçlar doğuracak yâhut da hiç bir sonuca ulaşılamayacaktır. “Sınanabilecek hipotezlerin elde edilebilmesi” de çok önemli bir şarttır. Eğer bir hi­potez sınanamıyorsa (test edilemiyorsa) veya, en azından, ileride bir gün sı­nanabileceğine dair makûl ve mantıklı bir beklenti söz konusu değilse, o teori anlamsız demektir. Eğer bir teori kullanışlı ve işe yarar özellikteyse, deneysel olarak sınanabilir hipotezler ortaya koymalıdır de­miştik. Bu da, hemen akabinde, deneysel araştırmaların yapılıp gözlemlerde bulunulmasını gündeme getirecek­tir. Yeni deney ve gözlemler de teoriyi yeniden şekillendirerek, yeni hipotezlerin ortaya koyulmasına, bu da yeni deneylere ve gözlemlere... yol açarak, teoriyi sürekli bir şekilde geliştirecek veya çürütecektir (yâni teorinin kullanışsız olduğunu ortaya koyacaktır). Popper’ın ünlü “en doğrusu, hâlen en doğru bildiğimizi yanlışlayacak yeni varsayımlar geliştirmemizdir” düsturu bilimsel düşüncenin temelini oluşturur.[ii]

Hipotezler, teori, deneysel araştırmalar ve gözlemler arasındaki bu karşılıklı ve çok yönlü ilişkiler aşağıdaki şekilde özetlenmiştir:

 

Bir Teoriyi Kullanışlı Kılan Özellikler

1. Eldeki verileri (data) organize etmesi: Kullanışlı bir teori mutlaka gözlemlerin organize edilmesini sağlamalıdır yoksa araştırma ve deneylerle elde edilen gözlemler anlamsız ve izole bir hâlde kalacaktır. Kullanışlı bir kişilik teorisinin insan davranışlarının en azından bir kısmını anlamlı ve tutarlı derecede izah edebilmesi gerekir. Öte yandan, teorisyenlerin konuyla ilgili bütün gözlemleri kendi teorilerine dâhil etmek veya olumsuz araştırma bulgularını da akla uygun hâle getirmek için uğraşmamaları şarttır. Kendi teorisinin her şeyi izah ettiğinde direten bir teorisyen hakikate kavuşma yanılsamasını yaşıyor demektir (meselâ Freud’un en çok eleştirildiği husus budur).

2. Araştırmaya zemin hazırlaması: Kullanışlı bir teori mutlaka daha ileri araştırmalar için bir rehberlik rolü oynamalıdır. Bu araştırmalar deskriptif (tasvirî: betimleyici) ve hipotezleri test edici olmak üzere iki tür olabilir. Deskriptif araştırmalar mevcut teorinin genişletilmesi, eldeki bilgilerin ölçülmesi, etiketlenmesi ve kategorizasyonu için yapılır. Teori ne kadar kullanışlıysa, o kadar çok araştırmaya yol açar; ne kadar çok deskriptif araştırma yapılırsa, teori de o derecede gelişir. Hipotezlerin test edilmesi ise dolaylı olarak teorinin teyidini ve sınanmasını sağlar.

3. Bir eylem rehberi olması: Terinin getirdiği çerçeve, daha sonra bu yönde yapılacak yeni gözlemlere ve araştırmalara rehberlik edecek bir paradigma oluşturmalıdır.

İşte, bütün bu nüanslar dikkate alındığında, ilk zamanlar ağrıyı izah etmek için ortaya atılan indirgeyici vasıflı Özgüllük Kuramı (Specificity Theory) ve Örüntü Kuramı’nın (Pattern Theory) ikisi de sınıfta kalmıştır denebilir. Çünkü artık biliyoruz ki, hem spesifik ağrı reseptörleri ve yolları vardır, hem de farklı duyular belli eşikleri aştıktan sonra noksiyözleşip ağrıya yol açabilmektedir.

 

AĞRININ ÖLÇÜLMESİ

Sübjektif bir yaşantı olan ağrının ölçülmesi konusu da son derecede karmaşık ve tartışmalı bir özellik arz etmekte, nesnel ve güvenilir bir yöntem bilinmemektedir. Daha önce bahsettiğimiz gibi, bu husus pek çok psikiyatrik bozukluk için de geçerlidir.

Ağrılı hastanın ağrısının ağrılı olduğu dönemde ve olmadığı dönemde geriye dönük değerlendirilmesi bile fark etmektedir. Bâzı etnik gruplarda, uluslarda ve kültürlerde ağrıya atfedilen anlam diğerlerinden o derece farklıdır ki, dünya çapında, standart, geçerli ve güvenilir bir ağrı tesbit-ölçüm yolu hâlâ icat edilememiştir.

Vizüel Analog Skala (VAS) hâlen en çok kullanılan yöntem olmakla ve alt-tipleri geliştirilmiştir bulunmakla beraber, tamamen hastanın sübjektif değerlendirmesine dayanmaktadır. 10 cm’lik bir skala üzerinde 0 = Ağrım yok ilâ 10 = En şiddetli ağrı uçları arasında ağrılarının şiddetini işaretler. Genel olarak, hastanın kendi sözel ifadesine dayalı ölçümlerden daha pratik olduğu ve araştırmalarda daha fazla kullanıldığı görünmektedir.[iii]

Hastanın aldığı analjezik ve diğer ilâç dozlarının takibi, ağrı davranışlarının takibi (Alabama Üniversitesi Ağrı Davranışı Skalası - UAB gibi),[iv] duyusal-dugulanımsal-şiddet özelliklerinin birlikte takibi (McGill Ağrı Ölçeği),[v]WaddellTarama Listesi, laboratuar ödevlerinde performans kapasitesinin takibi gibi başka dolaylı ölçüm teknikleri de kullanılmaktadır ama, yukarıdaki tarzda ağrı davranışı kısır döngüsüne girmiş bir hastanın “gerçek ağrısını” tesbit edebilmek âdeta imkânsızdır. Bu konudaki pek çok yabancı kaynağın yanısıra, Ağrı Temel Kitabı’nın ilgili bölümüne de müracaat edilebilir.[vi]

Hâlen en sık kullanılan Toronto Alek­sitimi Ölçeği’nin ülkemiz toplumu için geçerliliğinin iyi araş­tırılması ge­rektiği kanaâ­timizi önceden belirtmiştik.

 

 

 

AĞRININ PSİKİYATRİK YÖNÜNE GENEL BİR BAKIŞ

Buraya kadar yazdıklarımızdan da kolayca anlaşılacağı gibi, biyo-psiko-sosyo-kültürel bir bütün olan ve bu bütünü meydana getiren parçaların tek tek toplamından fazla ve farklı bir varlık olan insanla ilgili her şey gibi, ağrı konusunu da tek boyuttan inceleyip anlamak mümkün değildir. Her ne kadar pek çok kaynakta bu yaklaşım biyo-psiko-sosyal şeklinde geçmekteyse de, kültürel kürenin sosyal kürenin de üzerinde durduğundan rahatlıkla bahsedebiliriz.

 

Meselâ Amerikan Kızılderilileri oldukça stoik ve ağrılarını, acılarını dışa vurmayan bir kültüre sahiptirler ama ABD’de izole gruplar hâlinde yaşamakta, genel toplumsal örüntünün epey dışında yaşamakta, tarihî vatanları olan topraklarda “marjinal” addedilmektedirler. Başka çeşitli etnik gruplardan kişilerin de ağrı yaşantısına verdikleri tepkiler çok farklı olabilmektedir; meselâ bir Hint fakiri âdeta ağrı lâkaydisi (aldırmazlığı) yaşarken veya bir Tibet râhibi ağır şizoidi düşündürecek tepkisizlik içerisinde kalırken, bir İtalyan veya diğer Akdeniz havzası kültürüne mensup bir kişi ortalığı birbirine katabilir.[vii]

Algolojiyle psikiyatrik liyezonun önemi son yıllarda daha fazla anlaşılmaya başlanmıştır.[viii]

Ne hastayı kocaman bir “ağrısal varlık (!)” olarak gö­rüp analjezikler, antiflojistikler yüklemek veya bir yerlerini cerrahi olarak kesip almak, ne de her şeyi psikolojik diye ele alıp organik ve farmakolojik müdahaleleri inkâr etmek doğrudur. Nitekim, psikiyatrik yöne fazla ağırlık verilirse, bâzı organik en­tite­ler atlanabilmektedir.

Daha önce Majör Depresif Bozukluk geçirdiği için imipra­min’le tedavi ettiğimiz ve bu ilâçla çok da iyi olan bir hastamızın sonradan ortaya çıkan, mâhiyeti mükerrer ürolojik tetkiklerle bir türlü izah edilemeyen, skrotumdan penise vuran şiddetli ağrısını somatotimik bir depresyon ekivalanı veya Somatoform Ağrı Bozukluğu olarak düşünüp tekrar imipramin başlamıştık; işin güzeli, bir miktar fayda da gördü ama ağrı geçmek bilmedi, tâ ki ürologların dikkatinden bir şekilde kaçmış olan küçük bir taş düşüp de, bu “psikolojik” ağrı anında düzelinceye kadar!

Hendler ve arkadaşları bu gibi yanlış psikiyatrik teşhislerin hiç de nâdir olmadıklarını, en çok olarak da miyofasiyal hastalıkların, faset hastalıklarının, periferik tuzak nöropa­tilerinin, radikülopatinin ve torasik çıkım sendromunun atlandığını, böyle vak’alarda tam olmayan veya hatalı teşhis koyulması oranının %66.7’ye varabileceğini bildir­mişlerdir.[ix] MMPI gibi kişilik envanterleri genellikle ağrı sendromu ortaya çıktıktan sonra yapılmakta ve bu da, “psikojen ağrı” veya “kompansasyon nörozu” gibi hatalı teşhislere varılmasını kolaylaştırmak­tadır.[x]

Kronik ağrısı olan hastaların psikiyatrik değerlendirilmeleri de bâzı kendine özgü zorluklar arz eder:[xi], [xii]

1) Psikolojik izahlardan kaçınmayla birlikte, ağrının mutlaka fiziksel bir sebebi olduğu şeklindeki yerleşmiş inançlar yüzünden, organik bir teşhise ve tedaviye varabilmek için yapılan, çoğu gereksiz araştırma­lar;

2) Bir sürü tıb­bi ve cerrahi müdahalelere rağmen başarıya ulaşılamayıp, üzerine bir de ilâç bağım­lılığının eklenmesi;

3) Ağrıyla başa çıkabilmek için kişisel çabalar göstermektense, her şeyin hekimden beklenmesi şeklindeki bağımlılık;

4) Hasta rolünü sürdüren ama etrafta bıkkınlık yaratıp, eninde sonunda yabancılaşmaya ve dışlanmaya yol açan davranış biçimi;

5) Beceri yetersizliği, aşırı beklentiler veya başarısızlık korkusu gibi sebeplerle sağlıklı rollerden kaçma;

6) Hekimlerden, dostlar­dan, âileden gelen çevresel ödüllendirmelerden, pekiştirmelerden dolayı hasta rolünü bıraka­mama…

DSM-IV’te[xiii], DSM-IV-TR’de[xiv] ve ICD-10’da[xv] mevcut olan ve teşhis kriterleri arasında “ağrı” teriminin geç­tiği başlıca zihinsel bozukluklar arasında şunlar sayılabilir: Somatoform Bozukluklar (Ağ­rı Bozukluğu, Somatizasyon Bozukluğu, Konversiyon Bozukluğu, Hipokondriyazis), Ank­siyete Bozuklukları (Panik Bozukluğu, Yaygın Anksiyete Bozukluğu), Somatik Tip He­zeyanlı Bozukluk.

AĞRI BOZUKLUĞU

DSM-III’deki Psikojen Ağrı Bozukluğu entitesi, bizatihi “psi­kojen ağrı” kavramının belirsizliği ve teşhiste klinisyene çok fazla sübjektivite tanıdığı için değiştirilmiş, DSM-III-R’de “psikolojik faktörlerin ağrının ortaya çıkması ve devam etmesi üzerinde önemli rol oynaması şartı” getirilmiş ve “en az altı ay süreyle” şeklinde bir zaman kı­sıtlaması koyulmuştur.[xvi] 1994’de yayınlanan DSM-IV’te ise hem zaman kısıtlaması, hem de “psikolojik faktörlerin ağrının ortaya çıkması ve devam etmesi üzerinde önemli rol oynaması şartı” kaldırılmış­tır. Aynı şey 2000 tarihli DSM-IV-TR için de geçerlidir. DSM-IV-TR’ye göre, ağrıyı ortaya çıkaran bir fizik sebep veya sebepler mevcutsa dahi, söz konusu ağrı yakınması bu durumda beklenecekten çok daha fazlaysa veya ağrıyı izah edecek organik bir sebep bulunamıyorsa, Ağrı Bozukluğu teşhisi koyulabilmektedir. Gene DSM-IV-TR’de ağrı şikâyetinin sadece bir Duygudurum Bozukluğu ve­ya başka bir birinci eksen bozukluğunun (Somatik Tip Hezeyanlı Bozukluk gibi) seyri sırasında ortaya çıkmaması şartı koyulmuştur. Ama, meselâ, Ağrı Bozukluğu olan bir vak’ada zamanla tabloya Majör Depres­if Bozukluk eklenirse, her iki teşhis birlikte koyulabilir. Teşhis kriterleri arasında zaten ağrı bulunan di­ğer bozukluklar mevcutsa (meselâ Soma­ti­zasyon Bozukluğu), ayrıca Ağrı Bozukluğu teşhi­si koyulamaz.

DSM-IV-TR’ye göre Ağrı Bozukluğu Teşhis Kriterleri:

A. Klinik prezentasyonun önde gelen odağı bir veya daha fazla alandaki ağrıdır ve klinik açıdan dikkate alınması gerekecek derecede şiddetlidir.

B. Ağrı klinik açıdan anlamlı derecede rahatsızlığa veya toplumsal, meslekî veya diğer işlevsellik sahalarında bozulmaya yol açmaktadır.

C. Ağrının ortaya çıkmasında, şiddetinde, artmasında veya devam etmesinde psikolojik faktörlerin önemli rolü olduğu yargısına varılmıştır.

D. Semptom veya defisit bilerek ortaya çıkarılmamış veya kandırmaca yapılmamıştır (Düzmece Bozukluk ve Temaruz gibi).

E. Ağrı bir Duygudurum veya Anksiyete Bozukluğu ile yahut Psikotik Bozukluk’la daha iyi izah edilememektedir ve Dispareüni kriterlerini karşılamamaktadır.

DSM-IV’te psikolojik faktörlerle ilişkili ve hem psikolojik faktörlerle, hem de genel bir tıbbî durumla ilişkili iki alt tip tanımlanmış, 6 aydan kısa vak’aların akut, uzun olanların ise kronik olarak vasıflandırılması şartı getirilmiştir.

MSS’de 5-HT ve/veya endorfin yetersizliğinin asendan ağrı yolları üzerindeki modülatör-inhibitör etkisinin azalmasının Ağrı Bozukluğu’na yol açıyor olabileceğinden bahsedilir.[xvii]

Senelerdir çektiği ve L5-S1 trasesine tam uyan şiddetli sağ siyataljisi olan 30 yaşlarındaki bir kadın hastamıza yapılmamış tetkik, uygulanmamış tedavi yöntemi (şarlatanca olanlar da dâhil fakat etkili dozda antidepresanlar hâriç) kalmamıştı ve hiç bir şey bulunamıyor, fayda da görmüyordu. “Ağrıdan dolayı” olarak vasıflandırdığı belirgin bir depresyon da tabloya eklenmişti. İşin ilginç tarafı, o taraftaki patella refleksi de alınamıyordu. Rorschach testinde “bastırılmış cinsel bir sebebe bağlı yoğun suçluluk duyguları olduğu izlenimi” tesbit edildi. Aynı evi paylaştıkları erkek kardeşi obsesif kişilik özelliklerine sâhipti. Etkili dozda sertralin ile ağrısı tamamen düzelen hasta daha sonra evlendi; birkaç ay içinde kardeşi de dünyâ evine girdi. Kısa süre zarfında her ikisinin de eşleri kardeşlerin arasındaki “garip ve rahatsız edici yakınlıktan” dolayı görüşmelerini istemez oldular. Birkaç ay zarfında erkek kardeşte majör depresyon gelişti ve o da sertralin ile düzeldi. Kız kardeşi senelerdir ısrarla ilâcını kesip kötüleşmekte, artık dayanamaz hâle gelince birkaç ay kullanıp toparlanmakta, sonra gene bırakmaktadır. Ağabeyinde ise teşhis Ünipolar Rekürren Majör Depresif Bozukluk olarak kesinleşmiş durumda olup, venlafaksin XR’la durumunu kontrol etmekteyiz. İkisi de hiç bir zaman ensestten bahsetmediler!

Bâzı antidepresanların antialjik, hâtta analjezik etkileri vardır ve Ağrı Bozukluğu vak’alarında, komorbid depresyon olmasa dahi, ağrıyı azaltmaktadırlar.[xviii] Bu husustan farmakoterapi bölümünde ayrıntılı olarak bahsedilmiştir.

Ağrı gibi karmaşık bir yaşantının indirgeyici ele alınması mümkün olmamakla beraber,[xix] “organojen” ve “psikojen” ağrılar için şöyle bir kapsayıcı devamlılık modeli çizilebilir:[xx], [xxi]

 

Öte yandan, Ağrı Bozukluğu’nun sınırlarının genişletilmesi, “psikojenlik” kavramından uzaklaşılma da bu entitenin özgüllüğü ve teşhis güvenilirliği hususunda bâzı tartışmalara da yol açmaktadır.[xxii] Sonuçta, psikolojik faktörlerin ağrının oluşmasında psikolojik faktörler birincil derecede rol oynuyorsa, psikojen ağrıdan bahsedilebilir.[xxiii]

 

AĞRI ve UYKU BOZUKLUKLARI

Gerek akut gerekse kronik ağrı uykuyu bozan durumlardır. Akut ağrıyla ilgili akut tedbirler genellikle ağrıya bağlı uykusuzluk sorununu da çözer. Kronik ağrı sendromlarında ise karmaşık bir tablo oluşur. Hem ağrı uykuyu bozar, hem de uykusuzluğun stresi ağrıları arttırır. Ayrıca, kronik insomni duygudurum bozukluklarından anksiyete sendromlarına kadar uzanan geniş bir yelpaze üzerinde yer alan pek çok hastalığın temel belirtilerinden biri olduğu için, bunlarında her birinin kronik ağrıyla ilişkilerinin ayrı ayrı ele alınması gerekir.

Kronik ağrıda ağrı ve uyku bozuklukları arasında bir “tavuk-yumurta ilişkisi” vardır. Ağrı hastanın günlük hayatını ve hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyerek onu bîtap düşürür; yorgunluk ve uyku bozukluğuna yol açar. Uykusuzluk da ağrı hassasiyetini arttırır, ağrı toleransını düşürür ve …uyku kesintileri → ağrı artışı → depresyon → uyku kesintileri… şeklinde bir kısır döngü üçgeni ortaya çıkar.[xxiv], [xxv] Kronik, habis olmayan ağrı muzdariplerinin %50 ilâ %88’inde anlamlı derecede uyku şikâyetleri görülür.[xxvi], [xxvii], [xxviii], [xxix]

Depresif semptomatolojiyle ağrı şiddetinin uyku bozukluğunun derecesinde rol oynadığı, hâtta depresyonun şiddetinin olumsuz etkisinin bizâtihi ağrınınkinden daha fazla olduğu muhtelif araştırmalarla da ortaya konmuş olmakla birlikte,[xxx], [xxxi], [xxxii] esas tâyin edici faktörün ağrı şikâyetlerinin şiddet ve süresi olduğuna delâlet eden araştırmalar da mevcuttur.[xxxiii], [xxxiv]

Sıklıkla gözden kaçan ve yanlışlıkla depresyon veya kişilik bozukluğu gibi teşhisler konan bir entite ise Uyku Apne Sendromları’dır. Sabahları daha şiddetli olan ama gün boyu da sürebilen baş ağrısı, depresyon, irritabilite, huzursuzluk, öfkelilik, kavgacılık ve uykuya meyil gibi belirtiler sebebiyle bu hastalara sıklıkla depresyon ve/veya anksiyete bozukluğu teşhisleri konur. Hâlbuki gece şiddetli horlama, arada nefes durmaları, morarma ve çırpınırcasına yeniden soluk almaya başlama gibi tipik belirtiler genellikle sorulunca kişinin eşinden, yakınlarından veya ev arkadaşlarından öğrenilebilir. İnatçı hipertansiyon, şişmanlık ve kısa boy veya tıkız fizyonomi ipuçlarını oluşturur. Böyle pek çok vak’ada yapılacak yeterli otorinofaringolojik, solunumsal ve polisomnografik tetkiklerle başarıyla teşhise varılmakta ve tedavi edilebilmektedir.

 

AĞRI ve DEPRESYON

Ağrı ve depresyon arasındaki karşılıklı ilişki üzerinde çok durulmuş olan bir konudur. Ağrı depresyonu, depresyon ağrıyı körüklemekte ve yeterince kronikleşen vak’alarda yumurtanın mı tavuktan, tavuğun mu yumurtadan çıktığı konusu bir muamma hâlini almaktadır. Majör depresyon ağrı eşiğini yükseltir.[xxxv], [xxxvi], [xxxvii] Buna karşılık, hastaların ağrı şikâyetlerinde ise artışa yol açar.[xxxviii], [xxxix] Bu da, depresif hastaların dışsal noksiyöz uyaranlara karşı eşiklerinin yükseldiğine, içsel (kendi bedenlerinden kaynaklanan) noksiyöz uyaranlara karşı ise tahammüllerinin düştüğüne işâret eder.

Çocuklarda ve yaşlılarda ağrıyla depresyon arasında özel bir ilişki vardır. Yaşlılarda anhedoni sıklıkla rastlanan ve illâ ki majör depresyona delâlet etmeyen bir bulguyken, yaygın ağrı şikâyetleri majör depresyonun önde gelen veya hâkim bulgusu olabilir; çökkün duyguduruma da sık rastlanmadığı için, böyle hastalarda depresyon teşhisi kolayca atlanır. Çocuklar ve ergenlerde ise majör depresyon yetişkinlerdekinden farklı olarak irritabilite veya öfkelilik, okul başarısında düşme, karşı çıkıcılık ve fena davranma, baş ve karın ağrıları, hâlsizlik gibi somatik yakınmalarla kendini belli eder.[xl] Bu yaş diliminde en büyük sorunsal, depresyonun teşhis ve tedavi edilmemesi hâlinde, ölümle sonuçlanan intiharların en sık görüldüğü devir olmasıdır. Yaşlılarda ise intihara daha sık rastlanmaz ama ölümle sonuçlanan intiharlar çok daha sıktır: “Yaşlılar intihara teşebbüs etmezler, kendilerini öldürürler”.

Özellikle kronik ağrı hastalarında intihara (düşünce, niyet gibi parasüisidalite dâhil) rastlanma riski artar.[xli]

Auralı migreni olan vak’alarda depresif duyguduruma ve ir­ri­ta­biliteye sık rastlanır.[xlii], [xliii] Migrenlilerde depres­yon ve intihar oranlarının normal popülas­yona göre yüksek olduğu bilinmektedir,[xliv] bu konudan duygudurum bozuklukları ve baş ağrıları anlatılırken ayrıntılı bahsedilmiştir.

Keza, migrenle epilepsi,[xlv], [xlvi], [xlvii] astım,[xlviii] esansiyel tremor ve genç kadınlarda inme[xlix], [l], [li] görülmesi arasında da bir ilinti vardır. Migrenin epilepsi, esansiyel tremor ve depresyon gibi nöropsikiyatrik sendromlarla bu derecede yüksek komorbidite göstermesi, bunların nörobiyolojik mekanizmalarının da ortak veya, en azından, benzer olduğunu akla getirmektedir. Küme baş ağrıları ve trigeminal nevraljinin de migren ve epilepsiyle ortak bâzı etiyolojik faktörlere sahip olduğu düşünülebilir. Nitekim, aynı tedaviler  bu hastalıkların hepsine iyi gelmektedir.

 

AĞRI ve PSİKOZ

Şu bul­gular mev­cu­tsa, hastadaki ağrı şikâyeti psikoz ve benze­ri ciddi bir psikiyatrik bozuk­luğa bağlı olabilir:

a)      Ağrı bir preokküpasyon hâlini almışsa, yâni kişi sürekli olarak ağrısıyla meşgûlse;

b)      Ağrı mutat tedavi yak­la­şımla­rına ısrarlı bir şe­kilde dirençliyse;

c)      Hastanın duygulanımında, idrak, dü­şünce ve/veya dav­ra­nış­larında dikkat çekici gariplikler veya anormâllikler mevcutsa;

d)     Çok sayıda hekim değiştirme veya değişik tedaviler uy­gulanma hikâyesi varsa;

e)      Özgeç­mişinde bulunan veya hâlen devam etmekte olan bir psikiyatrik bozukluk hikâyesi mev­cutsa;

f)       Soygeçmişinde ciddi bir psikiyatrik bozuk­luk tanım­lanıyorsa.

Ağrılı hastaların muayenelerinde kafa karıştırıcı bir kronoloji ve mevcut hastalığın net olmayan, belirsiz bir öyküsünün bulunması, ihmâl edildiği veya yeterince ilgilenilmediği düşüncesiyle sağlık ekibine yönelik açık veya üstü kapalı öfkesinin mevcudiyeti, semptomlarını ve bunlarla ilgili tepkilerini abartılı ve dramatik bir şekilde dile getirmesi, ağrının tanımlanması veya yerinin belirlenmesinde güçlük gibi hususlar da daha ileri psikiyatrik değerlendirme gerektiğine delâlet eden ipuçlarıdır.[lii]

Psikotik, paranoid ve benzeri baş ağrıları genel olarak bütün baş ağrıla­rının %2-3’ünü oluşturmaktadır ve atipik özelliklerinden dolayı, bu tip hastalarda, rahatlıkla ve tabii ki yanlışlıkla, daha sık rastlanan diğer baş ağrısı teşhislerinden birisi konmaktadır.[liii]

Psikotik, özellikle kronik şizofrenik süreç içerisindeki hastalar ağrılarını yeterince önemsenmemekte, has­ta şikâyet etmediği için önemli hâtta âcil durumlar (akut batın gibi) atlanabil­mek­tedir. Bu du­rum, muhtemelen, bu vak’aların limbik sistemle fronto-prefrontal kor­teksleri arasındaki bağlantıların defektine bağlıdır. Kronik, negatif semptom­ların ön plânda olduğu bir şizofrenin parmaklarını yakan sigarayı fark etmeksi­zin (veya, daha doğrusu, ona al­dırış etmeksizin) öylece oturmaya devam etmesi hiç de yabancısı olmadığımız bir manzaradır.[liv], [lv], [lvi] Böyle vak’alarda uygun antipsikotik tedavi yaklaşımlarının devreye sokulması gerekir; klozapin, risperidon, olan­zapin, ketiapin gibi negatif semptomlara da iyi gelen yeni kuşak antipsikotiklerin yukarıda bah­settiğimiz apatik tabloları düzeltmekte etkili olduklarını gözlemlemekteyiz.

Dünyayı istilâ etmek için hazırlanan Andromeda Galaksisi menşeli uzay savaşçılarından başını ağrıtan rahatsız edici sinyaller alan bir paranoid şizofren hastamız, sonunda dünyayı kendisinin kurtaracağını da müjdelemeyi ihmâl etmiyordu ve bu mes’eleyi “top secret” olarak nitelendirdiğinden dolayı, daha önce gittiği pek çok hekime sadece baş ağrısından bahsetmiş, bir sürü antienflamatuar, ergo preparatı ve -ironik olarak- düşük doz antidepresan verilmişti. Buradaki ağrı tamamen hezeyanlara refakat eden bir hallüsinasyondu, herhangi bir noksiyöz uyaran mevzûu bahis değildi ve antişizofrenik tedaviyle düzeldi.

Düşmanlarınca zehirlendiğini düşünen Kötülük Görme Tipi Hezeyanlı Bozukluk vak’ası klasik (auralı) migren nöbetlerinin sebebinin persekütörleri tarafından yemeklerine koyulan zehirler olduğunu düşünüyordu. Burada, yukarıdaki örnekten farklı olarak, selim bir ağrı sendromunun hezeyanî hatalı tefsiri söz konusuydu.

Somatik Tip Hezeyanlı Bozukluğun kimi yazarlarca “monosemptomatik hipokondriyazis” veya “monosemptomatik hipokondriyak psikoz” denen tipinde,[lvii], [lviii], [lix], [lx], [lxi], [lxii], [lxiii] ağrı tek şikâyet halinde bulunmakta ama bir hallüsinasyon vasfını taşımaktadır. Bu vak’aların Ağrı Bozukluğu’ndan, Vücut Dismorfik Bozukluğu’ndan ve Obsesif Kompulsif Bo­zukluk’tan ayırt edilmesi bâzen çok güç, hâttâ imkânsızdır ve obsesif belirsizlik­ten aşırı de­ğer verilen fikirlere, oradan da hezeyanî düşünceye uzanan bir devamlılık söz konusudur ve her zaman da SSRIlara cevap vermezler.[lxiv], [lxv], [lxvi], [lxvii], [lxviii], [lxix]

Fishbain ve arkadaşları üç atipik fasial ağrı vak’asına ve kendi inceledikleri literatüre dayanarak, monosemptomatik hipokondriyazis veya mono­semp­to­matik hipokondriyak psikoz teşhisinin pek aslı esası olmadığını, aslında SSRI’lara iyi cevap veren bir nev’i obsesif fenomenden ibaret olabileceğini yazmışlarsa da,[lxx] ayırt edici bir özellik olarak, monosemptomatik hipokondriyazis vak’aları potent bir D2 reseptörü antagonisti ve Ca++ kanal blokeri olan pimozid’e oldukça iyi cevap verirler.[lxxi], [lxxii] Bizim yaptığımız bir araştırmada 10 hastada atipik baş ağrısı, 2’sinde bel ağrısı, 1’inde meme ağrısı, 1’inde ise burnu da içine alan atipik yüz ağrısı mevcuttu. Önceden uy­gulanan hiç bir tedaviye cevap vermeyen bu vak’alardan %83’ü 2-8 mg/gün dozlarında pimo­zid’e orta ilâ çok iyi derecede cevap vermişlerdi.[lxxiii] Depresyon ve monosemptomatik hipokon­driyazis hâricinde, bilhassa hastânede yatan kronik psikiyatrik hasta gruplarında kronik ağrıya çok az rastlanmaktadır.[lxxiv]

 

Psikiyatrik hastalarla kronik ağrı hastalarının benzerlik ve farklılıkları aşağıdaki tabloda özetlenmiştir:[lxxv]

                                                               Psikiyatrik Hastalar                        Kronik Ağrı Hastaları    

Önde gelen şikâyet olarak ağrı        Nadiren                                                Daima

Ağrının tutarlılığı                               Geçici                                                    Kronik

Yeri                                                       Sefalik                                                  Arka alt sırt

                                                               Trunkal                                                Boyun

Hasarlanmayla ağrının başlamasıSinsice                                                  Genellikle bağlantılı

Ağrıyan yerler                                     Pek çok                                                Genellikle alt sırt veya boyun

Nöroanatomik korelasyon                               Zayıf                                                    Zayıfla iyi arası

Ağrıyı arttırıcı faktörler                    Nonspesifik                                         Alt sırt ağrısında, genellikle

                                                                                                                                kaldırma, eğilme, oturma,

                                                                                                                                ayakta durma

Rahatlatıcı faktörler                         Nonspesifik                                         Alt sırt ağrısında, genellikle yürüme, uzanma, pozisyon değiştirme, buz veya ısı        

 

 

 

AĞRI ve ANKSİYETE

Herhangi bir anksiyete bozukluğu olan hastalarda ağrı şikâyetlerine sık rastlanır.[lxxvi], [lxxvii] Ağrı, bizâtihi anksiyeteye yol açabileceği gibi, anksiyete de ağrıya sebep olabilir. Akut miyokard enfarktüsünde şiddetli ağrıya refakat eden ölüm korkusu ve anksiyete tipikken, tamamen aynı semptomlarla âcile koşturan bir Panik Bozukluğu vak’asının tetkikleri kardiyolojik açıdan tamamen “temizdir”. Anksiyeteli hastalar pek çok ve çeşitli ağrı şikâyetleriyle âcillere müracaat edebilirler. Bilhassa mitral kapak sarkması (MVP) olan kişilerde, nedensel ilintisi hâlen tartışmalı olmakla birlikte, her türlü anksiyete sendromuna daha yüksek oranda rastlanır. Özellikle “temiz” göğüs ağrısıyla âcile başvuran bir panik atağı hastasının kalbini dinlerken duyacağı mid-sistolik “klik” sesinden dolayı kaşını çatıp “gâliba kalbinizde bir şey var” diyen bir hekim, müstakbel Panik Bozukluğu’nun ve/veya Hipokondriyazis’in temellerini atmış olur. Bu sebeple, bu tür durumlarda sağlık personelinin sâkin ve empatik tavır gösterebilmeleri çok önemlidir.[lxxviii]

Migrenlilerde yaygın anksiyete, majör depresyon, nörotisizm ve Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu) komorbid olarak anlamlı derecede yüksek oranda bulunur.[lxxix], [lxxx]

Kronik Günlük Baş Ağrısı olan hastalarda depresyon kadar, Panik Bozukluğu ve diğer anksiyete bozukluklarına da yüksek komorbiditeyle rastlanır. Özellikle kadın hastalarda bu oran daha yüksektir.[lxxxi], [lxxxii]

 

 

 



[i] Doksat MK (Mart-Nisan 1997) Dinî ve mistik yaşantıların psikolojisi. Ankara: Türkiye Günlüğü – İki aylık fikir ve kültür dergisi, 45: 27-47.

[ii] Güzel C (derleyip çeviren) (1996): Sağduyu Filozofu: Popper. Bilim Felsefesi Tarihi: 3, 1. Basım. Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.

[iii] Hujkisson HC (2000) Visual analog scales. Handbook of Psychiatric Measures. Washington, DC: American Psychiatric Press, 601-603.

[iv] Richards JS, Nepomuceno C, Riles R, et al. (1982) Assessing pain behavior: the UAB Pain Behavior Scale. Pain; 14: 393-398.

[v] Melzac R (1975) The McGill Pain Questionnire: major properties and scoring methods. Pain; 7: 275-299.

[vi] Tulunay M, Tulunay C (2000) Ağrının Değerlendirilmesi ve Ağrı Ölçümleri. Erdine S, editör. Ağrı. İstanbul: Nobel Tıp Kitabevleri, 91-107.

[vii] Zborowski M (1969) People in Pain. San Fransisco: Jossey-Bass.

[viii] Doksat MK (1993) Algolojik psikiyatri. Düşünen Adam; 6: 51-56.

[ix] Hendler NH, Kozikowski JG (1993) Overlooked physical diagnoses in chronic pain patients involved in ligitation. Psychosomatics; 34: 494-501.

[x] Hendler NH, Zinreich J, Kozinowski JG (1993) Three-dimensional CT validation of physical complaints in “psychogenic pain” patients (letter). Psychosomatics; 34: 1.

[xi] Tyrer SP (1992) Psychiatric assessment of chronic pain: Brit J Pain; 160: 733-741.

[xii] Reich J, Tupin JP, Abrahamowitz SI (1983) Psychiatric diagnosis of chronic pain patients. Am J Psychiatry; 140: 1495.

[xiii] American Psychiatric Association (1994) Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders - Fourth Edition, DSM-IV. Washington, DC: American Psychiatric Association.

[xiv] American Psychiatric  Association (2000) Electronic DSM-IV-TRTM Plus, Version 1.0.

[xv] World Health Organization (1992) International Classification of Diseases, 10th Revision, ICD-10. Geneva: World Health Organisation.

[xvi] American Psychiatric Association (1987) Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disor­ders, 3rd Edition-Revised, DSM-III-R. Wa­sh­ington, DC: American Psychiatric Association.

[xvii] Sadock BJ, Sadock VA (2003) Kaplan & Sadock’s Synopsis of Psychiatry – Behavioral Sciences/Clinical Psychiatry, 9th Edition. Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins.

[xviii] Fishbain DA, Cutler RB, Rosomoff HL, Rosomoff RS (1998) Do antidepressants have an analgesic effect in psychogenic pain and somatoform pain disorder? A meta-analysis. Psychosom Med; 60: 503-509.

[xix] Lundeberg T, Ekholm J (2002) Pain-from periphery to brain. Disabil Rehabil; 24:402-406.

[xx] France RD, Krishnan KRR, Houpt JL (1988) Chapter 1 – Overview. France RD, Krishnan KRR, editors. Chronic Pain. Washington, DC: American Psychiatric Press, 8.

[xxi] Mwafongo V, Zu-bin M (2001) The pattern of pain as seen among Dar es Salaam residents. Trop Doct; 31: 227-228.

[xxii] Boland RJ (2002) How could the validity of the DSM-IV pain disorder be improved in reference to the concept that it is supposed to identify? Curr Pain Headache Rep; 6: 23-29.

[xxiii] Roth R (2000) Psychogenic Models of Chronic Pain: A Selective Review and Critique. Massie MJ, editor. Pain: What Psychiatrists Need to Know. Review of Psychiatry Series, Vol 19, No 2. Oldham J, Riba M, series editors. Washington, DC: American Psychiatric Press, 89-131.

[xxiv] Moldofsky H (1976) “Psychogenic rheumatism” or the “fibrositis syndrome”. Hill O, editor. Volume 3. Modern Trends in Psychosomatic Medicine. London: Butter-Worths, 187-195.

[xxv] Moldofsky H, Scaresbrick P (1976) Induction of neurasthenic musculosceletal pain syndrome by selective sleep stage deprivation. Psychosom Med; 38:35-44.

[xxvi] Pilowsky I, Crettenden I, Townley M (1985) Sleep disturbance in pain clinic patients. Pain; 23: 27-33.

[xxvii] Atkinson JH, Anconi-Israel S, Slater MA, Garfin SR, Gillin JG (1988) Subjective sleep disturbance in chronic back pain. Clin J Pain; 4: 225-232.

[xxviii] Morin CM, Gibson D, Wade J (1998) Self-reported sleep and mood disturbance in chronic pain patients. Clin J Pain; 14: 311-314.

[xxix] Smith MT, Perlis ML, Smith MS, Giles DE, Carmody TP (2000) Sleep quality and presleep arousal in chronic pain. J Behav Med; 23: 1-13.

[xxx] Affleck G, Urrows S, Tennen H, Higgins P, Abeles M (1996) Sequential daily relations of sleep, pain intensity, and attention to pain among women with fibromyalgia. Pain; 68: 363-368.

[xxxi] Haythornthwaite JA, Hegel MT, Kerns RT (1991) Development of a sleep diary for chronic pain patients. J Pain Symptom Manage; 65: 65-71.

[xxxii] Sayar K, Arıkan M, Yöntem T (2002) Sleep quality in chronic pain patients. Can J Psychiatry; 47: 844-848.

[xxxiii] Wilson KG, Watson ST, Currie SR (1998) Daily diary and ambulatory activity monitoring of sleep in patients with insomnia associated with musculosceletal pain. Pain; 75: 75-84.

[xxxiv] Menefee LA, Frank ED, Doghramji K, Picarello K, Park JJ, Jalali S, et al. (2000) Self-reported sleep quality and quality of life for individuals with chronic pain conditions. Clin J Pain; 16: 290-297.

[xxxv] Hall KRL, Stride E. The varying response to pain in psychiatric disorders: a study in abnormal psychology. Br J Med Psychol 1954; 27:48-60.

[xxxvi] Hempbill RE, Hall KRL, Crookes TG (1952) A preliminary report on fatique and pain tolerance in depressive and psychoneurotic patients. Journal of Mental Science; 98: 433-440.

[xxxvii] Davis GC, Buchsbaum MS, Bunney WE (1979) Analgesia to painful stimuli in affective illness. Am J Psychiatry; 136: 1148-1151.

[xxxviii] Sternbach RA (1974) Pain Patients: Traits and Treatment. New York: Academic Press.

[xxxix] Weisenberg M (1977) Pain and pain control. Psychol Bull; 84:1008-1044.

[xl] Muriel AC, Bostic JQ, Dolan JM (2002) Mood Disorders. Kaye DL, Montgomery ME, Munson SW, editors. Child and Adolescent Mental Health. Philadelphia, USA: Lippincott Williams & Wilkins, 276-296.

[xli] Fishbain DA (1999) The association of chronic pain and suicide. Semin Clin Neuropsychiatry; 4: 221-227.

[xlii] Harvey PG, Hay KM (1984) Mood and migraine: a preliminary prospective study. Headache; 24: 225-228.

[xliii] Welch KMA (1987) Migraine: a biobehavioral disorder. Arch Neurol; 44: 323-327.

[xliv] Doksat MK, Karaca E (1996) Migren ve depresyon. Ağrı; 8: 5-13.

[xlv] Velioglu SK, Ozmenoglu M (1999) Migraine-related seizures in an epileptic population. Cephalalgia; 19: 797-801 (discussion 766).

[xlvi] Alberca R (1998) Epilepsy and migraine: Rev Neurol; 26: 251-255.

[xlvii] Andermann F, Zifkin B (1998) The benign occipital epilepsies of childhood: an overview of the idiopathic syndromes and of the relationship to migraine. Epilepsia; 39(suppl 4): S9-S23.

[xlviii] Gurkan F, Ece A, Haspolat K, et al. (2000) Parental history of migraine and bronchial asthma in children. Allergol Immunopathol (Madr); 28: 15-17.

[xlix] Hoekstra-van Dalen RA, Cillessen JP, Kappelle LJ, et al. (1996) Cerebral infarcts associated with migraine: clinical features, risk factors and follow-up. J Neurol (Germany); 243:511-515.

[l] Tietjen GE (2000) The relationship of migraine and stroke. Neuroepidemiology; 19: 13-19.

[li] Ebinger F, Boor R, Gawehn J, et al. (1999) Ischemic stroke and migraine in childhood: coincidence or casual relation? J Child Neurol; 14: 451-455.

[lii] Yücel B (2000) Ağrılı Hastanın Psikiyatrik Değerlendirilmesi. Erdine S, editör. Ağrı. İstanbul: Nobel Tıp Kitabevleri, 62-68.

[liii] International Association for the Study of Pain Subcommittee on the Taxonomy, clas­si­fi­cation of chronic pain (1986) Pain; Supp.

[liv] Bickerstaff LK, Harris SC, Leggett RS, et al. (1988) Pain insensitivity in schizophrenic patients, a surgical dilemma. Arch Surg; 123: 49-51.

[lv] Fishbain DA (1992) Acute abdominal disease in schizophrenics (letter). Isr Med Sci; 1: 61.

[lvi] Jakubaschk J, Boker W (1991) Disorders of pain perception in schizophrenia. Arch Neurol Psychiatry; 142: 55-76.

[lvii] Munro A, Chimara J (1982) Monosymptomatic hypocondriacal psychosis: a diagnostic checklist based on 50 cases of the disorder. Can J Psychiatry; 27: 374-376.

[lviii] Munro A (1988) Monosymptomatic hypocondriacal psychosis. Br J Psychiatry; (suppl 2): 3740.

[lix] Scarone S, Gambini O (1991) Delusional hypocondriasis: nosographic evaluation, clinical course and the­rapeutic outcome of 5 cases. Psychopathology; 24: 179-184.

[lx] Osman AA (1991) Monosymptomatic hypocondriacal psychosis in developing countries. Brit J Psychiatry; 159: 428-431.

[lxi] Rockwell E, Krull AJ, Dimsdale J, Jeste DV (1994) Late-onset psychosis with somatic delusions. Psycho­somatics; 35: 66-72.

[lxii] Oxtoby A, Field EA (1994) Delusional symptoms in dental patients: a report of four cases. Brit Dental J; 176: 140-142, 143.

[lxiii] Retterstol N, Opjordsmoen S (1994) Differences in diagnosis and long-term course and outcome between monosymptomatic and other delusional disorders. Psychopathology; 27: 240-246.

[lxiv] Hollander E, Liebowitz MR, Winchel R, et al. (1989) Treatment of body-dysmorphic disorder with sero­tonin re-uptake blockers. Am J Psychiatry; 146: 768-770.

[lxv] Hollander E, Neville D, DeCaria C, et al. (1990) On dysmorphophobia misdiagnosed as obsessive-compul­sive disorder (letter). Psychosomatics; 31: 468-469.

[lxvi] Hollander E, Liebowitz MR, Winchel R, et al. (1989) Treatment of body-dysmorphic disorder with sero­tonin re-uptake blockers. Am J Psychiatry; 146: 768-770.

[lxvii] Hollander E, Neville D, DeCaria C, et al. (1990) On dysmorphophobia misdiagnosed as obsessive-com­pulsive disorder (letter). Psychosomatics; 31: 468-469.

[lxviii]Kozak MJ, Foa EB (1994) Obsessions, overvalued ideas, and delusions in obsessive-compulsive disorder (review). Behavior Research & Therapy; 32: 343-353.

[lxix] McElroy SL, Phillips KA, Keck PE Jr, et al. (1993) Body dysmorphic disorder: does it have a psychotic subtype? J Clin Psychiatry; 54: 389-395.

[lxx] Fishbain DA, Trescott J, Cutler B, Abdel-Moty E, Rosomoff RS, RosomoffHL (1993) Do some chronic pain patients with atypical facial pain over­value and obsess about their pain? Psychosomatics; 34: 355-359.

[lxxi]  Reilly TM (1975) Pimozide in monosymptomatic psychosis. Lancet; 138.

[lxxii] Opler LA, Feinberg SS (1991) The role of pimozide in clinical psychiatry: a review. J Clin Psychiatry; 52: 221-233.

[lxxiii] Doksat MK, Bayar MR, Koçak P, Arıcı A (1996) Monosemptomatik hipokon­dri­yazis kavramı ve bu tanıyı alan vak’aların klinik özellikleri. Yeni Symposium; 34: 51-54.

[lxxiv] Fishbain DA. Pain and Psychopathology (1996) Fogel BS, Schiffer RB, editors. Neuropsychiatry. USA: William & Wilkins, 443-484.

[lxxv] France RD, Rama Krishnan KR (editors) (1988) Chronic Pain. Washington DC: American Psychiatric Press.

[lxxvi] Merskey H (1965) The effects of chronic pain upon yhe response to noxious stimuli by psychiatric patients. J Psychiatr Res; 8: 405-419.

[lxxvii] Craig KD (1983) Emotional Aspects of Pain. In: Wall PD, Melzack R, editors. Textbook of Pain. London: Churchill Livingstone.

[lxxviii] Stein DJ, Hollander E (editors) (2002) Textbook of Anxiety Disorders. Washington, DC: American Psychiatric Publishing, Inc.

[lxxix] Marchesi C, De Ferri A, Petrolini N, et al. (1989) Prevalence of migraine and muscle tension headache in depressive disorders. J Affect Disord; 16: 33-36.

[lxxx] Breslau N, Schultz LR, Stewart WF, et al. (2000) Headache and major depression: is the association spesific to migraine? Neurology; 54: 308-313.

[lxxxi] JuangK-D, WangS-J, FuhJ-L, LuS-R, Su TP (2000) Comorbidity of depressive and anxiety disorders in chronic daily headache and its subtypes.Headache; 40: 818-823.

[lxxxii] Katon W (1991) Panic Disorder in the Medical Setting. Wasshington, DC: American Psychiatric Press.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 21 Kasım 2017