Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ATATÜRK İLKE ve İNKILÂPLARI

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 4065 kez okundu
  • 3 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

 

AKP’nin bir ABD plânı olduğu ve amacın da Türklüğün ortadan kaldırılarak, yerine Kürtlüğün konmasından ibâret bulunduğunu def'aten yazdım.

Ben sosyal psikiyatri ve psikolojiyle de ilgilenen bir bilim adamı olarak, bu hakkı kendimde en az Prof. Dr. Vamık Volkan kadar, hâttâ ondan çok daha fazla buluyorum.

Çünkü o bir ABD destekçisi, ben ise dünyânın en kadîm milletlerinden birinin çocuğuyum; köklerini mâziden alıp hâle, oradan da istikbâl târikiyle âtîye uzanan yolun bir bekçisiyim.

Bana bu misyonu bu fakir milletin vergileriyle yetiştiğim tahsil hayatım, anam ve babamdan aldığım âidiyet ve mensubiyet duygum, Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün hârikulâde târifiyle ne olup olmadığını bize miras bıraktığı Türklük şuûrum (bilincim) veriyor.

Ne demişti merhum?

Ne mutlu Türk’üm diyene”!

Buradaki muhteşem nüans ırkçı, sömürgeci ve yayılımcı olmayan, köklerini de asla inkâr etmeyen bir hars (kültür) milliyetçiliğiydi.

Etnik kökenine bakmaksızın, bu millete yâni Türk Milleti’ne mensubiyet hisseden herkes Türk’tü ve dâima da öyle kalacaktı.

Muhtelif kıstaslara göre yapılan tesbitlerde, bu memlekette en azından 60’tan fazla etnik grubun yaşadığını buluyoruz.

Tam bir modus operandi (fâilin yöntemi) ile Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kuruluş rûhunu teşkil eden ilke ve inkılâplara sistematik bir şekilde hücum edildi!

***

Neydi bunlar?

Cumhuriyetçilik

Cumhuriyet, egemenliğin halkta olduğu devlet yönetimi demektir. Cumhuriyet, demokrasinin bir uygulama şekli olup, halkın kendi kendini yöneterek, yönetimde söz sâhibi olduğu rejim demektir. Cumhuriyetçilik ise devlet yönetiminde cumhuriyetin bulunması demektir. Arapça’da halk demek olan “cumhur” kelimesinden gelir. Bu bakımdan, halk ve yönetim kelimelerinin bir araya geldiği “demos” ve “kratos”, yâni demokrasi kelimesinin eş anlamlısı kabûl edilebilir.

Atatürk, Cumhuriyet için, “Türk Milleti’nin karakter ve adetlerine en uygun olan idâre” ifâdesini kullanmıştır.

Milliyetçilik

Atatürk’e göre millet geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı vatana sâhip, aralarında dil, kültür ve duygu, yâni ülkü birliği olan insanlar topluluğudur. Atatürk ve Türk Milleti sâyesinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu ve bu sâyede de milliyetçilik ilkesi ortaya kondu.

Halkçılık

Türk Milleti’ni oluşturan fertler arasında ekonomik veya politik sınıfsal ayrımlara karşı çıkmak demektir. Hâlen dünyanın geri dönmeye başladığı karma ekonomi modelinin teşkilinde bu düsturun büyük rolü olmuştur. Atatürk’ün esasen Komünist olduğu yalanları bu görüşten kaynaklanmaktadır. Alevî-Bektaşî meşrep olan bir dâhinin Materyalist bir Yeniçağ dininin mensubu olması ancak ahmakların inanabileceği bir safsatadır. Kurumsal bir memetik havuz olan dini değil de, pozitif bilimi en hakiki mürşîd (yol gösterici) olarak gören bir liderin bu ifâdelerinden faydalanarak, onu Marksist-Leninist yâhut Maocu olarak görmeleri tamamen bir aldatmacadan ibârettir.

Lâiklik

Lâiklik, devletin vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Diğer bir ifâdeyle, devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir ki, devlet düzeninin, eğitim kurumlarının ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasını amaçlar. Ayrıca, din işlerini kişinin vicdanına bırakarak bireyin din özgürlüğünü koruyabilmesini sağlar. Bu sine qua non (olmazsa olmaz) ilkenin neden ABD usûlü sekülarizmden farklı olduğunu iyi anlamak icap eder: ABD’yi kuranlar, dünyânın en acımasız müstevlîleri (istilâcıları) idi ve günümüzde dahi, ABD nüfusunun ezici çoğunluğu halkı Protestanlık’la ve Evanjelizm’le afyonlayıp, televizyonla efsunlayan, bilerek câhil bırakan küçük bir elit grup tarafından yönetilir.

Sekülarizmde din işleri cemaatlere bırakılmıştır. Lâiklikte ise bunun tam aksi vardır (bakınız yukarıdaki cümleler).

Lâiklik, Devletçilik dışındaki diğer ilkelerin hepsinin de ön şartları içinde yer alır: Demokrasinin de ön şartıdır; çünkü lâiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü de olamaz. İnkılâpçılığın ön şartıdır; çünkü lâikliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışması dahi yapılamaz. Halkçılığın ön şartıdır; çünkü bir din devletinde halkın istekleri değil, dinsel “seçkinlerin” düşünceleri önemlidir. Atatürk, lâiklik anlayışını, kendi el yazısı ile kaleme aldığı Medenî Bilgiler kitabında, sâdece din ve devlet işlerinin değil, dinin de siyasetten ayrılması ve yasaların dine göre değil, toplumun ihtiyaçlarına göre yapılması ilkelerine bağlamaktadır. Önce Saltanat, sonra Hilâfet ilga’ edilmiş, akabinde tekke ve zâviyeler kapatılarak, “devletin dini İslâm’dır” ibâresinin kaldırılmasıyla işlem tamamlanmıştır.

Devletçilik

Devlet faşizan veya totaliter bir ezici kurum değil, halkı koruyan, kollayan ve sosyoekonomik gücü elinde bulunduranların, öyle olmayanları koruması için âdeta bir “firewall”dur, kalkandır. Böylece hem üretim arttırılacak, sanayi gerçekleştirilecek, hem de hakça bir paylaşım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine imkân verilmemiş olacaktır.

İnkılâpçılık (Devrimcilik)

Türk Milleti’nin çağdaşlaşması yolunda yapılan Atatürk inkılâplarının benimsenmesi, geliştirilmesi ve her türlü tehlikelere karşı korunmasıdır. Bu ilke, elitizmi açıkça inkâr eden, halkla bütünleşmeye ve dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren Türk Milliyetçisi bir devrimcilik anlayışıdır. Kemalist yâhut Atatürkçü Devrimcilik anlayışının iki yanı bulunur: Eski düzenin geçerliliğini yitirmiş kurumlarını yıkıp, yerlerine çağın ihtiyaçlarını karşılayacak kurumları koymakla ilgilidir. Ayrıca, bununla da yetinmeyip, aynı zamanda sürekli olarak yeniliklere, değişimlere açıklık biçiminde anlatmakta ve kalıplaşmaya karşı çıkmaktadır.

Bütün bunlar ise kayıtsız şartsız Millî Bağımsızlığın korunmasıyla ancak gerçekleşebilir!

Yurtta sulh, cihanda sulh” düsturu (mottosu) ahmakça bir barışseverliği değil, güçlü bire devlet ve ordu temelinde, dış (haricî) ve iç (dahilî) kötücüllere (bedhahlara), hücumlara karşı dimdik bir güç ve kudretle ayakta durmayı simgeler.

Peki, dünyâ tarihinin en haklı istiklâl hârbini kazanarak bugünlere gelen Türkiye Cumhuriyeti’nin şimdiki hâli nedir?

Yukarıda yazdığım, en basit Yurttaşlık Bilgisi kitaplarında yazılmış olan (tabii ki bir zamanlar) her şeyin tam aksinin yapılmasıdır!

TSK’nın ve Deniz Kuvvetleri’nin A Takımı’nın neredeyse tamamı içeridedir, Balyoz ismi verilen bir hukuk ayıbı ile alenen işkence ve yargısız infazla bertaraf edilmeleri için elden gelen yapılmaktadır.

Türk Milliyetçiliğinden bahsetmek coplanarak, biber gazıyla perişan edilerek, içeri atılarak, mobbing yoluyla cezalandırılmaktadır.

Vatanımızın Güneydoğu bölgesi fiilen tamamen ayrılmış hâlde olmasına ve kalan kısmında da her yerde bire on çoğalarak yerleşen ve artık alenen Türk düşmanı hâline gelmiş olan ayrılıkçı Kürtlere ve Kürtçülüğe prim vermek ödüllendirilmektedir.

Sağdan, soldan bütün milliyetçi/ulusalcı (bu ayrım da tamamen yapaydır) beyin takımı da Türklüğün kuruluş destanı olan Ergenekon ismi altında “telef” edilmektedir!

Batı, Yakınçağ tarihinde hep yaptığı gibi, Osmanlı’nın da hatalarından istifâde ederek, Türklüğü berhava etmek için Kürt kartını kullanmaktadır.

“Açılım” diye diye, neyim müjdelendiği kat’iyetle belirsiz olan bir şeyden bahsedilmekte ama Türk-Kürt çatışmaları, yandaş medya ne kadar gizlerse gizlesin, başlamıştır!

Bu millet mazot gibidir, geç tutuşur ama çok iyi performansla iş görür…

Bunu hesaplayamıyorlar.

Bakın, aşağıdaki derlemeye, pâdişahlığa veya sultanlığa soyunan Başbakanımız ne demiş, ne dememiş:

Peki, her şey bitti mi?

Hayır!

İster klerikal (dinci), ister başka türlü hiçbir despotluk tarihte fazla dayanmamıştır.

Diyalektik bir kaçınılmazlık içerisinde kendi karşıtını yaratır.

İşte, o çok da uzak olmayan günlerde, bizim yol haritamız zâten açıktır:

Atatürk İlke ve İnkılâpları.

Bakalım kadayıfın altı kızardı mı, kızarmadı mı?

Şu mandalina gibi dünyâmızda günlük, aylık veya yıllık değil de, on yıllık-yüz yıllık kesitlerle baktığımızda tarihe, hiç akla gelmeyecek denge değişiklikleri olur.

Zamanını ve zeminini iyi tahlil etmek icap eder.

   Gâzi de olsa, aynı şeyi yapardı...

      Göreceğiz.

         Ne mutlu Türk’üm diyene!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 22 Şubat 2013 Cuma

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Baysungurozan Cuma, 22 Şubat 2013

    Yazınız için teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

    Olan biteni daha berrak şekilde anlayabilmemizi sağladığınız ve bu mekân vâsıtası ile bilmediğimiz konuları bize anlatıp farkındalığımızın yükselmesini sağladığınız için teşekkürüm az kalır...

    Yazınızın son kısmında söylediğinizi insanlar bu iş nihayetlenmeden anlasalar keşke, şimdi kendilerine göre fethettikleri muzafferliğin dayanılmaz hafifliği ile pır pır edip uçuyorlar, herhâlde büyük baba Amerika'ya çok güveniliyor ama dengelerin değişmekte olduğunu görmek için âlim olmak da gerekmiyor, üstelik söylediğiniz gibi diyalektik diye bir şey var; belki şu lisan ile daha iyi anlaşılır o kafalarca; Allah'ın kanunları hükmünü icra eder, müstebit yapılar çok yaşayamaz, önü sonu bellidir... ve inşallah bu milletin kimyası hakkında söylediğiniz gerçekleşmesin, tutuşursa vallahi zor söner ama tutuşturmak için deli gibi uğraşılıyor.

    Allah büyüktür ne olacaksa biz de görürüz, hayat bu.

    Saygı ve sevgilerimle, kaleminiz klavyeniz dâima kuvvetli olsun hocam.

  • Arda H. Civelek
    Arda H. Civelek Pazar, 24 Şubat 2013

    Bulunur mu kurtaracak baht-ı kara mâderini?

    Sevgili Hocam,

    Müsaadenizle, yazıma Prof. Dr. Nur Vergin'in, Doğu Batı adlı mecmuanın "Psikanaliz Dersleri" temalı 56 no'lu sayısında neşredilen yazısından bir parça iktibas ederek başlamak istiyorum:

    "En iyi Türk, anası babası kim olursa olsun, adı Türkiye olan bu, bence, harikulâde güzel vatanına kıyamayandır. Bu ülkenin insanlarına kendi amaçları uğruna zarar vermeyendir. İmkânları dâhilinde en çok reel, somut ve nesnel katkıda bulunandır."

    Prof. Vergin, bir diplomat kızı olarak tahsil hayatının tümünü Fransa'da geçirmiş, Sorbonne'da doktorasını verdikten sonra yurda dönmüş bir akademisyen olarak, bu fevkalâde yazısında, Avrupa'da kendi millî hüviyyetinin farkına varışını ve millî hüviyyetinin teşkil ettiği ehemmiyeti, Paris'te bir Türk olarak geçirdiği yıllarda ne şekilde öğrendiğini anlatmış.

    Sn. Başbakan ve TV'deki tartışma programlarında her gece malûm mis- ve dezenformasyon kampanyasını yürüten -sözüm ona" "entel takımı", epeydir Atatürk milliyetçiliğinin nasıl iflâs ettiğini anlatıp duruyorlar. Kısa bir süre önce bu düşünceyi, aktif görevdeki bir diplomatın ağzından da duyduğum için (Kendisi Atatürk milliyetçiliğini "ölü doğan çocuk" olarak niteledi) onları yadırgamıyorum. Ama bu ülkenin "Türk'üm" demekten haz duyan bir bireyi olarak, bu minvaldeki fikirlerin başbakan seviyesinde savunulmasına çok içerliyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin başbakanı, "Türk bayrağı" demekten âciz olabilir mi? (Geçen gün "Türkiye bayrağı" demeyi yeğledi). Her kim olursa olsun, Sn. Başbakan da hâlen yürürlükte olan Anayasa'ya tâbi değil mi? Bu zat hangi yetkiyle mücehhezdir ki, yürürlükteki anayasanın 2. maddesinde açıkça ifâde edilmiş "Atatürk milliyetçiliğine bağlılık" ibâresini hiçe sayan bir fikrin savunuculuğunu yapabiliyor? Nasıl oluyor da, milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık diyebiliyor?

    TBMM'nin resmî sayfasındaki Anayasa metninin başlangıç kısmını aynen aktarıyorum:

    "Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;
    Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;
    Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
    Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;
    (Değişik: 3/10/2001-4709/1 md.) Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;
    Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;
    Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;
    FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,
    TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur."

    Bu metin, kimilerinin sinirlerini bozacak ölçüde fazla miktarda "Türk" sözcüğü ihtiva etmekte. Ancak, bu metne ilişkin görüşleri ama menfi ama müspet her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, belirtilen kaidelere riayet etmek, devletin açıkça anlatılmış niteliklerine saygı göstermek mecburiyetindedir. Şayet, birtakım zevatın defaatle belirttiği üzere, "ileri demokrasi" ile yönetilen bir ülke olsaydık, bu minvalde açıklamalar karşısında "Bir dakika hemşerim" diyecek bir Yüksek Yargı mensubu çıkardı. Ama günümüzde, de facto olarak teokratik bir diktatoryada yaşıyor oluşumuz, cumhuriyetimizin geriye kalan niteliklerinin de törpülenmek istenmesi ve ülkenin topyekün dikensiz bir gül bahçesi haline getirilmesi planlandığına göre, yakın bir gelecekte tüm bunların "de jure" olarak karşımıza çıkacağını öngörmek için Nostradamus olmaya lüzum yok...

    Ailem, anne ve baba tarafı sırasıyla, Makedonya ve Karadeniz'den kalkıp, geçtiğimiz asrın başında İstanbul'a gelmiş. "Efendim, acaba ben Yahudi miyim, Rum muyum, avdeti miyim, neyim?" gibi düşünceler salt bir merak sonucu olarak aklımdan geçmişse bile, ben kendimi Türk olarak tanımlıyor ve bundan şeref duyuyorum. Yüce Ata'nın dediği gibi:

    “Biz Türk’üz, tam mânâsıyla Türk’üz! İşte o kadar!
    Asya için ve Avrupa için bizim konumumuz aynıdır.
    Dostlara sahip bulunmak, tam bağımsızlığımızı korumak, her şeyi Türk cephesinden değerlendirmek! Bu gerçekçi görüştür.
    Osmanlı İmparatorluğu’nu mahveden ideolojiye tepkidir.”

    Türk bayrağı taşımak suç, bayrak taşıyana tazyikli su sıkmak âdet oldu ya; kendi memleketimizde azınlık durumuna düşürüldük ya, ona yanıyorum! Türk Devleti'nin çıkarlarını savunmak, Türk evlatlarının düzgün tahsil görmesi için çaba sarf etmek, kara sularımızın güvenliğini sağlamak suç oldu ya, ona yanıyorum! 90'lı yılların ikinci yarısını, bir subay olan babam Doğu'da kelle koltukta savaşırken, annemle birlikte yüreğim ağzımda geçirdim ya, ona yanıyorum!

    Harbiye Marşı'nı, Balyoz tutsaklarının aileleriyle birlikte her Cumartesi hep bir ağızdan söylerken gözlerim doluyor: Bu vatanın evlâtlarına nasıl kıydınız? Tertemiz subayların alınlarına bu karayı çalarken hiç mi vicdanınız sızlamadı? Atılan iftiralara şerefli bir intiharla mukabele eden Türk subaylarının ruhları rahatsız etmiyor mu sizleri?

    Sevgili Hocam, okuyan herkesin anlayacağı üzere çok dolu olduğum bu hususta daha fazla başınızı şişirmeden kesiyorum.

    Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini/Yok mudur kurtaracak baht-ı kara mâderini?

    Saygılar sunarım...

    MKD: Dimağınıza, elinize sağlık Sayın AHC.
    Bilmukabele saygılar...

  • Arda H. Civelek
    Arda H. Civelek Pazartesi, 25 Şubat 2013

    Gecikmeli bir not

    Yeniden merhabalar Hocam,

    Yazıyla alâkalı olmayan bu notu aslında yorumumun altına iliştirecektim, fakat unutuvermişim. Teoloji Sempozyumu'nu atlattık, sempozyuma, tahminlerinizin aksine dindar Komünistlerin değil, üniversitedeki LGBT örgütünün protestosu damga vurdu (bilhassa Sevan Nişanyan'a karşı yapılan protesto). Sempozyumun son gününün öğleden sonrası, taraflardan birinin bıçak ve biber gazıyla karşı tarafa saldırdığını duydum; her ne kadar bu havadisi teyit edemesem de...

    Genel olarak, İslâm'a ve Peygamber'ine yönelik eleştirilerin -nasıl bir mantıksa- ağırlıklı olarak Dersim üzerinden geliştirilen Atatürk ve Cumhuriyet eleştirileriyle karşılandığı, her iki tarafın da kutsallara hakaret etmekte bir beis görmediği, sıkıntılı bir sempozyum oldu.

    Bir de, sempozyumun ilk günü, Namık Kemal Pak anısına düzenlenen bir etkinliğe konuşmacı olarak katılan Sevgili Celâl (Şengör) Hocam ile ayak üstü sohbet ettik, kulaklarınızı çınlattık.

    Samimi saygılarımla...

    MKD: Sevgili Arda, hepsi kulağıma geldi ve çok üzüldüm. Namık Kemal Pak'la da, Celâl'le de (bilhassa ikincisi) çok sıkı muhabbetimiz vardır.Biğlim ve Ütopyacı'lardan sonra sıdkım sıyrılmıştı. Orada gene hakaret görmek, linç edilme girişiminde bulunulmasına mâruz kalmak istemedim.

    Fakat görüyorum ki azgın Kürtçülük her fırsatta, her yerde ortada!

    Gene de, "yâhu ben bilimselikten asla tâviz vermem ama Tanrı'ya da inanırım" deseydim, başıma ne gelirdi bilmem...

    Teşekkür ve sevgilerimle...

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017