Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

AYNALAMA ve AYNALANMA: DOĞUMDAN ÖLÜME KADAR İHTİYACIMIZ OLAN ŞEY…

Posted by on in Bilimsel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 7099 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

İngilizcesi “mirroring” olan bu kavram çok ama çok önemlidir.


Artık biliyoruz ki, henüz ana rahmindeyken, fetüs beşinci aydan itibâren (henüz doğmamış bebek) işitmeye ve görmeye başlar.

Ana rahminin huzurlu ve güvenli ortamında zâten huzur içindedir.

Evrimsel ve evrensel bir kodla oradan çıkınca, yâni doğar doğmaz da temel güven, bağlanma, sevgi, âidiyet ve mensubiyet ihtiyaçlarıyla dopdolu olan düşmanca bir dünyaya gözlerini açar. Diğer bütün primatlar içerisinde, bakıma tamamen muhtaç olarak ve nâtamam (tamamlanmamış) olarak doğan insan yavrusudur.

İlk şaplağı kendisini doğurtan hekim veya ebenin elinden poposuna yer. Buradaki amaç onun “ilk ağlamasını” sağlamaya, yâni nefes almaya yöneliktir.

İnsanoğlu dünyaya gelirken ağlar ama bâzılarının romantikçe değerlendirdikleri gibi üzüldüğünden veya ana rahmini terk ettiğinden perişan olduğundan dolayı değil, soluk alıp, akciğerlerini havayla şişirebilmek için…

Nitekim kendini huzurda ve güvende hissettiği ânda bu ağlama gider, mutluluk ve sevgi içerisinde annesinin memesine yönelir; emer de emer.

Sonra da bol bol uyur.

Sonra uyanır, “gooork” diye kocaman bir sesle gaz çıkarır, bu arada azıcık da kusar ve altını kirletir. O kadar şirindir ki o âa, küçücük yavrudan ses nasıl çıkar diye şaşırır ilk defa ebeveyn olanlar… Hiçbir sağlıklı ana baba bunlardan iğrenmez, hâttâ büyük bir hazla, şefkatle onun ihtiyaçlarını karşılar.

Hemen temizlerseniz ve gene beslerseniz, hiç mi hiç ağlamaz. Biraz gecikince ise, başka türlü ifâde yolu bilmediği için, bir kütle tepkisiyle başlar ağlamaya. Bu devran da böyle sürer…

O minnâcık hâliyle annesinin gözlerine bakar; oradan gelecek sevgi ve tasdik mesajına acıkmış olarak. Birkaç hafta içerisinde bu ilişkiye baba da dâhil olacaktır.

Annesinin sevecen, gülümseyerek, şefkatle yolladığı bakış, yavrucağın beyninin en derin bölgelerinde (bâdeme benzediği için amigdala denen nöron havuzunda) ömür boyu sürecek güzel izler bırakır.

Sağlıklı Bağlanma uyum sağlamaya yönelik bir sistemdir. Hedefi, çocuğun güvenliği için, çocuğun anneye olan yakınlığını düzenlemektir. Zarardan korur, tehlike ve tehdit edilmeye karşı korku cevabını azaltır,rahatlama sağlar.

Bakımveren (genellikle anne), çocuktan gelen sinyallerle hassas bir şekilde ilgilenir. Çocuklarda, Güvenli Bağlanma gelişir. Sıkıntıda olduklarında ebeveyn tarafından destek gören çocuk, kendisini değerli bir varlık olarak idrak eder.

Bir nev’î Güvenli Limanda Olma, fırtınalardan korkmama sürecidir bu… Çocuğun, bakımvereniyle ilgili olarak, güvenli limanda, alacaklarını tam almadan, dünyâ ile ilgili keşfe çıkamayacağını vurgular.

Bu sâyede Korunma ve Rahatlama amacına hizmet edilir; ebeveynin yorgun, pişman ve kızgın olmadığının hissedilmesine hizmet edilir; anne, çocuğuna yakın olmaktan keyif alıyorsa, çocuk onun kuvvetini ve mevcudiyetini hisseder, olumlu ve zengin bir kendilik (Ego: Benlik/Kendilik) değeri geliştirir. Sonra, ileri dönemde, bakımveren olarak temsilî kendilik değerini kurmasına hizmet eder. Çocuğun duygusal açıdan düzenlenmesine zemin hazırlar, tecrübeden ders almayı öğrenir.

Çocuk, hem kendi duygularını düzenlemeyi hem de ilişkilerde duygularını kullanmayı öğrenir.

Bebeklikten itibâren, bakımverenin gereken ânda orada olup, gereken ilgiyi vermesi ve paylaşımlarla, olumlu rol modeli içselleştirilir. Özgüven yerleşir.

Şartlara göre şekillenen ilişki (goal corrected partnership), dört-beş yaşlarında şekillenir ve kişilik gelişiminin temelini oluşturur.

Sevgi dolu bakımverenle, çocuk kendini “sevilmeye değer” olarak idrak eder. Kararlı temsilî hâle ulaşır (steady representation state).

Ergen, ebeveynin düşünce ve davranışları ve kendisi arasında ilişki kurup, özerk stille (otonom) davranmaya başlar.

Aynalama ve aynalanma…

 


Kendini aynalayan bebek...

Aynalanma bütün hayat boyunca sağlıklı kişilik gelişimi için şart çünkü “ayna nöronlar” faâlleşerek empati yapabilmek öğrenilir. Hayatın ilk 6 senesinde büyük öneme sâhip olan bu eylem, aslında ölüme kadar da sürer. Kim bir konuşma yaptığında, bir takdimde bulunduğunda, yâni bir performans sergilediğinde takdir dolu bakışlar görmekten, beğenilmekten ve övülmekten hoşlanmaz ki?

Tam aksi ise, onun temel güvenlik ve bağlılık ihtiyacını örseler, gelişmesini hâttâ büyümesini olumsuz yönde etkiler.

Hayat boyu kolay kolay silinmeyecek derin ve kötü izler bırakır.

Güvensiz-Kaçıngan veya Güvensiz-Ambivalan Bağlanma şeklindedir bunlar:

Anlamlı bir Benlik (Ego)/Kendilik Duygusu OLUŞAMAZ. Dağınık, düzensiz (unintegrated) bir Benlik (Ego)/Kendilik Duygusu şekillenir. Ergenlik dönemiyle, kontrol edici ve düzensiz davranışlar artar.

Bunun Uzun Vâdeli Sonuçları Arasında Şunlar Sayılabilir:

Güvensiz ve gergin bireyler, utangaç ve olaylarla başa çıkmada sorun yaşama,

Uzun süreli ilişkiler kuramama/sürdürememe,

Hudutta  (borderline) kişilik,

Sosyal sorunlar (dışlanma, alay edilme),

Düşünce bozuklukları (obsesyon ve kompulsiyonlar),

Fobiler, anksiyete, depresyon,

Fiziksel ve zihinsel sorunlar,

Dışa ve içe vuran sorunlar,

Bağlanma anksiyetesi (madde veya alkol bağımlılığı)…

***

Gördüğünüz gibi, sağlıklı ve güven dolu bir kişiliğin gelişmesi için güçlü bir Benliğe (Ego veya Kendilik) ihtiyacı vardır.

Egosu (Kendiliği) güçsüz olan bireylerde ileride en azından nörotik, genellikle kişilik sorunu olan, şizofreni gibi ağır hastalıklara kadar uzanan, pek çok işlevsel olmayan ce sosyal âhengi bozan davranış sorunları ortaya çıkar.

Özetle, evrimsel ve kalıtsal donanım (hardware) yâni Natürel özelliklerimiz ne olursa olsun, Nurtürel (eğitim, tâlim, terbiye, görgü) ve Kültürel özellikler de sağlıklı bir kişiliğin gelişebilmesi için şarttır.

***

Türkiye’de hekimlikte, Hippocrates döneminin, yâni 2500 yıl öncesinin anlayışı kaybedilmiştir. O dönemdeki hekim-hasta ilişkisi iki aktörlüydü; hekim mutlak egemendi, çünkü bilgi asimetrikti; günümüzde sanayi merkezli hâle geldi.

Günümüzde egemenin sanayi olduğunu, hekim-hasta ilişkilerinde ise egemenliğin hekimden çıkarak kamuya geçtiğini ve kamunun desteğiyle hastanın egemen olduğu bir ilişki hâline dönüştüğünü söyleyebiliriz.

Bu durum, sâdece hastanın haklarından söz edilmesine ama hekimin haklarından hiç bahsedilmemesine yol açmaktadır...

Vahşi Kapitalizm sürekli olarak “yönergeleri uygulayan tabipler ordusuna” yöneltmektedir. Bu arada ise hekimlik çöpe atılmaktadır.

Mevcut sağlık hizmetlerinde, merkezinde hekimin bulunduğu üçlü ve derin bir bilgi asimetrisi söz konusu: Hekim, sanayi tarafından ve hizmetlisi olduğu kurum tarafından ona verildiği kadarı ile rol üstlenmektedir; kamu tarafından veya devlet tarafından ondan istendiği kadar rol ve görevi üstlenmek zorunda bırakılmaktadır.

Hasta Hakları çok yanlış uygulanmakta, (SABİM) hastaların şikâyetleri üzerine sorgulama yapılmaktadır.

Meslek sigortası malpraktis, doğrudan şikâyet üzerine yargılamaya dayalı bir sistemdir. Bu asimetride “şu ilâcı şu kadar uygularsan faydalı, buna karşılık şu tedaviyi şöyle uygularsan şu kadar zarar verir” konusunun bilinip bilinmediği bile tartışmalıdır.

Hekime “sen günde 60-180 hastaya bak, şunu deme, şu itirazı yapma” denilmektedir. Hastaya ise “benim istediğim her şeyi yapacaksın” denmektedir...

Bütün dünyâda ciddi çöküşler yaşayan yeni sömürü düzeninde hasta, hasta yakınları ve hekimler hasım hâline getirilmektedir

Hastasını sâhiplenen ve yakınlarından bile ücret almayan Hippocrates anlayışı bitirilmiştir. İnsanca bir sosyal düzen ve tababet anlayışı geliştirilmedikçe de, düzelemeyecektir.

SONUÇ

Ey ebeveynler, yavrularınızın kıymetini bilin. Ne ekerseniz onu hem siz, hem de çocuğunuz biçecektir.

Tabii ki tamamen kalıtsal ve biyolojik kaynaklı hastalıklar ortaya çıkarsa bu sizlerin kabahati değildir ama en ağır Şizofreni vak’asında da, Bipolar Bozukluk hastalığında da bu ekip-biçme ilişkisinin hastalığın seyri üzerinde etkisi vardır.

Sevgiyle, saygıyla, güçlü bir Egoyla/Kendilikle ama Egoist olmadan yaşayın ve yaşatın…

KAYNAKLAR

Akdur R (Temmuz 2012) Günümüzde Hekim Hasta İlişkileri. Engin Kahraman E, röportaj yapan. Sağlık Dergisi.

Chatterjee B, Pancholi J. Prakriti-based medicine: A step towards personalized medicine. Ayu;32(2):141-6.

Decety J, Cacioppo JT (2011) The Oxford Handbook of Social Neuroscience. New York: Oxford University Press.

Essau CA (2006) Child and Adolescent Psychopathology Theoretical and Clinical Implications. New York: Routledge.

Rothbart MK (2011) Becoming Who We Are. New York: The Guidford Press.

Solomon J, George C (2011) Disorganized Attachment and Caregiving. New York: The Guilford Press.

Stevens A, Price J (2000) Evolutionary Psychiatry: A New Beginning, Second Edition. London: Routledge.

Rholes WS, Jeffry AS (Editors, 2004) Adult Attachment, Theory, Research, and Clinical Implications. New York: The Guildford Press.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Cumartesi, 18 Kasım 2017