Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

BAHAÎLİK ve "YENİ PEYGAMBER" FETHULLAH GÜLEN

Posted by on in Politik
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 9564 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Neler olup bitiyor diye pathique (pre-paranoyak), ve skeptic (kuşkucu) bir şekilde tecessüsle tefekkür ederken kafamda bir ampûl yandı ve kendisine ecnebi medyada "prophet" yâni peygamber dendiğinde kıvıran, "aman efendim estağfurullah" filân diyen "Fethullah Hocaefendi Hazretleri'nin" neden ve niçin emperyalizmce desteklendiği, oyunun altında ne yattığı ile ilgili bir aydınlanma yaşadım. Tabii ki bu tür ilhamlara hep şüpheyle bakmak lâzım ama taşlar fena hâlde yerli yerine oturuyor aşağıda anlatacaklarımı düşününce. Önce "Bahaîlik nedi"r mevzûunda internet mahreçli derli toplu bilgi arz edeyim:

***

http://www.dunyadinleri.com/Bahaîlik.html 12.05.2008 22:25

BAHAÎ DİNİ

1800'lerde İran'da Mehdi inancının uzantısı olarak doğan Babîliğin bağımsız dine dönüşmüş biçimi. Bütün dünyada inananları olan evrensel bir dindir. Bahaî tarihi, 1844'te Bab'ın (Seyyid Ali Muhammed) yeni bir çağın gelmekte olduğunu ve yeni bir Peygamber'in geleceğini ilân etmesiyle başlar. Bahaîliğin kurucusu ve peygamberi, lâkabı Bahaullah olan Mirza Hüseyin Ali, 21 Nisan 1863'te yeni dini ve yeni prensipleri Bağdat'ta sürgünde iken ilân etti.

Prensipleri

İnsanlık âlemi tek bir âiledir
Irk, din, dil, cinsiyet gibi tüm önyargılar kaldırılmalıdır
Tüm dinlerin temeli birdir (şimdilik son din İslâm veya Bahaîlik değildir, gelecekte de dinler gelecektir)
Din bilim ve akıl ile uyum içinde olmalıdır
Kadın ve erkek eşittir
Genel barış için çalışılmalıdır
Evrensel eğitim hedeflenmelidir
Serbest düşünce ile gerçek araştırılmalıdır
Aşırı zenginlik ve yoksulluk kaldırılmalıdır.

Bahaî dininde tek evlilik (monogami) esastır, kadınlar türban takmak zorunda değillerdir. Tüm dünya ülkelerinde değişik ırkî ve dinî kökenden gelme (İslâm, Hristiyan, Yahudi, Zerdüştî, Hindu vs.) Bahaîler vardır. Bahaî dinine göre tüm dinlerin kaynağı ve amacı ortaktır ve birbirine aykırı değildirler. Düşmanlık aracı hâline gelmeleri tarihte insanların dinleri güç elde etme amaçlarına âlet etmelerinden kaynaklanmıştır. Buna göre Bahaîlik'te "eğer din sevgi ve birliğe değil, düşmanlık ve ayrılığa neden oluyorsa dinsizlik daha iyidir". Daha önceki dinlerde olduğu gibi, bundan sonra da insanlara ahlâkî ve ruhanî eğitim sağlamak amacıyla başka peygamberler geleceğine inanılır.

Tarihî Bilgiler

Seyyid Ali Muhammed (Bab) (Bab, Arapça'da kapı demektir), kendisinin tüm Müslüman âleminin beklediği kişi olan "Kaim", "Mehdi" olduğunu 23 Mayıs 1844'te ilân etti. Binlerce kişi Bab'a inanarak "Babî" oldu.

Bu gelişmeler ve onun eski dinî yapıya göre çok yenilikçi ve radikal fikirleri ortaya koyması İran'da işkencelere ve baskılara yol açtı. Bab, 1850'de Tebriz şehrinde kurşuna dizildi. Birçok Babî ise yine İran'da değişik feci işkence yöntemleri ile öldürüldü. Bab'ın ölümünden sonra "Babî"lere Mirza Hüseyin Ali (Bahaullah) liderlik etti. Bahaullah ve beraberindekiler İran Kaçar yönetiminin baskısıyla, Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan görüşmeler sonunda Bağdat'a sürgün edildi. Bahaullah 1863'te burada, Bab'ın gelişini müjdelediği kişinin kendisi olduğunu ve insanlık tarihinde bütün önceki dinlerin gelmesini vaad ettiği "dünyanın bir vatan gibi olacağı, insanların artık savaş yapmayı öğrenmeyecekleri" Mehdi çağının gelmiş olduğunu ilân ederek Bahaî Dini'nin yeni prensiplerini açıkladı. Bahaullah'ın hayatının 40 yılı Osmanlı İmparatorluğu topraklarında geçti. 12 Aralık 1863'te vardığı Edirne'de bu tarihten itibâren 5 yıla yakın yaşadı.

Mirza Hüseyin Ali'nin (Bahaullah) vefatından sonra büyük oğlu Abdülbaba (1844/1957) öğretinin liderliğini yapmış, Abdülbaha'nın vefatından sonra ise büyük torunu Şevki Efendi  Bahaî misyonunun liderliğine getirilmiştir.

Bahaî Dünyâ Merkezi İsrail'in Hayfa şehrindedir. 1868'ten itibâren Bahaullah ve âilesinin ve beraberindeki inananlarının o tarihte Osmanlı toprağı olan Akka Kalesi'ne (bugün İsrail'de Akdeniz kıyısında) sürgün edilmesi ve orada vefatına kadar yaşamaya devam etmesi sonrasında Akka'nın hemen yanındaki Hayfa şehri, Bahaî Dünya Merkezi'nin yeri oldu. Bahaîlik Birleşmiş Milletler'de temsil edilmekte ve dünyadaki gayri siyasî alanlarda sosyoekonomik projelere katkıda bulunmak için çalışmaktadır.

Kutsal Yazılar ve İbâdet

Kutsal Kitaplar

Temel yasaları ve dinin şer'î hükümlerini içeren Kutsal Kitap olan Kitab-ı Akdes (En Kutsal Kitap), İkan Kitabı [Kitab-ı İkan- Tevrat, İncil ve Kur'ân'daki bâzı âyetlerin açıklamasını ve bâzı ilâhiyat konularını ihtiva eden bir kitap. İkan, Arapça'da kesin bilgi demektir (ikan, yakin, yakînen vb.)], Saklı Sözler (Kelimat-ı Meknune), Kurdun Oğlu Risâlesi gibi kitaplardır. Bahaîler, tüm dinlerin Kutsal Kitaplarının (Tevrat, İncil, Kur'ân, Baghavad Gita ve diğerleri) tek bir sistemin parçaları ve insanlığın ortak dinî mirası olduğuna, kutsallıklarını yitirmediğine inanırlar.

Kitab-ı Akdes, Bahaîlik'in en önemli kutsal kitabı. Dinin kurucusu Bahaullah tarafından kaleme alınmıştır. Arapça el-Kitab el-Akdes adıyla yazılmıştır. Yine de çoğunlukla Farsça ismi olan Kitab-ı Akdes kullanılır. Bâzen sâdece "Akdes" olarak da anılır. Akdes kelimesinin anlamı "en kutsal, en mübârek"tir.

Her ne kadar kitabın bir kısmının daha erkenden yazılmış olduğuna dâir bâzı deliller olsa da, genel kanaât kitabın 1873 yılı civarında tamamlanmış olduğudur.

Kitab-ı İkan, yâni İkan Kitabı da Bahaî inancının kutsal kitaplarındandır.

Kitap 1862'de Bahaîlik'in kurucusu olan Bahaullah tarafından kaleme alınmıştır. Bir kısmı Farsça bir kısmı ise Arapça yazılmıştır. Bahaullah o sıralarda Osmanlı Devleti'ne bağlı olan Bağdat'ta sürgündedir. Bahaî inancına göre Bahaullah vahyi ilk kez Siyah Çal'da, Kitab-ı İkan'ın yazılmasından yaklaşık on yıl önce almış fakat vahiy aldığını ve misyonunu açıkça ilân etmemiştir. Kitab 2 gün ve gece içinde yazılmıştır. Bahaullah'ın, böylece de Bahaîlik'in, başlıca teolojik eseridir. Farsça Beyan'ın tamamlanışı olarak da tanımlanmıştır.

İbâdet

Başlangıçta İslâm dininin bir mezhebini andıran Bahaîlik zamanla bağımsız bir din hâlini almıştır. Bahaîlik'te Yahudilik ve Hıristiyanlıktan alınan esaslar da vardır. Bahaîlik, Allah'a, kitaplarına, peygamberlerine, kıyamete ve Baha'ya imanı emreder. Bahaîlik için insan hayatının amacı Tanrı'yı tanımak, O'na tapmak ve sürekli ilerleyen uygarlığı desteklemektir. Bahaîlik âlemin birliğini sağlama ve dünya barışının temelleri oluşturma gayreti içerisindedir. Bahaîlik öğretilerinin en başında

Bağnazlıklardan vazgeçilmesi
Kadın erkek eşitliği
Mecburî eğitim
Uluslar arası ortak bir dilin gerekliliği

Aşırı zenginlik ve fakirliğin ortadan kaldırılmasının sağlanması gibi öğretiler Bahaî dininin temel öğretileri arasında sayılmaktadır.

Bahaîlik'te namaz ve oruç gibi ilâhî yasaların yanında insansı yasalar da bulunmaktadır. Bahaîlik âile kurumuna önem verir ve tek eşli evliliği emreder ve kendilerince zaruri durumlar dışında birden fazla kadınla evlenemezler. Cenaze namazı dışında toplu namaz kılmazlar. Alkol kullanımı kesinlikle yasaktır. Bahaîler herhangi bir siyasî düşünceyi savunmaz veya tavır almazlar. Yaşadıkları toplumun siyasî ve geleneksel kurallarını yorumlamaksızın kabûl ederler.

Bahaîler 21 Mart günü başlayan her biri 19 gün süren 19 aydan oluşan Bahaî Takvimini kullanırlar. Bahaî Takvimine göre Bahaîler'in 9 kutsal günleri vardır ve son ay oruç tutarlar. Günde üç vakit özel namaz kılarlar. Namaz kılarken İslâm'dan ayrılan önceleri mezhep sonra ayrı bir din hüviyetine dönüşen inanç sistemi olmalarına karşın Kâbe'yi kıble olarak kabûl etmezler. Bahaullah'ın oturduğu evin bulunduğu yeri kıble sayarlar.

Bahaî Dini'nde Dünya Barışı, Dünya Görüşleri

Dünya barışı sâdece mümkün olmakla kalmayıp aynı zamanda kaçınılmazdır. Barışa, insanların eski davranış kalıplarına inatla sarılmasının sebep olacağı akla hayâle sığmaz dehşetengiz olaylardan sonra mı ulaşılacak, yoksa şimdi müşâverelerle belirecek iradenin tasarrufu ile mi kucak açılacak, bu, bütün dünya sâkinlerinin önündeki bir tercihtir.

Dünyanın tek bir ülke olması, insanlığın vatanı olarak yeniden örgütlenmesi ve yönetimi için ilk temel şart, insanlığın birliğini kabûl etmektir. Dünya barışını kurma çabalarının başarısı için bu ruhanî prensibin evrensel ölçüde kabûlü gereklidir. Bunun için, evrensel olarak beyan edilmeli, okullarda öğretilmeli ve sosyal yapıda içerdiği organik değişikliğe hazırlık olarak her millete devamlı olarak ifâde edilmelidir.

En zararlı ve inatçı kötülüklerden biri olan ırkçılık barışın en büyük engellerinden biridir. Irkçılık uygulaması, bahanesi ne olursa olsun, insanlık onurunun en çirkin bir şekilde ihlâlini teşkil eder. "Zengin ve yoksul arasında ölçüsüz farklılık, şiddetli bir ıstırap kaynağı olarak dünyayı, hemen hemen savaşın eşiğine getiren bir istikrarsızlık hâlinde tutmaktadır.

Makûl ve meşru bir vatanseverlikdışında, dizginlenmemiş bir milliyetçiliğin yerini daha geniş temelli bir bağlılığın, tüm insanlık sevgisinin alması gerekir. Bahaullah şöyle demektedir: 'Dünya tek bir ülke ve insanlar onun vatandaşlarıdır.' Dünya vatandaşlığı kavramı, bilimin ilerlemesi sebebiyle dünyanın tek bir mahâlleymiş gibi daralmasının ve milletlerin tartışmasız şekilde birbirine bağımlı olmasının doğrudan bir sonucudur. Dünya milletlerinin hepsini sevmek insanın kendi memleketini sevmesini dışlamaz.

Dinî çatışmalar tarih boyunca sayısız savaşlara ve çarpışmalara neden olmuş, ilerlemeye büyük bir engel teşkil etmiş, her dinden veya dinsiz insanlar için gitgide menfur hâle gelmiştir. Bütün dinlerin mensupları, bu çatışmanın ortaya çıkardığı temel sorunlara bakmaya ve açık seçik cevaplar aramaya râzı olmalıdırlar.

Kadınların özgürlüğü, iki cins arasında tam eşitliğin sağlanması, barışın daha az kabûl edilmekle beraber, en önemli ön şartlarından biridir. Ancak kadınlar insan girişiminin her alanında tam ortaklığa kabûl edilirse, uluslararası barışın boy vereceği ahlâkî ve psikolojik ortam oluşabilir.

Bütün dinler ve ırklar birdir: "Hiç şüphesiz hangi milletten, hangi ırk veya dinden olursa olsun, tüm insanlık ilhamını bir İlâhî Kaynak'tan almaktadır ve tek Tanrı'nın kuludur.

Diğer Dinlere Göre Bahaîlik

Birçok kaynağa göre Bahaî Dini, yeni dinî akımlar arasında sayılmaktadır. Bâzı görüşlere göre, 19.yüzyılda doğmuş, başlıca büyük dinler ve diğer inançları sentezlemeye çalışan hümaniter ve barışçıl bir dinsel harekettir; bâzılarına göre bir din sayılmamaktadır.Bahaîliği bir din olarak kabûl edenler arasında, tarihî kökeni sebebiyle onu İbrahimî dinler arasında sayanlar da vardır.

Başta 3 büyük Ortadoğu dini, yâni İslâm, Hristiyanlık ve Musevîlik inananlarının Bahaîlik ile çatıştığı ve karşı olarak öne sürdüğü noktaların başında "son din, son peygamber inanışı" sayılabilir. Çünkü bu üç dinin mensuplarında da, doğru yolda olma, bir daha başka peygamber gelmeyeceği inancı görülebilir. Örneğin Müslümanlık'taki son din kavramı gibi, Hristiyanlık'ta İncil'de geçen "Alfa benim, Omega da Benim -yâni İlk benim, Son da benim- sözlerinden kaynaklanan sonluk inanışı, Musevilik'te de temelini Kutsal Kitap Tevrat'tan alan, Tanrı'nın seçilmiş tek dini olma inancı vardır. Bahaîliğe göre ise bu ifâdelerin kastettiği şey, bu dinlerin peygamberlerinin aslında aynı dini ve aynı öğretileri diriltmekte olduğu, dolayısıyla dinlerin bu noktada birbiriyle çelişik olmadığıdır.

Bahaîlik, dünyada birçok ülkede resmî din olarak tanınmakla birlikte, bâzı yerlerde bu söz konusu değildir. Özellikle doğduğu ülke olan İran'da başlangıcından itibâren meydana gelen baskılar ve ölümler sonrasında, dünyanın birçok kıt'asına Bahaîler'in göçü yaşandı. Bugüne kadar geçen 150 yıllık sürede bu göçler yüz binlerle sayılabilecek kadardır. İran'daki Bahaîler hâlen kamu hizmeti ve üniversite öğrenimi haklarından yoksun durumdadırlar.

Bahaî Tapınakları (Mâbedleri)

Bahaî Tapınakları, her dinden kimsenin sessiz olmak şartıyla bildikleri şekilde ibâdet edebilecekleri mekânlardır. Şimdiye dek her kıt'ada bir tâne olacak şekilde 7 adet tapınak inşa edilmiştir. Bu tapınakların ortak özeliği, bir kubbeleri ve 9 girişleri olmasıdır (dünyada 9 dinin var olduğuna dâir Bahaî inancını yansıtır).

İlki Aşkabat'ta 1908'de inşa edilmiştir. 1938'e kadar hizmet veren bu tapınak Sovyet rejimi tarafından ibâdete kapatıldı; 1962'de bir depremle yıkıldı. Bu ilk tapınak; hastâne, okul, otel gibi başka bir çok birimi içeren bir kompleks idi.

1953 yılında ABD'nin Illinios eyaletinde Chicago'nun kuzeyinde bir Bahaî mâbedi tamamlandı.

Daha sonra inşa edilen tapınaklar sırasıyla şu ülkelerdedir: Uganda (Kampala), Avustralya (Sydney yakınında), Almanya (Frankfurt'un dışında), Panama (Panama City yakınında), Batı Samoa (Apia), Hindistan (Yeni Delhi).

En yeni Bahaî Tapınağı olan Hindistan, Yeni Delhi'deki tapınak, 1986'da tamamlandı. Pek çok mimarî ödül aldı.

Osmanlı Reformcuları ve Bahaîlik

Osmanlılar-Tanzimat Devri

1789 Fransız Devrimi'nden sonra Hürriyetçilik (liberalizm) ve milliyetçilik gibi bâzı ideolojiler Osmanlı İmparatorluğu'na da ulaştı ve 19. yy.'a kadar Avrupa, Osmanlılar için önemli bir rol taşımıyordu, ancak ondan sonra Batı'nın gelişmiş orduları, hızla gelişen teknolojisi ve siyasî ve kültürel fikirleri gittikçe iktidarda olanların ve entellektüel grupların ilgisini çekmeğe başladı. Avrupa artık medeniyetsiz değildi lâkin büyük bir tehdit ve aynı zamanda araştırmaya değer bir model olarak görülüyordu. Osmanlılar'ın baştaki Batı'ya olan hayranı ve taklidi daha sonra Batılılaşmanın, kendi toplumunu yeniden tanımlamak ve düzenlemek kanaatine yol açtı.

1839-1876 senelerini "Tanzimat Devri" olarak tanıyoruz. Bu devirde Sultan II. Mahmud, I. Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz iktidarlarında değişik alanda reformlar ilân edildi ve birkaç paşanın sâyesinde gerçekleştirilmeğe çalışıldı. Reform Devri'nin önemleri aşamaları, 1839'da Mustafa Reşid Paşa tarafından ilân edilen "Gülhâne Hatt-ı Şerifi ile başladı. Bu belge, sosyal haklar açısından herkese, hangi dine mensup olsa da, aynı hakları temin ediyordu. Gelecek 30 sene içinde bu ve daha sonraki belgelerin şartları yürürlüğe girecekti. Bu müddet esnasında, Mustafa Reşid Paşa başta olarak, Mehmed Emin Âli ve Keçecizade Mehmed Fuad Paşalar da önemli rol oynadılar. Âli ve Fuad Paşalar Bahaî tarihinde iyi tanınan kişilerdir, çünkü Bahaullah onlara, kendisini ve başka Bahaîler'i, durumlarını hiç araştırmadan sürgün ettikleri için, şiddetli kelimeler yöneltmiştir.

Gülhâne belgesinin ilânından hemen sonra reform çabaları, onlara karşı olanların çoğunluğu yüzünden durakladı, ama 1856'da Hatt-ı Hümâyun veya Islahat Fermanı ilân edildi. Bu, birinci belgeyi tasdik ediyor ve yeni şartlar da koşuyordu, bilhassa Hristiyanlar'ın haklarını vurguluyor, onlara sınırsız din hürriyeti ve sivil makamlar sağlıyordu. Âli ve Fuad Paşalar Tanzimat reformlarını ellerinden geldiği kadar gerçekleştirmeğe çalıştılarsa da etraflarındakilerden ve toplumdan gereken muvafakati bulamadıkları için reformlar gene yavaş yürütülüyordu. Osmanlılar'ın maddî ve idarî sorunları, 1876 senesinde bir krizde sonuç buldular. O zamana kadar hükmeden Abdülaziz aklî dengesizliği ve müsrifliği yüzünden sorunlara çözüm bulamadı ve tahttan indirildi.

Yeni sultan II. Abdülhamid 1876 senesinde Kanun-i Esasî'yi ilân etti. Bu Türkiye tarihindeki önemli belge Tanzimat'ın şartlarını tekrarladı ve bir daha vurguladı. Bununla beraber, en önemli noktası olarak, Meşrutiyet'i yâni bir anayasayı ortaya koydu ve demokrasi saltanatını takdim etti. 1877/78 Balkan krizi esnasında Abdülhamid Batı ülkelerine, absolütist yâni mutlak monarşiyi kaldıracağına ve bir parlamenter demokrasi kuracağına söz verdi. Ancak sultan, Balkan krizinin karışıklığında Mart 1877'de açılan ilk Türk parlamentosunu 1878 senesinde belirsiz bir süre için dağıttı. İmparatorluk kanunen demokrasi saltanatıydı. Hâlbuki Abdülhamid 1909'e, Jön Türk devriminin sonrasına kadar mutlak hükümdardı. Tanzimat'ta eğitim alanında başlatılan reformlar birçok bürokrat, doktor, subay, yazar vs. yetiştirdi ve bunlar Batı'dan her türlü liberal fikirleri benimsediler. Bu entellektüeller yavaş yavaş Osmanlı gelenekçiliğinden uzaklaşıp gitgide Batı eserlerine yöneldiler ve kendi yazılarında Osmanlı İmparatorluğu'ndaki siyasî, iktisadî, toplumsal ve dinî sorunlarını ele aldılar.

Tanzimat ve Yeni Osmanlıların Muhalefeti

Devlet görevlerinde çalışan ve Batı'da eğitim gören bu entelektüeller 1860-1870'li yıllarında Tanzimat reformlarını yürüten yüzeysel politikayı ağır eleştirdiler. "Yeni Osmanlılar adıyla tanımlanan ve İttifak-ı Hamiyyet 1867'de kurulan grupta toplananlar, daha hür şartlar altında yaşamayı ve bir anayasayı (meşrutiyet) destekliyorlardı. Yeni Osmanlılar'ın en tanınmış üyesi şâir ve yazar Nâmık Kemal (1840/1888) ve Ziya Paşa'dır (18. Bu kendi zamanlarına göre modern görüşlü ve devrimci gençlerin ortak gayeleri Avrupa'ya karşı olan ilgileri ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünü durdurmaktı. Ortak düşmanları sultan değil, Âli Paşa (1815/1871) ve Fuad Paşa (1815/1869) idiler. Kendilerine göre bunlar İmparatorluk'daki yaşayan Müslümanları Batı'ya satıp, Avrupa ülkelerinin emperyalizm esirleri ve Batı kültürünü körü körüne taklid eden kişilerdi. Yeni Osmanlılar'ın tek istedikleri şey, Osmanlıların hem Batı, hem de İslâm kültürüne iştirak etmeleriydi. Tanzimat'ı yürüten paşalar parlamenter hükümeti reddederken, Yeni Osmanlılar değişik milletlerin böyle bir sistemdeki katılımını Müslümanlar'da ve gayri Müslümanlar'da aynı "vatan duygusunu uyandıracağından emindiler. Böylece milliyetçiliğe karşı olan ilgi zayıflatılmış olurdu.

Görüşleri yüzünden bâzı Yeni Osmanlılar 1867 senesinden sonra Avrupa'ya kaçmak zorunda kaldılar; 1871'de Âli Paşa'nın ölümünden İstanbul'a geri döndüler. Ancak Nâmık Kemal'in 1873'te Vatan yahut Silistre adlı tiyatrosunun büyük bir heyecan uyandırması ve Nâmık, Ebüzziya Tevfik ve Menapirzâde Nuri'nin bilhassa tahta iddialı olan Murad Paşa'yı destekledikleri için, Sultan Abdülaziz tarafından değişik vilâyetlere sürgün edildiler. Böylece Nâmık Kemal Kıbrıs Magosa'ya, Ebüzziya Tevfik Rodos'a ve Menapizâde Nuri Bey ile Bereketzâde İsmail Hakkı da Akka'ya sürgün edildiler. Sürgünleri sırasında oradaki Bahaîler'le temasta bulundular.

Yeni Osmanlılar ve Bahaîler

Ebüzziya Tevfik, Yeni Osmanlı Tarihi adlı eserinde, "Babîlerden yani Bahaîler'den, onların İstanbul'dan Rodos üzeri Akka'ya sürgün edildiklerinden bahsediyor ve şöyle yazıyor: Daha evvel Babî'lerden kimseler Rodos'a gönderilmiş, çünkü bizim Hükûmet kendisi için aldığı zâbıta tedbirlerine kanaat etmeyerek, komşu Devletler için de zaptiyelik ederdi. Netekim sırf dinî inançla ilgili ve hiç bir vakit Sünnîliğe saldırmasına imkân olmayan "Babî mezhebini çıkaranlarla inananlarını da, Rodos'a, oradan da Akkâ'ya sürgün etmişti. Sırası gelmişken şurasını bildirelim ki, kırk beş seneden beri Osmanlı topraklarında oturmakta olan bu adamlar, mezhep ve dinî inançlarını kabûl ettirmek yolunda, bir kişiye bile tekliflerde bulunmamışlardır. Hiç bir Osmanlı Babî olmamıştır. Çünkü Babîlik, kim ne derse desin bir mezhep değil, fakat mezhep örtüsü altında bir siyasî inançtır ve sırf İran'a mahsus inkılâp hareketleriyle ilgilidir.

İşte bu kimselerden Bahaeddin Efendi isminde ve ihtimal halen hayatta bulunan bir zatın, insanlık göstermek gayreti sayesinde, Nuri Bey'leHakkı Efendi'den, önce bir haber, sonra da yazdığımız mektuba cevap aldık.

Tevfik burada şüphesiz "Bahaullah ismini "Bahaeddin ile karıştırıyor. ... Magosa'ya sürgüne gönderilen olan Nâmık Kemal, öyle görünüyor ki, orada daha çok Ezelîler'le temasta bulunmuş; Ezelîler, Bahaullah'ın üvey kardeşi ve ona karşı çıkan Mirza Yahya"Subh-i Ezelin taraftarlarıydılar. Bir tarihçiye göre, Nâmık'ın en yakın arkadaşı ve "Kuleli Vak'asının aslî fâili Şeyh Ahmed Efendi, Kıbrıs'ta görünüşte Babîliğe veya Bahaîliğe inanmış ve Nâmık Kemal 1876'da yazdığı bir mektupta kendisinin de "Babî olduğu söylentileri reddediyor.

Başka bir mektupta Magosa ve oradaki insanlardan anlattıktan sonra "Babîlerden" şöyle bahsediyor:

Gâh nübuvvet ve gâh ulûhiyyet davasında bulunan ve hatta hâşâ Cenâb-ı Hakk'ı kendileri yaratmış olmak zu'mlarına kadar çıkışan Babîler burada... Babîler hazarâtı, yevmiye nâmı ile memleket memurlarından ziyade maaş alıyorlar. Yiyorlar, içiyorlar; saye-i seniyyede Memâlik-i Osmaniyye'nin taksimine çalışıyorlar; hele Devlet-i Âliyye'nin kahr-ü izmihlaline duadan bir dakika hâli oldukları yoktur.

Ve daha başka bir mektupta Nâmık Kemal Babîleri "eşerr-i mevcudât (en kötü yaratıklar) olarak nitelendiriyor. Nitekim Süleyman Nazif'in Nasiru'd-Din Şah ve Babîler adlı eserindeki tespitlerinden, Nâmık'ın "eşerr-i mevcudâtla Ezelîler'i kasdettigini görebiliriz:

Kemal Bey'in Babîleri "eşerr-i mevcudât kabûl etmiş olması Abbas Efendi'yi [Abdülbaha'yı] yalanlamaz. Çünki evvela Abbas Efendi Babîlik'ten ayrılmış, hâttâ Allah'a sığınıyordu. İkincisi, Babîler'i Şark dâima fena görmüş, fena anlamıştı. Bu mektup yazıldıktan yirmi küsur sene sonra bile, ben bir Fransız edibine Babîler hakkındaki fenaatımı izah ederken, onları "kana susamış bir çift siyah gözle kızıl bir hançer görüyordum. ... Şu da doğrudur ki, Subh-i Ezel'in etrafı Babîler'in fena ve soysuzlaşmış takımıyla çevrilmiş idi. Kuvvet ve azamet Bahaullah tarafına gitmişti. Nasıl ki hâlâ iyice yerleşmiş ve Avrupa ile Amerika'da itibar sâhibi olan yalnız Bahaullah'ın mezhep ve tarikatıdır.

Nazif'in burada "Abbas Efendi Babîlik'ten ayrılmış demesinin anlamı, üvey amcası olan ve Bahaullah'ın peygamberliğini reddeden Subh-i Ezel'in ve "Babîler'in fena ve soysuzlaşmış takımının yaydıkları Babîlik'ten ayrılmasıdır. Nazif aynı eserinde Nâmık Kemal'ınAbdülbaha ile mektuplaştığını söylüyor:

Bahaullah'ın oğlu Abbas Efendi ile iki sene önce [1917] Hayfa kasabasında görüştüğüm zaman, Kemal Bey'e birçok mektuplar ilettiğini ve fakat Sultan II. Abdülhamid zamanında bir aralık takip ve araştırma edilmek endişesiyle bu mektupları yakmış olduğunu bana tam bir kederle söylemiş(ti)...

Nâmık Kemal Ezelîler hakkında kötü konuşmasına rağmen, kendisinden, "Gülnihal adlı tiyatrosunu Subh-i Ezel'in oğlu Ahmed Ezel'e yazdırdığını ve tebyizi onun olduğunu öğreniyoruz. Süleyman Nazif, bazı Batılı tarihçilere göre Ziya Paşa Kıbrıs mutasarrıfı iken Subh-i Ezel ile buluşmuş ve Babîler ile Yeni Osmanlılar arasındaki temasların temelini atmış olmasına işaret ediyor, ancak bunu ispatlayacak deliller olmadığını söylüyor. Ayrıca Abdülbaha'nın Yeni Osmanlı hareketinde önemli rol alan Ziya Paşa ile tanışıklığı olduğundan söz ediyor. Şu kesindir ki, Abdülbaha, 1876'ta Meşrutiyet'i hazırlayan Midhat Paşa ile Beyrut'ta buluşmuş. Akka'da sürgünde olan Nuri Bey ve İsmail Hakkı Efendi'ye gelince, bunların Bahaîler'le şahsi ve iyi tanışıklıkları olmuş. İsmail Hakkı Efendi Yâd-ı Mâzi adlı hâtıratında Babîliği ve Bahaîliği olumlu bir şekilde ele alıyor ve "Mirza Abbas Efendi yâni Abdülbaha'nın "âlim, fâzıl ve asrin ahvaline vâkıf soylu yüzlü bir zat olduğunu söylüyor. Ayrıca yabancı gazetelerde İran hakkında makaleler okuduğunu ve Bahaî çocuklarına yabancı diller okuttuğunu zikrediyor.

Biz Akka'da bulunduğumuz müddetçe, Bahâullah Efendi, kirayla oturduğu evde münzevî olup cemaatten başka kimseye görünmez olduğundan cemaatin işlerini Abbas Efendi idare ederdi. Abbas Efendi'nin tavır ve meşrebi incelenirse şeyhâne olmaktan çok siyasî bir tarz ve durumu andırdığı ortaya çıkar. Yabancı basında İran hakkında bir makale, dikkatli gözlerine tesadüf edince saatlerce, kendini vererek, düşüncelerini açıklar ve bundan o kadar tat alır ki, bütün bütün uykusunu ve rahatını ona feda eder. Bâzen Arapça ve Farsça makaleler yazıp Fransızca tercümeleriyle Avrupa basınına gönderdiği olurdu. Sohbetinin ve insanlarla geçinmesinin güzelliği, cömertliği ve iyiliğiyle Akka'da halkın kalbini elde ettiğinden oturdukları evin bulunduğu meydancığın karşısında selâmlık olarak kullanılan yerde, zengin ve fakir, Müslim ve gayrimüslim ziyaretçiler, sabah akşam eksik olmaz. Misafirlere lezzetli çaylar, Şiraz'ın en nefis tömbekilerinden nargileler ikram edilir. Pek çok olurdu ki, Abbas Efendi sur dışında bulunan bahçeler içinde satın aldığı bahçede bize ziyâfetler verirdi. Birlikte çıkıp gezintiler yapılıp yemekler yendikten sonra yine birlikte kaleye dönülürdü.

Şerif Mardin'e göre İsmail Hakkı Efendi Akka'daki "Babîleri ilkel görmüş ve ciddiye almamış, ancak İsmail Hakkı'nın söylediğine bakarsak bunun doğru olmadığını görüyoruz: "...avâmın anlattıklarını cemaatinin mâkul tavırlarına bakarak yalanlamaya lâyık görürüm. ... Gerek cemaatin gerekse çocukların terbiyeleri, hakikaten takdire lâyıktır. Yeni Osmanlılar, İmparatorluk'ta fazla değişim getirmedilerse de, düşünceleri ve fikirlerini kısa bir süre sonra "Jön Türk adı altında toplanan ve bu sefer Sultan II. Abdülhamid'e karşı olan genç aydınlar miras aldılar.

Abdullah Cevdet ve Bahaîlik

Bunlardan biri Doktor Abdullah Cevdet'dir (1869/1932). Âile çevresinde aldığı dinî eğitimden sonra yüksek tahsilini İstanbul'da Kuleli Askeri Mekteb-i Tıbbiye'de bitirdi. Burada, mevcut yönetime karşı yoğunlaşmış tepkiler olan bir ortamda, "...üç sene zarfında fikirler hayli uyandı ve İdare-i Hamidiye'ye karşı dehşetli bir hareketi fikriye ve zemin hazırladı.... 1889'da kendisi ve birkaç arkadaşı İttihad-ı Osmanî Cemiyeti'ni (İttihat Partisi) kurdular. Bu örgüt daha sonra İttihad ve Terakki Cemiyeti adını taşıdı. Tıbbiye'de okuyan gençler Batı ve özellikle Fransız ve Alman maddiyatçı filozofların eserlerinden etkilenerek, hayatı bir ilâhî iradenin sonucu olarak değil, değişik biyolojik ve fizyolojik mekanizmaların neticesi olarak görüyorlardı. "İttihad-ı Osmanî Cemiyeti başta biyolojik materyalizm olmak üzere karmaşık düşünsel etkilerden ve 'vatanseverlik' fikrinden etkilenen bir öğrenci örgütü durumundadır. Bu örgütte felsefî boyutun ağır basmasına karşılık, cemiyetin daha sonra tam bir siyasî örgüt hâline geldiğini özellikle 1906 senesinden sonra görebiliriz. "Üyelerin bir kısmının yeni Cemiyet'te de çalışmaları dışında fikrî boyutlar açısından hiçbir ilgi bulunmamasıdır. Cevdet'in ve diğer arkadaşlarının inandıkları felsefe Fransız filozof Auguste Comte'un kurdugu "Pozitivizmdir. Bu felsefeye göre insanlığın gelişimi din, metafizik ve son olarak ilim aşamalarından oluşuyor, yâni insanlık son olarak dini terk edip sâdece ilime inanacak ve bütün sorunları sâdece bilimle çözecektir.

Abdullah Cevdet yoğun siyasî faâliyetleri sonucu birkaç defa sürgün edildi ve başka yerler arasında Fransa'ya da kaçmak zorunda kaldı. 20. yy. başından beri Bahaîler'in bulunduğu Paris'te Cevdet muhtemelen Bahaîlik'le temas etti. Cevdet'in 1904/1932 senelerinde yayınladığı ve halkı aydınlatma aracı olarak gördüğü "İctihad dergisinde, 1921 senesinin sonunda ve 1922'nin başında üç makale yayınlandı. Yazar Emin Âli "Bahaî hareketi hakkında ilmî bir tetebbu başlığı altındaki üç makalesinde Bahaîlik hakkında çok olumlu bir şekilde yazıyor. Abdullah Cevdet bu makalelere dayanarak İctihad'ın 1 Mart 1922 tarihli 144. sayısında "Mezheb-i Bahaullah - Din-i Ümem başlıklı bir makale yayınladı. "Bir dünya dini olarak kabûl edilmesini istediği Bahaîlik hakkındaki bu yazısında "peygambere hakaret ettiği gerekçesiyle önce tutuklanarak iki sene hapse mahkûm edildi. Cevdet bu makalesinde Bahaîlik hakkında şöyle yazıyor:

Bahaîlik bir din-i merhamet ve muhabbettir... Her din, merhamet ve uhuvvet tesisi için gelmiştir. Fakat bir insan hangi dinde olarak doğdu ise o dinde kalmasına hiç mâni olmaksızın o insana, kendisini din olarak kabûl ettirebilecek bir mâhiyette bir din görülmemişdir. Bu din ancak, Bahaullah'ın ve oğlu Abdülbaha'nın va'z ve tesis ettiği din-i merhamet ve muhabbettir. Bahaullah: "İnsanlar arasında tohum-i nifak ekmekten, gönüllere reyb ve şüphe dikenleri dikmekten sakınınız. Selsebil-i saf-i aşkı bulandıracak, ıtır-ı muhabbeti uçuracak bir şey yapmayınız. Hayatıma kasem ederim ki, siz aşk ve muhabbet için yaratıldınız, kin ve nefret icin degil diyor. Bu sübhanî ve hakikaten rahmanî söz, her asırda ve bilhassa bu asr-ı insaniyette söylenmesi ve tekrar edilmesi ve ruhlara derinden derine infaz olunması elzem olan bir sözdür... Beynelümem ve beynelbeşer muhabbeti, merhameti, sulhu bir âyin hâlinde koyan ve buna lazım gelen nur ve harareti veren bir mürşid, Hazret-i Bahaullah'tan evvel görülmedi... Bahaullah'ın tesis, Abdülbaha'nın tanzim ve neşrettiği Bahaîlik akıl ile mütearız hiç bir fikri, hiç bir hükmü ihtiva etmemektedir. Yâni Bahaîlik ziyâ-nisâr bir hararettir. Bir hareket-i muzlime ve gayr-i muzîe değildir. Bu seciyyesi onu cihan-ı şümul ve millel-i muhit bir âyin-i sulh ve muhabbet olmağa doğru götürmektedir... "Mum ışıkrîzdir: damla damla cevher-i hayatını aktırır, ta ki bu döktüğü yaşları neşr-i nur etsin. İşte bu, sizin için bir misâl-i imtisal, bir timsâl olmalıdır diyen Abdülbaha hakikaten bir meşale gibi yanmış, binlerce meşaleler îkad ettikten sonra başka cihanlarda yine yanmağa gitmiştir... Fakat bu kıvılcımdan ne kadar hararet ve nur intişar edebilir? Cihanı ısıtmak için Bahaullah'ın ruhundaki muazzam yangın lâzımdır. Tenvir etmek ve aynı zamanda ısıtmak için yanan ruhanî ve rahmanî bir yangın.

"Abdullah Cevdet'in gördüğü büyük tepkinin nedeni bizzat Sultan'ın bu olaydan dolayı kendisine kızmasıdır. Bu tepkiler o zamanın muhafazakâr gazetelerinden de geldi. Cevdet mahkûm edildikten "daha sonra ise gıyaben verilen bu karara itirazı sonucunda Cumhuriyet döneminde de uzun süre devam edecek olan Türk basın tarihinin en ilginç yargılamalarından birisi başladı. Abdullah Cevdet kısa sürede olayı bir düşünce ve vicdan özgürlüğü sorunu hâline getirerek bu konudan yararlandı. Olayın bu yönünün yanı sıra Bahaîliğin İmparatorluk kamuoyunda geniş biçimde tartışılmasına neden olduğu görülmektedir. Tarihçi Şükrü Hanioğlu'na göre CevdetBahaîliği İslâm ile Materyalizm arasında bir aşama olarak görüyordu. Hanioğlu'nun Bir siyasî düşünür olarak Doktor Abdullah Cevdet ve dönemi kitabındaki açıklamaları şöyledir:

"Toplum için yeni bir 'ethic' (ahlâk) yaratma çabaları Abdullah Cevdet'i Bahaîliği bu görevi ifa etmek için topluma sunmaya kadar götürmüştü. Kuşkusuz Bahaîliğin pasifizme benzeyen içeriği Abdullah Cevdet'in bu mezhebe ilgi duymasında etkili olmuştu. Ancak, ruhban sınıfı ve âyinleri olmayan, nihaî amaç olarak dünya çapında sûlhu benimseyen bu mezhep Abdullah Cevdet açısından toplumun dinin yerine biyolojik materyalizmi kabûl etmesi sürecinde olumlu gelişme sağlayacak bir basamak olarak kabûl ediliyordu. Burada, Bahaîliğin Abdullah Cevdet açısından daha evvel İslâm'ın saf hâli düşüncesinde olduğu gibi bir aşama olarak benimsediğini görüyoruz... Abdullah Cevdet'in bu düşüncesi nedeniyle karşılaştığı tepkileri görmüştük. Hukukî uygulamaların dışında Abdullah Cevdet'in gördüğü en sert eleştiriler ise gene İslâm uleması tarafından kendisine yöneltilmişti. Bahaîliğin, İslâmiyet'le hiçbir ilgisi bulunmadığını belirten bu eleştirilere karşılık Abdullah Cevdet, bir 'ethic' olarak düşündüğü bu mezhebi İslâm'ın olumlu içeriğiyle destekleyeceğini... açıklamasına karşın bu çabasında başarı sağlayamadı. Zâten çok kısa bir süre sonra rejim değişikliği Abdullah Cevdet'e bu çeşit aşamalar yerine topluma biyolojik materyalizmi dini ikame edecek bir kurum olarak sunma imkânı verdiğinden kendisi tekrar bu konudaki tartışmalara dönmedi.

Günümüzde Bahaîlik

Günümüzde hareketi yönlendiren Umumî Adalet Evi ilk kez 1963 yılında kurulmuştur. Hareket İslâm ülkelerinde ilk yıllarda oldukça baskı altında kalmış olmasından dolayı İslâm ülkelerinde fazla yayılamamıştır. Bahaîlik özellikle Tanrı inancının oldukça zayıfladığı ve toplum düzeninin bozulduğu yerlerde günümüzde taraftar sayısını arttırma eğilimindedir. Ülkemizde dâhil olmak tüm İslâm ülkelerinde Bahaîlik ayrı bir din olarak kabûl edilmemektedir. Bu nedenle de herhangi bir İslâm ülkesinde resmî ibâdethâneleri yoktur. Nüfus cüzdanında Din Hânesi olan İslâm ülkelerinde Bahaî yazılmamaktadır. Bahaîlik sapkın bir mezhep olarak tanıtılmaktadır.

İslâm ülkelerindeki bu tavırlara rağmen Bahaîlik günümüzde içlerinde ülkemizin de bulunduğu dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinde Bahaî inancını taşıyan topluluklara rastlanmaktadır. Ülkemizde Bahaîler genelde İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerde yaşamaktadırlar ve sayıları 20.000 civarındadır. Yaklaşık olarak dünyada 2.000.000 civarında Bahaî bulunmaktadır.

***

Semih Tufan Gülaltay: "Fethullah Müslüman Değil, Bahaîlerin lideri" Diyor.

Fethullah-Bahaîlik ilişkisi

Semih Tufan Gülaltay, İleri Yayınları'ndan çıkan "Fethullah Müslüman mı" kitabında Fethullah Gülen'i farklı bir açıdan inceliyor. Kendi kaleminden okuyalım:

"Bu kitaptaki ana mevzu, Fethullah'ın rejim düşmanlığı ya da ABD adına yüklendiği misyon değil... Ben O'nun İslâmiyet'in içine sokulmuş bir Truva atı olup olmadığını sorguluyorum. O bir Truva atı mıdır? Fethullah Bahaîler'in gizli lideri midir? Amaç İslâm dinini tahrif etmek midir? Gerçek ve halis Müslüman kitlemizi Fethullah'tan nasıl koruyabiliriz? Ve benim için işin en önemli yanı 21. asrın en büyük dinamik gücü olan Türkçü gençliğin Türk-İslâm sentezi adı altında kandırılmasının önüne geçme yollarının ortaya konmasıdır... Nurculuğun Türk milliyetçilerinin sırtına basarak Tevrat ittifakı kurmasının önüne geçmek, Orta Asya'da misyonerlik okulları açarak İngilizceyi Orta Asya'da tek dil hâline getirme çalışmalarına artık dur diyebilecek miyiz?

Fethullah'ın birinci gâyesi Türk devletini ele geçirmek, ikinci gâyesi ise, geçmişin intikamını almak için İran'ı istilâ edip İran'la harbe girmektir... O, bu operasyonda Turancılar'ı kullanmayı düşünüyor... Bütün Türk dünyasını ele geçirdikten sonra ise önce aldatmaca bir dinler diyalogu oluşturacak sonra da gerçekte bir Tevrat ittifakı olan Bahaîliğe geçiş sürecini başlatarak bütün dünya dinlerini Bahaîlik altında birleştirme sürecini başlatacaktır... Son merhalesi Fethullah'ın "Mesih ilân edilerek dünya peygamberliğine adım atmasıdır

Kitapta Gülaltay, Fethullahçılığın kökeni İran'a uzanan Bahaîlik tarikatının bir kolu olduğunu ve Gülen'in Bahaîliğin günümüzdeki lideri olduğunu iddia ediyor.

Gülaltay'a göre, Bahaîlik sıradan bir tarikat veya cemaat değildir. Hâttâ Bahaîlik İslâm içinde bir mezhep de değildir. Bahaîlik, 3 büyük dini, İslâmiyet'i, Hıristiyanlığı ve Museviliği tek bir pota altında birleştirmeye çalışan bir dinler-üstü mezheptir. İran'da İslâm öncesi geleneklerini sürdürmek isteyen ve bu nedenle İslâmiyet'i diğer dinlerle birleştirmeye ve tahrif etmeye çalışan çeşitli tarikatlara dayanmaktadır. Bahaîliğin ortaya çıkışını 800'lü yıllara kadar götüren Gülaltay'a göre Fethullah'ın Müslümanlık anlayışının ardında aslında kökeni İran'a dayanan bu İslâm-dışı tarikatlar vardır. Dolayısıyla Fethullah'ın ne kadar Müslüman olduğu sorgulanmalıdır.

Gülaltay, kitabında, İran'daki Batınî mezheplerinin her birinin ortaya çıkışını ve birbirini nasıl takip ettiğini anlatıyor ve bu mezheplerin neden İslâm-dışı sayıldığını örnekleriyle okuyucuya sunuyor. Gülaltay, İran'daki İslâm-dışı mezhepleri Mazdek'le başlatıyor. Sonra sırasıyla, Hürremiye Mezhebi, Babek, İsmailiye ve Hasan Sabbah, Hurufîler, Cavidaniye, Babilik, Bahaîlik... Gülaltay'a göre bu mezhepler farklı isimler taşımalarına karşın aslında aynı mezhebin devamıdır. Çünkü sık sık İran Devleti'ne ve Halifeliğe karşı ayaklanan bu mezhepler, başarısız olunca yollarına devam edebilmek için isim değiştirmiştir. Yoksa eylemleri de inançları da farklı değildir.

Bu tarikatların kısa bir tarihin sunduktan sonra Fethullah'ın bu tarikatlarla bağlantısını yapıtlarından örneklerle açıklanıyor. Örneğin Batınî tarikatlarının en önemli özelliği yasak kimliklerini saklayarak takiyye yapmalarıdır. Gülaltay'a göre, Batınîler takiyye yaparak gerçek inançlarını gizlerler, Müslümanlar'la kaynaşırlar ve devleti içten içe fethetmeye çalışırlar. Aynen Fethullahçılar gibi...

Batınîlerin Kitabün Nur'undan Saidi Nursi'nin Risâle-i Nur'una

Öncelikle Batınîler, şeyhlerinin kitabını Kur'ân yerine kabûl ederler. Cavidanîyeler, şeyhleri Fazlullah'ınCavidannâmesi'ni, Babiler ise şeyhleri Muhammed Bab'ın kitabı Kitab-ün Nur'u Kur'ân kabûl ederler. Ne hikmetse, Saidi Nursî'ninRisale-î Nur'u isim olarak ve cemaatin gösterdiği saygı bakımından, içerik olarak, Kitab-ün Nur'a çok benzemektedir. Türkiye'deki Nurculara göre, Kur'ân'ın anlaşılması zordur, bu nedenle müritlere Nur Risâleleri önerilir. Risâlelere âdeta ikinci bir Kur'ân muamelesi gösteren Fethullah, Gülaltay'a göre bu şekilde Müslümanlığa da aykırı hareket etmiş olmaktadır. Gülaltay, Fethullah'ın şu sözüne dikkat çekiyor: "İlimler sahasında mes'elenin temel esprisini ise Bedîüzzaman'ın mülahazasında buluruz. Şöyle der o: Allah'ın iki kitabı vardır. Biri kâinat kitabı, diğeri Kur-ân'ı Kerim.Gülaltay'a göre Fethullah Gülen, "Kâinat kitabı derken Risâleler'i kastetmektedir. Gülaltay, buna benzer pek çok örneği kitabında veriyor ve Nurcular'ın Risâleleri öne çıkarmasının nedeninin Kur'ân'ın geçerliliğini ortadan kaldırmak olduğunu söylüyor.

Fethullah isminin kaynağı Gülen'in kimliğini ele veriyor

Fethullah Gülen'in isminin kaynağı da gizli kimliğinin bir başka göstergesi. Gülen'in ismi 1844 yılında İran Şahı'nı öldürmeye kalkışan bir Bahaî fedaisinden gelmektedir: Fethullah Kamî. Fethullah Gülen'in âilesinin İran'dan göçme olduğunu da ortaya koyan Gülaltay, Bahaîlik'le bir başka bağlantısını daha ortaya çıkarmaktadır.

Fethullah'ın rumuz olarak kullandığı isimler de eski Bahaî kahramanlara atıftır. Örneğin, "1982 yılının sonlarında DGM savcılığının hakkında başlattığı soruşturmada, Fethullah'm Dahhak kod adını kullanarak kitap yazdığı tespit edilmiş. Bilindiği üzere Dahhak İran mitolojisinde, İran'ı istila edip İran Şahı Cemşit'i testere ile ortadan ikiye böldürten, İran halkına işkenceler, eziyetler yapan bir adammış. İran halkı Dahhak-ı Zalim diye andıkları bu gaddar adamın zulmünden perişan olmuştu.

Işık evlerinin sırrı: Ev-mâbedler

Gülaltay, Babiler'in ibâdet için câmiler yerine evleri tercih etmesiyle Fethullahçılar'ın Işık evleri arasında da bir bağlantı kuruyor: "Babiler, câmilere gitmez, cemaatle namaz kılmazlardı. Bunun yerine evlerde toplanmayı tercih ederlerdi. Ardından Nur evleriyle ilgili Fethullah Gülen'in şu sözlerine dikkat çekiyor:"Bu ışık evlerinin kendine has özellikleri vardır... Yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsal mekânlardır... Artık geçmişte câmide yapılan dinî ruhunun müzakereleri bu evlerde bir araya gelinerek yapılacaktır. Ve Gülaltay Nur evlerinin İslâm-dışı olduğunu şu şekilde anlatıyor:"Anlaşılacağı gibi Fethullah Gülen, bundan sonra câminin önemli olmadığını söylüyor. Çünkü büyük ustası Kürt Sait de camiye girmezdi. Buradaki amaç ise İslâm'ın birliktelik ve cemaat ruhunu yıkmaktır. Kurretü'l-Ayn'ın ve Babi şeyhlerinin vaaz verdiği yerler câmiler değildi. Fethullah'ın tabiriyle Nur evleriydi. Yine aynı Fethullah, Yeşeren Düşünceler isimli kitabının 164. sayfasında ev-mâbed [adıyla] bu ışık evlerini târif ediyor. Ev-mâbed terimi Bahaîlik dininde mâbede verilen addır. Bahaîler'in mâbedlerine ev-mâbed adı verilir.

Gülen'den Bahaîlere gizli övgüler

Gülaltay, Fethullah'ın kitaplarında Bahaîler'i nasıl gizlice övdüğünü de ortaya çıkarıyor. Örneğin, Fethullah'ınHz. Muhammed'i anlattığı sanılan kimi yazılarında aslında Bahaîler'in lideri Molla Muhammed Ali'yi andığını aktarıyor: "Dostların vefasızlığına, düşmanların ardı arkası kesilmeyen istila ve ifsatlarına uğramasaydı, kim bilir daha neler yapacaktı? Keşke, bu mübarek dünya; duygu, düşünce, anlayış ve hayat felsefesiyle hiç değişmeseydi. Onun yiğitliği, sâdeliği ve mertliği bu güne kadar dipdiri kalabilseydi. Keşke O muhteşem saray ve yüksek kasırların altın yaldızlı kubbeleri altında, baygın ve mahmur dolaşan hasım dünyanın, tâlihsiz insanlarının durumuna düşmeseydi. Gülaltay, bu alıntıda önemli bir çelişkiyi yakalıyor: "Yukarıdaki metinde anlatılan kasır ve saraylar dönemin İran Şah'ının saraylarıdır. Çünkü Hz. Muhammed devrinde Arabistan'da ne kasır vardı ne saray.

Gülaltay, bu konuda daha pek çok örnek yakalamış. Gülaltay'a göre, baskı ve zulüm gören insan tasvirleri sanılanın aksine Hz. Muhammed dönemi yaşamış Müslümanlar değil, başarısız ayaklanmalardan sonra yurttan yurda göçürülen Bahaîler'dir. Örneğin, 1868'de Bahaîler sürgüne gönderilir. Fethullah Gülen'in kitaplarında anlattığı ömür boyu süren büyük göç aslında Bahaîler'in sürgünüdür. Gülaltay'a göre bahsedilen göç sanıldığı gibi Mekke'den Medine'ye Hz. Muhammed'in hicreti değildir.

Başka bir yerde ise Fethullah şöyle diyor: "Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan men etmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lahza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan... Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın. Gülaltay'a göre burada kastedilen de yine Bahaî liderleridir. Çünkü Müslümanlar'ın tarihinde kardeşiyle konuşmaktan men edilme gibi bir cezalandırma söz konusu edilmemiştir. Hâlbuki Abdülaziz'in bir fermanında, Bahaullah'ın çocukları birbirleriyle konuşmamaları kaydıyla sürgüne gönderiliyordu. Fethullah'ın uğruna gözyaşı döktüğü işte bunlardır.

Fethullahçılık'la Bahaî inanışları arasındaki paralellikler

Gülaltay'ın bulduğu çeşitli paralellikleri şöyle sıralayabiliriz

Bahaîler cenâzelerini İslâm inanışının tersine, mermer lâhitler içinde gömerler. Saidi Nursî de vasiyetinde cesedinin lâhitin içine konulmasını istemiştir.

Bahaîler'de ibâdete başlama yaşı 16'dır. Fethullah Gülen de bir kitabında şöyle demektedir: "16 yaşıma kadarki dönemi çocukluk dönemi sayıyorum.

Bahaîlik'te el öptürmek kesinlikle yasaktır. Fethullah Gülen de el öptürme konusunda şöyle diyor: "Fevkalâde rahatsızlık duyuyorum. El öptürme prensibim hiç yoktur.

Bahaîler, câmiye girmez, cemaatle namaz kılmaz. Sâdece cenaze namazı kılarlar. Gülaltay'a göre, Fethullah Gülen'in de cenaze namazı dışında câmiye girip namaz kıldığını şu ana kadar kimse görmemiştir.

Bahaîlik'te kurban kesilmez. Ünlü Fethullahçı bilim adamlarından birisi de katıldığı bir tartışma programında kurban kesmeyi hayvan katliamı olarak nitelendirmiştir.

Bahaîlik'te, herkes malının yüzde beşini, toplumun başında bulunan 19'lar heyetine vermek zorundadır. Fethullahçı organizasyon ve vakıfların başındaki yönetim kurulu da 19 kişidir.

Fethullah ile Bahaîler arasındaki bir başka somut bağlantı ise Saidi Nursi'nin hayatından alınmaktadır. Saidi Nursi, Gülaltay'ın ortaya çıkardığına göre, İran Şahı'na suikast düzenleyen Babiler'in şeyhlerinden Celaleddin Afgani'nin İran'dan kaçıp Abdülhamit'in himâyesine girmesi sırasında kuryelik etmişti. Saidi Nursî, yine bir başka Bahaî tetikçi Kirmani'yi de İran-Türkiye sınırında karşılayacak ve İstanbul'a kadar kendisine eşlik edecekti.

Gülen'in sözlerinde gizli anlamlar

Fethullah'ın eserlerinde gizli gizli Bahaîlik propagandası yaptığını da Gülaltay çeşitli örneklerle açıklıyor:

Kapı: Bahaî mezheplerinden Babiliğin kurucusu Muhammed Bab'tır. "Bab kelimesinin bir anlamı da "kapıdır.

"Ulu sultan! Canlı-cansız, insan-hayvan, (..) her şey varlığını soluklar.: Gülaltay bir başka bölümde ise Gülen'in bu sözündeki gizli anlamı ortaya çıkarıyor: Ulu Sultan kelimesi Bahaî Şeyhi Bahaullah'a atfedilmiştir. Hayvanları, eşyaları bile Allah'ın kulları olarak kabûl eden ise Muhammed Bab'ın hocası Kâzım-ı Reşdi'dir.

Nebiler Sultanı: Gülaltay, Fethullah'ın sık sık kullandığı "Nebiler Sultanı teriminin de karşılığını buluyor. Gülaltay'a göre, Fethullah'ın burada kastettiği Hz. Muhammed değil, Bahaullah'tır. Çünkü Bahaullah'ın lâkabı döneminde "Sultandır.

Nur Asrı: Muhammed Bab'ın Kitabün Nur ile Babiliği yaydığı ilk yıllara da Nur asrı denmektedir.

Timur ve Cengiz düşmanlığı: Fethullah bir kitabında şöyle diyor:"Allah bir zamanlar Cengiz, Hülâgü ve Timurlenk'in eliyle hırpaladığı ve ikaz ettiği İslâm âlemini bugün de Batılılar vasıtasıyla hırpalayıp ikaz etmektedir... Gülaltay, Fethullah Cengiz, Hülagû ve Timurlenk'e karşı olmasını bu hükümdarların Bahaîler'in önemli önderlerini öldürmüş olmasına bağlıyor. Cengiz Han'ın oğlu Hülagû, Hasan Sabbah'ı, Timurlenk'in oğlu Miranşah ise Fazlullah'ı öldürmüştü.

"Dönmezem ve "mum gibi yanıp erimek: Bu kelimeleri de Fethullah sık sık kullanmaktadır. Örneğin: "Çevresinde kol gezen tehlikelere aldırmadan, yüce derslerine devam eden ve hakkında bayağıların bayağısı hükümler kesilip biçilirken. 'Hançer ile yüreğimi yar! Senden dönmezem' diyerek hakikati haykıran büyük muzdariplerin 'Evet hep böyle ızdırap gören ızdırap düşünen ve bir mum gibi yana yana eriyip giden, bu yüce kametlerin arkasında yürüyenler hiçbir zaman aldanmadılar ve hiçbir zaman hayâl kırıklığına uğramadılar.' Tahran Kalesi'nde infaz edilmeden önce "Dönmezem diye bağıran Bahaîler'in ünlü kadın kahramanı Kurretül-Ayn'dır. O dönem Bahaîler'e yapılan işkenceler arasında en yaygın olanı da vücutları hançerle yarıp içlerine mumlar sokulmasıydı.

Fetret Devri ve Rönesans: Fetret devri derken kastedilen Bahaîler'in yaşadığı uzun sürgün dönemidir. Yeniden diriliş ise Bahaîler'in öğretilerini tüm dünyaya kabûl ettirmeleri demektir. Örneğin: "Bu ise uzun bir fetretten sonra, bu mazlumlar ülkesinin yeniden dirilişi ve "Rönesansı demektir. Kim bilir, belki o zaman batmak üzere olan dünyanın diğer kesiminin elinden tutup kaldırma fırsatı doğar.

Kendini peygamber gören Gülen

Bahaîler'in bir başka propagandası şeyhlerinin peygamber olduğudur. Bahaî şeyhleri kendi peygamberlikleri altında tüm dünya dinlerini bir arada toplanmaya çağırırlar. Gülaltay, Fethullah'ın kimi yazılarında satır aralarında kendi peygamberliğini nasıl savunduğunu göstermektedir:

"Allah, elbette insanları da peygambersiz bırakmayacaktır.

"İnsanlar, akıllarıyla kâinatta cereyan eden hâdiselere bakıp, Allah'ı bulsalar bile yaratılışlarındaki gâye ve hikmeti, nereden gelip, nereye gittiklerini ve ibâdetlerinin keyfiyetlerini peygambersiz bilemezler.

"Hilâfete giden yol herkese açıktır.

"Hak için halkın temsilcisi demek, peygamber mesleğine talip olmak ve onu temsil etmek demektir. Onu yapabilmek için de peygamberane aşk, şevk, gayret, azim, cehd ve irade gerekir.

Fethullah görüldüğü gibi yeni peygamberlere ihtiyaç olduğunu ve Allah'ın insanları peygambersiz bırakmayacağını söylüyor. Hâlbuki İslâm inancına göre Hz. Muhammed son peygamberdir. Yalnızca bu bile Gülaltay'a göre Fethullahçılığın İslâm-dışı olduğunun bir kanıtıdır ve bu propagandanın bir sonraki aşaması Fethullah'ın kendisini Mesih ilân etmesi olacaktır.

Fethullah'ın Amerikancılığının Bahaîlik'teki kaynağı

Gülaltay, kitabın sonuna doğru Fethullah'ın gerçek amacının dünya çapında bir Bahaî imparatorluğu kurmak olduğunu ortaya koyuyor. Gülaltay, Avustralya'dan Afrika'ya Asya'dan Amerika'ya milyonlarca Bahaî'nin bulunduğunu söylüyor. Bahaî imparatorluğunun işlevi dünya çapında ABD'yi iktidara getirmek olacaktır. Zâten, Bahaîliğin ortak dili de İngilizce olacaktır. Gülaltay'agöre ABD'de bugün 20 milyon Bahaî yaşıyor ve Bahaîler'in etkinliği oldukça önemli. Zaten Bahaîler'in kullandığı ev-mâbedlerin kubbeleri de Beyaz Saray'ın kubbesine benziyor.

Fethullah'ın Orta Asya'daki misyonu da bu şekilde ortaya çıkıyor. Gülaltay'a göre Bahaîler dünya çapındaki iktidarlarında İngilizce'yi resmi dil olarak ilân edeceklerdir. Fethullah'ın okullarının tümünde İngilizce'nin öğretilmesinin nedeni olarak bunu gösteriyor. Üstelik Fethullah'ın en etkin olduğu Türk Cumhuriyetler'inden olan Yakutistan'ın durumunu da Gülaltay'dan öğreniyoruz. Bu ülkedeki Fethullahçı proje sonunda başarıya ulaşmıştır. Yakutistan'ın resmî dili İngilizce olarak ilân edilmiştir.

Gülaltay, Fethullah Gülen tehlikesinin uluslararası çapta olduğunu bu şekilde olduğunu ortaya koyduktan sonra, kitabında tüm Türk milletini uyarıyor ve Fethullah tehlikesi hakkında Devlet üzerine düşeni yapmazsa görevin Kuvayı Milliyeci Atatürkçüler'e düşeceğini söylüyor:

"Atatürk ve Kuvayı Milliyeci yiğitlerin kurduğu devlet, hiçbir zaman sarsılmayacak, bu sarp kale, tunçtan yığınlar hâlinde omuz omuza yürüyen Türk gençliğinin sırtında, ulaşılmaz bir kartal yuvası olarak ebediyete kadar var olacaktır.

***

http://tr.fgulen.com/content/view/15358/11/ 13.05.2008 14:58:41

Gülaltay'ın Hakaretten Tazminat Ödediği Kitabı Yeni Gibi Sunuldu Zaman - 19.04.2008

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Deniz Som, Fethullah Gülen hakkında 8 yıl önce yazılan ve tazminata mahkûm edilen bir kitabı yeni yazılmış ve içinde yeni bilgiler varmış gibi sundu.

Som, dün köşe yazısında daha önce adı Akın Birdal suikastına da karışmış, Türk İntikam Tugayı (TİT) adlı örgütün kurucusu Semih Tufan Gülaltay'ın "Fethullah Müslüman mı? başlıklı kitabını konu etti. Gülaltay, milliyetçi söylemler geliştirmesiyle biliniyor. Ancak kitabı, sol görüşleriyle tanınan Türk Solu Dergisi'ni de çıkaran İleri Yayınları arasında 2000 yılında çıkmıştı.

Gülen'i Bahaî olmakla itham eden kitap hakkında Beyoğlu 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde, "kitapta yer alan iddiaların gerçek dışı olduğu ve Gülen'in kişilik haklarının ihlâl edildiği nedeniyle manevî tazminat davası açılmıştı. 7 yıl süren yargılama sürecinde Gülaltay, iddialarına bâzı kurumları da âlet etmek istemişti. Mahkeme iddiaların araştırılması için Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Millî İstihbarat Teşkilâtı'na yazı yazarak, "Fethullah Gülen'in gizli soruşturmalarda Bahaî olup olmadığı, dinler-arası diyalog adı altında Tevrat ittifakını yaratma çabası içinde olup olmadığı yönündeki bilgileri ve Bahaî dini ve bu dine mensup kişilerle ilişkileri konusunda bilgi ve belgeleri istemişti. Her 3 kurum da mahkemeye Bahaî inancıyla veya dinler arası diyalog adı altında Tevrat ittifakını yaratma çabası içinde olduğuna dâir herhangi bir bilgi ve belge bulunmadığı yönünde cevap vermişti. "Bilirkişi raporunda Gülen'in Bahaî olduğunu ispat için gösterilen verilerin ilmî izahtan uzak olduğu, kitabın Gülen'in kişilik haklarına saldırı sözcükleri ve ana fikrini içerdiği, basının haber verme, bilgilendirme, kamu yararı, güncellik kriterlerini aşan kişisel haklara tecavüz ağırlıklı olduğu belirtilmiş denilen mahkeme kararına göre, Gülaltay ve kitabı basan İleri Yayıncılık Reklâmcılık Ltd. Şti. 5 bin YTL manevî tazminata mahkûm edilmişti.

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Deniz Som'un "Bahaîlik, çarpıcı bir konu... İlginç bir araştırma... Ayrıntılı bir çalışma... Sonunda, uzmanlarca uzun uzadıya tartışılacak bir kitap ortaya çıkmış: Fethullah Müslüman mı? diyerek, gündeme getirdiği kitap hakkında mahkûmiyet kararı bulunmasına ve 8 yıl önceki bir hadise olmasına rağmen bugünlerde gündeme getirilmesi mânidar bulunuyor.

***

http://tr.fgulen.com/content/view/3748/5/ 13.05.2008 17:38

Eğitimci Olarak Fethullah Gülen Dr. Thomas Michel 24.02.2002

1. Fethullah Gülen ve 'Gülen Okulları'

Bu tebliğ için seçtiğim konu: 'Bir eğitimci olarak Fethullah Gülen.' İlk olarak itiraf etmeliyim ki; hakkında konuşacağım konuyla ilişkim tersinden başladı. Fethullah Gülen'in eğitim ve pedagoji hakkındaki eserlerini incelemek ve sonra, tümdengelim olarak adlandırılabilecek bir yaklaşımla, bu prensiplerin nasıl uygulamaya konulduğunu görmeye çalışmak yerine, ben ilk olarak Sayın Gülen'in önderliğindeki hareketin katılımcıları tarafından yürütülen eğitim kurumlarını tanıdım. Bu tecrübe beni, Fethullah Gülen ve dava arkadaşlarının eğitim vizyonundan doğan muazzam eğitim girişiminin ardında yatan rasyoneli keşfetmek için, onun eserlerini incelemeye yöneltti.

Başlangıç olarak Sayın Gülen'in, genellikle özensiz bir biçimde 'Gülen Okulları', ya da 'Gülen Hareketinin Okulları' şeklinde nitelendirilen okullarla ilişkisi konusunda dikkatli olmak zorunluluğu vardır. Sayın Gülen kendisini esas olarak eğitimci olarak tanımlamış ve hareketinin mensupları tarafından ondan genellikle, Türkiye'de din öğretmenlerine verilen unvana atfen, Hoca Efendi olarak söz edilmiştir. [1] Ancak kendisi eğitimle öğretim arasında ayrım yapmada çok titiz davranmaktadır. 'İnsanların büyük bir kısmı öğretmen olabilir', demektedir, 'Ancak eğitimcilerin sayısı yok denilecek kadar azdır.' [2]

Ayrıca kendisine ait hiçbir okul bulunmadığını ısrarla vurgulamaktadır. 'Hiç bir okula sâhip olmadığımı söylemekten yoruldum' [3] diye vurguluyordu biraz kızgınca. Onun ismiyle ilişkilendirilen, 50'nin üzerinde ülkede 300'den fazla ilkokul, lise, dershâne, öğrenci yurtları ve üniversite, [4] Fethullah Gülen etrafında 1960'larda toplanan öğrenciler, meslektaşlar ve iş adamları dairesinden doğmuştur. [5] Okullar bu okulların yer aldığı ülkelerle yapılan bireysel anlaşmalarla kurulmuş ve bu amaçla eğitim şirketleri faaliyete geçirilmiştir. Her bir okul bağımsız olarak işletilmektedir, ancak büyük bir kısmı eğitim tedarikleri ve insan kaynağı bakımından Türk şirketlerine güvenmektedir.

Gülen, eğitimini Erzurum'da medresede tamamladıktan sonra 1958 yılında Edirne'de öğreticiliğe başladı. Kısa süre sonra İzmir'e taşındı. Orada hareketin çekirdeğini oluşturan benzer düşüncelere sâhip küçük bir eğitimci ve öğrenci grubu oluştu. Sayıları yıllar içinde hızla artan bu eğitimciler dairesinden, Fethullah Gülen ismiyle ilişkilendirilen okullar doğdu. Bağımsız olarak faâliyet gösteren, ancak aralarında koordinasyon ve eğitim bağlarına sâhip bu okullar ortak bir pedagojik vizyon, benzer müfredat, insan ve materyal kaynaklarını paylaşan esnek bir kurumlar federasyonu olarak adlandırılabilir.

2. 'Gülen Okulları'yla Kişisel Karşılaşmam

Bu okullardan birisiyle ilk karşılaşmam 1995 yılına kadar uzanır. Bu süreç Güney Filipinlerdeki Mindanao adasında yer alan Zamboanga'da kentin birkaç mil dışında bir 'Türk' okulu bulunduğunu öğrenmemle başladı. Okula vardığımda ilk dikkatimi çeken, tesisin girişinde yer alan tabela oldu: 'Filipin-Türk Hoşgörü Okulu.' Bu isim, nüfusunun neredeyse eşit olarak %50'si Müslüman, %50'si Hristiyan olan, 20 yılı aşkın bir süredir çeşitli Moro ayrılıkçı hareketlerinin Filipin hükümetinin askerî güçlerine karşı silâhlı mücadele verdiği bir bölgede yer alan Zamboanga kentine şaşılacak derecede uygunluk gösteren bir isimdi.

1000'den fazla öğrencinin eğitim gördüğü bu okulun Türk yöneticisi ve personeli bana büyük yakınlık gösterdiler. Okulun bir kısmı Müslüman, bir kısmı da Hristiyan olan Türk personel ve onların Filipinli meslektaşlarından aldığım, buranın kurum olarak hoşgörünün oluşturulmasına adandığına ilişkin sözlerinin boş bir övünme olmadığını gördüm. Gerilla savaşıyla birlikte adam kaçırmanın, kısa ayaklanmalar, tutuklamalar ve kayıpların; askerî ve milis güçleri tarafından adam öldürmelerin sıklıkla görüldüğü bir bölgede, bu okul Müslüman ve Hristiyan Filipinli çocukları yüksek kalitede bir eğitim standardıyla eğitiyor, onlara birlikte yaşama ve birbirleriyle daha olumlu ilişkiler kurma yolları sunuyordu. Cizvit meslektaşlarım ve Ateneo de Zamboanga'daki alaylı profesörler, başlangıcından itibaren Filipin-Türk Hoşgörü Okulunun bölgenin Hıristiyan kuruluşlarıyla derin düzeyde bir ilişki ve işbirliği sürdürdüklerini teyit ettiler.

O zamandan bu yana Fethullah Gülen netwörk'ü içinde yer alan diğer okulları da ziyaret etme, öğretim personeli ve idarî personelle eğitim politikasını tartışma imkânı buldum. Türkiye'de İstanbul bölgesindeki ve Urfa kentindeki birkaç okulu ziyaret ettim. Orta Asya'daki eski bir Sovyet Cumhuriyeti olan Kırgızistan'da, tamamı Gülen hareketinden ilham almış ve onlar tarafından kurulmuş 12 Sebat okulunun, Atatürk Alatoo Üniversitesi dâhil, yaklaşık yarısını inceleme fırsatı buldum. Herhangi bir ayrım yapmadan söyleyebilirim ki; bu okullar günümüz dünyasında karşılaştığım en dinamik ve yararlı eğitim kurumları arasında yer almaktadır.

Bilim, bilgi ve lisan alanlarındaki eğitim programlarının gücü, akademik olimpiyatlarda tekrarlanan başarılarla sergilenmektedir. Bişkek'teki bir ortaokulda, bir grup yedinci sınıf Kırgız öğrenciye yarım saat kadar hitap etme fırsatı buldum. Konuşmamın sonunda öğretmenleri öğrencilerden, benim İngiliz İngilizcesi değil Amerikan İngilizcesi konuştuğumu gösteren telaffuz ve kelime unsurlarını belirlemelerini istedi ve öğrenciler bunu yapmada hiçbir güçlük çekmeyerek beni hayrete düşürdüler. Her ne kadar, genel olarak Türkiye dışındaki Gülen okullarında olduğu gibi, bu okulda da eğitim dili İngilizce ise de, öğrenciler ana dilleri olan Kırgızca'nın yanı sıra Rusça ve Türkçe'de de aynı derecede başarılı olduklarını gösterdiler. Öğretmenlerinin adanmışlığı ve birlik ruhu, heyecan verici bir eğitim girişimiyle meşgul olduklarının bilincinde olduklarının kanıtıydı. Hiçbir okulda, gelişmiş ülkelerdeki okullarda yaygın olan isteksizliği ve bariz bir kafa karışıklığını görmedim.

Bu okulların Müslümanlar'ın dinsel bağlılıklarının bir ifâdesi olduğunun bilincinde olarak, müfredatlarında ve fiziksel çevrelerinde daha açık bir İslâmî içerik görmeyi bekliyordum, ancak durum böyle değildi. Bana şaşırtıcı gelen şekilde dinsel ilhamlı eğitim projesinin kabûl edilebilir bir parçasını oluşturması gereken bu bölümün olmamasının nedenini sorduğumda, bana öğrenci kitlesinin çoğulcu yapısı nedeniyle -Zamboanga'da Hristiyan ve Müslüman; Kırgızistan'da bunlarla birlikte Budist ve Hindu-, açık bir talimatlandırma yerine; dürüstlük, çok çalışma, uyum ve vicdanî hizmet gibi evrensel İslâmî değerleri öğretmeyi amaçladıklarını söylediler. Bişkek'teki Sebat International School'da bulunan ABD, Kore ve Türkiye'den gelen öğrenciler, Afganistan ve İran'dan gelen öğrencilerle gayet rahat bir şekilde eğitim görüyorlardı.

Bu karşılaşmalar beni, bu okulların altında yatan eğitim prensipleri ve motivasyonu belirlemek ve Gülen'e bir eğitimci olarak kendi vizyonunu diğerlerine aşılayabilme yeteneği kazandıran teknikleri anlamak için onun eserlerini araştırmaya itti. Bunlar tebliğimin bundan sonraki bölümünü işgal edecek konulardır. Esas olarak Gülen'in eğitim politikalarının temel ifâdesi olan Gülen Okulları üzerinde duracağım ve onun teşvik ettiği diğer girişimlerin, Samanyolu televizyon netwörk'ü, Zaman gazetesi ve diğer yayın projeleri, ihtiyaç içindeki öğrencilere yönelik burs programı ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın dinler arası diyalog ve anlayışı güçlendirme çabaları gibi çalışmaların eğitimsel yönleri üzerinde durmayacağım.

3. Fethullah Gülen'in Eğitim Vizyonu

Gülen'in eğitimsel çıkış noktasının, eğitimi Türk toplumundaki temel kriz olarak görmesi olduğu anlaşılmaktadır. Bu sosyal krizi meydana getiren faktörleri analiz ederken, değişik eğitim tipleri ve sistemleri arasındaki koordinasyon eksikliğinin görmezden gelinemeyecek bir element olduğu sonucuna varmaktadır. Türkiye'deki eğitimin 20. yüzyıl boyunca gelişiminin, geleceğe yönelik entegre bir perspektiften yoksun ve toplum içindeki mevcut bölünmeleri sürdüren mezunlar yetiştiren, birbirlerini dışlayıcı eğitim sistemleri arasındaki sağlıksız bir rekabetten ibaret olduğunu düşünmektedir. Bu konuda şunları söylemektedir: 'Modern okulların ideolojik dogmalar üzerinde yoğunlaştığı, dinsel eğitim kurumlarının (medreseler) yaşamdan koptuğu, manevî eğitim kurumlarının (tekkeler) bütünüyle metafiziğe daldığı ve ordunun kendisini tamamıyla gücüne hasrettiği bir zamanda esas olarak bu koordinasyon mümkün değildi.'[6]

Modern lâik okulların kendilerini modernist ideolojinin önyargıları ve geleneklerinden kurtaramadığını, medreselerin ise teknoloji ve bilimsel düşüncenin meydan okumalarına cevap verebilme konusunda yeterli ilgi ve yetenek sergileyemediğini düşünmektedir. Medreseler geçmişten kopmak, değişim gerçekleştirmek ve bugünün ihtiyacı olan eğitim formasyonu tipini sunabilmek için gerekli esneklik, vizyon ve yetenekten yoksundur. Geleneksel olarak manevî değerlerin gelişimini besleyen tasavvuf kökenli tekkeler, dinamizmlerini kaybettiler ve Gülen'in ifâde ettiği gibi; 'geçmiş yüzyıllarda yaşamış din büyüklerinin faziletleri ve kerametleriyle avundular.' Eskiden dinsel enerji ve aktivitenin temsilcisi ve ulusal kimliğin sembolü olan askeriye tarafından verilen eğitim, kendini öne çıkarma ve kendini koruma yaklaşımlarını destekleyici hale dönüştü.

Bugünün meydan okuması; geleneksel pedagojik sistemlerin birbirlerini rakip ya da düşman olarak görmeyi aşıp birbirlerinden istifâde edecek hâle gelmeleri için bir yol bulmaktır. Eğer 'düşünce, aksiyon ve ilham' bireyleri oluşturmayı umut ediyorlarsa, eğiticilerin çeşitli eğitim akımları içinde bulunan kavrayışları ve güçleri entegre ederek, mutlaka 'akıl ile kalbin evliliğini' gerçekleştirmeye gayret etmeleri gerekmektedir. Yüzyıllar boyunca oluşturulan miras olan içsel bilgeliğin, milletin sürdürülebilir kalkınması için gerekli bilimsel araçlarla entegrasyonu, öğrencilere kendi çevrelerinin sosyal baskılarını aşma imkânı verecek ve onlara hem içsel istikrar hem de faâliyetleri için yön sağlayacaktır. Gülen şunları söylemektedir: 'Biz eğitim yoluyla yardım edene kadar, gençlik kendi çevresinin esiri olacaktır. Amaçsızsa, kendi tutkularının esiri olarak, bilgi ve mantıktan yoksun olarak yetişecektir. Eğitimleri onları geçmişleriyle entegre eder ve aydın bir şekilde geleceğe hazırlarsa, ulusal düşünce ve duyguların yiğit genç temsilcileri haline gelebilirler.' [7]

Bu son cümle önemlidir ve Gülen'in Türkiye'de sürmekte olan tartışmaya bir cevabı niteliğindedir: 'Gençleri geçmişiyle entegre etmek ve onları aydın bir şekilde geleceğe hazırlamak'. Birçok gözlemci Modern Türkiye'nin karakteristik özelliklerinden birisinin Osmanlı geçmişinden kopmaya yönelik planlı çabalar olduğuna dikkat çekmektedir. Türk hükümeti tarafından geçen 70 yıl boyunca yürürlüğe konulan yasaların birçoğu, milleti modernize etme metodu olarak Osmanlı geçmişinden bilinçli olarak kopuşu sağlamayı amaçlıyordu. Örnekler arasında Başkentin İstanbul'dan Ankara'ya nakledilmesi, Hilafetin/padişahlığın kaldırılması, Arap harflerinin Lâtin harfleriyle değiştirilmesine ilişkin ortografik reform, Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçe kökenli kelimelerle değiştirmeyi amaçlayan dil reformu, İsviçre Medenî Kanunu ve İtalyan Ceza Kanununun şeriat hükümlerinin yerine getirilmesini içeren hukuk reformu, hafta tatili olarak pazar gününün belirlenmesi, zorunlu soyadı kullanımı ve Farsça -zâde yerine -oğlu ekinin kullanılmaya başlanılması, fes ve türban gibi karakteristik Osmanlı giysilerinin yasaklanması ve Batılı giyimin zorunlu kılınması yer almaktadır. Bütün bu reformlar modernizasyon çabası içinde Osmanlı'dan kopuşu amaçlamaktaydı. [8]

Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından bu yana geçen onlarca yıl boyunca birçok Müslüman Türk, Avrupa medeniyetinin en iyi ve en kötülerini körü körüne kabûl ettirmek için uygulanan 'modernizasyon' programını eleştirmişlerdir. Bu kişiler laikleşmeyi, yalnızca sekülarizasyon sürecinin amaçlanmamış bir yan ürünü olarak görmemekte, din karşıtı önyargıların bilinçli sonucu olarak değerlendirmektedir. Bu kişiler, modernizasyon reformlarının altında yatan telaffuz edilmeyen varsayımın, dinin ilerlemenin önündeki bir engel olduğu ve eğer toplumun ilerlemesi isteniyorsa dinin; toplum, ekonomi ve politikanın kamusal alanlarından mutlaka dışlanması gerektiğine ilişkin ideolojik inanç olduğunu ileri sürmektedirler. Cumhuriyetin kurulmasından bu yana geçen onlarca yıl boyunca oluşan ve birbiriyle rekabet eden eğitim sistemleriyle güçlendirilen karşılıklı mücadele hatları, Türkiye'de bütün düşünce sâhiplerinin kendi tarafını ilân etmesi beklenilen bir din-lâiklik tartışmasına dönüşmüştür.

Benim görüşüme göre, Fethullah Gülen'e hem 'lâik' hem de 'dindar' 'sağ' ve 'sol'un hücum etmesinin nedenlerinden birisi tam olarak, onun bir çıkmaz sokak olarak gördüğü bu konuda herhangi bir tarafta yer almayı reddetmesidir. Bunun yerine o sürmekte olan bu tartışmanın ilerisine geçmeyi sağlamasını umut ettiği geleceğe odaklı bir yaklaşım önermektedir. Gülen'in çözümü Türkiye Cumhuriyeti tarafından uygulanmakta olan maksatlı modernizasyon hedefini teyit etmek, ancak gerçek bir etkili modernizasyon sürecinin mutlaka kişinin bütünüyle gelişimini içermesi gerektiğini göstermektir. Eğitim terimleriyle ifâde edilirse; bu sürecin mutlaka çeşitli mevcut eğitim akımlarının ana kaygılarını alması ve bunların bugünün dünyasının değişen taleplerine cevap verecek yeni bir eğitim stili içine dâhil etmesi gereklidir.

Bu sistem geçmişi yeniden canlandırma veya geri getirmeyi amaçlayan tepkisel projelerden çok farklıdır. Onun adıyla ilişkilendirilen okullarda sunulan eğitimin, Osmanlı sisteminin yeniden canlandırılması ya da halifeliğin geri getirilmesi girişimi olmadığını savunan Gülen, bu okulların geleceğe odaklandığını tekrar tekrar ifâde etmektedir. Bunun için bir kadim Türk atasözünü nakletmektedir: 'Eğer yeni şartlara adapte olunmazsa, sonuç yok olmak olacaktır' (Ya yeni hâl, ya da izmihlâl). [9]

Gülen, modernizasyonun gerekliliğine rağmen, geçmişten radikal bir kopuşun getireceği riskler bulunduğu görüşündedir. Geleneksel değerlerden koparılan gençler maddi başarı dışında herhangi bir değer öğretilmeksizin eğitilme tehlikesi içindedirler. Küreselleşmiş piyasa sistemi memurlarının kitlesel üretimini amaçlayan modern eğitim girişimlerinde; fikir derinliği, düşünce berraklığı, duygu derinliği, kültürel kadirşinaslık veya manevîyata ilgi gibi manevî değerlerin göz ardı edilmesi eğilimi görülmektedir.

Bu gibi sistemlerde yetişen öğrenciler meslek sâhibi olmak için yeterli derecede eğitilmiş olabilir, ancak gerçek insanî hürriyeti gerçekleştirecek içsel formasyona sâhip olmayacaklardır. Hem ekonomik hem de politik alanlardaki liderler sıklıkla meslekî, 'değer içermeyen' eğitimi destekler ve teşvik ederler. Çünkü bu eğitim güç sâhiplerinin 'yetiştirilmiş ancak eğitilmemiş' çalışan kadroları daha kolay kontrol etmesine imkân sağlamaktadır. 'Gülen vurgulamaktadır ki; eğer kitleleri kontrol altında tutmak isterseniz, sâdece onları bilgi bakımından aç bırakın. Kitleler böyle bir zorbalıktan ancak eğitim yoluyla kurtulabilirler. Sosyal adalete giden yol, yeterli evrensel eğitimle döşenmiştir, yalnızca böyle bir eğitim başkalarının haklarına saygı duymak için yeterli anlayış ve hoşgörüyü kazandırır.' [10] Gülen'in görüşüne göre, iyi yapılandırılmış bir eğitimin yokluğuyla engellenen yalnızca adaletin sağlanması değil, aynı zamanda insan haklarının tanınması ve diğer insanlara yönelik kabûl ve hoşgörü yaklaşımlarıdır. Eğer insanlar düzenli olarak kendilerini 'düşünme' üzerine eğitir ve sosyal adalet, insan hakları ve hoşgörü pozitif değerleriyle desteklenirse, o zaman bu yararlı hedeflerin uygulanması için değişim unsurları olabilirler.

Modern toplumlardaki krizler onlarca yıllık okul eğitiminin 'ideâlsiz kuşaklar' yetiştirmesinden kaynaklanmaktadır. [11] Toplumda hareket, aksiyon ve yaratıcılığın kaynağı insan ideâlleri, amaçları, hedefleri ve vizyonudur. Eğitimleri yalnızca piyasa değeri olan becerilerin kazanılmasıyla sınırlı olan insanlar, toplumsal değişimi harekete geçirmek ve gerçekleştirmek için gerekli dinamizmi sağlayamazlar. Bunun sonucu sosyal açıdan dumura uğrama, çöküş ve narsisizmdir. Gülen şunları söylemektedir: 'İdeâlsiz ve amaçsız bırakıldığında, insanlar canlı cenaze durumuna düşer, insan yaşamına özgü emareler göstermezler... Kullanılmayan organın dumura uğraması ve kullanılmayan âletin paslanması gibi, amaçsız kuşaklar da sonunda ideal ve amaçsızlık yüzünden harcanıp giderler.'

Onun değerlendirmesine göre toplumsal kriz; toplumların rehberleri ve harekete geçiricileri olan öğretmenler ve aydınların, eğitime sınırlayıcı ve entegre olmamış yaklaşımın devam ettiricileri hâline gelmeleriyle yoğunlaşmaktadır. Eğitim sisteminden insanî değerlerin yok edilmesini protesto etmek ve bilimsel hazırlığı; mantık, etik, kültür ve manevîyat disiplinlerinde öğretilen manevî değerlerle birleştiren bir pedagoji için mücadele etmek yerine, eğiticiler sıklıkla 'yeni düşük standartlara kolaylıkla adapte olmaktadırlar'. Gülen entelektüellerin nasıl asırlar boyu bilgelik ve incelik içinde büyüyen geleneksel kültürel temel yerine manevî bakımdan güçsüzleştirmeyi ve teknolojik olarak modern kültüre kapılıp gitmeyi tercih edebildiklerini anlamakta güçlük çekmektedir.

Eğer eğitim reformu gerçekleştirilecekse, öğretmenlerin eğitimi göz ardı edilemeyecek bir görevdir. Gülen 'eğitimin öğretimden farklı olduğuna' dikkate çekmektedir. [12] İkisi arasındaki fark hem öğretmenlerin hem eğitimcilerin bilgi vermeleri ve beceri öğretmelerine karşın, öğrencilerin kişiliğinin ortaya çıkmasına yardım etme yeteneğine sâhip olan, düşünceyi ve düşünmeyi besleyen, karakter yapılandıran ve öğrencilerin öz disiplin, hoşgörü ve dava duygusunu içselleştirmelerine yardım edebilen yalnızca eğitimcidir. Öğrencinin karakter formasyonuyla ilgilenmeyen, yalnızca maaş almak için öğretmenlik yapanları 'körlere kılavuzluk eden körler' olarak tanımlamaktadır.

Birbiriyle yarışan ve birbirine hasım olan eğitim sistemleri Gülen'in tâbiriyle 'asla meydana gelmemesi gereken bir acı mücadeleye neden oldu: Bilim Dine karşı.' [13] 19-20. yüzyıllar boyunca düşünürlerin, politikacıların ve dinî liderlerin enerjilerini tartışmanın iki tarafında harcayan bu sahte zıtlık; eğitim felsefeleri ve metotlarının iyice ayrılmasıyla sonuçlandı. Modern laik eğitimciler dini en iyi ifâdeyle boşa zaman harcama, en kötü ifâdeyle de ilerlemenin önündeki engel olarak gördüler. Bu tartışma dinî düşünürler arasında modernitenin reddi ve dini 'gerçek anlam ve işlevde bir din yerine politik bir ideoloji olarak görme'ye yol açtı. Gülen dinî eğitimcilerin, dinî ve manevî değerlere açık bilimlerin ve bilim adamları alanında güçlü bir formasyona sâhip oldukları bir eğitim sistemi yoluyla, 'uzun süren din-bilim çatışması sona erecek ya da bu çatışmanın saçmalığı kabûl edilecektir.'

Gülen, bunun gerçekleşmesi için, 'kalpleri dinî bilimler ve manevîyatla, akılları ise pozitif bilimlerle aydınlanmış gerçek aydın yetiştirmeyi' insanî vasıflara ve ahlâkî değerlere göre yaşamaya vakfetmiş, aynı zamanda 'zamanlarının sosyo-ekonomik ve politik şartlarının farkında olan' insanlar yetiştirmek için, dinî ve pozitif ilimleri ahlâk ve manevîyat yoluyla birbiriyle kaynaştıran, yeni bir eğitim stilinin gerekli olduğunu öne sürmektedir. Bilim öğretiminin karakter geliştirme, sosyal bilinçlenme ve aktif bir manevîyatla entegrasyonunu okulun eğitim hedefi olarak benimsemek, eleştirmenlere aşırı idealist, muhtemelen donkişotça bir çaba olarak görünebilir. Bu eğitim felsefesinin tek yeterli sınavı, Sayın Gülen'in dava arkadaşlarının bu prensiplere dayalı okullar kurmada ne kadar başarılı olduğunun incelenmesi olacaktır. Bu teyit etme konusuna bu tebliğin ileriki bölümlerinde döneceğiz.

Gülen'in eğitim hakkındaki eserlerinde bazı terimler sık sık tekrarlanmaktadır ve bu terimlerin yanlış anlamaya neden olmaması için açıklığa kavuşturulmasına gereksinim bulunmaktadır. İlki manevîyat ve manevî değerlerdir. Bazıları bunu 'din' anlamına gelen ve modern lâik toplumlarda, dindarlığa yönelik ön yargıları önlemek için kullanılan bir kod sözcük olarak anlayabilirler. Ancak Gülen'in bu terimi daha geniş bir anlamda kullandığı açıktır. Ona göre, manevîyat yalnızca dinî öğretileri içermekle kalmaz, aynı zamanda etik, mantık, psikolojik sağlık ve etkili bir açıklığı da içerir. Onun eserlerindeki anahtar terimler Şefkat ve hoşgörü'dür. [14] Eğitimin görevi; öğrencilerin 'doğru' disiplinlerle eğitilmelerine ilave olarak bu 'ölçülemez' vasıfların da aşılanmasıdır.

Gülen'in sık sık kullandığı diğer terimlerin de incelenmesi gerekir. Sıklıkla kültürel [15] ve geleneksel [16] değerlere duyulan ihtiyaçtan söz etmektedir. Onun kültürel ve geleneksel değerlere eğitimde yer verilmesi çağrısı, bazı eleştirmenler tarafından Cumhuriyet öncesi Osmanlı toplumuna dönüş içeren tepkisel bir çağrı olarak yorumlandı. Gülen daha sonraları bir irticacı, -bu terim Türk konteksi içinde 'gerici' hâttâ 'kökten dinci' şeklinde tercüme edilebilir - olmakla suçlandı. Bu suçlama onun dâima reddettiği bir suçlamaydı. Konumunu savunurken şunları söylüyordu:

İrtica sözcüğü geçmişe dönüş ya da geçmişi bugüne taşıma anlamına gelmektedir. Ben yalnızca yarını değil, ebediyeti hedef olarak kabûl ediyorum. Ben ülkemizin geleceğini düşünüyorum ve bu gelecek hakkında ne yapabilirsem onu yapmaya çalışıyorum. Herhangi bir eserimde, sözümde ya da faâliyetimde ülkemi geri götürecek herhangi bir şeyi asla yapmadım. Ancak zamanla sınırlanamayacak Allah'a imana, ibâdete, ahlâkî değerlere hiç kimse irtica damgası vuramaz. [17]

Kültürel ve geleneksel değerleri önermede, Türkiye'nin geçmişini, hâlâ modern insanlara öğretecek çok fazla şeyi olan, uzun ve zamanla oluşan bir irfan birikimi olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Geleneksel irfandaki pek çok şey, hâlâ günümüz toplumlarının ihtiyaçlarıyla büyük ölçüde ilgiliydi. Bu irfan birikimi nedeniyle geçmiş göz ardı edilmemelidir. Diğer yandan, geçmişi yeniden geri getirmeyi amaçlayan her görüş, hem kısa ömürlü hem de başarısızlığa mahkûm olacaktır. Osmanlı geçmişinden kopma çabalarını reddederken, Gülen'in, modern toplum öncesini yeniden kurma ya da yeniden yaratma çabalarını da aynı şekilde reddettiği söylenebilir.

Gülen, bâzı modern reformcular arasındaki 'geçmişin boyunduruğundan kurtulma' eğilimini, hem yararı hem de zararı olan bir eğilim olarak görüyordu. Kültürel mirasın zulmedici, durağan ya da orijinal amacını ve ilhamını kaybetmiş elementlerinin şüphesiz yenilenmesi gerekliydi, ancak eğer yeni nesiller daha iyi bir gelecek inşa edeceklerse, özgürleştiren ve insanileştiren elementlerin mutlaka tekrar güçlendirilmesi gereklidir. Ona göre bugünün meydan okuması; 'bugünün şartlarını değerlendirmek ve geçmiş kuşakların deneyiminden yararlanmaktır.' [18] Bu düşüncenin yalnızca Türkiye'deki siyasî yönelişler hakkındaki iç tartışmalarla ve hâttâ İslâm toplumlarının geleceği ile sınırlı olmadığı açıktır. Onun eğitim vizyonu 'dünyanın her yerindeki ' toplumları ve o dünyanın şekillendirilmesinde samimi dindarların rolünü kucaklayan bir vizyondur. Bu konuda şunları söylemektedir:

'Bilim ve teknolojideki ilerlemelerle birlikte, son iki ya da 300 yıl, dünyanın her yerinde geleneksel değerlerden bir kopuş ve yenilenme adı altında farklı değerler ve spekülatif fantezilere bağlanmaya tanıklık etti. Ancak bizim, dünyanın her yerindeki umut verici gelişmelerle güçlenen umudumuz, gelecek yüzyılın iman ve ahlâkî değerler çağı, dünyanın her yerindeki inananlar için bir Rönesans ve yeniden canlanmaya tanıklık edecek bir çağ olacaktır. [19]

Gülen'in eğitimdeki ana ilgi alanı, gelecektir. O, insanın hem maddî hem de manevî yönlerini dikkate alan bir değerler sistemiyle teçhiz edilmiş, toplumda gerekli değişimleri idrak edebilecek ve gerçekleştirilebilecek reformcular yetiştirmek istiyor. İyi planlanmış eğitimin, doğal olarak mutlaka öğrencide bir kişisel transformasyonu içermesi gerekmektedir. Öğrencilere mutlaka rehberlik edilmeli ve öğrenciler, topluma kalıcı bir katkı yapma imkânı verecek sınırlayıcılıktan uzaklaşmaya, kendisine özgü düşünce tarzlarına ve öz-kontrol, öz-disipline teşvik edilmelidir. Gülen bu konuda şunları söylemektedir:

Dünyada reform isteyenler başta kendilerini değiştirmelidir. Diğerlerini daha iyi bir dünyaya götürecek yola taşımak için, kendi içsel dünyalarındaki nefret, garaz ve kıskançlıktan arınmalı ve dışsal dünyalarını her tür erdemle süslemelidirler. Öz-kontrolden ve öz-disiplinden çok uzaklaşanlar, duygularını arıtamayanlar, başlangıçta çekici ve anlayışlı görünebilirler. Ancak bunlar başkalarına kalıcı bir şekilde ilham veremezler ve uyandırdıkları fikirler de kısa sürede kaybolacaktır. [20]

Bugünün toplumundaki krizlerin rakip eğitim sistemleri ve felsefeleri arasında koordinasyon eksikliğine bağlı olması nedeniyle, Gülen tarafından önerilen yeni eğitim stili doğrudan krizin temel nedenlerine cevap vermeyi amaçlamaktadır. Bunu yaparken Gülen, yeni eğitimin daha istikrarlı ve uyumlu toplumlar inşa edeceğine yönelik sağlıklı bir umut sunmaktadır. Eğer ulusal ve özel eğitim sistemleri tamamen maddî bilginin kazanılmasına ve teknolojik becerilerde ustalaşmaya yönlendirilirse, toplumdaki gerilimler ve çatışmalar için bir çıkış sunamazlar ve daha iyi bir gelecek için temel oluşturacak bir çözüm oluşturamazlar.

Öğrencilerin hem maddî hem de manevî ihtiyaçlarına cevap vermeyi amaçlayan bir eğitim tipi için çağrı yapan Gülen, eğitim reformunu olumlu sosyal değişimin anahtarı olarak görmektedir. Bu konuda şunları söylemektedir: 'Bir ulusun devamlılığı insanlarının eğitimine, onların yaşamlarının manevî mükemmellik tarafından yönlendirilmesine bağlıdır. Eğer uluslar, geleceklerini emanet edebilecekleri iyi eğitilmiş nesiller yetiştiremezlerse, o zaman gelecekleri karanlıktır.' [21]

Gülen'in Eğitim Felsefesine Yönelik Eleştiriler

Gülen'in yeni bir tür eğitim önerisi, onun adıyla ilişkilendirilen okullar ağı ile uygulamaya konulduğu şekliyle, evrensel olarak, özellikle anavatanı Türkiye'de, mutlak kabûl görmemektedir. Bâzı eleştirmenler Gülen tarafından telâffuz edilen eğitim felsefesini, kurulu lâik düzene yönelik olası bir tehdit oluşturabilecek kadrolar kurmak için bir paravan olarak görmektedirler. Onlar Rusya'da, Orta Asya'da, Kafkasya'da ve Balkanlar'da yükselen birçok okul aracılığıyla Gülen'in lâik Türkiye'nin etrafında 'yeşil bir çember' oluşturma girişimi içinde olduğunu ileri sürmektedirler.

Öğrencilerin duygularını, değerlerini ve yaklaşımlarını şekillendirmeyi amaçlayan herhangi bir eğitim biçiminin beyin yıkamayla suçlanması muhtemeldir. Sayın Gülen de bu suçlamadan muaf kalamadı. Türkiye'deki eleştirmenler [22] her ne kadar bu okullarda yürütülen herhangi bir dinî eğitim bulunmasa da, dinin ve politik bakımdan yönlendirilmiş İslâmî öğretilerin öğrencilere örnekler ve öğrencilerle öğretmenler arasındaki gayrı resmî ilişkiler yoluyla aşılandığını ileri sürmüşlerdir.

Gülen bu suçlamalara onun hareketi tarafından kurulan okulların Türk Millî Eğitim Bakanlığı'nın program ve müfredatını uyguladığına dikkat çekerek cevap vermektedir. Bu okulların yalnızca Türk Millî Eğitim Bakanlığı tarafından değil, ayrıca bu okulların kurulduğu ülkelerin istihbarat örgütleri tarafından da sürekli olarak denetlendiğine işaret etmektedir. [23] Bu okulları denetleyenler, asla herhangi bir beyin yıkama, politik eylemcilik ya da hükümet karşıtı fikirlerin, ne normâl öğretim yoluyla ne de gayrı resmî ilişki yoluyla aşılandığına ilişkin herhangi bir kanıt bulamadılar.

Gülen, okulların Türk toplumunun bütün sektörlerinde çalışan mezunlarının hiçbir zaman öğrenciler üzerinde baskı yapıldığına ilişkin herhangi bir şikâyette bulunmadıklarına işaret etmektedir. Aynı durum resmî ziyaretçiler için de geçerlidir:

'Ülkemizin iki cumhurbaşkanı, bakanlar, milletvekilleri, düşünürler, yüksek rütbeli emekli subaylar, gazeteciler, her görüş ve düzeyden binlerce insan gitti, bu okulları gördü ve döndü. Bu okulların kurulduğu ülkelerden onlara yöneltilen bu tür hiçbir şikâyet olmamıştır. İstisnasız hepsi bu okullardan sitayişle söz etmektedir.' [24]

Son tahlilde 'geçmişten kopma', 'geçmişi savunma' ya da 'geçmişi geri getirme' kategorileri Fethullah Gülen'in eğitim vizyonunu anlama girişiminin çok uzağındadır. Onun hareketinin fikir babalığını yaptığı okullar oldukça özel bir tarihsel kontekse kök salmış, ancak daima o konteski aşmayı amaçlamış okullar olarak tasarlanmıştır. Konteks farklılığı nedeniyle, Türkiye, Kırgızistan, Danimarka ya da Brezilya gibi birbirinden tamamen farklı ülkelerde kurulan okullar zorunlu olarak birbirinden çok farklıdır, ancak tamamı aynı insanî vizyondan ilham almaktadır.

Gülen bu vizyonu veciz bir şekilde şöyle ifâde etmektedir: 'Öğrenen ve başkalarına öğretip fikir veren insan gerçek insandır. Câhil olan ve hiçbir öğrenme arzusu olmayan insanı tam insan olarak görmek zordur. Ayrıca ilim sâhibi olan, fakat kendisini yenilemeyen ve değiştirmeyen böylece diğerlerine örnek olmayan insanın tam insan olduğu tartışmalıdır.' [25] Bu insanî vizyona pozitif bilimler, insanî bilimleri karakter geliştirme ve yukarıda söz ettiğimiz gibi geniş anlamda anlaşılması gereken 'manevîyat' girmektedir. Bu okulların öğrencilerinin üniversite sınavlarında sürekli yüksek puanlar alması ve Uluslar arası Bilgi Olimpiyatlarında matematik, fizik, kimya ve biyoloji gibi dallarda şampiyonlar çıkarmaları şaşırtıcı değildir.

Ancak bu okulları dünyanın her yerindeki binlerce hazırlayıcı okuldan ayıran şey, insan formasyonu için duyulan kaygıdır. Gülen, okulu öğrencilerin yalnızca bilgi ve beceri elde ettiği bir yer değil, yaşam hakkında da sorular sormaya başlayacağı, eşyanın anlamını arayacağı, yaşama yapmak isteyecekleri özel katkı konusunda düşünmeye başlayacağı ve bu dünyadaki yaşamı bir sonraki dünyayla ilişkilendirebileceği bir laboratuar olarak görmektedir. Hâttâ eğitim hakkındaki bazı eserlerinde, okuldan kutsal faaliyetlerin yürütüldüğü kutsal bir yer olarak, dinî tabirlerle söz etmektedir. Bu konuda şunları söylemektedir: 'Okul, hayatî fikirler ve olaylar üzerine ışık saçabilir ve öğrencilere kendi doğal ve insanî çevrelerini anlama imkânı verir. Ayrıca olayların ve eşyanın anlamını ortaya çıkaracak, kişiyi düşünce bütünlüğüne ve derin düşünmeye götürecek yolu çabucak açar. Esasta, bu okullar, 'hocaları' öğretmenler olan bir tür ibâdet yerleridir.' [26]

İslâm'ı Öğreten Bir Öğretici Olarak Fethullah Gülen

Bu tebliğin konusu bir eğitimci olarak Fethullah Gülen'di. Onun din düşünürü ve öğretmeni olarak rolü (geleneksel saygı ifâdesi olan Hoca Efendi sözüyle altı çizildiği gibi) dikkatli bir şekilde incelenmeyi hak etmektedir. Aynı dikkatin onun modern İslâm yorumcusu olarak dinî düşüncelerine de gösterilmesi gerekmektedir. Bu gibi konular bu tebliğin kapsamı dışında kalmaktadır. Ancak Sayın Gülen tarafından fikir babalığı yapılan eğitim girişimlerine karşı, tam olarak onun bir İslâm düşünürü ve öğretmeni olarak kabûl edilmiş statüsü nedeniyle, birçok suçlama yöneltildiği için, onun eğitim vizyonunun incelenmesi İslâm hakkındaki eserlerine kısaca bakmadan tamamlanmış olmayacaktır.

Gülen'in 300'den fazla eserinin çoğunda, açıkça İslâmî konular ele alınmaktadır. Bazıları öğrencilere ve ibadet edenlere yaptığı konuşmalar ve verdiği vaazların derlenmesinden oluşmaktadır. Diğerleri ise zaman zaman öğrencileri tarafından ona sorulan sorulara verdiği cevaplardır. Eserleri; Peygamber Hz. Muhammed'in (S.A.V.) biyografisinden tasavvufun temel girişin [27], kelâm biliminde geleneksel olarak tartışılan soruların ele alınmasına [28], İslâm inancının temel temalarına [29] kadar uzanmaktadır. Bu eserler uzmanlara yönelik olmayıp, daha genel düzeyde eğitimli Müslümanlar'a hitap etmektedir.

İmanî ve İslâmî uygulamaları, modern inananların ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde sunmayı amaçlayan Gülen'in, Bediüzzaman Said Nursi geleneğini sürdürdüğü söylenebilir. Said Nursi ve talebelerinin, Onun 1960 yılındaki ölümünden önceki ve sonraki onlarca yıl boyunca hükümetin kuşkusunu çekmesi nedeniyle, Gülen'in bu Doğu Anadolu Şeyhi ile ilişkileri Türkiye'de tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Gülen sıklıkla Nurcu, yâni Said Nursi'nin talebesi olmakla suçlanmıştır. Bu suçlamaya ilişkin olarak sorgulandığında, Gülen, Said Nursi'nin eserlerinden de, diğer birçok Müslüman düşünürün eserlerinden yararlandığı gibi yararlandığını inkâr etmemekte, ancak kendisinin tarikat anlamında Nursi takipçisi olduğu iddiasını reddetmektedir. Şunları söylemektedir:

Nurcu kelimesi, her ne kadar Bediüzzaman Said Nursi tarafından bir unvan olarak kullanılmışsa da, temelde onun hasımları tarafından Nursi'nin hareketi ve takipçilerini hor görme ve onları sapkın bir tarikat olarak gösterebilmek için kullanılmıştır. Yaşamda herkes birçok diğer insandan, yazarlardan, şairlerden ve düşünürlerden yararlanmakta ve etkilenmektedir. Ben hayatım boyunca Doğudan ve Batıdan birçok tarihçi ve yazarı okudum ve onlardan yararlandım. Bediüzzaman Said Nursi onlardan yalnızca birisiydi. Onunla hiç karşılaşmadım. Diğer yandan, belli bir özel gruba atfı ifâde eden -ci, -cu gibi ekleri asla kullanmadım. Benim tek hedefim bir mü'min olarak yaşamak ve ruhumu Allah'a bir mü'min olarak teslim etmektir. [30]

Yine de bâzı gözlemciler Gülen'le ilişkilendirilen hareketi, değişen tarihsel durumlar çerçevesinde sürekli olarak yeniden yorumlanan ve uygulanan Nursi düşüncesinin transformasyonlarından birisi olarak görmektedirler. Yılmaz 'Nursi'nin söylemi 'zâten büyük ekonomik, politik ve eğitim transformasyonlarına neden olmaktaydı'... Bugün Gülen hareketi bu fenomenin bir ifâdesidir. Hareket iki düzeyde günlük yaşam faâliyetlerine yayılmaktadır. İlki, zaman içinde anlam kazanan, tarih, akıl ve tabiiyet, sevgi ve ibâdet, iman ve rasyonel, bilim ve vahiy, kutsallık ve doğal düzen gibi kollektif kimlik yapıları kullanmaktadır. İkinci düzeyde hareket belli başlı toplumsal kurumları, liseleri, vakıfları, üniversiteleri, sigorta şirketlerini, finans kurumlarını, spor kulüplerini, televizyon ve radyo kanallarını, gazeteleri ve dergileri etkilemeye çalışmaktadır.' [31]

Fethullah Gülen'in İslâmî kaynakların ve geleneğin yorumlanmasına ilişkin kişisel yaklaşımı konusunda ne söylenebilir? Okuyucuyu ilk etkileyen şey onun ahlâk ve ahlakî erdeme yaptığı vurgudur. O ritüel uygulamadan çok doğrudan Kur'ân'ın kaynaklık ettiği dinsel güce daha çok önem vermektedir. Ritüel için olan gereksinimi teyit eden Gülen, etik doğruluğun dinsel itici gücün kalbinde yattığını düşünmektedir. 'Ahlâk dinin temeli ve İlâhî Mesajın en temel bölümüdür' demektedir. 'Eğer erdemli olmak ve iyi ahlâka sâhip olmak kahramanlıksa -ki öyledir- en büyük kahramanlar başta Peygamberler ve daha sonra onları samimiyet ve sadakatle izleyenlerdir. Gerçek bir Müslüman, gerçek bir evrensel, böylece de İslâmi- ahlâkı uygulayan kişidir.' Gülen bu görüşünü Hz. Muhammed'den bir hadisle desteklemektedir: 'İslâm güzel ahlaktır; ben güzel ahlâkı mükemmelleştirmek ve tamamlamak için gönderildim.' [32]

İslâmî yaşam tarzının toplu halde şeriat olarak bilinen çeşitli yönleri, yâni iman (akideler), ritüel yükümlülükler (ibâdât), ekonomik işler (muamelât), yönetim prensipleri (siyaset), âile yaşamı kuralları (Ahvâl-i Şahsiye) ve ahlâkî talimatlar (ahlâk); hep birlikte şerefli, etiksel olarak doğru birey meydana getirmek için çalışmayı amaçlamaktadır. Bu geniş anlamıyla İslâm ya da kişinin yaşamını Allah'a teslim etmesi için, Fethullah Gülen'in ismiyle ilişkilendirilen okullar, kökünü İslâm'da bulan etik vizyon fikrine sâhiptir, ancak bu fikir yalnızca ümmet üyelerinde ifâdesini bulmaz. Gülen öğrencilerin şekillendirilmesiyle ilgili olarak 'insani vasıflara ve ahlâkî değerlere göre yaşamaya kendisini adamış', 'dış dünyalarını her türlü erdemle süslemiş' öğrencilerden söz ederken, kendisinin bir Müslüman olarak İslâm'dan öğrendiği bir tür evrensel kod önermektedir. Aynı şekilde erdemleri, insanî vasıfları ve ahlâkî değerleri yalnızca Müslümanların sâhip olduğu değerler olarak görmemektedir. Müslüman olmayan öğrenciler de okullara kabûl edilmekte ve onların dinlerini değiştirmeleri için herhangi bir baskı yapılmamaktadır.

Bu güçlü etik onun İslâm'ı anlayış tarzının tam kalbinde yattığından, Gülen'inHz. Muhammed'in yaşamına ilişkin birçok eserinde onun Peygamber olarak rolünün, İlahî vahiyleri getirmesi olduğu, ancak, Kur'ân'ı ilk işiten ve yaşamı Kur'ân'ın mesajına göre şekillendirilmiş olan Hz. Muhammed'in Müslümanlar için ahlâkî örnek olma rolünün daha güçlü olduğu vurgulanmaktadır. Özellikle onun iki ciltlik çalışması, Prophet Muhammad: the Infinite Light'ta, Gülen'in asıl ele aldığı konunun günümüz Müslümanları için bir rol-modeli olarak Hz. Muhammed olduğu görülmektedir. Bu onu Hz. Muhammed'in ashâbı, eşleri ve düşmanlarıyla kişisel ilişkilerinde sergilediği ahlâkî vasıflar ve Emir-el Mü'minin olarak gösterdiği liderlik vasıfları üzerinde yoğunlaşmaya itmiştir. Hz. Muhammed'in yaşamında özellikle önemli bulduğu şeyler, iman, samimiyet, cömertlik, tevâzu, kararlılık, doğru sözlülük, şefkat, sabır, hoşgörü, realizm, cesaret, sorumluluk hissi, ileri görüşlülük, danışma, yetki devretme ve affetme gibi liderlik özellikleridir. [33]

Böylece İslâm dini 'İnsanı mükemmelleşmeye götüren ya da dünyaya gelmeden önceki meleklik halini yeniden kazanma imkânı veren bir yol olarak anlaşılmaktadır.' [34] Eğer İslâm ahlâkî mükemmelleşmeye giden yol olarak görülürse, İslâmî gelenek içinde doğal ve kaçınılmaz bir gelişme olarak tasavvuf'un gelişeceği düşünülmelidir. Gülen Tasavvufun (Sofizm) etik bir tanımını 'bütün kötü huylardan ve kötü davranışlardan kurtulma ve erdem elde etmek için sürekli çaba gösterme' olarak yapmaktadır. [35] İslâm tarihindeki Mutasavvıfları; Müslüman nesillerine, insanın mükemmelleşmesine giden bu yolu nasıl izleyeceklerini gösteren ruhani rehberler olarak takdir etmektedir. '(Onlar) insanlar için gerçeğe giden yolu aydınlattılar ve insanları kendilerini mükemmelleştirmeleri için eğittiler. Samimiyet, İlâhî aşk ve iyi niyet âbidesi olarak tasavvuf üstatları İslâmî fetihlerin, fethedilen toprakların ve insanların Müslümanlaştırılmasının ardındaki motive edici faktör ve güç kaynağı haline geldiler. Gazali, İmamı Rabbani ve Bediüzzaman Said Nursi gibi şahsiyetler, bilgelerin aydınlığını, din düşünürlerinin bilgisini ve en yüce azizlerin manevîyatını kendisinde toplayan en üst dereceli 'müceddid' ya da 'müçtehidler'dir. [36]

Tasavvuf geleneğini böylesine pozitif biçimde yorumlaması kaçınılmaz olarak, onun hareketi içinde bir tür neo- sufi (tasavvufî) tarikat kurduğu suçlamalarına yol açtı. Bırakın kendi tasavvuf düzenini kurmayı, bir tarikata üye dahi olmadığını açıklayan Gülen, İslâm'ın ruhani boyutu olan tasavvufu mahkûm etmenin, İslâmî inancın kendisine karşı çıkmakla eşdeğerde olduğunu savunmaktadır. Bu konuda şunları söylemektedir: 'Defalarca söylediğim gibi ben bir tarikat üyesi değilim. Din olarak İslâm zâten manevî alanı vurgulamaktadır. İslâm benliğin (ene) eğitilmesini temel prensip olarak vurgulamaktadır. Münzevilik, dindarlık, nezaket ve samimiyet İslâm'ın zaruri unsurlarıdır. İslâm tarihinde bu konuları en çok ele alan disiplin, tasavvuf olmuştur. Tasavvufa karşı çıkmak İslâm'ın özüne karşı çıkmak olacaktır. Ancak tekrar ediyorum ki, hiçbir zaman bir tarikata katılmadığım gibi, herhangi birisiyle bir ilişkim de asla olmadı.' [37]

Sonuç

Fethullah Gülen'in eğitim vizyonu, yüz yılı aşkın süredir çok sayıda eğitim projesinin ifâde etmekte olduğu, bir tür yüksek derecede idealist misyon ifâdesi olarak görünebilir. Gerçek sınav, bu idealizm üzerine bilinçli olarak bina edilmiş olan onun hareketiyle ilişkilendirilen çok sayıda okulun, Gülen'in tavsiye ettiği eğitim türünü vermede başarılı olup olamayacağıdır. Bunun cevabı bu okulları değerlendirenlerin beklentileri kadar çeşitli olacaktır. [38] Öğretmenlerin ve idarecilerinin bireysel yetenekleri, hükûmetin desteği ya da müdahalesi, mâli düzenlemeler, öğrencilerin yetenekleri ve geçmişlerindeki farklılıklara bağlı olarak bâzı okulların diğerlerinden daha başarılı olması muhtemeldir.

Eğitim sürecinin, genelleştirilmiş sınavlar, akademik olimpiyatlar ve yüksek kaliteli üniversite programlarına giriş gibi unsurları yönünden 'Gülen netwörkü' içindeki okullar büyük ölçüde Fethullah Gülen ve dava arkadaşlarının beklentilerini gerçekleştirmiştir. Üstelik âileler büyük bir istekle bu okulların peşinde koşmaktadır. Örneğin Kırgızistan'ın Bişkek kentinde bir ortaokulu ziyâret ettim. 250 kişilik kontenjanın mevcut olduğu bu okula girmek için 5000 öğrenci başvurmuştu.

Gülen network'ü içinde yer alan okulları çok sayıdaki diğer hazırlık okullarından ayıran eğitim formasyonunun sayılamaz unsurlarının değerlendirilmesi çok güç olduğu gibi, zorunlu olarak da görecelidir. Bu okullar, Gülen'in ifâdesiyle 'akılla kalbin evliliğini' gerçekleştiren mezunlar, 'düşünce, eylem ve fikir adamı' olan bireyler yetiştirebilmiş midir? Bu okullardan mezun olan öğrenciler 'ulusal düşünce ve duyguların yiğit genç temsilcileri' olmaya devam etmekte midir? Bu öğrenciler, Gülen'in eğitimin temel hedeflerinden birisi olarak gördüğü 'fikir derinliği, düşünce berraklığı, duygu derinliği, kültürel kadirşinaslık ve manevî değerler'in aşılandığının emârelerini gösterebilmişler midir? Bu gibi sorulara ancak mezunların kendileri ve bu mezunları tanıyan ve onlarla birlikte çalışanlar cevap verebilirler. Bu cevaplar Gülen'in eğitim felsefesinin başarısının tartışılabileceği nihai değerlendirme kriterlerini oluşturacaktır.

[1] Gülen, Hocaefendi unvanının bir tür mezhep, Sofi benzeri tarikat ya da Osmanlı yeni-dirilimci kullanış biçimini yansıttığı şeklindeki suçlamaları karşısında açıklama yapmak zorunda kaldı. Gülen bu terimin herhangi bir hiyerarşik önem ya da resmî yan anlam taşımadığını, yalnızca 'dinî meselelerde bilgili kabûl edilen ve genel kamuoyu tarafından onaylanan bir kimseye saygılı biçimde hitap etme yolu olduğunu' söylemektedir. Alıntı yapılan eser: Lynne Emily Webb, Fethullah Gülen: Is There More to Him than Meets the Eye?, Paterson, N. J. Zinnur Book, n.d, s. 80.
[2] M. Fethullah Gülen, Criteria or Lights of the Way, I: 36, Kaynak Yay., İzmir 1998.
[3] Alıntı yapılan eser: Lynne Emily Webb, Fethullah Gülen: Is There More to Him than Meets the Eye?, s. 106.
[4] M. Fetulh Gülen'e Sunum, Prophet Muhammad as Commander, s. ii, Kaynak Yay., Konak-İzmir 1998.
[5] Alıntı yapılan yer: The Economist, Yılmaz, Gülen hareketinin takipçileri ve sempatizanlarının sayısını 200.000 ile 4.000.000 arasında tahmin etmektedir. İhsan Yılmaz, 'Changing Turkish-Muslim Discourses on Modernity, West and Dialogue,' Tebliğ International Association of Middle East Studies'te (IAMES) sunulmuştur, Berlin, 5/7 Ekim 2000, dipnot 33.
[6] M. Fethullah Gülen, Towards the Lost Paradise, s. 11, Truestar, Londra 1996.
[7] Gülen, Criteria or Lights of the Way, I:59.
[8] Bernard Lewis, The Emergence of Modern Turkey, s. 268/289, Oxford University Press, Oxford 1969.
[9] Webb, s. 86.
[10] 'M. Fethullah Gülen: A Voice of Compassion, Love, Understanding and Dialogue,' M. Fethullah Gülene sunum, 'The Necessity of Interfaith Dialogue: a Muslim Approach,' Parliament of the World's Religions, s. 4,Capetown 1999.
[11] Gülen, Towards the Lost Paradise, s.51/52.
[12] Gülen, Criteria, or Lights of the Way, I: 36.
[13] Gülen, 'The Necessity of Interfaith Dialogue: a Muslim Approach,' s.39.
[14] Gülen'in Hz. Muhammed'in (sav) yaşamı ve misyonu üzerine yaptığı çalışmalar tekrar tekrar şefkat ve hoşgörü vasıfları üzerinde odaklanmaktadır. M. Fethullah Gülen, Prophet Muhammad as Commander, Kaynak Yay., İzmir 1998, s. 3-4, 7, 11, 87, 94, 100'de sık sık tekrarlanmaktadır ve Prophet Muhammad: The Infinite Light, Kaynak Yay., İzmir 1998, 3 cilt. Bakınız I: 118/119/179 ve II: 96,123,131,150. Güney Afrika, Cape Town'da yapılan 1999 Dünya Dinleri Parlamentosunda Gülen şunları söylemişti: 'Hz. Peygamber, Allah'ın selamı ve merhameti onun üzerine olsun, gerçek Müslümanı kendi sözleri ya da eylemleriyle hiç kimseye zarar vermeyen ve evrensel barışın en güvenilir temsilcisi olan kişi olarak tanımlamıştı.', 'The Necessity of Dialogue: A Muslim Approach', s. 20.
[15] Bakınız, 'Eğitim için daha gerekli olmasına rağmen kültürel değerlerin öğretilmesine çok az dikkat ve önem verildi. Eğer bir gün kültürel değerlere önem verilmesini sağlayabilirsek, o zaman büyük bir amaca ulaşmış olacağız.' Criteria or Lights of the Way, I: 35.
[16] Bakınız Towards the Lost Paradise, s. 16 ve Criteria or Lights of the Way, I: 44
[17] Alıntı yapan Webb, s. 95.
[18] Gülen, Criteria, or Lights of the Way, I: 45.
[19] Gülen, Towards the Lost Paradise, s.103.
[20] Gülen, 'The Necessity of Interfaith Dialogu: a Muslim Approach,' s.30.
[21] Gülen, Criteria, or Lights of the Way, I: 56.
[22] Webb, s. 135.
[23] Webb, s. 107.
[24] Webb, s. 105/106.
[25] M. Fethullah Gülen, A Voice of Compassion, Love, Understanding and Dialogue, s. 5.
[26] Gülen, 'Towards Lost Paradise', s. 98.
[27] Çalışması olan Key Concepts in the Practice of Sufism, İzmir: kaynak, içinde yazarın tasavvuf yolundaki makâmât ve ahvâlin analizini yaptığı tasavvufa temel giriş niteliğindedir.
[28] Gülen'in Asrın Getirdiği Tereddütler'i dört ciltlik geniş bir çalışma olup, birinci cildi İngilizceye Questions This Modern Age Puts to Islam adıyla çevrilmiştir, Kaynak Yay., İzmir 1998. Çalışma Kur'an'ın ortaya çıkan özelliği, ifşanın doğası ve Müslüman olmayanların manevî kurtuluş ihtimalinin ilginç bir şekilde ele alınması gibi teolojik konuları içermektedir. (s.149/160).
[29] Understanding and Belief: the Essentials of Islamic Faith, Kaynak Yay., İzmir 1997, yaratılış ve neden-sonuç ilişkisi, kıyamet, yeniden dirilme, meleklerin görünmeyen dünyası, cinler ve şeytan gibi konuları ele almakta ve Nübüvvet, Hz. Muhammed'in peygamberliğinin incelenmesi ve Kur'ân'a incelenmesiyle ilgili olarak bilim ve din sorunun ele alınmasıyla sona ermektedir.
[30] Alıntı yapılan yer Webb, s. 96.
[31] Yılmaz, 'Changing Turkish-Muslim Discourses,' s. 2
[32] Gülen, Towards the Lost Paradise, s. 30
[33] Gülen, Prophet Muhammad as Commander, s. 122/123.
[34] Gülen, Prophet Muhammad: the Infinite Light, II: 154.
[35] Gülen, Key Consepts in the Practice of Sufism, s. 1.
[36] Gülen, Prophet Muhammad: the Infinite Light, II: 154.
[37] Alıntı yapan Webb, s. 102/103.
[38] İhsan Yılmaz, Fethullah Gülen düşüncesi üzerine yakın dönemde yapılan araştırmaların çok yararlı bir bibliyografisini vermektedir: The Economist, 'Europe: Islamic Evangelists,' 8 Temmuz 2000; Bülent Aras 'Turkish İslâm's Moderate Face', Middle East Quarterly 5/3: 25; Shirin Akiner, 'Religion's Gap', Harvard International Review, Kış 2000; Oral Çalışlar, Fethullah Gülen'den Cemalettin Kaplan'a, İstanbul: 1998; Eyüp Can, Fethullah Gülen Hocaefendi ile Ufuk Turu, İstanbul 1995; Nevval Sevindi, Fethullah Gülen ile New York Sohbeti, İstanbul 1997; Mehmet Ali Soydan, Fethullah Gülen Olayı, İstanbul 1999; Osman Özsoy, Fethullah Gülen Hocaefendi ile Mülakat, İstanbul 1998; Medya Aynasında Fethullah Gülen, Gazeticiler ve Yazarlar Vakfı Yayınları, İstanbul 1999; Elisabeth Özdalga, 'Entrepreneurs With a Mission: Turkish Islamists Building Schools Along the Silk Road', (Kuzey Amerikan Ortadoğu Araştırmaları Cemiyetinin Yıllık Konferansında Sunulan Tebliğ), 1999; M. Hakan Yavuz, 'Societal Search for a New Contract: Fethullah Gülen, Virtue Party and Kurds', SAIS Review 19/1, Kış/İlkbahar 1999.Formun Üstü

Formun Altı 

***

Gülen'den Hürriyet'e cevap geldi

The Economist Dergigisi, "Dünyâ sahnesinde bir köylü çocuğu" başlıklı haberinde Fethullah Gülen için şu ifâdeyi kullandı: "A "prophet" who finds honour , and some suspicion, in his own country: Fethullah Gulen".

Yâni, "Kendi ülkesinde şerefle ve biraz da şüpheyle karşılanan "peygamber""

Muhabirini Gülen'in memleketi olan Erzurum'un Korucuk Köyü'ne gönderen dergi, cemaatin fidanlığının öğrenci yurtları olduğu, Türk emniyetinde Fethullahçılar'ın yüzde 70'e ulaştığı iddialarını dile getirdi. Ancak tüm yazılanlar içinde "Prophet -Peygamber" nitelemesi dikkat çekti, soru işaretleri doğurdu. The Economist editörleri, İslâm'ın son peygamberinin Hz . Muhammed olduğunu bilmiyor muydu? Ya da Batılı bir hoşgörü çerçevesinde peygamber, "dinî lider" anlamıyla mı kullanılmıştı? Yoksa prophet farklı bir anlamda mı yazıya konuldu? The Economist "in bu yorumu Hürriyet Gazetesi'nde yer alınca Fethullah Gülen bu konudaki şikâyetini Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'e bir mektupla aktardı. Peygamber nitelemesine itiraz etti. İşte Gülen'in mektubu:

Muhterem Ertuğrul Bey,

Bugüne kadar hakkımda çok şeyler yazıldı söylendi.

Bâzen yapılan haksız, yersiz eleştiriler ve yakıştırmalardan mahzun ve mükedder oldum. Takdire şayan mevzularda bile bizzat şahsım ya da bana nispet edilen insanlar itham altında tutuldu.

İçim burkuldu çoğu zaman. Onca haksızlığa rağmen sabretmeye, hataları sebatla karşılamaya gayret ettim. Yanlış bir algı varsa belki de biz kendimizi yeterince doğru anlatamadık diye özeleştiri yapmaya çalıştım ve hicranımı sineme gömdüm. İlerleyen yaşıma ve bir kısım sağlık problemlerime aldırmaksızın akla hayâle gelmedik iddialarına devam eden insanları gördükçe üzüntüm daha da artıyor.

Yetiştiğim kültürün gereği sabretmeyi, hâttâ insaf ve iz'an ölçülerini aşarak bana kötülük yapmayı vazife-i asliye gibi değerlendiren insanlara dua etmeyi tercih ettim, ediyorum. Bu yapılanlardan bir kısmını dünya imtihanında çekilecek çilem olarak görüyor, her şeyi Yaratan'ın adalet ve merhametine havale ediyorum.

"DUYGULU VÂİZ" DE O KELİMENİN ANLAMI

Ne var ki The Economist Dergisi'nde çıkan bir değerlendirme yazısını vesile kılarak benim için "peygamber" tabirinin kullanılması beni yürekten yaralamış, derinden üzmüştür. Dilin inceliklerine vakıf olan dostlarıma göre "prophet" tabirinin tek karşılığı peygamber olmadığı gibi bahsi geçen yazının siyak ve sibakında böyle bir muradın hedeflenmediği anlaşılıyor.
Yazının içinde tırnak içinde kullanılan "A prophet" kelimesi "Peygamber" şeklinde tercüme edilmemeliydi; zira yazı boyunca "İslâm âlimi", "çok duygulu vaiz" gibi ifâdeler de geçmektedir.

Belli ki prophet kelimesinin diğer anlamlarından biri kastedilmiş. Kelimenin diğer anlamlarının da (kâhin, ermiş vs.) kendim için kullanılmasını doğru bulmadığım gibi, peygamber manasında tercüme edilmesinin ürpertici bir hata olduğuna inanıyorum. Kaldı ki yabancı bir kaynağın bizim inancımıza göre peygamberlik kavramını hatalı kullanması da muhtemeldir.

HZ. MUHAMMED SON PEYGAMBERDİ

Bu meselenin benim inanç dünyama bakan bir yönü var ki bence dergideki metinden de onun yarım yamalak ve kasıtlı-kasıtsız tercümesinden daha önemlidir.

Malûmunuz olduğu üzere Peygamber'e inanmak, iman esaslarındandır ve bu kutsî esasa göre en son peygamber Hazret-i Muhammed Aleyhisselam'dır. Kur'ân-ı Kerîm'in çok açık âyetleri bu gerçeğin beyanıdır.

Muhammed Aleyhisselam'dan sonra peygamber gelmeyeceği Kur'ân âyetiyle o kadar sâbittir ki, aksini iddia etmek cehâlet ve sapıklık olarak görülmüştür.

Ben de her mü'min gibi can-u gönülden bu yüce hakikate bağlıyım...

Hakkımda kullanılan ve yanlış anlamaya müsait bir şekilde tercüme edilen bu kelime üzerine sanki benim böyle bir iddiam varmış gibi (hâşâ) yayın yapılmasını yüreğim parçalanarak öğrendim. Vahiyle müeyyed peygamberlik makamından bahsedilirken insanlar daha dikkatli olmak ve Allah karşısında tir tir titrercesine davranmak zorundadır.

Sâde ve düz bir Müslüman olmayı, hiçbir maddî manevî makama tercih etmem.

Allah'a kul olmak, Hazreti Muhammed'e layık bir ümmet olmak hayatımın en temel gâyesidir. Akidem budur, hayat felsefem budur. Ne acıdır ki ben Hazreti Muhammed'e küçük bir bende olmaya çabalarken çok ağır ve yakışıksız bir benzetmeyle karşı karşıya kaldım. Üzüldüm, kırıldım...

Gönlüm isterdi ki yabancı bir lisanda kaleme alınmış bir makalede geçen ve meramını tam ifâde edemediği anlaşılan bir kelimeden yola çıkarak insanımızın kafası bu denli karıştırılmasın...

MEMLEKETİMİZ ZOR GÜNLER GEÇİRİYOR

Son olarak söylemek isterim ki, memleketimiz zor günlerden geçiyor ve maâlesef böyle dönemlerde insanları karalamak, birbirine düşürmek için her zaman olduğu gibi maksatlı propaganda yapmak isteyenler zuhur ediyor.

İnsan sevgisinin tesisi ve sosyal barışın temini için daha müteyakkız olmak, müşfik bağrımızı herkes için hoşgörü ile açmak zorundayız.

Öteden beri inancım budur ve böyle kalacaktır.

Saygılarımla... Fethullah Gülen

Allah şâhittir kimseye görevden alın demedim.

Bu arada başka bir konuya da temas etme zarureti hissediyorum. Aynı yazıyı vesile ederek İstanbul Emniyet Müdürü Sayın Celalettin Cerrah'ın görevden alınması talebinde bulunduğum yazılıp çizilmiş. Allah şâhittir ki benim ne böyle bir arzum olmuştur ne de böyle bir talebim. Aksini ispat etmeden bunu ortaya atanlar sâdece bu dünyada müfteri olmakla kalmıyor; âhirete giderken yanlarında taşıyamayacakları bir kul hakkını da götürmüş oluyor.

***

"Prophet için sözlükler ne diyor: İngilizce'deki "prophet kelimesinin Türk dilindeki ilk karşılığı "peygamber.

İngilizce - Türkçe Redhouse sözlüğünde "prophet kelimesinin anlamları şöyle sıralanıyor: Peygamber, nebi, resul; bilhassa Allah için söz söyleyen kimse, kâhin, kehanet sahibi.

Türk Dil Kurumu İngilizce -Türkçe sözlüğünde de "prophet "in karşılıkları şöyle: Peygamber, yalvaç, resul, nebi, (Tevrat'a göre) Allah adına konuşan ve İsrailliler'e yol gösteren kimse, Kâhin, kehanet sâhibi.

The Prophet : Hz .Muhammed, 5. kendisine vahiy/ilham gelen ve toplumu doğru yola yönelten kimse, önder, mürşit.

Her iki kaynakta da "prophet "in Türkçe karşılığı olarak "kâhin, kehanet sâhibi" kelimeleri gösterilse de, bu kavram esas olarak "oracle " kelimesiyle ifâde edilir.

***

MKD Yorumu

Semih Tufan Gülaltay  mahkûm edilmiş, kitabı da piyasada yok (aratmadığım yer kalmadı). Buna mukabil, yazdıklarına doğru dürüst bir cevap da veren yok! "Sistem kendisini susturmuş belli ki.

İsrail'in Hayfa şehri, Bahaîler'in Dünyâ Merkezi. Bahaîlik Birleşmiş Milletler'de temsil edilmekteve dünyadaki gayri siyasî alanlarda sosyoekonomik projelere katkıda bulunmak için çalışmakta. Filistinli Müslümanlar'ın alenen soyunu kıran İsrail, neden bu sözüm ona "4. İbrahimî dine" ev sâhipliği yapar dersiniz?

Bahaîlik'te peygamberlik bitmeyecek, Hz. Muhammed de peygamberdi ama hep yenileri gelecek deniyor mu? Evet. Eh, Fethullah Gülen de aksini söylemiyor. Yasaklanan youtube'daki nasihatleri çok mânidardır: "Bekleyin, sabırlı olun, atış yapma zamanını şaşırmayın vs. Yukarıdaki bir ton lâstikli lâf yerine "ben katiyetle peygamber filân değilim arkadaş demiş mi? Hayır.

>Erzurum'un Korucuk Köyü'nde doğan bu gariban dim âlimi ABG ve İsrail'ce korunuyor ve bir dünya lideri yapılıyor mu? Evet!

Bahaîlik de ABG ve İsrail'ce korunuyor mu? Evet!

Rusya bu zâtın bütün okullarını kapatıp, yasak koydu mu? Evet.

Türk emniyetinde Fethullahçılar'ın yüzde 70'e ulaştığı iddiaları doğru mu? Gâliba evet!

Bunlar canlarının istediklerini içeri atıp gözdağı veriyorlar mı? Evet!

Beş parasız dâhi bir "Efendi Hazretleri" dünyâ çapında okulları idare ediyor mu? Evet!

Nihaî olarak, bu mekteplerde İngilizce (hâttâ Amerikanca)  ve Light Islam dayatılıyor mu? Evet!

Ne demiş The Economist: "Europe: Islamic Evangelists, 8 Temmuz 2000!

Evangelism nedir? Bilmeyenlere kısaca özetleyeyim: Yahudi olmayanların Yahudiciliği dini ve ABG'nin metastatik kanseri; şiârı ise İslâm düşmanlığı.

Fethullah Gülen Bahaî midir bilemem ama hem Bahaîliğin hem de kendisinin Batı emperyalizminin âleti olduğu o kadar açık ve seçik ki. Esinlendiği Nurculuk da öyle değil midir zâten?

Kimse bana ABG'nin İslâmî(!) bir hareketi insanlık uğruna desteklediğini filân söylemesin.

Bilmem başka söze gerek var mı.

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 17 Mayıs 2008 Cumartesi

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazartesi, 20 Kasım 2017