Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

BANU AVAR İŞTEN ATILDI + KÜRTLER PKK'NIN KAYITSIZ ŞARTSIZ AFFI VE HAKEMLİK İÇİN FRANSA'DA İLÂN YAYINLADI.

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 5511 kez okundu
  • 2 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Sonunda bu da oldu ve TRT, Banu Avar'ın hazırladığı ve 4 yıldır devam eden Sınırlar Arasında programına son verdi. Bu yıl 18 bölüm için anlaşma yapıldığını, 8'inin yayınlandığını söyleyen Banu Avar, "bekliyordum zâten ama tam kurgunun ortasında, sezonun bitmesine bir program kalmışken apar topar kaldırılması bizi hayretler içinde bıraktı. Kurgu sırasında işten atılmak şoke edici" demiş.

Programına son verildiğini Haber Dairesi Başkanı Ahmet Çavuşoğlu'ndan gelen bir yazılı açıklamayla öğrenmiş. Bu şekilde sezonun son bölümü olan "Büyük Ortadoğu ve Asya Projesi" programının yayının engellendiğini kaydeden Avar şunları söylemiş: "İbrahim Şahin geldiği zaman istifamı kendisine sunmuştum. Çok ağır baskılar altında çalıştığımı anlattım ve devam edemeyeceğimi söyledim. Bana 'Nedir isteğin?' dedi. Çok zor hazırlanan ve önceden hazırlığı yapılması gereken bir program olduğu için sözleşmemin bir sene uzatılmasını istedim. Kabûl ettiler. Ancak 7-8 programım daha önce sansüre uğramıştı. Bâzı programlarım, ülkelerin büyükelçilerinin isteğiyle yayından kaldırılıp sonra tekrar halkın isteğiyle yeniden konulmuştu. İsrail'de 'Duvarlar'ı aktardım ve 'İsrail Büyükelçisi alınır, üzülür' diye kaldırıldı. Vatikan programı, Vatikan Büyükelçisi'nin isteği üzerine yayına konulmadı. Avrupa veya Amerika'yı öven bir yayın yapsaydım eminim bugün işimin sâhibiydim".

Bilmeyenler için söyleyeyim, Banu Avar Batı'yı çok iyi tanıyan ve rafine bir Türkiye sevdâlısıdır ama garip bir masonomanisi vardır. Yakında Ergenekoncu diye içeri atarlarsa hiç şaşırmayın!

***

DTP Genel Başkan Vekili ve Mardin Milletvekili Emine Ayna, partilerinin kapatma davasında terörist başı Abdullah Öcalan'ın avukatlarının da müdahil olarak katılacağını açıkladı.

Ayna, "Kürt sorunu sonucu doğan PKK'yı da, onun liderini de takip ediyoruz. Bu suç değildir. Çünkü Öcalan, legal biridir. Öcalan'ın söylemleri bizim de söylemimizdir" dedi. Yerel seçimlerde Batman ve Diyarbakır yerine Siirt, Van ve Kayseri'de çalışacaklarını belirten Ayna, "Yerel seçimde AKP'nin belini kırmak için var gücümüzle çalışacağız. Kalemiz olan Batman ve Diyarbakır'da ise çalışma gereğini duymayacağız" dedi (MKD: Oralar zâten çoktan 'kurtarılmış', 'tam kurtarılmamış şehirler' var; Kayseri de aralarında).

DTP Batman İl teşkilâtının Belediye Esentepe Tesisleri'nde düzenlediği yemekli toplantıya DTP Genel Başkan Vekili Emine Ayna, Batman Milletvekilleri Ayla Akat Ata, Bengi Yıldız ile partililer ve yaklaşık 200 dâvetli katıldı. Ayna, partililere hitâben yaptığı konuşmada, partilerinin kapatma dâvâsı ve önümüzdeki yıl yapılacak yerel seçimleri gündeme getirdi. Ayna, "Geçmişe göre işimiz çok daha zor. Kapatma davasıyla ilgili siyasi bir savunma yapacağız. Mahkeme salonunu da Kürt sorunun tartışıldığı alanlar yapacağız. Partimizin kapatma gerekçelerinden biri de Öcalan'ın tâlimatıyla DTP'nin kurulduğudur. Öcalan'ın avukatları bize gelecek mahkemede müdahil olmak istediğini söylediler. Biz de kabûllendik. Kürt sorunu sonucu doğan PKK'yı de onun liderini de takip ediyoruz. Bu suç değildir. Çünkü Öcalan, legal biridir. Öcalan'ın söylemleri bizim de söylemimizdir" dedi.

DTP'nin önümüzdeki yıl yapılacak yerel seçimleri ciddi şekilde hazırlandığını belirten Emine Ayna, bu konuda şunları söyledi: "Yerel seçimde iki stratejimiz var. Birincisi mevcut belediyelerimizi iki katına çıkarmak, ikinci ise karşımıza çıkacak siyasetin belini kırmak. Biz seçimlerde gelip, Batman ve Diyarbakır'da çalışmayacağız. Siirt, Van ve Kayseri'de çalışacağız. Eğer isterlerse yerel güçlerimizin yapacağı çok şey vardır. Yerel seçimlerde AKP'nin belini kıracağız. Yüzde 50 oy almış bir parti daha bir yılını doldurmadan toplumsal muhalefet sokağa döküldü. Biz, yüzümüzü AKP'ye döndüğümüz için halkımız da yüzünü AKP'ye döndü. 22 Temmuz seçimlerinin ardından özellikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, dönüp bize Meclis'te 'PKK terör örgütüdür demedikçe konuşmaya hakkınız yoktur demesiyle' biz kendimize geldik. O zaman fark ettik, o zaman yanlışımızı gördük. O zaman dedik ki, biz kimseden ummamalıyız. O günden sonra halkımıza yaslanarak, bir şeyler yapabileceğimizin kararını aldık".

O bu lâfları ederken, Ayrılıkçı Kürtçü Parti'nintamamı, belediye başkanlarıyla beraber Paris'teki Kürt Enstitüsü'nü ziyâret ettikten sonra, AB ve ABG'nin hakemliğinde Kürt Mes'elesine el konulması için ilân verdiler. Ne komik, hâttâ ironik ki, Devletlû hâlâ mizah şâheserine, yâni Suriye'yle İsrail'in arabuluculuğuna(!) devam ediyor!

Yâhu, senin ülken parçalanmanın ve iç harbin eşiğinde, itibârın beş paralık olmuş, Bush Amca'na sormadan adım atamıyorsun, kim takar seni!

Sayın yorumcum Hasan Demir'in hüsnüniyetinin maâlesef gerçekçi olmadığı sanırım artık anlaşılmıştır.

***

Resmî bir ziyâret için dün Türkiye'ye gelen Avusturya Cumhurbaşkanı, AKP'ye yönelik kapatma davasının Avrupa'da ilgi odağı olduğunu ve şaşkınlıkla karşılandığını belirtti. "Avusturya'da bu olmaz. Türkiye'nin içişlerine karışmak istemiyorum. Mahkemenin kararına saygı duyacağım, çünkü başka çaremiz yok" diyen Fischer, kapatma dâvâsı ve Anayasa Mahkemesi'ndeki oylamayla ilgili detayları, daha sonra TBMM Başkanı Toptan'a da sordu. Toptan da utangaç çocuk edâsıyla "bu çok zor soru dedi; adam sordukça sordu, sonunda toplantıya basına kapalı olarak devam ettiler" dedi.

Haysiyetsizliğe bakar mısınız, televizyonda seyrederken tüylerim diken diken oldu!

***

Bu arada Yargıtay Başkanlar Kurulu, 8 ay sonra hükûmeti hedef alan sert bir bildiri daha yayınladı:

Kuruluşunun 85. yılında Cumhuriyet'in temel niteliklerinin tartışmalara ve yeni tanımlamalara konu edilmesinden ve Yargı erkine yönelik sistemli saldırıların ivme kazanmasından duyduğu kaygıyla Yargıtay Başkanlar Kurulu aşağıdaki görüş ve önerilerini, adına yargı yetkisi kullanmaktan onur duyduğu Yüce Milletiyle paylaşmak gereğini duymaktadır.

Tartışılmaz bir gerçektir ki;

"Demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti ideâlinin, yüceltmeyeceği kişi ve kurum yoktur.

Cumhuriyetin temel niteliklerini benimseme, sâhiplenme ve koruyup yüceltme işlevinde, Devletin temel organları olarak Yasama, Yürütme ve Yargı, Anayasa gereği, uygar bir işbölümü ve işbirliğiyle yetki ve sorumluluk üstlenmiş, erkler arasında üstünlük sıralaması olmadığı, üstünlüğün sadece Anayasa'da bulunduğu ilkesi getirilmiş, yargının bağımsızlığına özellikle vurgu yapılmıştır.

Ne var ki;

Bir yıla yakın süreçte ve özellikle son zamanlarda, giderek artan bir biçimde, Yargı erkine yönelik ve hukuk devleti olma ilkesiyle bağdaşmayan sistemli saldırılar, anılan temel ilkeleri zedeler olmuştur.

Süreklilik gösteren bu davranışlar, toplumun, çözüm bekleyen sorunlarının ve gerçek gündeminin ötelenmesine, gelişimine harcanması gereken zamanın gereksiz biçimde yitirilmesine neden olur hale dönüşmüştür.

Bu cümleden olarak;

Gelişen dünyaya uyumda yetersiz kalan Anayasa'nın kimi hükümlerinin yenilenmesi konusunda oluşan genel kabûlden yararlanılmak suretiyle bir siyasî görüşün istek ve direktifi doğrultusunda bütünü değiştiren bir taslak hazırlattırılarak, "en doğru ve en çağdaş Anayasa tanımlamasıyla kamuoyuna sunulmuş, Anayasaların en geniş toplumsal mutabakatla, tartışma, uzlaşma ve sâhiplenmelerle hazırlanması gerekeceği göz ardı edilmiş, böylece ilk ciddi gerilim, beklenmedik bir zamanda ve hiç de gerekli olmayan yöntemle gündeme yerleştirilmiştir.

Taslağın, içeriği itibâriyle "lâik cumhuriyet, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı temel kavramlarıyla önemli ölçüde çelişmesi, haklı tepkilere zemin hazırlamış, o evrede Yargıtay Başkanlar Kurulu, 28.09.2007 günlü bildirisiyle;

"1- Yürürlükteki Anayasanın özünü ve lâik Cumhuriyetin dayanağını oluşturan ve metne dâhil olduğu 176. maddede ifâde edilen "Başlangıç bölümünün sözünde ve özünde kısaltma yapılarak etkisiz hâle getirilmesinin kabûl edilemeyeceği,

2- Anayasa'nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri korunur gibi görünse bile başka maddelerde yapılacak değişikliklerle Cumhuriyet'in temel ilkelerinin zaafa uğratılmasının benimsenemeyeceği,

3- Cumhuriyetin vazgeçilmez temel dayanağını oluşturan ve Yüksek Mahkeme kararları ile çerçevesi isabetle çizilmiş olan lâiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılmasının kesinlikle kabûl edilemez olduğu,

4- Tarafsızlığı tartışma konusu olamayacak, bağımsızlığı ise bir türlü sağlanmak istenmeyen Yargı erki'ni, Yasama ve Yürütmenin denetim ve hâkimiyetine daha ziyâde çekme niyetini açığa çıkartan önerilerin asla uygun bulunamayacağı,

Açıklanan vazgeçilmez ilkeler doğrultusunda ve bu sorumluluk duygusu ile gelişmelerin takipçisi olunacağı

Yönündeki karşı duruşunu Ulusu'na duyurmak zaruretini hissetmişti.

Toplumun yoğun ve isabetli refleksi, anılan taslağın yasalaştırılması girişiminde duraksama yaratmış; ancak, Anayasanın 10. ve 42. maddeleriyle ilgili değişiklik, engellenemeyen bir hızla yasalaştırılmıştır.

Tüm gelişmeleri izleyip değerlendiren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasanın ve yasaların kendisine yüklediği sorumluluğun gereği ve tezahürü olarak, yasal yöntemle topladığı kanıtlara dayanmak sûretiyle bir siyasi parti hakkında iddianame düzenleyerek Anayasa Mahkemesi nezdinde yargılama ve müeyyide talebinde bulunmuş, ne var ki talebin muhatapları ve onların yandaşları, iddianamenin kurumsal olduğu gerçeğini göz ardı ederek, akla, mantığa ve hukuka aykırı tavır, söylem ve yazılarla ve hâttâ çoğu suç teşkil eden davranışlarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nı, toplumun tepki ve husumetine muhatap kılmaya yönelmişlerdir.

Bu türden davranışların, kişisel tatmin duyguları ötesinde, yargılanan siyasi kuruluşa hukuken hiçbir yarar sağlamayacağı, yargılamanın sonucunu da etkileyemeyeceği gözetilmemiş, zaman zaman şiddetini kaybetse de bütünüyle sona erdirilmediği, belki de bilinçli tarzda sona erdirilmek istenmediği gözlenir olmuştur.

Süreçte;

Çelişki ve yanlışlıklar sürdürülmüş, açılan davayı Anayasal ve yasal sorumluluk ve yetkinliğiyle hukuka uygun olarak değerlendirilip sonuçlandıracağında hiçbir kuşku bulunmayan Anayasa Mahkemesi'nin, her tür etkiden uzak biçimde yargı yetkisiyle baş başa bırakılması ve sonucun saygıyla karşılanacağı kanısının yaratılması yerine, Anayasa'nın 138. maddesi hükmünü göz ardı eder bir sorumsuzlukla, yargıyı etkilemeye yönelik tavır, davranış ve görüş açıklamaları artan bir hızla sergilenmiştir.

Yargı huzurunda, kendini ve siyasî teşekkülünü hukuka uygunluk içinde savunmak, ithamların asılsızlığı inancına sâhip olunuyorsa kendi karşı kanıtları ve gerekçeleriyle iddiaları çürütmek yerine, "dilediği her şeyi yapabilme yetkisini halktan aldığı gibi şaşırtıcı bir inançla, Yargıyı ve mensuplarını halka şikâyet ederek, hedef göstererek, hâttâ yabancı kişi ve kuruluşların yardım ve katkılarını sağlayarak, Türk yargısını etkileme niyet ve gayretine girmek suretiyle, açılan kapatma davasında lehe sonuç alma heves ve yöntemleri sıklıkla denenir olmuştur.

Son olarak;

Avrupa Birliği genişlemeden sorumlu Komiseri'ne "Yargı Reformu Strateji Taslağı adıyla bir belge tevdi olunmuş, bu konuda Yargıtay'ca yapılan düzeyli ve hukukî uyarıya hiç de icaplı olmayan biçimde karşılık verilmiş, zamanlaması, biçimi ve içeriği itibariyle kabûlü mümkün olmayan böylesi bir taslakla, yürütme erkinin nasıl bir yargı erki yaratmak istediği gün ışığına çıkarılmıştır.

Yargı erkinin geleceğini şekillendirecek böylesine ciddi bir taahhüdün, yargıda reformu geçmişten bu yana ısrarla savunan, tüm toplumca benimsenir nitelik ve nicelikte öneriler saptayan ve bu önerileri de Avrupa Birliği temsilcilerine kabûl ettirerek geçmiş tavsiye kararlarına yansıttıran Yargıtay'a sunulmadan, görüş, düşünce ve deneyimlerinden yararlanmadan diğer Yüksek Mahkemeler'in ve yargı erkinin sâir üst organ ve kuruluşlarının ve mensuplarının görüş ve önerilerinden de yararlanma gereksinimi duymadan Avrupa Birliği yetkilisine verilmesinin Devlet sorumluluğuyla bağdaşmayacağı, hiçbir gerekçeye de sığınılarak açıklanamayacağı ortadadır.

Kaldı ki, yayımlanmış içeriği itibarıyla reform gibi gösterilen ve gerçekleştirileceği Devletçe taahhüt edilen birçok önerinin, yargı bağımsızlığı adına asla kabûl görmeyeceği, yoğunluğunun Avrupa Birliği'nin önceki istişâre ve ilerleme raporlarıyla ve keza kabûl görmüş uluslararası yargı bağımsızlığı kavramlarıyla büyük ölçüde çeliştiği gözlemlenmiştir.

Bu bağlamda;

Avrupa Birliği ilerleme raporlarında, Yargıtay'ın da görüşlerine uygun olarak yer alan;

1) Türk yargı erkinin bağımsızlığını zedeler düzeyde, yürütme erki kaynaklı müdahalelerin giderilmesi gereğine ilişkin tavsiyelerin dışlandığı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşumunda Bakan ve Müsteşarın yer alışının, "millî hâkimiyet ilkesine yönelik önemli bir adım olduğu gerekçesiyle savunulup korunduğu, bununla da kalınmayarak, geçmişte sakıncaları görülerek uygulanmasından vazgeçildiği gözetilmeden, "yargının yasama organına karşı sorumluluğunu temin adı altında Yasamanın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na üye seçmesinin gerekliliği ve bu doğrultuda düzenlemeler yapılacağının ifâde edildiği, böylece Yasama erkindeki etkinliğini kullanarak, yargıç ve Cumhuriyet savcıları üzerinde Yürütme Erki'nin baskı ve denetiminin geliştirilmek istendiği,

2) Yargı mensuplarının yürütme erki güdümünde bir sivil örgütlenme oluşturabilmelerinin öngörüldüğü, bağımsız ve özgür bir kuruluşa izin verilemeyeceği görüşünün öne çıkarıldığı,

3) Tüm olumsuz koşullara karşın, yargı işlev ve yetkisini özveriyle yürüten yargıç ve Cumhuriyet savcılarının, her türden engele rağmen ulaştıkları başarı düzeyini takdirle değerlendirmek, özlenen yargı hizmetinin sunulamamasının nedenlerini isâbetle saptamak ve diğer erklerin sorumluluğu kapsamındaki eksikleri gidermek yerine, karşılaşılan olumsuzlukların yegâne sorumlusu yargı mensuplarıymış gibi bir önyargıyla etik değerlere atıfta bulunulduğu, "yargıya güvenin tartışılması başlığı altında ".asıl sorumluluk öncelikle yargının kendisine düşmektedir. "bu çerçevede hâkimlik makamına, bütün kişi ve kuruluşların yanı sıra ve bunlardan da önce olmak üzere bu makamı temsil eden kişilerin saygı göstermesi ve bu makamda bulunmanın onurunu hissedip bu onura uygun tavır ve davranışlar içerisinde bulunmaları vazgeçilmez bir sorumluluktur sözleri seçilerek, hiç de yerinde olmayan ifâdelerle, ulusal yargının ve mensuplarının yabancılara şikâyet edilebildiği esefle gözlemlenmiştir.

Bu düşünce, niyet ve tasarrufların, yargı erki adına ve Adlî Yargı'nın en üst kurumu olan Yargıtay tarafından asla kabûl edilemeyeceği, "bağımsız yargı hedefiyle bağdaştırılamayacağı, dâhil olmayı amaçladığımız Avrupa Birliği müktesebatıyla da uyum sağlamayacağı açıktır.

Sorgulamak gerekmektedir ki;

Tüm bu gelişmeler, ısrarlı bir biçimde ve sistemli olarak yargı erkinin bağımsızlığının hazmedilemediğini, tarafsızlığı sağlama adı ve aldatmasıyla yürütmeye yandaş, onu koruyup kollayan ve onun tarafından denetlenen bir yargının oluşturulmasının amaçlandığını belgelemeye yetmektedir.

Hedeflenen budur!

Ancak asla unutulmamalıdır ki;

İnsanlık tarihi, böylesi güdümlü bir yargı ile varlığını sürdürebilen, bireyini güvenli ve mutlu edebilen ve uygarlık yarışında başarılı olabilen hiçbir millet ve devlete tanıklık etmemiştir.

Yüce Türk Ulusu ise bağımsızlığı ve etkinliği eksiksiz bir Yargı Erkine her zaman layık olmuştur.

Yüce Ulus adına yargı yetkisini, bu görüş ve sorumlulukla; kullanmayı sürdüreceğimizi, yargı bağımsızlığının takipçisi olacağımızı saygıyla duyururuz.

***

Bakan Mehmet Ali Şahin ise şu anda "buna gerek yoktu" filân diyor ve bunun siyasî amaçlı olduğunu söyleyerek, "dam üstünde saksağan" gibi oldu şâheserini yumurtluyor.

"AKP Kapatılacak mı" başlıklı yazımı bu gözle tekrar bir okuyunuz derim.

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 21 Mayıs 2008 Çarşamba

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Alper Tunga Çarşamba, 06 Mart 2013

    Alper Tunga

    Masonomanisi olmasını normâl karşılamanız gerekir.

    Hoşgörülü Atatürk'ü bile kökü dışarıda diyip defolun gidin dedirtecek o dönemde ne yapıldı? Bu dönemde PKKya destek veren masonlar yok mu? Yıllar içinde masonluk altında ABG'ye hizmet edenler olmadı mı?

    Bu konuyu iyice incelemek lâzım.

    Yapı itibâriylede Cemaat ile Masonluk arasında benzerlikler var.

    Emin olmamakla beraber, FG'nin ADL başkanı ile yakın temâsından kaynaklı soru işaretleri oluşturuyor.

    Tabii ki her kendini mason tanıyan insan dışarıda emirle hareket edecek diye birşey yok!

    Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, bilginin çok hızlı bir aktığı dönemde algı oyunlarıyla hataya sürüklenmeye çalıştırıldığımız dönemdeyiz.

    Tek net olan bir şey var, o da vaadedilmiş toprak olgusu ve dayatılmış ve dayatılmakta olan Serv anlaşması.

    Tanrı Türk'ün yardımcısı olsun.

    MKD: Masonluk konusundaki yazımı okuanızı rica ederim. Hiçbir muntazam masonluk böyle şeylere âlet olmaz. Cemaat derken de, bütün makamların seçimle elde edildiği bu kurumu nasıl olup onlara benzetebildiğinizi anlayamadım.

  • Misafir
    Alper Tunga Pazartesi, 14 Nisan 2014

    Alper Tunga

    Kerem hocam bunun gibi birkaç yazı bulunmakta.


    http://www.odatv.com/n.php?n=cemaat-kurumlarina-nasil-isim-veriliyor-2010121200

    http://masonlar.org/masonlar_forum/index.php?topic=14647.0

    MKD: Teşekkürler Kardeşim.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 21 Kasım 2017