Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

BİLİM, GENLER, KARMA ve KADER HAKKINDA…

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2677 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Bu blog tam olarak kaç yaşında, vallahi bilemiyorum ve iyi de hatırlamıyorum.

İlk macera www.tnn.net’teki bir fasiliteyle başladı ve daha o zamanki hâliyle fırtına gibi esti. Hâlâ da orada duruyor.

Sanki bu coğrafyanın en önemli adamı olmuştum. Günde otuz-kırk yorum veya eleştiri (fark üslûpta gizliydi) yağıyordu.

Sonra burayı kurmaya karar verdim; değil mi ya, iletişim, bilişim ve PR, Yeni Çağ’ın olmazsa olmazlarıydı.

Artık herkesin birisi.www.com diye bir blogu veya mekânı var.

O dönemlerde “PC Memo” rumuzlu bir gençle tanıştık.

Elindeki fotoğraf makinasıyla hayatıma bir girdi, pir girdi Allah için.

Artık benim de bir sesim vardı.

Esip gürleyecektim.

Yaptım da. Kürtleri katletmedik diye yazdım; anıran ve kuş gibi öten bir kadını  hakaretlerine mâruz kaldım.

Ne oldu? Kendisi küçük düştü. İsmini anmaya değmez.

Sansürsüz veya müdahalesiz, adını ne koyarsanız koyunuz, kendi hür irademle fikirlerle, zikirlerle ve aklıma gelecek her bir şeyle raks edecektim.

Kimse bana müdahale edemeyecekti.

Hermeneütik, masonluk, rotaryenlik, bilim felsefesi, varoluş, her şeyin sırrı, dünya savaşı, nereden gelip nereye gidiyoruz… gibi epey konuya değindim ve serbestçe klavye salladım.

Öyle zamanlar oldu ki, tek bir yazının altına eklenen yorumlar, onun hakkında kopan tartışmalar yüzünden resmen “fırtınalar koptu”!

Okyanus ötesinden, buradan, başka mecralardan misafir yazarlar makale yollamaya başladılar.

Zülfüyâre dokundum, üşenmedim.

Hulki Bey, beni, kendisini Atatürk’e benzettiğim ve Hz. Muhammed gibi kişilerin yaşadıkları şeylerin ne olduğunu araştırmak için geliştirdiğim kavramlar için, bir de kendi yazdığı şeyleri burada sergilediğimden dolayı mahkemeye verdi.


Peki, bu ne? Atatürkoid diye tekrarlıyorum: Kaşı gözü bile aynı. Hakaretmiş demek ki... Şimdi, programına sâdece bir kere iştirak edebildiğim Pelin Hanım için "en çıtı pıtı ve şirin ve sevimli sunucu" desem acaba beni savcılığa verir mi?

Şaka gibi...

Neyse, tam iki sene savcılara gittim geldim.

Sonunda ne oldu?

Beraat.

Peki, bana bir tazminat ödedi mi?

Hayır.

Sâdece Han Restoran’da karşılaştığımızda, oğlunun kitabını basmış, onu hediye etti.

Pekâlâ, hakaretamiz ifadelerle dolu ve -kusura bakmasın- bence pek de edebî veya fikrî değeri olmayan kitapları hâlâ bütün kitapçıların raflarında satılmakta mı?

Evet…

Karşısına çıkan herkesle alay eden bir üslûbu yok mu?

Var...

Avukatlarıma sorduğumda “Hocam, bunlar fikir eserleri, eleştiriye girer, bir şey çıkmaz” dediler.

Anlayamadım…

Yâni, birisine “Atatürkoid” demek hakaret, “Assosiyatif Dissosiasyonlar” demek de dine sövmek ama kitapta şahsıma müteveccih aleni terslikler ise hapur şupur, Yârabbi şükür, öyle mi?

Bu işe aklım ermedi bir türlü…

Sonra Saklı Köşk, Halit Kakınç, kızımın mezuniyeti gibi pek çok konudaki makalelerim de uçtu.

Tekrar tekrar rica ettim, “bunları yerine koyun” dedim ama yapılmadı.

Kullanıcı dostu yapalım diye rica ettim, herhâlde imkânsızı istemişim ki, asla olamıyor!

Bizim sufî grup öylesine bir cendere içine almıştı ki tahayyül ve tefekkür dünyamı, yok “sistemdenmiş”, yok “transfer sorunuymuş” derken, ne varsa uçtu gitti.

Tebahhur etti.

Rahmetli Pederimin bir takıntısı vardı: “63 yaşında öleceğim” diye tutturmuştu. Sonra akciğer kanseri onu 61 yaşındayken elimde, elimden alıp uçurdu, Vahdet’le buluşturdu.

Şimdilerde ben de 57 yaşımı idrak etmekteyim.

Babamla aynı genetik yapıya sâhibim ve en ufak bir kokudan dahi müthiş rahatsız oluyorum; derhâl öksürük nöbetleri, akciğerlerimde kuş sesleri filân başlıyor. MR'lar, akciğer grafileri gırla gitmekte. Bir de PET yaptıracağız. Bir şey yok ama insan ne de olsa tedirgin oluyor.


Sigarayı çok öncelerde bırakma akıllılığını gösterdim ve kendimi de memleket ve dünya işlerine adadım.


En berbat senaryo” dedim, hâlâ kenarında dolaşmaktayız.

Millî Mutabakat Hükûmeti şart” dedim, sanırım oraya gidiyoruz.

Bakın, başkaları buradan daha iyi hıfzetmiş:

http://orajpoyraz.blogspot.com.tr/2013/06/15-profdrmkerem-doksat-bu-aksamdan.html

Teşekkürler Oraj Poyraz, tanışmasak da…

Dün gece belki de zurnanın zırt dediği noktaya ulaşıldı.

Trabzon’daki maçta resmen kan döküldü, ortalıkta biber gazından geçilemeyen bir manzara vardı ve iç savaşın ilk hazin manzaralarını cam gibi televizyonlarımızdan seyrettik.

Volkan mı, seyirci mi haklı? Bu çocuk bunları hep yapmıyor mu!

Sınıflar arası fark ürkütücü bir korkunçluğa tırmanmış durumda.

Bunun adı iç savaştır. İlk kıvılcım futbol terörü adınaydı; aslında Doğu ve Güneydoğu'da kan gövdeyi götürüyor. Araplara, Türkmenlere çip takar olduk.


 

Alenen Türk soykırımı yapılıyor her yerde. Hükûmet'ten "tık" var mı?

Var: "Beraber yürüdük biz bu yollarda", "Rabia", %30 mu 40 mı tartışmaları.

Herkes toplum-bilimci ve siyaset ulemâsı. Peki, sorumlukuk duygusu nerede?

Herhâlde WC'ye kaçtı! 

Emekçiler, sağlık ve diğer alanlarda çalışanlar belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük maddî manevî krizini yaşıyorlar.

Tansu ve Özer Uçuran Çiller çiftinin eski şoförü bizimle çalışmaya başladı; Uçuranımız ona da şifalı bileklik hediye etmiş. Hayrettir ki satmamış.

Aklıma bu adamcağızla ilk karşılaşmamız ve Murat Bardakçı’nın cebime yolladığı mesajı göstererek, kendisinin Mevlânâ’nın Torunu filân olmadığını yüzlediğim canlı yayın geldi.

İster istemez gülme tuttu. Baktım, Youtube'da yok; silinmiş.

Bir de mekânı var, nasıl da cevval: www.infoteizm.com. Merak eden bir giriversin. Adam nasıl uçmuş ve uçuyor, bir görün.

Peki, burada yazılanlar nitelikli dolandırıcılık teşkil eder mi?

Hiç sanmam. Buna mukabil, içerideki methiyeleri okuyunca yüzüm ekşiyor.

Ne ihtiyacınız var?


No Comment Mr. Chiller!

Didem Hanım'ı aradık, kitabımdan bahsetmek ve tanıtımını yapmak istedik ama belli ki ya böyle şeyler yazmak, ya da ayakkabı kutusunda Dolar uçurmak lâzım.

Devir böyle...

Öyle simya, astroloji, derin sırlar öğretisi, kristal şifa bilmem nesi nokta com dolu ki, burası Zemzem Suyu gibi kalır.

Dün dolaşırken “Hocam, şurayı da aldılar, burada da otel yaptılar” diye gösterdi. Meğer oteller hâricinde, diğerlerinde de işler kesatmış ama şarapçılık işleri iyi gidiyormuş. Güneri Bey de çok sık uğrarmış. İnşallah Cânan Hanım da sıhhattedir.

Neyse, adam sır küpü, zâten başka bir şey anlatmıyor; ben de sormam. Bana ne?

Bu devletin en karanlık esrarına vâkıf bu insanların çamaşırlarıyla daha fazla ilgilenmek niyetinde de değilim.

Şimdi en büyük merakım şu:

-Son 100 senedir hâlâ gen biliminde, onkolojide, cerrahi ve tıbbî bilimlerde bıçaktan, ışından, kimyasal zehirlerden başka bir şey icat edilemedi.

-Son senelerde 3D yazıcılarla aort kapağı imâl ettiler ama meselâ kanserli dokuyu kökünden ortadan kaldıracak herhangi bir teknik geliştirilemedi.

-Hâlâ 80 küsur senelik MR, CT, PET gibi teknikler kullanılıyor ve tutan da tuttuğunu öpüyor.

-Hâlâ herpesin, siğilin en iyi tedavisi hipnoz, okumak-üflemek veya tıraş sonrası losyonu sürerek dissipe etmek (susuz bırakıp öldürmek).

-Ben hâlâ efedrinli Brodil şurubu içerek rahatlayabiliyorum, o da tansiyonumu yükselttiği için azar azar tadabiliyorum (çilek aromalıdır namussuz).


O da yetmezse bronkodilatatörler, steroidler ve ameliyat filân...

-Alkolü az içince veya hiç içmeyince uykusuzluktan geberiyorum ve hafif derecede aort yetmezliğimden dolayı burnumdan soluyorum. En ufak bir nâhoş kokuya tahammülüm yok. Geçenlerde bana zorla bir rol oynattılar, az daha eşekler cennetini boyluyordum. Sonra da “neden bunu kabûl ettim” diye kara kara düşündüm. Bana o vazifeyi verenin böyle bir yetkisi de yoktu üstelik ama yemini bozmak istememiştim 22 seneden sonra. Sonra da "düşmanınızı en yakınınızda arayın" tembihi geldi aklıma ama bence bu bir lâtifeydi; en azından ben öyle düşünmek istiyorum...

-Açık havada dahi tütün kokusunu 150-200 metreden hemen idrak ediyorum. Ne feromon, ne Bonoboluk, ne de maymunluk kaldı. Kelpler gibi oldum. Yakında Efe ve Tarçın'la beraber otlayacağım.

***

Şimdi Vikipedi’den kopyalayıp tütünün özgeçmişini özetleyeyim:

Amerikan Yerlileri, yâni bizim soydaşlar, Avrupalılar kıt'aya gelmeden önce tütün kullanmakta. İlk Avrupalı yerleşimciler tütün içmeyi onlardan öğrenerek daha sonra gittikçe popüler olacağı Avrupa’ya taşımışlar.

Amerikan Yerlileri arasında tütün eğlence amacıyla değil, âyinlerinde ve ancak tecrübeli şamanlarınca dinî gerekçelerle kullanmalarına karşın, Avrupalılar tütünü eğlence ve vakit geçirme amacıyla yaygınlaştırmışlar.

Tütün, aynı zamanda, Amerika’nın Güneyinin hızla sömürgeleştirilmesine de yol açmış. İlk sömürge yayılımının ardında tütün üretimini arttırma isteği de bulunmaktaymış. Avrupalılar, Amerika’ya getirdikleri zenci kölelerle açtıkları alanlarda tütün ekimi yapmaya başlamışlar.

1500 yıllarında, Antillerden, İspanyol gemicileri vâsıtasıyla İspanya’ya ve oradan Avrupa’ya yayılmış.

Anadolu’ya ise, Osmanlı İmparatorluğu zamanında (1605) Venedikli tüccarlar tarafından sokulmuş ve kullanılışı kısa bir zamanda yayılmış.

Tütün bitkisi, kurutulmuş yaprakların yakılması ile ortaya çıkan dumanın içe çekilmesi veya tozlarının enfiye hâlinde buruna çekilmesi veya özel işlem görmüş yapraklarının çiğnenmesi suretiyle kullanılır.

Tütün içme âdeti, tütünün vatanı olan Amerika’da başlamış.

Yerliler, dinî törenlerinde kokulu bitkilerle birlikte tütün yapraklarını tütsü olarak kullanmışlar.

Dumanı teneffüs eden yerliler zamanla bu bitkinin keyif verici etkisini fark etmişler ve âdi kamış ve bambudan yapılmış Y şeklinde bir borunun çatal kısmını burunlarına sokarak veya ağızdan üfleyerek dumanı içe çekmeye başlamışlardır. Böylece piponun en eski şekli ortaya çıkmış. Barış çubuğu denen halt bu yâni. Herhâlde mutluluk çubuğu da ondan özenerek yaratılmıştır.

Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfine kadar Avrupa’nın tütünden ve tütün içme âdetinden haberi olmamış (bunu yazan arkadaşlar Amerigo Vesbucci’yi atlamış).

Kolomb ve arkadaşları, kırmızı derili insanların kuru bir otu mısır koçanına sararak içtiklerini, ağız ve burunlarından duman çıkardıklarını ve yerlilerin buna “tabaco” veya “tombac” adını verdiklerini hayretle görmüşlerdir.

Tütün içme âdeti, Amerika’yı keşfeden Portekizli ve İspanyol gemicilerin önce kendilerinin alışması ve daha sonra yanlarında diğer şehirlere götürmeleri sonucunda yaygınlaşmaya başlamış.

Gemilerin iki kıta arasında gidip gelmesi suretiyle İspanya, Portekiz ve diğer Avrupa şehirleri, tütünü ve içme âdetini tanımışlar.

Meksika’nın “Tabesco” bölgesinde tütün tarımının yapıldığını gören İspanyollar, Küba’da tütün içme borusuna “tabaco” adının verildiğini duymuşlar ve “tabaco” adını kullanarak her gittikleri yerde bu adın yayılmasını sağlamışlar.

***

Hayatta en sevdiğim insanların hepsi bu meretten dolayı ya öldü, ya sürünüyor, ya da hayat kaliteleri ayaklarının altında.

İsim saymak istemiyorum ama yalvarıyorum:

Şu mereti yakın, terk edin.

Allah aşkına.


Hele sen kuzum, Canım Kızım.

Pınarcığım, anneni lösemiden kaybetmedin mi?

Yapma be!


Bu arada, eğer bu mekânda sansürsüz, budanmadan ve durmadan bir şeylerim silinmeden yazmama yardımcı olacak birileri varsa, bana yazsınlar: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. .

Başka bir örnek vereyim İzmir’deki sevimli Judocu’dan; arkadaşları beş kuruş harcatmadan ona ne kadar da güzel bir site kurmuşlar, bakın:

www.tirasci.com

Karma, Kader, Alın Yazısı veya her neyse...

Onu yenmek ve burada da özgürce yazmak istiyorum!

Mehmet Kerem Doksat – Her Zaman – Her Yer

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Mehmet Özdemir Salı, 11 Mart 2014

    Saygı değer Hocam;

    Saygı değer Hocam;

    Eksik bir yazınız varsa, beceriksizliğime verin. Kasıtlı olarak bir yazınızı sildi isem 2 evladım var ellerinizden öper, cenazesinde buluşalım. Sözü geçen yazılarınızı verin yine koyalım siteye veya siz koyun. Yazılarınızın silindiği konusunda bu ne ısrarınız anlayamadım. Birilerinin beni satın aldığını falan mı düşünüyorsunuz? Siz etrafınızdaki menfaati için size şirin görünen, yalan konuşan insanlardan sanıyorsunuz beni. Beni aşağılayan yazılarınızı dokunmazken, hangi yazılarınızı sildiğimi ima ediyorsunuz çözemedim. Bu şüphecilikten sıyrılın lütfen. Yetiştiriliş tarzım, insanların yüzünü karşı saygısızlık etmemeyi öğrettiği gibi, arkalarından oyun oynamamayı da öğretti. Kimsenin sitesi ya da yazıları üzerinde etkili olmak gibi bir niyetim yok. Şu saniye yardımcı olacağını düşündüğünüz bir kişiye teslim ederim ne var ne yoksa. İsteyeceğim tek şey madden helallik olur. Manen size zerre kadar zarar vermediğimi ve vermeyeceğimi de bilmenizi isterim.

    İçinde bulunduğum (ailevi sağlık) sıkıntılardan bahsetmiştim. Buna rağmen arka planda sizi mutlu edecek bir çalışma yapmaya devam ediyordum. Amacım sizi mutlu etmekti. Son yazınız tüm şevkimi kırdı.

    Sözüne ettiğiniz sansürlendiğini düşündüğünü yazılarınız hangisi ise, siteye yeniden koyarsanız tüm olanaklarımla facebook tweeter vs. gibi mecraalar yardımı ile mümkün olan en çok kişinin okumasını sağlamaya çalışacağım. Belki o zaman yazılarınızla ilgili bir sıkıntım olmadığını anlarsınız.

    Saygılarımla.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Cuma, 15 Aralık 2017