Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

BÜYÜK BİR PSİKANALİST: AHMET ALTAN

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 3856 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Ahmet Altan isimli Hayırlı Evlât, Büyük Selânik isimli bir şâheserle Can Dündar’ı da, Vamık Volkan’ı da sollamış; önce yazıyı paylaşalım (tashîfâtı tashîhât benden)…

***

Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemâl, Selânik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi Cumhuriyet’i kurduğunda. Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

İkincisi de, tâ gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’dabüyük bir Selânik yaratmak.

Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar...

İlk amacına ulaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu.

Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek yetenekleri vardı ve başardı.

İkincisi ise “zordan” daha zordu.

Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi.

Onun hayâlindeki ülke ne Osmanlı’nın bir mezbele hâlinde tuttuğu Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu.

Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu.

İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin” kabûl edilmemesine sinirleniyordu.

Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans ettirdi...

Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi.

Onun hayâl ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyordu.

Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği insanlara “yabancı” biri olarak kaldı.

Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı.

Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle “Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı.

Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen “eşitliği” istiyorlardı.

Demokratlar, “diktatörlüğüne” karşı çıkıyorlardı.

Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar.

Sanırım hem ürktü hem öfkelendi.

Korkunç bir baskı uyguladı.

Kürt liderlerini astı, Müslüman’ları gazeteler vâsıtasıyla “irticacılar” olarak ilân etti, demokratları Meclis’ten attı, solcuları hapse koydu.

Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı.

Ve çok istediği Selânik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı.

Artık “Atatürk” olan Mustafa Kemâl’i memnun edecek göstermelik bir “Selânik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında.

Geride kalan kısımlar da, “yeni Selânikliler’in” esiri durumuna düştü.

İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sâhip olamadılar.

Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar.

Bu “Selânikleşme” hareketine “Atatürk İlke ve İnkılâpları” adı takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilân edildi.

Biz bugün hâlâ Türkiye''de “Selânikliler’le” Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz.

Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna karşı çıkılıyor” diyorlar.

Samimiler bunu söylerken.

Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini, hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini kavrayamıyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selânikleşme” hayâli uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar.

Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu olarak yaşanıyor.

Mustafa Kemâl’in çok istediği o “güzel kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu, zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek.

İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in karşı çıkması.

Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz” olacağını sanıyorlar.

Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak.

***

Şimdi ben de kendime uygun bir şekilde bir şeyler yapacağım Hayırlı Evlât Ahmetçiğim.

Kürt değilsin ama Kürtçüsün; Kürdiye hayâlin zamanında seni Milliyet’ten kovdurmuştu.

Kendini üst insan, elit sınıftan insan olarak gördüğünü beyan edersin ama demokrat ve solcusun.

Atatürk’ün memleketi “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak için” yaptığı her şeye muhalifsin.

İntihâlden de nasibin var: Bak, http://www.tumgazeteler.com/?a=657697 adresinde hakkında ne var: Türk romanında son dönemde gündeme gelen “intihâl” tartışmalarına bir yenisi daha eklendi. Kaçak Yayın dergisinin bu ayki sayısında Mehmet Ergün imzasıyla yer alan yazıda, Ahmet Altan’ın Kılıç Yarası Gibi romanında Ercüment Ekrem Talu’nun Kodaman adlı romanından çalıntı yaptığı iddia ediliyor. Her iki romandan yapılan alıntılarla desteklenen iddiaya göre Altan, romanındaki zaman kesitini, ilişkiler ağını ve birtakım olayları Talu’nun romanından almış. Ercüment Ekrem Talu’nun Kodaman romanında, II. Abdülhamit döneminden bir kesit sunuluyor. Romanın bir yerinde, halkça çok sevilen Müşir Deli Fuat Paşa’nın Şam’da yaşamaya mecbur edilmesi için kendisine yapılanlar uzun uzadıya anlatılıyor. Kodaman’da, Deli Fuat Paşa’nın rahatını kaçırmak için, padişahın da desteğiyle, Fehim Paşa çaba gösteriyor. Altan’ın, aynı dönemi konu alan romanında da Müşir Deli Fuat Paşa’nın rahatını kaçırmak için bu kez Rasim Paşa padişah yardımı alıyor. İki olay da aynı muhitte geçiyor. Mehmet Ergün, bunun basit bir esinlenme olmadığı görüşünde. Ergün, Altan’ın başka bir ilişkiler ağı içinde anlatabileceği hikâyeyi, “kolaylık olsun diye” Kodaman’daki biçimiyle anlattığı görüşünde. Ergün’ün iddiaları bununla da sınırlı değil. Yazıda, aynı zamanda, Kodaman’da jurnallerle anlatılanların Kılıç Yarası Gibi’de olgusal olarak sunulduğu öne sürülüyor. Bu konuda görüşünü aldığımız Ahmet Altan ise, Ercüment Ekrem Talu’nun söz konusu romanından habersiz olduğunu söylüyor. Aslında bu tartışmalar edebiyatımıza ve Ahmet Altan’a yabancı değil. Altan’ın daha önce de, Aldatmak adlı romanı için benzer iddialar ortaya atılmıştı. Bu romanın, Arthur Hailey’in Tekerlekler ve Alberto Moravia’nın Kıskançlık romanlarından esintiler taşıdığını öne sürenler olmuştu. Oysa Mehmet Ergün’ün, önceki tartışmalar gibi değerlendirilmemesini istediği ve metinlerle desteklediği iddiası edebiyat dünyasında ses getirecek gibi görünüyor. Çalıntı, esinlenme, metinler-arasılık gibi kavramların birbirinden hangi noktada ayrıldığının pek bilinmediği edebiyat dünyamızda, bu tartışma kaygan bir zeminde dursa da tartışmanın bundan böyle hangi yönde gelişeceği şimdiden merak konusu. Cem Kuleli, İstanbul.

Hayırlı Evlât Ahmet, gene http://www.biroybil.com/showthread.php?p=16127 tıklanınca bak ne görüyoruz; Sırrı Yüksel Cebeci yerden yere vuruyor seni:

TÜRKİYE, bağırsaklarını temizliyormuş! Önce kendi bağırsaklarını temizlesinler. Yakın tarihle yüzleşmemizi sağlayacaklarmış, gizli kapaklı hiçbir şey kalmayacakmış, hâttâ rahmetli Menderes’e Yassıada’da yapılan işkenceleri bile bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkaracaklarmış!

Kürt Tarık” olarak bilinen Yassıada Komutanı Yarbay Tarık Güryay’ın yaptığı işkenceleri herhâlde...

Bunları anlatırken öylesine heyecanlanıyor, öylesine kendilerinden geçiyorlar ki, her biri vatan kurtaran aslan sanki. Bu vatan kurtaran aslanların başını Ahmet Altan çekiyor. Halaskârların komutanı o yâni.

Sürekli darbe paranoyası yaşayan Ahmet Altan, arada bir aynaya bakıyor mu? Aynaya bakmaktan korkuyorsa, idolü ve her şeyi olan sevgili babasının suratına bakabiliyor mu?

Bakıyorsa, ne görüyor?

Tipik bir “darbeci suratı” mı?

AŞAĞIDAKİ yazıyı çerçeveletip Ahmet Altan’a göndermek isterdim. Çünkü bu yazı, Ahmet Altan’ın babası Çetin Altan’ın ne yaman bir darbeci oluğunu belgeleyen bir yazı...

27 Mayıs 1960 darbesinin sabahı, Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde “Büyük Gün” başlığıyla yer almıştı.

Noktası ve virgülüne dokunmadan aynen yayınlıyoruz (imlâ tashihi MKD'den):

“Bütün Türk vatanperverleri bu muazzam ve şanlı günün sevinci ve heyecanı içindedirler. Çürümüş, sufli politik tertiplerinin şahsi ihtiraslarla Türkiye’yi en tehlikeli badirelere, kardeş kavgalarına sürüklemek üzere olduğu bir sırada, Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin medenî bir şekilde devlet idaresine el koymaları ve memleketi karanlık bir akıbetten kurtarmaları, tarihimizin büyüklüğüne yakışan mutlu bir hareket olarak, Milletimize hür ve insan haklarına uygun yeni ufuklar açmaktadır. Kara ve şüpheli günler selâmete ermiş ve Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin şahsında mukedderatına hâkim olmuştur. Silâhlı Kuvvetlerimizi tam zamanında ve üstün bir anlayışla, Milletin kaderini, gitmekte olduğu kötü yoldan bir anda aydınlığa çıkarmıştır. Her türlü yalan, baskı ve küçük oyunlardan uzak olarak, Kurucu Meclis’in koyacağı demokratik prensipler çerçevesinde, yakında serbest seçimlere gidilecektir. Vatandaşların vakur bir anlayışla aynı milletin çocukları olduklarını hatırlamaları, Hukuk ve İnsan Haklarının koyduğu esaslar içinde, hür bir memlekette yaşayabilmek için birbirlerine kardeşce davranmaları bugün her zamandan ziyade millî bir vazife olmuştur. Artık hiçbir partinin rozeti kanun dışı bir imtiyazın sembolü olmayacaktır. Güzel vatanımızda eşit ve hür olarak insanca yaşamanın saadetini paylaşacağımız dakikalar yakındır. Kinsiz, baskısız ve zindansız kardeşce bir sevginin memleket üzerinde esas saadetini duyuyor ve bu büyük günü candan alkışlıyoruz. Nefretlerin, kıskançlıkların ve ahlâksızlıkların uğursuz bulutları dağılmaktadır. Bütün vatandaşların bu yeni devrin kapısından bir tek vücut halinde girmeleri ve her türlü şahsî duyguların üzerinde, memleket menfaatlerini düşünmeleri en kutsal vazife olmuştur. Hakiki hürriyetin saati çalmıştır. Atatürk’ün inkilâplarına bağlı olarak demokratik bir memlekette Türklüğün şerefine yakışan bir nizamın temelleri atılmaktadır. Yaşasın Türk milleti yaşasın Türk Ordusu...”

***

Akşam Gazetesi yazarı Oray Eğin de gazetesindeki köşesinde âileni çok sert eleştirdi, bilirsin. Siz Altan’ların hep moda olanı takip ettiğinizi, kimi zaman sağcı kimi zaman solcu kimi zaman cemaatçi kimi zaman Kürtçü olduğunuzu söyledi. Sizin âilece Türkiye’nin entellektüel dünyâsında bir kara bulut olduğunuzu yazdı; buyurun okuyun:

En güzel tâbir Yalçın Küçük’ten gelmişti, ''küfür romanları'' demişti Ahmet Altan’ın bugün romancı olarak anılmasını sağlayan edebiyat parçalamalarına dâir. Bugün ''azizlerin içindeki orospu''yu, ''orospuların içindeki azize''yi keşfetme turlarına çıkan, ''kadın memelerine vatanı satan'' Ahmet Altan o yıllarda edebiyatta epey politikti. Bugün gazetelerde yapmaya çalıştığına benzer provokasyonları kitaplarında yapmak için uğraşıyordu.

Sebebi çok basitti. 12 Eylül dönemiydi, solculuk demode olmuştu. Türkiye yeni bir açılımın eşiğindeydi, Özal’ın ''vizyonu'' yükselen değerdi ve Uğur Mumcu’nun tâbiriyle ''âile boyu döneklik'' kültürü edinmiş bir âilenin isyankâr oğluydu.

Bir insanın yazmış olmaktan utanacağı kadar amatör ve zavallı bir roman olan ''Dört Mevsim Sonbahar''dan tutun da ''Sudaki İz''e edebiyat macerasının tek ama tek bir amacı vardı: Solculara ve solculuğa küfretmek. Devrim yapma hayâliyle hayatlarını kaybeden binlerce insanla dalga geçmek ve kendisini onlar üzerinden aklamak.

Vizyona adapte olmak, kendisini bir ''burjuva'' olarak göstermek. Kısacası göz kırpmak ve 80''lerin ''yükselen değeri'' olarak kabûl edilmek.

70’lerde de babası aynıydı. Gençleri gaza getirir, o evinin balkonunda viski içerek ölen binlerce insanı izlerdi. 70’lerde devrimcilik modaydı çünkü 12 Mart gerçekleştiği zaman nasıl askerlere şakşakçılık yaptığı o yılların gazetelerinde belgeli olarak duruyor.

Askerin gelmesini, hükûmeti devirmesini alkışlamıştı Çetin Altan kendi darbe günlüklerinde...

O yüzden şimdi hiç kimse kalkıp da Altan âilesinin darbeye karşı aldığı tavırları falan anlatmasın.

Neyin mücadelesini vermişler, neye direnmişler, neyi feda etmişler ki?

Babası 12 Mart’a alkış tutmuş, oğlu 12 Eylül olur olmaz solcu geçmişine küfretmiş ve Özal’a yaranmış. Cumhurbaşkanı’nı ayakta alkışlayan, iktidar sofrasında kadeh tokuşturan onlar.

Hangi demokrasi mücadelesinden bahsediyorsunuz, tek amaçları ceplerini doldurmak ve kendilerine rant sağlamaktı.

En büyük özellikleri ise ne modaysa onun peşinden gitmek...

Önce solculara küfretmek, sonra Özalcılık, sonra dönemin modasına uygun olarak Kürtçülük, şimdi Fethullahçılık ve Siyasal İslâmcılık...

Bugün Türkiye’de gerçek bir darbe havası olsa, asker de gerçekten darbe yapmaya niyetli olsa, kamuoyunda bir darbe beklentisi olsa baba-âbi-kardeş-torun-damat hep bir ağızdan en büyük darbeci olurlardı. Babasının 12 Mart’ta yaptığı gibi darbeye alkış tutarlar, askerî müdahalenin öneminden bahsederlerdi...

Ama şimdi moda askere vurmak, onlar da modaya uyuyor... Hadi vursunlar, ama en acıklı olanı ne biliyor musunuz?

Çok ama çok câhiller... Altan âilesini Türkiye’nin düşünce hayatından çıkarın ve ne eksilir, hiç hesapladınız mı? ''Bayburt''a tenis kortları açılsın'' gibi absürt fikirler ve ''bir kadın memesine vatanı satarım'' türü ucuz pornografi dışında literatüre ne katkıları var?

O profesör oğlan dünyanın herhangi bir üniversitenin ancak kantincisi olabilir... Diğerinin gazeteciliği geçmişte de, bugün de ortada... Babasının tek ama tek yeteneği Türkçe’yi çok iyi kullanması...

Gerisi koca bir boş ve düşünce akımlarına yönelik bir ''ikoncan'' olma çabası... Ne ama ne modaysa onun peşinden gittiler, bugün de gitmeye devam ederler.

Dün küfür romanı yazarlar, yarın alenen küfür ederler...

Yazık ki düzeyleri de çok düşüktür; sokak diliyle entellektüel mücadeleye kalkışma çabalarından olsa gerek.

Bu âilenin Türkiye''nin düşünce hayatı üzerinde oluşturduğu kara buluta isyan ediyorum.

Bir câhili düzeltelim.

Adam profesör olmuş ama gerçekten câhil... Bu okumuş olanı bir de... Önce dedi ki ''dünyânın neresinde askerî mahkeme var'', yanıtı Genelkurmay Başkanı’ndan aldı. Google''lasa öğrenir oysa. Hadi bilgisayar kullanamıyor, bari kulağına kalem sokan çantacısına sorsaydı...

Tipik bir ''hem dersini çalışmamış hem de şişman herkesten'' durumu.

Dansöz; şimdi kıvırıyor... ''Askerî mahkeme hiçbir yerde yok'' diye tutturdu rezil oldu ya, şimdi de diyor ki ''dünyânın bir tek ülkesinde Askerî Yargıtay var mı, onu söyleyin'' diyor...

Al sana yanıtı: Amerika Birleşik Devletleri!

***

Hayırlı Evlât Ahmet,

Halkı şeyhlerin, şıhların, kör cehâletin ve onları kullanan emperyalistlerin elinden kurtarıp, Peyami Safâ’nın tâbiriyle Arab’ın eşeğinden inip Garb’ın trenine bindiren, bunu yaparken de Attilâ İlhan’ın tâbiriyle uluslaşarak Batılılaşmak için çabalayan, yâni Garb’ın teknolojisini ve iyi yönlerini alarak ama millî mânevî değerleri muhafaza ederek, câhil bırakılmış bir ümmetten çağdaş bir millet ortaya çıkarmak için hayatını harcayan...

Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe’ye tercüme edilmesi konusundaki düşüncesini ilk kez 14 Ağustos 1923’te gündeme getiren, 1925’te TBMM’nin komisyon çalışmaları sonucunda Elmalılı Hamdi Yazır’a bu görevi veren, onun hazırladığı ve 1936’da neşredilen Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâli’ne vücut buldurtan…

Vatanın her köşesini dolaşıp, askerî dehâsını politika ve beynelmilel münâsebetlerde de defâlarca sergileyen…

Ulu Önder’e ettiğin lâflara benim cevabım şöyle olacak: Aslında sana bir müjde verebilirim Hayırlı Evlât Ahmet, sen bu yolda devam et, istediğin gerçekleşmeyecek ama senin psikanalizini bu millet tâ Selânik’ten gelerek yapacak!

Muhterem pederinle eğer görüşürsen, viskilerinizi yudumlarken bunları bir düşün, e mi?

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 24 Ocak 2010 Pazar

0
Etiketler: ahmet altan
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017