Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

BU COĞRAFYANIN, TÜRKLERİN; MÜSLÜMANLARIN DÜŞMANLARI GÖZÜNÜZ AYDIN ATATÜRKÇÜLÜK ÖLDÜ (10 Kasım 2015)

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1292 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

İnsan yaşayarak öğrenen değil, daha önce yaşanmışlardan ders çıkaran varlıktır; yaşayarak öğrenenler hayvanlardır. AD

Tek Millet Yaratma Çabası Öldü

Önce duygusal tarafı bir tarafa bırakıp, akılcı düşünmeye hazırsak burada yazılanları anlayabiliriz. Biraz evrensel düşünceye sahip, empatiyi (duygudaşlığı) geliştirmiş herkes şunu biliyor ki, bu dünyada yapısal benzerliği olan her çeşit insan topluluğunun (eskiden ırk deniyordu) kendi soyunu sürdürme hakkı vardır. Bu farklılıklar jeoloji geçmişimize dayalı yapısal (genetik) değişiklikleri barındıran değişiklikler de olabilir (zenci-beyaz insan gibi), aynı kökten gelip çeşitli nedenlerle kendini farklı toplulukların (ırkların) mensubu gibi görenler de bulunmaktadır (örneğin İsrailliler ile Filistinliler).

Birincisini yapısal ve kalıtsal özellikleriyle ayırmamız belki kolay; ancak en kötü çatışmaların yaşandığı, ona kardeş kavgası da diyebiliriz, aynı kökenden gelip, kendini farklı olarak benimseyenlerin arasında olmaktadır.

***

İnsanın yapısal özelliğini değiştirme şansı olmadığına göre, bir insan kendini farklı bir grubun Mensubu (veya içinde) olduğuna inanıyorsa, o insanı, eğer belirli bir bilinç düzeyine ulaşmamış ise evrensel insan topluluğunun bir üyesi yapamazsınız. Dönüp dünya tarihe bakalım. Kendini farklı birileri olarak düşünen insanların savaşları ile kirlenmiştir.

***

Anadolu, üç kıt’anın geçiş köprüsüdür. Üç imparatorluğun kurulduğu tek kara parçasıdır. İmparatorluk deyip geçmeyin, imparatorluklar bir insan kokteyldir; her çeşit dinden ve milletten insanın cirit attığı yerlerdir. Doğudaki coğrafyadan çeşitli nedenlere dayalı onlarca büyük göç, siyasi nedenlerle batıdan onlarca büyük göç, benzer nedenlerle kuzeyden ve güneyden onlarca büyük göç sonucu bu coğrafya insan (ırkı) çorbasına dönmüştür. Eğer biraz tarih bilgimiz varsa, bu topraklarda, gerek farklı topluluklar arasında hatta aynı topluluğun farklı boyları arasında kanlı savaşlar hiç eksik olmadığını anlamış olmalıyız. Binlerce yıl boyunca yaşanmış bu kanlı hesaplaşmanın yeterli bir eğitimden geçmeden duracağını düşünmek herhalde tarih bilinci eksikliği olabilir.

***

Tekrar uygar, duygusal bir insan düşüncesi ile kuvvetle vurgulamak gerekiyor: Kendini farklı hisseden herkes bu dünyada temsil edilmelidir. Ancak bu paragrafın birinci cümlesine “akıllıca düşünen” sözcüğü kasıtlı olarak eklenmemiştir. Çünkü uygar ve duygusal olma ile akıllıca arasında nitelik bakımından önemli bir fark bulunduğunu söyleyebiliriz. Kendinizi farklı toplulukların üyesi olarak ayrışmaya devam ederek birbirinizi yiyin, öldürün, birlik oluşturmayın, parçalanın, ona buna yem olun ya da bunun tersi olarak tek bir topluluk altında bir araya gelmeyi deneyin, birlik olun, güç oluşturun, kavgayı tarihin arka sayfalarına bırakın diye iki seçenek sunuluyorsa ve bunlardan birini seçin deniyorsa, o zaman akıl devreye girmeli, duygusallık bir tarafa bırakılmalıdır… İyi de bu nasıl olabilir veya olabilirdi?

Genç Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, çok acı bir gözlem ve deneyimden geliyordu. Balkanlaştırma siyaseti nedeniyle, Balkanlar ve diğer Osmanlı toprakları kan gölüne dönmüş, herkes birbirini yemişti ve yemeye de devam ediyordu. Hatta bu gün Balkanların (çoğunluğu aynı soydan geldiği varsayılan topluluklar olmalarına karşın) bir barut fıçısı olmaya devam etmesi yine aynı nedene dayanır.

***

Belli ki cumhuriyeti kuran beyinler bunu enine boyuna düşündüler. Bu coğrafyanın artık kan gölü olmasını istemiyorlardı. Sloganları “Yurtta Sulh Cihanda Sulh”tu. Ancak teslim aldıkları topraklar etnik yapı açısından bin bir parçaydı; ayrıca da savaşlar nedeniyle Anadolu toprakları neredeyse dört bir taraftan göç almıştı. Kırk yamalı bir bohçaydı. Önemli bir karar vermek gerekiyordu. Bu topraklarda artık savaş olmamalıydı, herkesin benim diyeceği bir toprağı, devleti, yönetimi, bayrağı, marşı, dili olmalıydı. Cumhuriyet, yönetim olarak bu atılıma uygundu. Ancak bu kadar çeşidin bir bütün oluşturması nasıl sağlanabilirdi. Osmanlı’nın kurucusu Türk kökenliler olarak yazıldığına ve Anadolu’da konuşulan dilin ağırlıklı olarak Türkçe olduğuna göre, bu birliğin Türk Milleti adı altında bir araya toplanması aklın gereği olmalıydı. Öyle de oldu. Hâlbuki Anadolu’da yaşayan insanların içinde Altay ırkı diye tanımlayabileceğimiz insanların –bugün genetik olarak yapılan analizler- en iyimser bir rakamla %15’i geçmediği bilinmektedir. Bu gün kendini Türk olarak bilenlerin bir kısmı şu ya da bu nedenle bu toprakların öz sahibi olan Hititlerden tutun, Rumlara, Ermenilere ve daha öncesine ve daha sonrasına uzanan birçok kökün çocuklarıdır. Bakıldığı zaman görünüşüyle ayrılan insanları bir anlamda anlarım, bir Çinliyi, bir Norveçliyi, bir Zenciyi, bir Aborjini, bir Kızılderili’yi yerdaşım, karındaşım veya kan kardeşim diye “diyelim ki” bağrıma basamıyorum.

***

Allah'tan korkun, sokakta yürüdüğü zaman kökenini, etisitesini (bir anlamda ırkını) hiç mi hiç ayıramadığım, birbirine benzeyen insanları niye etnik bölücülüğün kurbanı yapıyorum?

Bu ülkede Ermeni’den dönme Türk ve Müslüman, Türk’ten dönme Kürt, Kürt’ten dönme Türk, Türk kökenli Hıristiyan ve Yahudi, Rum’dan, Arnavut’tan, Slav Irkından dönme Türk ve Müslüman, kız alıp vermiş, birbirinin içine girmiştir. Neyi ayırıyorsunuz? Siz de hiç mi akıl yok?

***

Cumhuriyeti kuran beyinler, belki bu gerçeği bu günkü durumuyla bilmiyorlardı. Ancak akıllıydılar; bu kırk yamalı bohçayı bir bütün hâline getirmeliydiler. Hele hazırda elde olan kökeni ne olursa olsun, o günkü (keza bu günkü) haliyle ağırlıklı Türk topluluğuydu; köken araştıracak ne bilgileri ne de zamanları vardı. Tercih yapmalıydılar ve yeni kurulan cumhuriyetin milliyetini Türk ilan ettiler. Bu kadar muğlak olan bir yapının pekiştirilmesi gerekiyordu. Görünürde, demokratik ya da değil, insancıl veya değil, evrensel değerlere uyumlu yahut değil, çok yakın zamana kadar yasal zorlamalar, adını koymasak da asimilasyon ile bu birliği gerçekleştirmeye çalıştık. Doğru muydu? Evrensel değerler açısından kesinlikle değildi!

***

Akıllıca mıydı? Kesinlikle akıllıcaydı.

Atatürk ve arkadaşlarının yapmak istediğini bu nedenle sadece akıllı olanlar anlayabildi. Özellikle daha sonra değineceğimiz gibi, 1950’den sonra din sosuna batırılmış dünya görüşü bu girişimlerin etkisini zayıflattı; sonunda da bir tarafta katı ve çağdışı milliyetçilik sürdüren bir kesim ile dini özgürlük ve sosyalizm dünya görüşü kalkanı arkasına gizlenmiş ümmetçilik ve etnik milliyetçilikler filizlenmeye başladı. Bu tarihi birleştirme çabasının kırılmasının en etkili yolu Atatürk Düşmanlığıydı. Yurt içinde isyana kalkışan toplulukların bastırılması bile bu gün yönetimde olanlar tarafından ve gizli Atatürk düşmanları tarafından soykırım ve katliam olarak tanımlanmaya başladı…

***

    “Eyleme geçmiş cehaletten daha korkunç bir şey yoktur” (Goethe).

“Tek” (tek vücut veya da birlik) sözcüğü söylemlerden kalktı. Kürsüye çıkan “güya insancıl taraflarını gösteriyormuş gibi” Türküyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Abaza’sıyla, Süryani’siyle, Çerkez’iyle, Arnavut’uyla, Arap’ıyla, Romanıyla, vs diyerek torbanın yamalarını sökmeye başladı.[1] Artık bu topraklarda yaşayan insanlarda, dedelerinden, ninelerinden işittikleri, öğrendikleri etnik kimliklerini yaşama ve yaşama geçirme özlemi doğdu. Sürü geriye döndü. Barışa koşarken savaşa doğru yöneldik. Bu cümleleri unutmayın; bu yönetim biçimi ve kafası, bu bilgisizlik, bu cahillik, bu akılsızlık düzeltilemezse, bu coğrafyada çok kan dökülecektir.

***

Yine de bu coğrafyadan akıllı insanların çıkması bize umut veriyor. 2015 yılı Kimya Nobel ödülünün ortağı olan Acar Sancar’la ilk röportajı yapan İngiliz The Times gazetesi muhabirinin ona ilk sorduğu soru; Arap mısın? Olmuştur.

Sayın Acar’ın yanıtı bu ülkede yaşayanlara ve özellikle etnik olarak belledikleri grupların adlarını saymayı marifet bilen politikacılarımıza ders ve örnek olsun. Sayın Acar net ve kesin bir dille: “Ben Türküm bu kadar diyerek” ortaya çıkacak tartışmaları ve çarpıtmaları bir kalemde kapatmıştır. Aslında bu cümlesiyle Nobel ödülü kadar, bize, herkesin kullanabileceği önemli bir altın anahtar sundu: Karıştırmanın bir yararı yok. Ben Türk’üm bu kadar!

***

Bir de son zamanlarda Türküm yerine Türkiyeliyim ifadesinin kullanılması gerekir tartışması ortaya atıldı. Bu da başka bir mantık çarpıklığı ve düşünme özürlülüğüdür. Son “yeliyim” birine ait yer ifadesinin son ekidir. Suriyeliyim, İranlıyım, Yemenliyim gibi, belirli bir ırkın yaygın ve egemen olduğu yeri belirtmek için kullanılır. Türkiyeliyim dediğimizde de sadece Türklerin yaşadığı ve hak sahibi olduğu yer anlaşılacaktır; o zaman başka unsurlar azınlık durumuna düşecektir. Hâlbuki Atatürk ve arkadaşları belli ki bir üst kimlik “Türk Kimliği” altında bütün bu grupları bir bayrak altında toplayarak çatışmaları önlemek istedi. Çok kimlikli toplulukların huzur içinde yaşayamayacaklarını ve bütünlük oluşturamayacaklarını en azından Balkanlaştırma politikalarını acı bir şekilde, çaresizce yaşayarak ve izleyerek anlamıştı. Ne yazık ki daha sonraki politikacılar şovenist bir yaklaşımla alt kimliği üst kimlik gibi dayatmaya kalkışarak tepkilerin doğmasına neden oldular. Bu topraklarda genetik yapısı itibariyle Türk olanların sayısının tahminlerden çok daha az olduğunu artık biliyoruz; bu nedenle ırkçılığın hem bir insanlık suçu olduğunu hem de bölünmenin esas nedeni olduğunu söyleyebiliyoruz. Bu sınırlar içinde her kim ırkçılık (buna Türk ırkçılığı da dâhil) yaparsa, bölücülük yapar ve halkına ihanet eder.

***

Türkiye’de başından beri coğrafî koşullardan dolayı bir ekonomik dengesizlik vardır. Ancak bu bölgedeki bir insan batıya geldiğinde iş, güç sahibi olamıyorsa, zengin olamıyorsa, ev ve bark, mülk sahibi olamıyorsa, devlet kademesinde belirli yerlerine gelemiyorsa, bir ayırımcılık var demektir. İstanbul’a 1915 yılına kadar Anadolu insanı (Türkmen) elini kolunu sallayarak giremiyordu; girişler izne tabiydi; Anadolu insanının İstanbul nüfusunun %40’ını aşmasına izin verilmiyordu. Osmanlı sevdalıları, Atatürk düşmanları! Cumhuriyet bu kısıtlamayı kaldırdı…

***

Ortak din anlayışımız öldü

İnsanlık tarihi en kanlı savaşlarını dinler ve dinlerin kendi mezhepleri ve kolları arasında yapmıştır. Belki de savaşta ölen insanların yarısından fazlası din kavgalarından ölmüştür. Dinin akılla açıklanabilir tarafı da olmadığı için, bir defa bir topluluk dini parçalanmaya saplanmış ise, onun bu bataklıktan çıkması hemen hemen olanaksızdır.

 

***

İnsan toplulukları gibi, bu coğrafya dinler açısından da köprüdür. Bu coğrafya dört dinin çıktığı toprakların sahibi olmuştur ya da din savaşlarının yaşandığı alan olmuştur. Bu coğrafya ve yaşadığımız bu ülkenin tarihi, sadece dinler arasında değil, aynı dinin mezhepleri, aynı mezhebin kolları arasında yaşanan insanlık dışı savaşlarla yazılmıştır; yazılmaktadır. Dünya korku, hayret ve iğrenerek bu coğrafyayı izlemeye devam ediyor. Bu coğrafya, bu dini parçalanma, insanlığın kanseri olarak tanımlanıyor.

***

Cumhuriyeti kuranlar bunun bilincindeydi. Osmanlıyı yıkan nedenin başında din geldiğini biliyorlardı. Osmanlı tarihi din kisvesine bürünmüş onlarca katliama, başkaldırıya, isyana, insanlık dışı olaya tanıktı.

***

Bu konudaki yamalı bohçanın da bir araya getirilmesi bir bütün oluşturulması amaçlandı. Sorunun büyüğü Müslüman kesimdeydi. Bölünmenin ve şerrin kaynağı olan tekke ve zaviyeler kapatıldı. Cami kapatıldı mı? Kapatılan bir cami bilinmiyor. Kur’ân yasaklandı mı?

***

Bu konuda yazılı tek bir emir bilinmiyor. Bölen, kışkırtan aradaki insanlar çıkarılıp, insanların önlerine sadece kuran kondu. Eğer inanacaksan bu kitaba inanın ve hepiniz aynı şeye inanın dendi. Olabildiğince tekdüzelik ve birlik sağlanmaya çalışıldı.

Müslümanlığın diğer dinlerden önemli bir farkı vardı; dünyanın her yerindeki Kur’ân metni hemen hemen aynıydı. Biraz aklı olan bu kitabı okuyunca aynı noktaya varacaktı.

***

Bunun için kuranın herkesin anlayacağı bir dile çevrilmesi gerekiyordu. Böylece Kur'ân Türkçeleştirildi. Amaç, Arapça biliyorum diyerek halkı sömüren, dini çıkmaza sokan, çıkarcı, üçkâğıtçı, ahlaksız kesimi ortadan kaldırmaydı. Bunun için Diyanet Başkanlığı kuruldu; neredeyse 10 bakanlığın bütçesi bu kuruluşa tahsis edildi. Belki ben duymamış olabilirim; ancak duyan varsa lütfen bu yorumumu düzeltsin. Bu güne kadar ben hiçbir diyanet başkanından ve yetkilisinden, Türkçe Kur'ân okumak da sevaptır cümlesini duymadım.

***

Hâlâ kurslarda ve eğitimlerde, önemli dini günlerde Arapça Kur’ân okumaya devam edilmektedir. Buna bağlı olarak görsel ve yazılı basında alabildiğince din simsarları türemiş durumdadır. Bizzat Kur'ânın içindeki ayette: “Bu kitap anlayasınız diye indirilmiştir” yazmaktadır. Belki merak etmiş olabilirsiniz bu yeniden yapılanmanın kırılma notası ne zamandır diye. 1950’de ezanın Türkçe değil Arapça okunmasına karar alındığı gündür.

***

Türk demokrasisi türbana endekslendi. Türban resmî yerlerde serbest bırakıldı hattâ başı örtülü olanlar işe alınmada daha avantajlı duruma geçti. Böylece başımızı örtünce demokrasimizin en önemli kusuru giderilmiş oldu. Üniversite kapılarını yumruklayanlar ve türban bizim arka bahçemizdir diyerek dini politikaya bulaştıran politikacılar istediklerini fazlasıyla aldılar.

Doğal olarak herkesin istediği gibi giyme özgürlüğü olmalı. Devlet giyime kuşama karışmamalı. Cumhuriyet kurulurken belli ki duygu değil, akıl burada da devreye girdi. İnsanları giyiminden kuşamından dolayı bırakın geçmişi bu gün dahi farklılaştırabiliyor, hangi tarikata, cemaate, dine hattâ hangi etnik gruba mensup olduğunu sokakta bile görünce anlıyor ona göre o kişiye bir kimlik ve davranış biçimi giydiriyoruz. Buna göre de içimizde ona bir değer biçiyoruz.

***

Cumhuriyetin akıllı çocukları bunu görmüş olmalılar ki giyim kuşam yasası ile hiçbir etnik ve dinsel gruba ait olmayan bir giyim kuşamı dayatarak insanlarımızı bütünleştirmeyi denediler. Ancak –eğer doğruysa- Atatürk: Devrim yasalarını 1976 yılından önce bırakmayın ve ödünsüz olarak uygulayın (bazılarına çok partili sisteme geçmeyin) demiş. Geçmişin pisliğini geleceğe taşıyan bir kuşak ortadan kalkmadan uygulamayı gevşetirseniz, eskiye dönersiniz diye düşünmüş olmalı. Öyle de oldu…

***

Hiçbir dilin baskı altına alınması onaylanamaz. Ancak bugün dünya dilinin İngilizce olması için güçlü bir eğilim var. İletişimi kolaylaştırmak ve farklılıkları ortadan kaldırmak için. Cumhuriyet kurulurken Türkiye bin bir dilin ve lehçenin konuşulduğu bir coğrafyaydı. Bütünlüğü ve yeterli gelişimi sağlamak için en yaygın dil olan Türkçe doğal olarak resmi dil yapıldı. Konuşulan diğer dillerin unutulması için yapılmış olan baskı ve uygulamalar onaylanmasa dahi, bu uygulamanın her yönüyle insanlık ve demokrasi dışı olduğunu ileri sürmek sorun çözmenin temel ögesi olan akılcı düşünceye ters olduğunu söylemeliyiz.

***

Bütün bunlar, bu coğrafyayı geleceğin saygın, gelişmiş, kendi içinde huzurlu, yekpare, aynı ülkü çevresinde bir araya gelmiş bir toplum oluşturma girişimiydi. Ancak şer güçleri boş durmadı; 1950’de yönetim devriyle (hattâ 1946’da) bu birlikteliğin altı oyulmaya başlandı. Cumhuriyetin bu –tarihin en önemli kararı olabilecek girişimi- din düşmanlığı, demokrasi düşmanlığı gibi fiyakalı sözlerle çürütülmeye çalışıldı. Sonunda devletin en yüksek makamlarındaki yöneticiler çeşitli mezhep, şeyh, din önderi, çeşitli adlar takılmış dincilerle yemek partileri düzenlemeye başladılar. Bu ülkenin vergisiyle yapılmış sarayda akşam sabah görsel basında Atatürk’e hakaret eden sefih kişiler başköşede ağırlanmaya başlandı.

***

Bırakın farklı dinleri, yöneticilerimizin “hoş görünmek için ettikleri birkaç fiyakalı sözü ciddiye almaz isek” en önemli kararlarda Sünnilik, Alevilik, Nakşibendilik, Menzilcilik, Süleymancılık, Nurculuk gibi onlarca bölünmeye ve parçalanmaya yol açacak eylem ve kararlarını görmemezlikten gelemeyiz.

İslamiyet, halifeler döneminden başlayarak dini ayrışım nedeniyle kana bulandı. Bu gün aynı dine mensup insanların birbirini boğazladığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bir yerde değil her yerde bu illet yaşanıyor. Orta Doğu bu din ayırımından dolayı yanıyor; aynı dine bağlı olduğu söylenen Sünniler, Şiiler birbirlerinin kanını içiyorlar.

 

***

Aynı mezhebe bağlı - inanç, kuşku ve yanlışa oturtulmuş mantık sorgulanmasın diye ve oluşacak tepkiyi azaltmak için terör örgütleri adı takılmış - İslami Cihat Örgütleri Işıt, El Nusra, El Şebab, Boko Haram, Taliban, Hizbullah ve daha onlarcası, Muhammedin izinden gittiklerini söyleyerek, kâfirleri, müşrikleri Kur'ân’daki bazı ayetlere göre öldürdüklerini ileri sürerek; hattâ Müslüman olsa bile (hattâ aynı mezhepten olsalar bile) aynı düşüncede olmayanları fitne olarak değerlendirerek aynı mantıkla bilinen en vahşi şekilde öldürmektedirler.

 

***

Bütün bunları, Atatürk, geçmişten gelen bilgisini kullanarak ve gelecekte olacakları sezinleyerek dindeki bu parçalanmayı önlemeye yönelik yaptığı düzenlemeleri din düşmanlığı olarak sunan ahlaksız bir kesim Atatürk’ün ölümünden itibaren gittikçe güçlendi; egemen oldu. Atatürk Türkiye’si dış politikasını mezhepçilik zeminine oturtmaya başladı; Bağdat’taki işçilerini bu nedenle başka bir dinci bölücülerin rehinesi olmaya itti.

***

Avrupa’da din ayrışımından dolayı bir zamanlar akan kanın haddi hesabı sorulacak gibi değil. Nedir bu zulüm, nedir bu insanlara çektirilen acı, cennetin anahtarı size mi verildi ki, kendi görüşünüzü birilerine empoze etmeye (dayatmaya) kalkışıyorsunuz. Çıkarlarınız için insanları bölmeye, birbirine düşürmeye, din ve etnisite tüccarlığı yapmaya ne hakkınız var. Tarih sizi “Atatürk ilkelerine ihanet ettiniz diye” insanlık düşmanı olarak ilan edecek; etti bile…

***

Farkında mısınız? Değilseniz anımsatayım. Bir zamanlar Hıristiyanların yaşadığı gibi, Müslümanlık çoğumuzun zannettiği gibi artık tek bir din değil, sadece adı Müslüman, birbirinin düşmanı olan farklı zihniyetlerden oluşuyor. Aralarındaki düşmanlık, kin, haset başka bir dine olandan daha fazla. Gün geçmiyor ki, bu dinin farklı fraksiyonları (bölüntüleri) birbirini doğramasın. Bu coğrafyada bu ayrılıkları ortadan kaldıracak tek akıllı girişim, Türk Cumhuriyet Devrimleri olarak bilinen uygulamaydı. Bu sadece Türkiye’nin değil, örnek olarak tüm İslam dünyasının kurtuluşu olacaktı. Doğmayı değil, aklı ön plana alan bir girişimdi. Ahlaksız, bilinçsiz, çıkarcı, gerici bir kesim sistematik olarak bu devrimleri yıprattı. Modeli ortadan kaldırdı. Dünyanın dört bir tarafında heykelleri, eski tarihsel antik yapıları, kitapları, sanat olarak bilinen her şeyi yakan yıkan, kendi düşüncesine (Müslüman olsa da) aykırı olanların kafasını kesen onlarca cemaat türedi. Hatta Peygamber zamanında cami yoktu diye camileri de putperestlerin tapınağı olarak görüp yıkan bir güruh türedi. Bu güruhun içindekilerin önemli bir kısmının bu ülkenin evlatları olduğunu, binlercesinin de katılmak için hazır beklediğini görerek “Atatürk Düşmanları olarak” gurur duyuyor olmalısınız. İstediğiniz adım adım oluyor, kına yakmalısınız…

***

Kaldı ki Osmanlıyı dine dayalı yobazlık ile batının dürtüklemesi ile Balkanlaştırma denen etnik başkaldırı yıktı. Bunlar tarihte kaldı da diyemiyoruz. Cumhuriyet dönemi bile aynı dine mensup, farklı görüşte olan insanların Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas’ta utanç verici katliamına tanık oldu. Bütün bunları bile bile etnisiteyi ve dini ayrışmayı “güya demokrasi adına” kaşımak, bırakın Anadolu düşmanlığını insanlık düşmanlığıdır.

***

Çok kötü örneklerini yaşıyoruz. Önce bir anımı anlatmam gerekiyor. 1972 yılında Almanya’da önce matematik sonra felsefe ve sonunda da teoloji eğitimi almış bir papazla konuşuyordum. Bana Hıristiyanlaşmada en büyük zorluğu Afrika’da yaşadık. Çünkü İsa Tanrının oğlu dedik; kiliselerimize mavi gözlü, sarı saçlı, beyaz tenli İsa heykellerini diktik, resimlerini astık. Afrikalı resimlere ve heykellere baktı ve şöyle düşündü. İsa Tanrının oğlu ise, gözü mavi, saçı sarı, teni beyaz ise, demek ki hem önüme konan Tanrı hem de İsa benden değil.

***

Demokrasi, eşitlik, insanlık velvelesi içinde, bu ülkenin her insanından toplanan vergilerle yapılmış, Sünni usulü namazın kılındığı ve nutukların atıldığı Cumhurbaşkanlığı Sarayı içinde dev caminin bulunuşunu nasıl değerlendirmesini beklersiniz?

***

Cumhurbaşkanı, adı üzerinde, herkesin cumhurbaşkanı (dinlisinin de dinsizinin de farklı dinden olanların da); ancak camisi bir dinin bir grubuna mensup. O zaman doğal olarak bu ülkede Müslüman olup da camiye gitmeyen, farkı dinlere mensup hiç kimse bu makamı benimseyemeyecektir. Bu nedenle Atatürk ve ondan sonra gelenler Çankaya’ya cami yaptırmadı.

***

Ne yazı ki Cumhuriyet döneminin hemen her döneminde yetkin bir grubun devlet olanaklarını kullanarak etnik kökenini, dinî farklılığını şu veya bu şekilde egemen kılarak diğerlerini ötekileştirme suretiyle köşe başlarını tutuklarını söyleyebiliriz. Bu gün yaşadığımız acı olaylar, bu coğrafyadaki komşularımız da dâhil bu ötekileştirmenin faturasıdır. Hiç kuşkunuz olmasın, eğer Atatürk’ün Nutkunu okumamışsanız, okumuş da anlamamış iseniz, zihniyetinizi terk etmeye niyetli değilseniz, çocuklarınız ve torunlarınız bu bedeli çok daha ağır ödeyecektir. Dinimizin sadece ama sadece İslam, milletimizin ise ortak bir değer olarak Türk simgesi altında birleşme çabasının ne olduğunu anlamış olmalıydınız. Ne yazık ki bu çaba ırkçı milliyetçilik ve Sünnilik hizbi içinde boğuldu. Bodrum’da otobüs terminalinde ser sefil yerlere serilmiş yüzlerce insanın, geceleri kaçmak için çalıların arasına saklanan yüzlerce insanın ve hemen dibimde boğularak kıyıya vuran ve gazetelere manşet olan çocuğun alnında bu hizipçiliğin yansımasını gördüm.

***

Bu coğrafya Atatürkçülüğü anlayıncaya kadar kan gölünde boğulacaktır. Bu cümleyi not alınız: O güne kadar kan gölünde boğulacaktır. Ne var ki Atatürkçülük uzun süre özellikle din simsarlarının ve milliyetçilik kisvesine bürünmüş ırkçıların kurbanı oldu. Şu anda ötekiyim diye ayağa kalkanlar, yanlış uygulamaların kurbanı olsalar da onlar da Atatürk Türkiye’sinin aslında “Ötekileri” değil, “berikileri” olduklarını anlamalılar.

***

Bir insanın farkı şeylere inanması kadar doğal bir şey oylamaz. Yeter ki bunu siyasetin malzemesi yapmasın. Çünkü inanmak akılla açıklanabilir bir olgu değildir. Bu nedenle Atatürk ve arkadaşları da cumhuriyeti kurarken diğer fiyakalı sözleri bir tarafa bırakıp akıl yolunu seçmişlerdi. Ne yazık ki istenen yeterince gerçekleşemedi, topluluk geriye döndü.

Bu satırların yazarı, endişelerini dile getirmekten çekinmeyecektir. Bu kafa, bu anlayış, bu yönetim biçimi böyle devam ederse, hiç kuşkunuz olmasın IŞİD ve benzeri cinayet çeteleri ya da yeni benzerleri başka ülkelerden militan devşirmeyeceklerdir.

***

Türkiye, konum itibariyle, söylemeye gerek yok dünyanın en önemli yerinde yer almaktadır. Atatürk devrimleri, hiçbir İslam ülkesine nasip olmayan bir aydınlanma ve ivme getirmişti. En önemlisi aklıyla hareket edenlerin sayısı artmıştı. Bu coğrafyanın ve doğrudan olmasa bile İslam ülkelerinin modeli olmuştu. Dünyanın mazlum devletlerinin tümü Atatürklerini bekliyorlardı. Bu kapitalist bir dünyanın çıkarları için, özellikle Orta Doğuda oluşturacağı aydınlanma için kabul edilebilir bir gelişme değildi. Kırılması gerekirdi.

Nasıl olacaktı? Cumhuriyet Türkiye’sinin ne yazık ki bir türlü beceremediği yeterince akıllı insan yetiştirememesinin sonucu olarak, ortalıkta hala mebzul miktarda bulunan ırkçı ve dinci kesim aracılığıyla olacaktı. Irkçılığı ve dinciliği siyasete bulaştırdığınız sürece ne bu gün ne de yarın, geçmişte olduğu gibi kan gölünde boğulacaksınız. Din ve ırk söylemi ile oy toplayanlar, siyaset yapanlar bu ihanetin başoyuncuları; onlara körü körüne oy verenler de kurbanlarıdır.

***

Aslında iki değirmen taşının, kökten dinciliğin ve ırkçı milliyetçiliğin arasına düşmüş Türkiye un ufak oluyor. Her ikisini bir araya getirmek isteyenlerin aklından kuşku duymak gerekiyor. Din, inanç ekseni çevresinde birçok ırkı bünyesinde bulundurabilir. Onların kavgası inanç ayırımından kaynaklanır. Ancak pisipisine ölenlerin yakınlarını “şehit oldu, mekânı cennet oldu” diye avutan bu düşünce, bir birini kıran her iki taraf da Müslüman ise hangisinin cennete gideceğine ve şehit olduğuna karar vermiş değildir. Her ikisini cennete gönderme ise mazlum ile katilin aynı değerde olduğunu savunma gibi akla aykırı bir düşünceye saplanma demektir.

***

Çağdaş ve akıllı milliyetçilik ülkenin daha doğrusu yurttaşların haklarını başkalarına karşı koruma demektir. Bunun siyasette açık tanımı antiemperyalist olma ve o davranışı göstermedir (bunun bu coğrafyadaki adı Atatürkçülük veya Kemalizm’dir).

 

***

Milliyetçilik aynı ülkenin içinde birilerinin daha üstün ve egemen olduğunu söylemek değildir. Bu nedenle yurt içinde ırka dayalı milliyetçilik söylemiyle yer bulanlar bölücülüğün taraflarından biridir. Birçok farklı ırkı bünyesinde bulunduran ve çok farklı değerlere sahip olan dinciliğin milliyetçilik ile yakından uzaktan hiç bir ilintisi olamaz. Bu nedenle dinî, siyasî söylemlerinin ayrılmaz bir parçası haline dönüştürmüş bir grubun milliyetçilik iddiaları ciddiye alınamaz (çünkü benimsedikleri dinden olmayan ırktaşlarının da dışlamış olurlar); bunlar olsa olsa dini siyaset yapanların koltuk değneği olurlar.

***

İşte bu nedenle Atatürk, ırkçı milliyetçilik ile dini istismarı bir araya getirmekten kaçındı. Ne yazık ki bütün dünyaya örnek olan dünya görüşümüz, 1940’lı yılların ortasında başlayan istismarla yön değiştirmiş, karanlık sulara yol almaya başlamıştır.

***

Son olarak bir şey söylemeliyim. Dünyadaki mazlum milletler emperyalizmle savaşmadıkça ve bu savaşı kazanmadıkça rahat yüzü görmeyeceklerdir. Siz zannediyor musunuz ki biz geçmişte Ermenilerle çatıştık, bu gün Kürtlerle çatışıyoruz? Biz bu insanlarla çatışmadık, biz emperyalizmin bu ülkedeki işbirlikçileriyle çatıştık, çatışıyoruz. Bu gün biz PKK ile çatışırken Kürt halkıyla çatışmıyoruz. Lojistik desteği, silahı, siyasi desteği nereden alıyor dersiniz?

Emperyalistlerden.

 

***

Aslında bugün Türkiye Güneyde üstü kapalı olarak Amerika ve Avrupa ile çatışıyor. Bu gün sınırlardan bir adım öteye adımımızı atamamamızın, Kıbrıs’a zamanında çıkmamamızın nedenini ve yapılan darbelerin destekçilerinin kimlerin olduğunu bilmeyen kalmadı. Mısır da, Libya da, Afganistan da, Irak da, Yemen de ve benzerleri de bu çıkmazın içindedir. Osmanlı da emperyalistlerle savaşamadı, onlardan medet umdu, işbirliği ya da anlaşma yapıyormuş gibi kendi ipini kendi boynuna geçirdi; celladından medet umanlar gibi. Biliyor musunuz? Dünyada başka bir emperyalistin kucağına oturmadan emperyalistlerle savaşıp kazanan tek lider Atatürk oldu.

***

Bu nedenle Batı ve onun işbirlikçileri olan içimizdeki hainler bunu hiç unutamıyor. Üstü kapalı veya açık Atatürk’ün yıpratılması bu nedenledir.

Şunu bir daha bilmemiz gerekir: İcazeti emperyalistlerden aldığınız, fikir danışmak için oval ofise gittiğiniz, bu coğrafyayı kana bulayan askerlerine rahmet okuduğunuz, komşularınızı vurmak için topraklarınızı kullandırdığınız, istihbaratınızı ortak kullandığınız, silahlarınızı koşullu kullandığınız, seçilmeden ya da seçildikten sonra ayağınızın altına kırmızı halı serildiği sürece bu coğrafya ve bu ülke huzur bulamayacaktır...

Atatürk yukarıda saydıklarımın hiç birini yapmadı; bu nedenle cumhuriyeti kurabildi.

İslam ülkelerinde bir ülke akıl yolunu bulmuş, yürüyordu. Yazık oldu. Bayram yapma sırası, bu coğrafyanın düşmanlarına, Anadolu insanına düşman olanlara, Atatürk düşmanlarına, din düşmanlarına gelmiştir. Belli ki insan gibi değil bir sürü canlı gibi yaşayarak öğreneceğiz…

***

Değerli Kardeşim,

Atatürkçülüğün bu kadar üzerine yürünmesinin çok önemli nedenleri var. Bunları yakın zamanda göreceğiz. Ancak şunu söylemeliyiz: Bu gelişmeler, bu coğrafyanın, Atatürk’ün, dinimizin, Anadolu insanlarının düşmanlarını çok sevindirecektir. Dünyada emperyalistlerin kucağına oturmadan emperyalistlerle savaşıp kazanan tek lider Atatürk oldu. Birçok canlı gibi belli ki belayı yaşayarak öğreneceğiz.

Prof. Dr. Ali Demirsoy – Son Günlerde –  (10 Kasım 2015)


[1]  Aslında bu söylem ile uygulama arasındaki aykırılık da bu ülkede bölücülüğü tetiklemektedir. Bu kadar grubun adını saydıktan sonra, iş yönetime gelince, ben şu görüşteki, inançtaki ya da şu gruptaki insanlarla hükumet kurmam ya da kurdurmam diyorsunuz. Açıkça dünya görüşü bakımından farklı partilere oy veren insanları bu ülkenin asli vatandaşı görmüyor, yönetimde ortak olmasını istemiyorsunuz. Dolayısıyla demokratlığımız da sadece sözde kalmış oluyor. 

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 24 Eylül 2017