Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

DERSHÂNE SORUNUNU NASIL ÇÖZERSİNİZ?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2118 kez okundu
  • 2 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Kasım 2013’de Hükûmet Sözcüsü’nün inkâr etmesi, Başbakan’ın da “ben söyledim" demesiyle başlayan tartışma alevlendikçe alevlendi, hâttâ kıt’alararası hedeflere kadar uzandı, bu ülkenin geleceği için yeni yol haritaları çizilmeye başlandı, bir zamanların kol kola gezen fikirdaşların yolları ayrılır gibi göründü, gizli gizli elde edilmiş belgeler ortalığa saçılmaya başladı.

Birçoğuna göre dershâne tartışması yıllarca şişmekte olan yarayı patlattı, cerahat akmaya başladı. Belli ki bu işin altında bilinenin dışında birçok plan ve tezgâh var.

Ancak bir gerçek daha var: Bu da, bu ülkede neredeyse yarım asırdır süregelen bir dershane gerçeğinin olması. Hizmet etmiştir etmemiştir tartışması artık geride kaldı. Şu anda bu ülkenin en büyük işletmelerinden veya sektörlerinden biri olmuştur. Yüz binlerce insan bu sektörden ekmek yemekte, milyonlarca genç bu sektörün tezgâhından geçti ve geçmekte.

Uygar ve sosyal bir ülkede böyle bir kurum olmalı mıdır sorusuna yanıt, “kesinlikle, hayır, olmamalıdır” deneceğini umuyorum. Eğitim dünyasının literatüründe, bir ülkede yaygın olarak para ile ders verme veya dershânecilik diye bir kurum yoktur; olmaması da gerekir.

istiyorduitim sistemi yeterli bulunmuyordu.

Yarışma kızıştıkça, dershâneler de “test sınavını kazandırabilmek için” kişinin davranış ve ruhsal gelişimini dikkate almadan, piyasadan pay almak için her yolu denemeye başladılar. Sonuçta hiç kimsenin mutlu olmadığı, sürekli tenkit ettiği; ancak zorunlu olarak bulaştığı bir ucûbe eğitim dünyası kurulmuş oldu.

Uzlaşma kültürü olmadığı için özellikle tartışma başlayınca herkes kendi açısından, çıkarından bakarak yorum yapmaya başladı. Aslında yıllardır sinsi sinsi seyreden cerahat torbası patlama aşamasına gelmişti.

Faturanın bugünkü hükûmete çıkarılması haksızlık olur.

Aslında Türkiye bu enfeksiyonu 1945 yılında (hâttâ daha önce) kapmıştı.

Dar olanaklarla, üretken, sebatlı, becerikli, ülke gerçeği ile tanışmış ve o gerçeğin gereklerini yerine getirmek için yönlendirilmiş, kendi başına ayakta kalabilen, kendi olanakları ile üretebilen, sorun çözmeye yönelik eğitim almış, çok yönlü gençleri yetiştirmek üzere ülkemize özgü, bugün birçok ülke ve eğitim kurumu tarafından takdir edilen ve taklit edilmeye çalışılan Köy Enstitüleri’ni ortadan kaldıran zihniyetle bu virüsü kapmıştı.

Model, Türk modeliydi ve tarihten gelen ve var olan sorunları çözmeye yönelikti. Şu veya bu nedenle, özellikle toprak ağaları, bilinçli gençliğin kendileri için tehdit olacağını düşünerek, halkın duyarlı olduğu Din ve Komünizm araçlarını kullandırarak, okulların kötülenmesine ve yıpranmasına neden oldular ve sonunda ağlara yakın duran 1950’li yılların hükûmeti tarafından tümüyle ortadan kaldırıldılar.

Batı işbirlikçiliğine sıcak bakan ve Batı hayranlığının arttığı bir dönem başlamıştı. Eğitim modeli de oradan alınmalıydı.

Öğretmen okulları açıldı ve gerçekten öğretmenliği meslek edinmeyi isteyen çok başarılı öğretmenler yetiştirildi. Bu okullar da şu ya da bu nedenle (yine aynı zihniyetle) yıpratıldı. Bu arada okullaşma oranı artınca yeni arayışlara girişildi. Yüksek Öğretmen okulları kuruldu. Çok başarılı öğretmenler yetiştirildi. Bu okullara da siyasî çekişmeler bulaştırıldı ve onlar da kapatıldı. En kötü seçim yapıldı.

Batı’dan Eğitim Fakülteleri modeli alındı.

Daha önce Eğitim Enstitüleri adı altında öğretmen yetiştiren kurumlar ortadan kaldırıldı ve bir kısmı Eğitim Fakültelerine dönüştürüldü; neredeyse her üniversiteye bir eğitim fakültesi açıldı.

Kuş desen kuş değil, deve desen deve değil. Fizik, kimya, matematik, biyoloji dersleri fen fakültelerinde ve sosyal bilimlere ait dersler edebiyat fakültelerinde daha kapsamlı ve doğru dürüst verilirken, eğitim fakültelerinde bu işleri akademik olarak yapmaya çalışan kadro türedi. Herkes öğretmen olma ya da öğretmen yetiştirme değil, bilim adamı olma peşine düştü. Öğretmenlik rûhu burada büyük ölçüde irtifa yitirdi. Zamanla da etkisi dalga dalga Orta Eğitime yayıldı.

Bu fakültelerde okuyan öğrencilere neden burayı tercih ettiği sorulduğunda, duraksamadan, “devlette iş bulma daha kolay olduğu için” yanıtı verirler. Benim amacım öğretmen olmak idi diyen hemen hemen hiç kimseye rastlayamıyorsunuz. Öğretmenlik adanmaktır, amaçtır ve bir sevdadır.

Eğitimle ilgili konular belki bir eğitim fakültesi içinde ele alınmalıydı.

Ancak, Batı’nın fiyakalı bölüm adları ile bu alan da çeşitlendirildikçe çeşitlendirildi. Sonuçta ayrıntıya girilmeden, sevdâlı öğretmenler yetiştireyim derken, kendini fenci, tarihçi, coğrafyacı, matematikçi, biyolog, kimyacı, fizikçi olarak gören, eğitim diplomalı öğretmenler piyasaya sürüldü. Meslek derslerine atanamayınca, çoğu da özel rûh dünyâsı ve davranış modeli isteyen sınıf öğretmenliğine râzı oldu.

Aslında Orta Eğitim bilgi yüklenen yerler olmayıp, yorum ve davranışların biçimlendirildiği yerler olmalıydı; öyle olmadı, bilgi yüklenen yerlere dönüştürüldü.

Yâni üniversiteler kendi sınavlarını yapıyorlardı. Bu aşamaya gelmiş öğrenci sayısı az, çocukları okutma bilinci ve olanağı fazla olmadığı için mevcut kapasite yeterli gibi görünüyordu. Dışarıda kalan hemen hemen olmuyordu.

Ancak sınav üniversite öğretim elemanları tarafından yapıldığı için ahbap-çavuş ilişkisi sürüyor, torpilin önü hiçbir zaman alınamıyordu. Sonunda 1962 yılında ilk olarak Ankara’da Ankara Üniversitesi’nde merkezi sınav ve test tekniği ile öğrenci alınmaya başladı ve daha sonra, 1974 yılında, Türkiye çapında merkezî sınavın yapılmasından sorumlu olan ÜSYM kuruldu, 1981 yılında da bu kurum ÖSYM kurumuna dönüştürüldü.

ÖSYM’nin çok başarılı bir şekilde yakın zamana kadar görevini sürdürmesi, bu kurumun ilk başkanı olan ve ölümüne kadar da başkanlığını sürdüren Prof. Dr. Altan Günalp’ın çalışkanlığının, zekiliğinin, organizasyon yeteneğinin, özellikle yandaş olmamasının büyük katkısı olmuştur. Çok yakın zamana kadar her hangi bir sorun yaşamadan, Türkiye’nin en güvenilir kurumu olmuştur.

Bu son süreçte öğrenci sayısı mevcut üniversite kapasitesini çok aştığı, buna karşın orta eğitimde öğretmen ve öğrenci kalitesi gelişmelere ayak uydurarak atılım yapamadığı için, üniversite kapısına dayanan öğrencinin kalitesinde de oransal olarak düşmeler meydana geldi. Okullara verilen destek hiçbir zaman yeterli olmadı ve okulların bir kısmı sadece öğrenciyi meşgûl eden kurumlara dönüştü.

İnsanlar, çıkar yol olarak çocuklarının bu sınavı kazanabilmeleri için okul dışında çözüm aramaya giriştiler. Çözüm de “hazır bekleyenlerce” en iyi şekilde yerine getirilmeye başlandı. Âileler sağılacak ineklere, öğrenciler koşturulacak atlara, kurslar da “haklı olarak” ticarethânelere dönüştü. Sonunda devlet okulu-öğrenci-dershâne-üniversite giriş sınavları Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri haline dönüştü. Herkes kendi açısından haklıydı.

Bu yapılanmanın son derece kazançlı bir iş olduğunun farkına varan cemaaâler (yâhut bir cemaât) bu sektörü yurtiçinde ve yurtdışında tüm gücüyle destekledi; önemli yatırımlar yaptı.

En önemlisi bir taşla iki kuş vurmaya başlamışlardı. Bu kurslardan önemli gelir elde ediyorlardı. İkincisi, kendi dünyâ görüşünde olan gençler yetiştiriyor ve bu gençleri devletin önemli yerlerine yerleştiriyorlardı. Bu ikisinin birleşmesi ile güçlü bir siyasî baskı gücü elde edilmiş oldu.

Bir kümeste iki horoz ötmeye başlamıştı. Zaman, işin doğası gereği, horozlardan birinin ibiğinin didiklenmesi ile sonuçlanacağını gösterecektir. Dershânelerin birden bire gündeme sokulması, haklı bir nedene dayansa da, birçok kesime göre birçok kesimin pasifleştirildiği bu süreçte, farklı bir gücün varlığı yine belirli bir kesim için (özellikle yasal olarak yönetimde bulunanlar için) tehdit olarak algılanmaya başlanmasındandır.

Dershâneler, özel dersler, özel okullar, daha doğrusu devlet okulları dışındaki okullar, Türk âilesinin sırtında belki de dünyânın pek az ülkesinde karşılaşılacak ağırlıkta bir yük oluşturmuştur. Sosyal bir devlette böyle bir yükü halkın sırtına yıkmanın doğru olamayacağını söyleyebiliriz.

Karşımızda okumak isteyen büyük bir kitle, çocuklarını okutmak için istekli olan, ancak gücü olmayan geniş bir âile yapısı, yetersiz okul ve öğretim elamanı sayısı, zaman zaman yetersiz öğretmen (orta eğitimdeki biyoloji öğretmenlerinin %45’i biyoloji okutulan bir bölümden mezun olmamış), bir yanda da ülkenin gelirine göre çok pahalı sayılan özel okullar, üniversiteye girebilmek için, özellikle iş bulup da karnını doyuracak bir bölümden mezun olabilmek için kazanılması gereken bir sınav var.

Ömrü boyunca bir defa tiyatroya gitmeyen, bir defa güzel bir lokantada yemek yemeyen, herhangi bir tatile bir defa gitmemiş, üstüne ucuzluk satışların dışında elbise almayan âileler, dişlerinden tırnaklarından biriktirdikleri birkaç kuruşu gerektiğinde gelecek için sakladıkları varlıklarını bu yola yatırmaya başladılar.

Bu, anayasasında “sosyal devlettir” yazılı bir devlet için utanç verici bir görüntüdür.

Bu süreç, sâdece bir para mes’elesi olmaktan çıkmış, ruhsal bir çöküntüye de dönüşmüştür. Çocuk yılda 360, haftada 7 gün okulda ve (veya) dershânededir. Ana baba çocuğun peşindedir; kurslarıyla yatıp kurslarıyla kalkarlar.

Günler kâbuslarla doludur.

Çocuğun gülmesine bile izin verilmediği durumlar yaşanır. Çocukla birlikte âile de ruhsal çöküntü içindedir. Bütün bu yaşananlar geleceğin mutsuz, endişeli ve güvensiz kuşağını yetiştirmektedir. Yarışma içinde olan, bir önde olma takıntısından, başkasından daha fazla hakka ve yetkiye sâhip olma güdüsünden kurtulamayan bir nesil doğmuştur. Birinin buna dur demesi gerekirdi; ama nasıl ve ne zaman?

NASIL DÜZELTEBİLİRİZ?

Herkesin ve devletin bu konuda değişik görüşleri olduğu söylenebilir. Ancak öyle bir konu ki, doluya koysan almıyor, boşa koysan dolmuyor. İşin içinde devâsâ sayıda bir gençlik, yetersiz bütçe ve elaman, bir tarafta özel derse ve dershâneciliğe bel bağlamış yüz binlerce insan ve âileleri, en azından bir kısmı yetersiz olan devlet okulları, kazanılması gereken bir sınav var.

Bu devletin anayasası sosyal bir devlet olma maddesini hâlâ koruyorsa, gençlerimizi iyi yetiştirmek istiyorsak, eğitim için servet harcamadan kaçınmak istiyorsak ve gençlere eşit koşullarda bir yarışma hakkı vermek istiyorsak “herkesin itiraz etmeyeceği akla gelen ilk yol”, okulların yurt çapında –ek derse ve dershânelere gerek göstermeyecek düzeyde- kalitesinin düzeltilmesi ve eğitim düzeyinin geliştirilmesidir.

Bu, söylemesi kolay, ancak uygulaması mali nedenlerle çok kolay olmayan bir yoldur.

Yakın bir zamanda böyle bir yapılanmanın mâlî nedenlerle olamayacağını hepimiz biliyoruz. Yaklaşık 16 milyon Orta Eğitim çağında öğrencisi olan ve millî geliri sınırlı olan bir ülkenin başarılı olması hemen hemen olanaksızdır.

Hayâl görmememiz gerekiyor.

Ancak, İkinci Bir Yol Daha Var:

Türkiye’de yaklaşık 180 kadar üniversite var. Üniversitelere belirli bir kaynak aktarılarak, bir görev daha verilmelidir. Bu 1960’lı yıllarda uygulanan, örneğin FKB (örneğin fizik-kimya-biyoloji) ön lisansı gibi bir eğitimdir.

Liseyi bitiren öğrenciler istediği üniversiteye hiçbir koşul olmadan yazılabilir. Ancak belirli bir ders paketinden birini tercih etmek kaydıyla…

Örneğin tıp, eczacılık, veteriner, ziraat, diş hekimliği, biyoloji, su ürünleri ve biyolojiyle ilgili benzer fakülteleri veya bölümleri okuyacaklar FKB (fizik, kimya ve biyolojiye) paketine, mühendislik ve matematikle ilgili bölüm yâhut fakülteleri okuyacaklar FKM (fizik, kimya ve matematik) paketine; edebiyatın herhangi bir dalını okuyacaklar ETS (örneğin edebiyat, tarih ve sosyoloji) paketine, dil eğitimi okuyacaklar D (dil) paketine; ekonomi okuyacaklar EMT (örneğin ekonomi, matematik, ticaret) paketine yazılabilirler. Bir kişi ancak bir paket seçebilir.

Bu öğrenciler bir yıl boyunca haftada 6 veya 7 gün, sabahtan akşama kadar (en fazla haftada bir gün tatil vermek kaydıyla; böylece dershânelere gitmesi önlenecek) üniversitede eğitim görecek. Bu dersler üniversite hocaları tarafından verilebileceği gibi, dışarıdan görevlendirme ile olabilir ve –mevcut sorunu da çözebilmek için- çoğunlukla da dershânelerde belirli bir süre çalışmış olanlar arasından sınavla alınanlar da olabilir. Üniversiteler her eğitim yılının başında, her lisan eğitimi için belirli bir kontenjan ilân eder. Eğitim yılının sonunda sınavlardan belirli bir puanı tutturan o üniversitenin uygun bölümüne kaydını yaptırır.

Sınavlar, sınav salonun çıkış kapısının önüne konan optik okuyucuyla hemen orada okunur; aldığı puan öğrenciye belge olarak verilir; bu puan aynı anda üniversitenin merkezî veri tabanına ve YÖK’ün veri tabanına girer (böylece puanlarla oynama ithamları da ortadan kalkar).

A üniversitesinde alınan bir puan o üniversitenin mimarlık bölümüne yetmiyorsa, başka bir üniversitenin mimarlık puanını tutuyorsa, başka bir üniversiteye başvuru hakkı da saklı tutulur.

Bir kişinin bu kursları bir defa tekrarlama hakkı olabilir. İkinci defa ödeyeceği harç iki kat olur. Yâhut bunun karşılığında belirli bir harç alınır. Bu sınavlardan lisans eğitimi için yeterli puan alamayan; ancak belirli bir puanı tutturmuş olan örneğin sorulan soruların %70’ini yapanlar, pedagojik formasyonları ve eğitim ile birkaç ek dersi almak kaydıyla, ilk ve orta eğitime öğretmen olabilir. Böylece öğretmen sorununu da çözmüş oluruz.

İlk 1000 veya 2000 öğrencinin arasına girmiş olanlara (her eğitim paketinden) bedelsiz eğitim, yurtta kalma olanağı, yiyecek yardımı, burs veya kredi olanağı tanınır. Bu öğrenciler temel bilimleri ve edebiyatın temel branşlarını seçmeleri halinde yüksek lisans ve doktora yapma için destek garantisi verilir ve öğretim üyesi yetiştirme programı çerçevesinde bu insanlara üniversitelerde akademisyen olmak için ayrıcalıklı bir konum belirlenir. Böylece çalışkan ve oransal olarak daha zeki olma ihtimâli yüksek olan insanlardan bir öğretim üyesi kadrosu da yetiştirilmiş olur. Bilimsel atılımlara ve yaratıcılığa önemli bir zemin oluşturulmuş olur.

Burada ilk aşamada yapmamız gereken, üniversitelerin bu eğitim sürecini, ayrı bir ön okul gibi düşünerek, üniversite eğitiminden farklı bir şekilde düzenleme olacak ve mali olarak karşılaşacağımız en büyük soru da bu öğrencilerin okutulabileceği büyük dersliklerin yaratılması olabilir. Birçok üniversitenin konferans salonları ilk aşamada bu gereksinmenin bir kısmını karşılayabilir. Özel bir televizyon kanalı ile bu eğitime ayrıca destek sağlanırken; bazı üniversiteler daha gelişmiş üniversitelerin derslerinden tele-ders sistemi ile yararlanabilir.

Böylece, ÖSYM üzerindeki yük azaltıldığı gibi, dershâneler tarihe karışır, çalışanların önemli bir kısmına bir defaya mahsus olsa da iş imkânı yaratılmış, özel dersler alma isteği en aza indirilmiş, öğrencilerin bu eğitim sonunda aynı çizgiden yarışmaya başlaması sağlanmış, orta öğretimdeki öğretmen açığı önemli ölçüde kapatılmış ve öğretim üyesi yetiştirme projesi de başarılı bir şekilde yürütülmüş olur.

Değerli Kardeşim,

Türkiye eğitimi sorunlarla dolu…

Dershâne tartışması da bir yaranın deşilmesi olmuştur.

Herkesin bir çıkarı ve bakış açısı vardır. Ancak taraflar zarar görmeden yâhut en az zararla bu yaranın kapanması ve yeni bir yapılanma istiyorsak bu yazıyı okuyun derim.

Kim bilir, belki kangren olmuş bir sorunu basit olarak çözmek muhtemel

Prof. Dr. Ali Demirsoy – 07.12.2013 – Şimdiki Zamanlar ve Sonrası – Türkiye

MKD: Tahminim odur ki, Köy Enstitüleri modeli üzerinden hareket ederek, okuma yazma bilmeyenler de dâhil, herkesi üniversiteye sokarak, "bakın, bu bu işi gene biz çözdük" diyeceklerdir.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    fatih Pazartesi, 09 Aralık 2013

    dershane ders işleme biçimi

    Sayın Hocam,
    Onca dershaneye gittim.Şunun farkına vardım:Dershane öğretmenleri, konuyu verip testleri öğrencilere bırakıyor.Zavallı öğrenci de tenefüslerde öğretmen peşinde oluyor.Öğretmen de en çok bir iki soruya bakıyor anca.Hele hele bir anlatışta anlamadıysan ikince kez anlatmasını istemen insanın ayıbına gidiyor.helede öğretmen çay molası,sigara molasındaysa bir daha soru sorma mümkün olmuyor.
    Dershanelerde konu anlatma ve zamanı buna ayırma yerine öğrencilerden konuya hazırlanıp gelmesi istense ve derste sadece test çözülse çok daha iyi olur.Örneğin Bir tarih öğretmeni derste istanbul'un fethini anlatıyor sanki yeni keşfedilmiş bir bilgiymiş gibi.Bu kitapta var onu anlamama gibi bir durum da yok zaten.Testi çözerken de o konunun anlatılmış olması bir işe yaramıyor.Aslında burada öğrenciler aptal yerine koyuluyor ama sesini çıkaran yok.

  • Misafir
    eğitimimiz Pazartesi, 09 Aralık 2013

    para verince kıymetli oluyor

    Veli onca para ödediği için çocuktan beklentisi yüksek oluyor.Çocuk da bu beklentinin farkında olduğu için okula gösterdiği ilgiden daha fazlasını dershaneye gösteriyor.Çocuk aynı ilgiyi okulda gösterse dershanelere gerek kalmayacaktır..

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017