Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

DİN MÜESSESESİNİN SÛİİSTİMÂLİ

Posted by on in Bilimsel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 7029 kez okundu
  • 5 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Klâsik teolojik ve semâvî-merkezli ifâdeyle, bir peygamber tarafından kurulan ve kitabı olan ilâhî kurumlara din denirse de, bu tanımın bilimsel tarafı yoktur.

Daha da açık konuşacak cesareti gösterirsek, saçı sakalına karışmış, denizleri yaran, elinde âsâsıyla yürürken çıktığı dağda Allah’la sohbet ve hâttâ pazarlık eden Musa,


Joseph isminde Yahudi bir marangozla evli ama bâkire olan Meryem’den babasız dünyâya gelen ve ölüleri dirilten mahcup, “sağ yanağına vurana sol yanağını uzat” diyecek kadar nârin, ürkek yapılı İsa,


hiç kahkaha attığı görülmeyen, zaman zaman çökkünlük ve sıkıntı hâlleri yaşayan, genellikle derin düşüncelere dalmış ve yere bakarak yürüyen, yıllarca bir dağa çıkıp mağarada tefekkür eden, kat be kat göğe uçup Allah’la halvet olan Muhammed gerçekten aklı başında insanlar idiyse, şimdikilere neden deli gözüyle bakıyoruz?

Kabûl etmemiz gerekir ki, mevcut dinlerin köktencileri de diğerlerini asla adam yerine koymazlar; henoteist (kabile Tanrı’sına inanan) Yahudiler Hristiyan’ları ve Müslüman’ları, Hristiyanlar onları ve Müslüman’ları sevmez (ki, onlar da İsa’yı Tanrılaştırarak henoteistleşmişlerdir), Müslümanlar da, dinlerini tahrif ettikleri ve esas hak dininin İslâm olduğunu ifâde ederek, hepsine kızarlar! Katolikler Protestanlar’la gırtlaklaşır, Şiâ Sünnîler’den nefret eder vs.

Sosyolojik açıdan ise din, genellikle metafizik bir öğreti hâlinde ortaya çıkan, kutsallık atfedilen bir liderinin bulunduğu, toplumları sürükleyici özelliğe sâhip her türlü ahlâk sistemine verilen isimdir.

Günümüzde daha da geniş bir perspektifle ele alırsak, bir gün ulaşılacak mutlak saadet ve huzuru müjdeleyen, karizmatik bir lider tarafından mitolojik bir hâdiseden veya tarihten de faydalanılarak kurumsallaştırılan, sübjektif bilgiye dayanan, memetik mutasyonla kolayca fraksiyonlara ayrılan ve dogmatik özellikli bütün sosyal öğretilere DİN denir.

Şimdi bir düşünelim bu târife uyan ve metafizik olmamak iddiasında başka neler var: Klâsik dinler, Marksizm, Komünizm, Diyalektik Materyalizm, Anarşizm, Psikanaliz…

Hepsi de bir şekilde cennet telkininde bulunur. Sınıfsız ve herkesin mutlu olacağı, devlet kurumunun ilga’ olacağı, buna ulaşmak için de her türlü fedakârlığa ulaşılacağına sorgusuz suâlsiz inanılır ve bu “kutsal” amaç için icâbında her şeyi, hâttâ kendi canını bile feda eder bu dinbazlar.

Meselâ Sultangazi Polis Merkezi girişinde kendisini patlatan İbrahim Çuhadar, 9 yıl hapis yatıp 2003’te tahliye olmuş, yasadışı gösterilerden dolayı sık sık gözaltına alınmış. Ölmeyi istiyor zâten!


Marşları vardır:

***

Peki, meselâ Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (DHKP C) nedir?

Hz. Google yardımıma koşuyor:

30 Mart 1994 tarihinde Devrimci-Sol örgütünün partileşme kararı alması ile kurulmuştur. Örgütün hedefi mevcut anayasal düzeni silâh zoruyla yıkarak yerine Marksist-Leninist ilkelere dayalı bir sistem getirmektir. 1978’de Dursun Karataş tarafından Dev-Genç kadrolarından oluşan önceki THKP-C’nin devamcısı olma iddiasıyla kurulan Devrimci Yol’dan ayrılarak Devrimci Sol (veya Dev-Sol) adıyla kurulmuştur. Ayrılık nedeni olarak Dev-Yol’un silâhlı mücadeleyi tasfiye etmeye çalışması gösterilmiştir. Eylül 1993’te başını Bedri Yağan’ın çektiği, ağırlıkla örgütün Avrupa kadrosundan oluşan bir grup tarafından örgütün genel sekreteri Dursun Karataş’ın tutuklanması sûretiyle başarısız bir darbe girişimi yapıldı. Darbe gerekçesi olarak örgütün iyi yönetilmediğini ve örgüte yönelik yapılan polis operasyonlarını ileri süren grup iddialarını ispatlayamadığı için kitle tabanı bulamayarak süreç içerisinde dağıldı. Parti-Cephesi isminin anlamı şuradan gelir: “Parti” sivil kolu oluştururken, “Cephe” ise askerî faâliyetlerden sorumludur (Silâhlı eylemleri DHKC SPB [Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi Silâhlı Propaganda Birlikleri] yapar).

***

Her zaman söylediğim gibi, din iki yüzü keskin bir kılıçtır.

Rasyonalitenin bittiği, büyüsel düşüncenin hâkim olduğu yerde duran, çoğunlukla da Hudutta-Paranoid Kişilik özellikleri sergileyen kişiler dünyevî veya uhrevî her cinsten “din” adına katliam da yaparlar, kendi evlâtlarını dahi öldürürler.

Bugün PKK adına, İslâm adına, Marksizm-Leninizm adına olsun fark etmez, bunları yapanların hepsi aynı hastalıklı zihniyete sâhiptir: Kutsal olduklarına inandıkları dava uğruna her şeyi yapmak ve vicdanî bir sıkıntı duymamak.

Bu tür kaatil militanlar yoğun bir beyin yıkama sürecinden geçirilerek bu eylemler için hazırlanırlar. O kadar kesin inançlıdırlar ki, emir gelinceye kadar uzun seneler sıradan vatandaş, iyi âile babası gibi dahi yaşayabilirler; çoluk çocuk sâhibi olabilirler.

Mısır’da ve Libya’da kanlı protestolara ve ABD’nin Libya Büyükelçisi’nin ölümüne sebep olan “Innocence of Muslims” (Müslümanların Mâsumiyeti) filmi nereden baksanız bir kepâzelik! Youtube’dan seyrettim, inanın midem bulandı. Kimse, "ötekileştirdiği" bir "düşmanı" için dahi böylesine iğrenç bir kışkırtma yapamaz. Özetleme düşüncesi dahi tiksinti veriyor!

İşin içerisindeki Papaz(!)Terry Jones, daha önce de ABG’deki Kur’ân yakma eylemiyle gündeme düşmüştü.


Dove World Outreach Center diye de anılan, Florida’daki bir kilisenin kurucusu. Hayatı yalan, dolan ve sapkınlıkla dolu!

Tam bir sosyopat; tıpkı Anders Behring Breivik gibi!

Bu makalemde hâdisenin konjonktürel ve siyasî yönüne, ABG seçimlerine ve Ortadoğu’daki destabilizasyon üzerindeki rolüne değinmeyeceğim; herkes bir şeyler yazıyor, çiziyor zâten. Sâdece biraz önce Fatih Altaylı canlı yayında “iyi ki Kürtler var, yoksa hâlimiz duman” dedi özetle. Yüzümde müstehzî (sarkastik demeyeyim de, ironik olsun) gülümsemeyle seyrettim. Bu ne muhteşem mantıktır, nasıl muhakemedir diye de derin derin düşündüm…

Sâdece psikopatolojisini anlatmak istedim böyle azmettiricilerin ve kaatillerin.

Böyle kişileri de her tür gizli örgüt ve CIA, MOSSAD gibi güçlü teşkilâtlar rahatlıkla kullanır (bizim MİT’in hiçbir faâliyeti veya etkililiği zâten kalmamış durumda).

Bu arada, Hasan Sabbah’ın hayatını da iyice bir tetkik edin.

***

Son olarak, şimdi epey entel-dantel türeyecektir: “Ne var ki, Batı’da İsa’yı gay, oğlancı gösteren ve kitapları, filmleri yok satan neler var” diyeceklerdir.

   Hâttâ bu konu yandaş medyaya da mâlzeme olacaktır.

      “Demedi” demeyin lûtfen.

         Neden lâiklik çok mühim, tekrar bir düşünelim…

            İyi Cumaertesiler…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 13 Eylül 2012 Perşembe

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Mustafa Terziahmetoğlu Perşembe, 13 Eylül 2012

    DENKLEM

    Lütfen Efendim, bir kere peşinen söyleyeyim, ifadelerim arasında yer alması muhtemel bâzı ithamlar konusunda sizi tenzih ederim.
    Yani ben biraz alıngan bir tipimdir. Bâzen duruma göre havadan nem kaparım. Dolayısıyla herkesi de öyle gibi düşünürüm. Hani bazı tipler vardır, o hastalığın adını bilmiyorum, bizim burada bir tane var, kapıyı kilitledikten sonra defalarca kontrol ediyor, sonra yoldan dönüp tekrar kontrol ediyor. Huyunu bildiğim için, kapıyı kilitlerken büromdan çıkıyorum, Mehmet Bey, ben de şahidim ki kapıyı kapattınız. Rahat olun diyorum. Tamam, abi diyor ve gidiyor. Bakmışsınız 2 dakika sonra gülerek geri geliyor, abi elimde değil işte deyip tekrar kontrol ediyor: O hesap bende de böyle bir hastalık gibi, yazdıklarımı kontrol etmeme rağmen yayınlandıktan sonra “ tüh yahu, keşke şöyle yazsaydım, acaba incitici bir durum yarattı mı? “ gibi bir kaygı içine düşüyorum. Şimdi peşinen tenzih kullanmakla rahat yazabilirim. Tabii bu ruh halim herkes için câri değil…

    10 gün evvel kısa bir tatil yapayım dedim. Otobüse binerken Cumhuriyet gazetesi aldım. Baktım Bilim-Teknik eki var. Önce onu okuyayım dedim. Hay okumaz olaydım…
    Bir hafta evvel 1327 sayılı Bilim Teknik’in Editöre Mektup köşesinde Sayın Prof.Dr. Celâl Şengör “ Erdemsiz bir bilim ve akıl düşmanı” başlıklı makalesinde Rousseau’yu top atışına tutmuş. Benim düşüncelerime paralel olarak Sayın Prof.Dr. Yiğit Akçalı bir sükût-u hayal içinde bu makalenin talihsizliğini vurgulamış. Makalenin ana paradigması Rousseau’nun özel hayatına ait hususları Lord Bertrand Russel’dan alıntılar yapılarak oluşturulmuş.
    Kendi kendime “geri döndüğümde şöyle bir şeyler yazayım.” Dedim. Zira “erdemsiz” sözcüğü beni rahatsız etmişti. Fransız Devrimi ve İnsan Hakları Bildirisi’ne yol olmuş bir düşünürü sırf özel hayatı yüzünden “erdemsiz” olarak nitelendirmek bana radikal bir tepki olarak gözükmüştü. Yani başlığını “Bir bilim ve akıl düşmanı “olarak koysaydı ortaya attığı tez daha az mı kabul görürdü?
    Biraz nezaket yahu…
    Geri döndüğümde bir şeyler yazmaya çalıştım ama henüz bitiremedim. Ben böyle kendi kendime bir şeyler karalarım bâzen..Bahsettiğiniz Fatih Altaylı noktasından hareketle ilgili olabileceğimi düşündüğüm belli bir bölümü iktibas etmek istiyorum.
    “Aydın kime denir?
    Türkçe sözlükte şu şekilde tanımlanıyor.
    “ışık alan, ışıklı, aydınlık- kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli, çağın gereksinmelerini benimseyen (kimse), münevver- Kolayca anlaşılacak kadar açık (söz ya da yazı), vazıh.
    1. aylı gece, mukmin. 2. aydınlık, ışıklı, parlak, ruşen, ziyadar, münevver. 3. açık, belli, or¬tada, vazıh, aşikâr, bahir. 4. kutlu, uğurlu, mübarek, mesut. 5. okumuş, kültürlü ileri fikirli, münevver.
    İngilizce: enlightened, cultured, literate, educated, intellectual, lettered, well-read, well informed, informed, read
    n. intellectual, literate, luminary
    v. awake, wake, arouse (someone); be woken up, be aroused (i.e. from sleep)
    Fransızca: lumineux/euse, clair; explicite, évident, lucide; éclairé/e, intellectuel/le
    http://www.turkcebilgi.com/sozluk/ayd%C4%B1n

    Entelektüel kime denir?
    Türkçe sözlükte şu şekilde tanımlanıyor.
    “1.bilim, teknik ve kültürün, değişik dallarında özel öğrenim görmüş (kimse), aydın, münevver:
    pek sevinmez görünmek, bazı entelektüel bozuntularının oldum olasıya başvurdukları pis bir numaradır.- H.Taner.
    2. fikir sorunlarıyla ilgili: entelektüel bir çalışma.-“
    “bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş (kimse), aydın, münevver. düşün sorunlarıyla ilgili.
    İngilizce: n. intellectual, highly intelligent person; person engaged in intellectual pursuits, academic
    Fransızca: intellectuel/le
    Ayrıca entelektüel için şöyle bir tanım da var.
    “Entelektüel, zekâsını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsî amaçlarına erişmekte kullanan kişi. Entelektüel kelimesinin kökeni Latince intellectus (anlamak) sözcüğüne dayanır ve günümüzde genellikle şu anlamlardan birinde kullanılır:
    Kapsamlı bilgi ve birikim gerektiren soyut konularla derinlemesine ilgilenen kişi.
    Mesleği, mal ve hizmet üreten diğer meslek gruplarından farklı olarak, fikir ve bilgi üretmek ve/veya yaymak olan kişi (akademisyenler, bilim insanları vb).
    Kültür ve sanat konularında uzman kabul edilen, bu konulardaki bilgisi birikimi kültürel bir otorite olmasına olanak sağlayan ve toplum karşısında çeşitli konularda değerlendirmeler yapan kişi.
    Geçmişte tahsilli, bilgili kişiye münevver denilirdi. Daha sonraları aydın sözcüğü "kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse)" anlamında kullanılmaya başlandı. Entelektüelin ise, düşünüre yakın bir anlamı vardır.
    http://tr.wikipedia.org/wiki/Entelekt%C3%BCel

    Bir de entelektüel ile aydın farkını ortaya koymaya çalışan şu tariflere bakalım.
    “Entelektüel: Çok okuyan, okuduklarını doğru anlayan ve onları yeni düşünceler üretmede kolayca kullanabilen; felsefeyi anlayan ve gerektiğinde felsefe yapabilen; duygusallıktan uzak, belirli bir mantık çerçevesinin dışına çıkmayan, sansasyonel çıkışlardan uzak duran yüksek IQ sahibi kişidir.
    Aydın: 18’inci yüzyılda Avrupalı düşünür ve yazarların despot ve dogmatik Kilise’ye karşı çıkması ve bilimi rehber alması üzerine, onlara verilmiş bir unvandır. Cahillik dairesinin dışına çıkmayı başarmış, batıl inançlarını yok etmiş, din-mezhep-ırk üçlüsünün dikte ettirdiği önyargılardan kurtulmuş, bilimsel ve akılcı düşünceye geçmiş kişidir aydın.”
    http://blog.milliyet.com.tr/aydin-ve-entelektuel/Blog/?BlogNo=239734
    Aydın tanımında bilim adamlarımız ve düşünürlerimizin görüşleri şöyle:

    “ TDK sözlüğüne göre: Öğrenimi, bilgisi, ve görgüsü olan kimse.( Yetersiz bir tanım. Her bilgisi görgüsü, eğitimi olan aydın değildir. Aydın, aydınlık üretendir.)
    İlbey Ortaylı'nın tanımına göre: Aydın Dünyaya, atalarından devraldığı değerlerle veya tartışmasız bir tavırla değil; kendi kavram ve araçlarıyla bakan kişidir.
    Macit Gökberk'e göre: Aydınlar, düşünceleri ve değer ölçüleriyle topluma öncülük etmek görevini yapan ya da bunu yapmaları gereken kişilerdir. Abdülhamit istibdatına karşı sanatıyla" fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür insan modeline uyan Tevfik Fikret bu tanımın örneğidir.
    Aydın olmanın, olmazsa olmaz koşullarında birisi de "özgür ve bağımsız düşünmektir."
    Emre Kongar'a göre: Aklı ve bilgisi ile toplumuna öncülük eden kişi... Aydın, evrensel olarak her şeyi sorgular. Türkiye'de ise her şeyi sorgulamak aydın olmak değil, ancak "hain" olmakla olanaklıdır. Örneğin. İslam’ı sorgularsanız, Müslümanlara göre hainsinizdir." Komünizmi sorgularsanız, Marksistlere göre hainsinizdir."
    Emre Kongar ayrıca Evrensel Aydın ve Yerli Aydın tanımlamasını da yapıyor. Yerli Aydın olmanın birinci koşulu, hemen bir düşman bulmak, seçmek ya da bulamazsanız, icad etmektir. Yerli malı aydın kötü aydındır. Yani "Batılı" değil, "Batıcı" aydındır. Emre Kongar'a göre," Batılı Aydın kendisi için istediği tüm hak ve özgürlükleri, karşıtlarına da tanımasıdır".
    Melih Cevdet Anday'a göre: Aydın, akıllı zeki ve bilgili olmanın yanında, sadece aydınlanmış değil aydınlatıcı da olmalıdır.

    I. Kant'a göre, Aydınlanmayı, insanın bilgi edinme ve özgürlüğü olarak tanımlıyor.

    Azeriler'de de aydın sözcüğünün karşılığı "Ziyalı" oluyor. “
    http://blog.milliyet.com.tr/aydin-kime-denir--/Blog/?BlogNo=151622

    Peki, âkil adam kimdir?
    Bu konuda detaylı bir tanıma rastlayamadım. Bunlardan bir tanesi “akıllı, zeki, sağduyulu, danışılası, tanışılası kişi.” http://www.uludagsozluk.com/k/akil-adam/
    Bir diğeri “Konusunun ehli, temsil yeteneği güçlü, farklı kesimlerin saygınlığını kazanmış, güçlü adalet duygusu ve uzlaşma kültürüne sahip kişi.” Şeklinde… http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=HaberYazdir&ArticleID=1090960
    Bir diğeri : “Gerek tecrübesi, gerek bilgisi, gerek de yaşı itibariyle belirli bir alanda sözü dinlenen, otorite durumunda olan, yaklaşım ve çözüm önerilerine değer verilen, sayılıp, sevilen, "uzman" ya da "duayen" kavramından farklı olarak içinde "kamil insan" kavramını da barındıran kişi. http://internethaberoku.blogspot.com/2010/09/akil-adam-ne-demek-akil-adam-akil.html
    “Akıllı, Zeki, Uslu, Kavrayışlı, Mantıklı, Akıl Sahibi, Basiretli; Olgun, Reşit, Ergin;
    Bilgili, Bilge; Sahabe İsimlerinden Biri.” http://www.frmartuklu.net/isimler-sozlugu/240073-akil-isminin-anlami-nedir-akil-nedir-anlami.html
    Osmanlıca lügâtte âkil(e) Uyanık. Aklı başında. Tedbirli. Düşüncesi sağlam. Huşyâr. ◊ (Ekl. den) Ekl eden, yiyen. Yiyici.
    http://www.kurgun.com/sozlukler/index.php?a=list&d=23&p=3&w1=%C3%82

    Erdem nedir?
    “Erdem kavramı, felsefe tarihinin başlangıcından beri yer alır. "İnsanın ve yaşamın anlamı nedir?" sorusuna verilen felsefi cevap başlangıçta "erdemli olmak" olarak belirtilmiştir. Örneğin mutluluk yaşamın temel amacıdır ve mutluluğa ulaşmanın yolu erdemli olmaktan geçer. Bu düşünceye göre erdemli olmaksa ancak bilgi sahibi olmakla mümkündür.
    Sokrates, Platon, Aristoteles felsefi etkinliklerinin önemli bir bölümünü erdem konusu üzerine yürütürler. Mutluluk ve erdem birbirleriyle ilintili iki önemli kavram olarak ele alınır. Sokrates yaşamın ve dolayısıyla ahlaksal eylemlerin amacının mutluluk olduğunu belirtirken, bunun bilgi ile mümkün olduğunu ileri sürer. Dolayısıyla erdemli olmak bilgi sahibi olmakla olanaklıdır ve bu da mutluluk sağlayacaktır. Kıbrıslı Zenon, mutluluk için erdemli olmayı yeter şart olarak ileri sürdüğünde bu düşünceyi açıkça belirtir. Benzer şekilde yaşamın temeline acıdan sakınmayı ve mutlu olmayı koyan Epikurosculuk da, başka bir açıdan böyle bir temel ilkeye dayanır: "komşun farkına vardığında utanacağın bir şey yapma". Bu yaklaşım, erdemli olmayı, mutluluğun temeline bu şekilde yerleştirir. Bilgi insanı erdemli yapar buna göre, çünkü ahlaki anlamda doğru davranmayı sağlayacak olan şey bilgidir.
    Platon “Erdemi bilgi olarak tanımlar, ancak bilgi sahibi olan erdem sahibi olur. Bilgi, değişmez olanın bilgisidir, o da akılla korunur ve bilge doğru bilgiye sahip kimsedir” der.”
    http://tr.wikipedia.org/wiki/Erdem

    Yahu insaf…

    Toplum Sözleşmesi dâhil, onlarca kitap yazmış, zamanın düşünürlerine esin kaynağı olmuş, bir devrime öncülük edecek fikirleri ve tezleri yaratmış bir bilgi sahibi kimseye siz hangi cüretle erdemsiz diye hitap edersiniz?
    Tebrizi şöyle demiş: Kim sözünü tartmadan söyler, alacağı cevaptan incinir.
    Tamam, bilgi ahlâki anlamda doğru davranmayı sağlayacak olan bir birikim havuzu olduğunda, bölgesel olarak toplum inançları ve gelenekleri çerçevesinde bilgi her zaman ahlâki olarak doğru davranmayı sağlamıyor gözükebilir.
    Böyle olduğu videodaki türbanlı kızların Sayın Şengör’e bakışlarından belli değil mi?
    O bakışlar Sayın Şengör’ü “erdemsizlikle” itham etmiyor mu?
    http://www.youtube.com/watch?v=jK8yyZ48ejg
    Evet, din iki yüzü keskin bir kılıçtır.
    Erdem de öyledir.
    Başkalarını erdemsizlikle suçlarsanız, o keskin kılıç başka koordinatlarda sizi de keser.
    Peki, Sayın Şengör bir entelektüel midir, yoksa bir aydın mı?
    Veya entelektüel-aydın mıdır?
    Yukarıdaki tanımlara ve niteliklere göre entelektüel daha yakın bir etiket.
    Bilim ve tekniğin bir dalında özel öğrenim görmüş bir kişi…
    Zekâsını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsî amaçlarına erişmekte kullanan bir kişi…
    Mesleği, mal ve hizmet üreten diğer meslek gruplarından farklı olarak, fikir ve bilgi üretmek ve/veya yaymak olan bir kişi (akademisyenler, bilim insanları vb)…
    Belirli bir mantık çerçevesinin dışına çıkmayan, sansasyonel çıkışlardan uzak duran yüksek IQ sahibi kişidir.
    İşte bu son noktada bir duralım.
    Rousseau’nun özel yaşamını başka bir düşünürün taşeronluğunu yaparak yerden yere vurmak bir mantık çerçevesinin dışına çıkmak demektir ve sansasyonel bir çıkıştır. Halbuki entelektüel denilen yüksek IQ’lu bir kimsenin sansasyonel çıkışlardan uzak durması gerekiyor. İşte u nitelik Sayın Şengör’ü entelektüel yapmaz, aydın yapar. Veya entelektüellikten biraz nasiplenmiş hibrid veya melez bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Galiba biraz oksimoronlukta var. Entelektüel olmayan entelektüel. Aydın olmayan aydın…

    Ben şöyle değerlendiriyorum. Hani derler ya, tüfek icad oldu, mertlik bozuldu. O hesap, para icad oldu, mertlik bozuldu. Zekâ ve analitik düşünme yetisini şahsi amaçlarına erişmek için kullanmak. Entelektüelliğin profesyonel ekonomik boyutuna inisiyatif verme çabaları. Ekonomik boyut ise sansasyonel çıkışlarla yaratılabilir. Zira sansasyonel çıkışlar bir propaganda ve reklâm sergileme araçlarıdır. Burada bilgiden çok iletişimde halk kitlelerinin ilgisini çekme önemlidir. Yani cüzi erdemi külli erdem gibi etiketleyerek veya kullanarak pazarlama yöntemi. İşte bu sansasyonel çıkışlar iletişimde reyting denilen ölçümleri doğuruyor. Bu da para demek.
    Yine bir lâf vardır. At izi it izine karışmış diye…
    Kimin ne olduğu ve ne türlü bir misyon içinde olduğu belli değil. Kim bilir, ateist bir bilim adamı sansasyonel çıkışlarıyla daha çok reyting yaptığında ve ilgi çektiğinde belki karşımızda öyle biri yoktur. İşte bu hem entelektüelliği, hem de aydınlığı bozar. Tabii biz bunu bilemeyiz, insanların iç dünyası ve inançları dehlizler içinde…
    Adam laikliği koruyacağım diye yemin edip paraları götürüyor ama laik değil…
    Tabii, bir de entelektüel fahişelik kavramı var. Ben bunu bilim adamlarına yakıştırmam.
    Ama belki Fatih Altaylı koordinatlarına girebilir. Onu sizlerin takdirine bırakıyorum. Tabii, bu takdirler aydın kavramı ve niteliklerinden hareketle yapılmalı. Entelektüel olmayan bir Fatih Altaylı, bir aydın mıdır? Onu “iyi ki Kürtler var, yoksa hâlimiz duman” ifadesi aydın yapar mı? Umberto Eco’nun aforizması: “Aydın, kriz çıkaran kişidir.” Eğer Umberto Eco Fatih Altaylı ifadesini duysaydı, saçını başını yolar, aforizmasını geri çekerdi. Eco, aydını yanlışlanabilirlik ilkesi çerçevesinde kriz çıkaran kişi olarak tanımlamış. Yoksa şehitler üzerinden halinin duman olmamasını arzu eden tipler için değil. Öyle ya Kürtler olduğu ve şehit cenazeleri kalktığı sürece bunların ekran reytingleri artacak ve aydın pozlarında endam gösterecekler. İnşallah en büyük jüri olan halkımız bunları değerlendiriyordur. Mehmetçik’i yere yıkan her kurşun için ellerini ovuşturup açık oturumlarda endam gösterme imkânının doğduğuna sevinenlerin aydınlığını gördüğümüz gün gerçekte onların karanlıklar içinde olduğunu göreceğiz ve gerçek aydınlık o zaman ortaya çıkacak…

    New York Times’ın editörü John Swinton, gazetecilere hitaben aynen şu konuşmayı yapmıştır:
    “Hiç biriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret edemezsiniz. Bunu yapmaya kalktığınızda yazdıklarınızın basılmayacağını önceden bilirsiniz çünkü. Çalıştığım gazetede bana düşüncelerimi açıkça yazmak için değil, tersine yazmamam için haftalık bir ücret ödüyorlar. İçinizde benzer biçimde benzer ücretler alan başkaları da vardır. Düşüncelerini açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokaklarda başka iş arıyor olacaktır.

    Gazetemin her hangi bir sayısında gerçek düşüncelerimi yayınlamaya kalksaydım, 24 saat dolmadan işimden atılırdım. Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz yalan söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine dalkavukluk etmek, kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz ben de..

    Öyleyse şimdi burada, ’bağımsız özgür basının’ şerefine kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı? Bizler sahnenin arkasındaki zengin adamların oyuncakları, kullarıyız. Bizler ipleri çekilince zıplayan oyuncak kuklalarız. Yeteneğimiz, imkânlarımız ve hayatımız hepsi başkasının malı. Bizler entelektüel fahişeleriz...”
    http://www.gazetevatanemek.com/index.php/vatan-emek-analizler/725-voice-of-america-ve-entelektuel-fahiseler.html

    Bir de aklıma gelmişken, Sayın Prof.Dr.İlber Ortaylı şöyle demiş:
    “Üzerinde düşünülmesi gereken saptamalar…
    Retoulas'In saptamaları çok enteresan. Atatürk'ün Melami olduğu konusu da öyle. Pek çok İttihatçının Bektaşi, Mevlevi, Melami gibi özgün tarikatlara girdiği biliniyor.
    Atatürk de Jön Türk. O da tabii girmiş olabilir. Vahdet-i Vücud konusundaki yorumları da üzerinde düşünülmesi gereken saptamalar."
    Hangi habere demiş?
    “Atatürk Melami’ydi.”
    http://www.muhalifgazete.com/22271-Ataturk-Melami-ydi-.htm
    http://www.focushaber.com/-ataturk-melami-ydi-tasavvufun-piri-efendisiydi--h-76032.html
    Ben de şöyle demişim: “ELOĞLU BU ARAŞTIRMALARI YAPARKEN SİZ YÜN KAZAK MI ÖRÜYORDUNUZ SAYIN PROF.DR. İLBER ORTAYLI?
    ÇOK ENTERASANMIŞ…
    ALLAH ALLAH!
    BUNU SOKAKTAKİ ADAM OLARAK BEN SÖYLESEM OLUR DA, SİZLER BİLİM ADAMI OLUP BUNU SÖYLERSENİZ İŞTE O ÇOK ENTERESAN OLUR VAKTİ ZAMANINDA ATATÜRK DÜŞMANI OLAN İNSANLAR ONU ARAŞTIRIP BELGELENDİRİYOR, SİZE DE ÇOK ENTERESAN DEMEK KALIYOR. “

    Vallahi ben bu bilim, entelektüel, aydın, entelektüel/ aydın denklemini çözemedim…
    Galiba o yüzden cahil kaldım…

    S……….

    MKD: Sevgili MT, Celâl, maâlesef müthiş bir entellektüeldir ama nûrdan (ışıktan, aydınlıktan) zerre kadar nasip alamamıştır. Diğer zevat hakkında ise zerzevat deyip geçsem alınır mısınız ;-).

    S............

  • Misafir
    Mustafa Cuma, 14 Eylül 2012

    Toplumsal sorunlar özdeş mi?

    Dini Cennet'e bilet kesen bir vezneye döndüreceksin!
    Öldükten sonra yaşanacak şehitlik mertebesini ağzınızdan düşürmeyecek,ölümü yücelteceksin...
    Birbirini vuran kardeşi ,oğlunu şehit veren anayı, babayı Cennet'e gittiği düşüncesi ile teselli edeceksin.
    Sonra da terörü 30 yıldır bitiremedik,ne yapalım ?
    Yahu ,her iki taraftan ölen Müslüman olduğuna göre hangisi şehit?

    Kendimize ait kültürel öğelerden geçmişin ve bugünün birikimlerinden ,kendi sorunlarımızı çözecek sentezi üretemiyorsun, sonra çağır elin Amerikalı'sını,Avrupalı'sını akıl dilen.
    Bir başka toplumsal çevreden gelen bilgiyle sorunları çözmeye çalış!.
    Toplumların sorunları özdeşmiş gibi...

    Yuh be ...
    Yuh.

  • Misafir
    Mustafa Terziahmetoğlu Cumartesi, 15 Eylül 2012

    RUH GEREK...

    Dini cennete bilet kesen vezneye döndürme işi başka bir iş,ana babayı teselli etmek başka bir iş...
    Bunları idrak edebilmek için önce ruh ve vicdan gerek.
    Şehid anası ve babası teselli bulurken "cennet sağolsun!" demiyorlar, "vatan sağolsun! "diyorlar.
    Sen hiç cenaze törenlerinde "cennet sağolsun!" diyen anne baba gördün mü?
    VATAN SAĞOLSUN! diyorlar.
    http://www.dailymotion.com/video/xluknf_yehit-babasy-vatan-sayolsun_news
    Askere gidenler cennete gidiyoruz diye gitmiyorlar. "BAYRAK İNMEZ,VATAN BÖLÜNMEZ!" diye gidiyorlar.
    http://www.facebook.com/video/video.php?v=133501733335337
    Şehit uzmanın babası: Ben de Kürdüm, oğlumun silahını verin gideceğim 03-09-2012
    http://www.youtube.com/watch?v=5u_0Pp3OuFg
    Bak,sizden biri ne demiş?
    "BDP'nin Batman'da desteklediği bağımsız milletvekili adayı Bengi Yıldız, Tunceli'de öldürülen 7 PKK'lı için düzenlenen basın açıklamasında, "Kürdistan halkına başsağlığı diliyoruz. Onların anısına bağlı kalacağımızı, onların mücadelesini sürdüreceğimizin sözünü veriyoruz. Halkımızın ve Batman halkının başı sağolsun diyoruz. Şehitlerimiz bizim onurumuzdur diyoruz"
    http://www.toplumsalhafiza.com/HD12169_bdp-li-yildiz---7-pkk-li-sehit-onurumuzdur-.html
    Allah,Allah, bu ülkede Kürdistan diye bir ülke mi var?
    Vatanı bölmek için savaşıp ölenlere biz şehit demiyoruz, "leş" diyoruz.

  • Misafir
    Mustafa Terziahmetoğlu Cumartesi, 15 Eylül 2012

    SAPLA SAMANI KARIŞTIRMAYALIM.

    Vatana ihanetin dini ve vatanı yoktur. Vatana ihanet edenler hangi ülkede veya dinde olursa olsun belalarını bulurlar. Kürdistan diye tescil edilmiş bir ülke mi var? Cebinde Türk kimliği taşıyacaksın, sonra o ülkenin askerine kurşun yağdırıp kendini şehit ilan edeceksin.Böyle bir dünya yok.Şehitlik vatanın varsa vardır. Oturduğu toprağı vatan görmeyenlere şehit denmez,leş denir.
    Hele ki bir de Leyla Zana gibi "Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir' demişse.
    Hangi toplumsal sorundan bahsediyorsun?
    Kissinger ne demiş?
    "Amerika olarak neden güçlüyüz biliyor musunuz? Biz, aramızdaki vatan hainlerini öldürürüz. Diğer ülkelerdeki vatan hainlerini ise kahramana dönüştürür, o ülkelerin üst yönetim kademelerine getiririz.”
    İşte Leyla Zana ve saz ekibi de bu kategoriden...
    Senin toplumsal sorun dediğin konu emperyalistlerin vatan hainlerini kahramana dönüştürmek için besteledikleri bir türkü...
    O türküyü söylerken susadığınızda kan içiyorsunuz.
    Oluk oluk akan Mehmetçik kanını...
    Biz Amerikan'ın yaptığını henüz yapmadık. Elbette sıra ona da gelecek...

  • Misafir
    Mustafa Terziahmetoğlu Cumartesi, 15 Eylül 2012

    BEN ASKERİME LEŞ TOPLATMAM...

    İki şehit lafı ettik diye bu yuhalama niye? Vallahi iki yerde kullanmışım.Buna bile tahammülleri yok adamların...
    Sen bizleri yuhalayarak mı toplumsal sorunları çözeceksin?
    Yuhalayacaksan git teröristbaşı,Fatih Altaylı,Leyla Zana,Osman Baydemir,M.Ali Birand,Cengiz Çandar,v.s yuhala...
    Sen yanlış yere zarf gönderiyorsun. Bizler antiemperyalistiz canım.Öyle Amerika'dan Avrupa'dan akıl filan dilenmiyoruz.O akılları dilenenler senin ağababaların.Apolar,Barzaniler,Talabaniler ve diğerleri. Zaten 2.5 asırdır emperyalistler de size akıl vermekten akıllarını yitirdiler, yoruldular.Bu kadar emeği ve aklı başkalarına verselerdi, daha fazla kazanç elde ederlerdi. Ne yapsınlar,bir kere size yakayı kaptırdılar, hiç olmazsa yaptığımız yatırımın karşılığını alalım diyorlar. Halbuki o size akıl verenler akıllı olsaydı Atatürk'ten aldıkları dersi unutmazlardı. Tekrar bir derslik açmak artık elzem oldu. Öğrenci oldukça biz de ders vermekten imtina etmeyiz. Ders vermek bizim kaderimiz olmuş. Ha, günün iktidarına güvenerekte, fazla havalara girmeyin, biz bu işi kotardık filan diye. Günün iktidarında geç intikal olduğundan,ancak şimdi şimdi sinyalleri almaya başladı,açılım zırvalarının nafile çabalar olduğunu anladı, dokunulmazlık kaldırılması filan mırıldanılmaya başlandı.
    İşte o havalara girmek, size bayağı leş kaybına sebep oluyor. Bizler sizlerin yaptığı kalleşçe tuzakları yapmıyoruz.Çünkü biz devletiz.Biz mayın tuzakları hazırlamaya kalkarsak tuvalete bile gidemezsiniz.
    Leş diye ben demiyorum, devletin ilgili birimlerinde tam yetkiyle görev yapmış biri söylüyor.
    Sayın Osman Pamukoğlu...
    "BEN ASKERİME LEŞ TOPLATMAM!"
    http://www.youtube.com/watch?v=-c_OB8R3Dro
    AKILLLI OLUN AKILLI...

Yorumunuzu bırakın

Misafir Cumartesi, 16 Aralık 2017