Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

DOPING ve YAZIK DEĞİL Mİ?

Doping, spordaki performansı (verimliliği, rekor kırma azmini), arttırmak amacıyla başvurulan bir uygulama demek.

İlk resmi tanımı 1963 yılında yapılmıştır.

Buna göre, doping sporcu veya oyuncuların yarışma sırasında, yahut oyuna hazırlanırken spor ahlâkına (morality) yakışmayacak şekilde performanslarını yapay olarak arttıracak ve sporcunun fiziksel ve psikolojik sağlığına zarar verecek madde veya başka muhtemel yöntemleri kullanmasıdır.

***

Buna göre, Freud genç yaşlardan itibaren Kokain kullanarak, bilimsel veya entellektüel uyarıcı yapmıştır denebilir. Bilindiği gibi, son döneminde de, doktoruna rica ederek morfin yaptırarak aslında bir nevi ötanazi (hayırlı ölüm) veya intihar (suicide) uygulattırmıştı.

***

Morfinin tarihçesine de bir bakalım:

Boyle, 1650’de, İstanbul’dan (evet, bizim buralardan) ham afyonu kristal yapılı Potasyum Hidroksit (KOH) ile muamele ederek kristal yapılı bir karışım elde etmiş ama bunun yapısını aydınlatamamıştır.

***

1803 senesinde Deraswe ismindeki bir araştırmacı, billurî (kristal gibi) bir maddeyi ayrıştırmıştır. Friedrich Wilhelm Sertümer isimli bir Alman Eczacı Asistanı tarafından sentezlenen afyonun (bütün Morfin benzeri maddelerin ana maddesidir), Rüya Tanrısı Morrpheus’den ilham alarak sentezlemiş.

 

***

Bu arada, dün Bozkurt lâkaplı Sayın İlham Gencer’i aradım, beklediğini söyledi. Kendisi 1926 doğumlu olup, ilk defa 1931’de, 1931’de annesinden aldığı derslerle piyango çalışmaya başlamış ama hiçbir profesyonel piyano eğitimi almamıştır. Tamamen doğaçlama (irticalen) ama hiç nota şaşmadan icra eder parçalarını. Hem de 5 yaşından beri

ed]

 Allah uzun ömürler versin efendim...

Daha önce ilk karımla nişanlıyken, geçen sene de Neslim’le beraber, yanımızda Adana Koleji’nden bir arkadaşım da (Sanırım Filiz’di ve güzel kızı da mevcutken –ki o da ilk defa sahneye çıkıyordu), Les Ottomans’ta dinlemiştik. Parmakları adeta uçuyordu piyanodan…

***

10 sene önce İstanbul’un Güzelliklerini Koruma ve Yaşatma Derneğini kurmuştur. 2008 senesinde çok popüler olan ve Merhum Karısı Ayten Alpman’ın icra etiği çok güzel bir şarkıyı, yani esasında bir Musevi şarkısını, Kıbrıs Barış Harekâtı vesilesiyle düzenlemiş ve Vatan, Millet ve Atatürk sevgisini bu parçada özetlemiştir.

bed]

Nedense, üstelik Kıbrıs'taki bir kongrede, Leman Sam bu şarkıyı söylemek istememişti. 

***

Bu kadim Musevi kültüründen alınan ilhamla Türklük sevgisini insanlara yayan enfes şarkıyı, sanırım ortamdaki gürültüden de kaynaklanıyordu, maalesef dün gece gittiğimiz Levent Tenis Kulübü’nde, Değerli Arkadaşım Selçuk Ural seslendiremedi ama epey dans ettik ve çok keyif de aldık.

bed]

Önceden televizyonda canlı yayında da boy göstermiştik...

***

O arada, benim bu tesise üye olamama vesile olan Sevgili Teoman Nazifoğlu’nu da telefonla aradım. Son derecede sağlıklıydı sesi… O da Karadenizlidir ve tam bir Milliyetçi ve Beyefendi bir insandır. Marmaris’te olduğunu söyledi. Duygulandım… O da epey şey çekti ama dimdik ayaktaymış.

***

Bizim camiadan da, bir dönem ABD’de çok ciddi araştırmalara imza atan bir Çocuk Psikiyatrı (Atilla Turgay) beyninin ön tarafında (Frontal Bölge) büyüyen beyin töründen sonra kendisini kaybetmiştik.

 Merhum Profesör Atilla Turgay

Yakın arkadaşı ve dostu, Sevgili Ağabeyim, Meslekdaşım ve Dostum Sunar Birsöz’ün de yakın arkadaşıydı. Sunar Hocam şu aralar Antalya’da, muhtemelen de güzelim yazlığı kapatıp, merkezdeki sıcacık ve dostluk kokan evine taşınmıştır.

Prof. Dr. Sunar Birsöz: Psikofarmakoloji Kitabını beraber yazmışlardı.

***

Vücutta bu işi gerçekleştirmeye yarayan pek çok madde bulunur.

Örnek mi istersiniz?

Bir bardak çay içseniz, içinde tein bulunur; kahveyi tercih etseniz kafein mevcuttur. İkisi de uyarıcı maddelerdir.

Aslında yasaklanmış ve vücuda yabancı maddelerin kullanılması veya herhangi bir maddenin anormal miktarlarda tüketilmesi veya vücuda normal dışı yollardan alınması olarak tanımlanır.

***

Bu uygulamanın ilk izlerine Milattan Önce 3. Asırda yapılan Olimpiyat Oyunlarında rastlanmıştır. Bu dönemde sporcuların hızlı koşabilmek için mantar (özellikle vahşi ortamdan toplananlardan) yedikleri bilinmektedir. Sera mantarlarında hemen hiç görülmeyen özellik, doğal ortamdan toplananlar da bazen öldürücü bile olabilir.

Mantar zehirlenmelerindeki zararlı, bazen de öldürücü etkiler, mantarı yedikten hemen sonra başlar (Mantarlar, Evrim-Bilim açısından da, hayvanlarla bitkiler arasındaki bir türdür).

Mevsimi geçmez, toplarken dikkat edin!

Eğer bakkaldan almazsanız veya eskiden gelen bir hastamın yaptığı gibi balkonunuzda yetiştirmezseniz, ölüm bile kapınızı çalabilir.

***

Mantara bağlı zehirlenmelerde şu belirtilere rastlanır:

Yorgunluk, şiddetli ağrılar, baş dönmesi, şiddetli ağrı, baş dönmesi, soğuk terleme, bulantı, kusma, şiddetli ishal, hayal görme

İçinde alfa amantin (hemen öldürür), bolesatin, coprine, orelanin (öldürücü), muskarin (bazen dünya değiştirici), arabitol (gene zehirli olabilir) bulunur.

***

Romalılar Döneminde Savaş Arabası yarışlarında atların daha hızlı koşabilmeleri için atlara su ve bal karışımı hydromel adı verilen bir sıvı içirilirdi. Bu da alkollü içkilerle bal şarabının karışımından yapılırdı.

***

Tarihi kayıtlarda, Güney Amerika yerlilerinin koka filizlerini çiğnedikleri görülmektedir- bu da Kokain’in ana maddesidir.

Günümüze kadar hep saklanmış olsa da, sonunda –Cola yazan bütün içeceklerin içerisinde çok düşük miktarda çok miktarda Kokain bulunur. Coca Cola ile Pepsi Cola’nın da hissedarları aynı kişilerdir.

***

Modern çağdaki ilk dopinglere 19. Asırda yüzücü ve bisikletçilere rastlamaktadır. Modern olimpiyat oyunlarının başlamasıyla beraber sporcular arasında madde kullanımı hızla yaygınlaşmış ve günümüze kadar olimpiyat oyunlarında çok sayıda bu zararlı madde tespit edilmiştir.

***

ZARARLARI

Dopingin çarpıntı, yüksek tansiyon, sinirlilik, saç dökülmesi, kalp krizi sonucu ölüm gibi zararları bulunmaktadır.

***

Bakalım, Aslı Çakır’ın, Nevin Yanıt’ın ve tamamen kendi imkânlarıyla rekorlar kıran, ekserisi de Adana, Antalya ve diğer illerinden gidip koşturan, bu son kararlarla hayal kırıklığına uğrayan kızlarımızın ne kabahati vardı?

embed]

Nedense Annemi hatırlatıyor bu mütevazı ama azim harikası kız... 

Hatırlayalım; Londra Olimpiyatları’nda 1500 metrede şampiyon olmuştu bu kızımız ve benzerleri…

Alptekin 8 sene süreyle yarışmalardan de men edildi.

embed]

***

2004’te Uluslararası Atletizm Şampiyonasında Altın Madalyayı takmıştı. Üstelik de Uluslararası Tahkim Kurulu Biyolojik pasaportunda kan değerlerinde tespit edilen anormal sapmalar nedeniyle hakkında soruşturma başlatılan Alptekin, 2013’te Türkiye Atletizm Federasyonu tarafından aklanmıştı.

***

Ancak Uluslararası Atletizm Federasyonu, Türkiye'nin bu kararını temyiz etti. Daha sonra yürütülen soruşturma sonunda da Alptekin'in doping yaptığı tespit edildi. Alptekin, 2004 yılında dünya gençler şampiyonasında doping yaptığı gerekçesiyle yarışlardan iki yıl men edilmişti. Bu kızımızın hayatına bir bakalım: Eğitimini Kütahya Dumlupınar Üniversitesinde tamamlamış, 2011 Yaz Oyunlarında 1500 metrede Bronz Madalya, 1500 metrede Altın Madalya, 2011 Yaz Oyunlarında 1500 metrede Altın Madalya.  Son olarak da 1500 metrede birinci olarak, Londra’da altın madalya kazanmış.

***

Bakar mısınız? Tamamen kendi çabalarıyla, kan ve ter dökerek kazanılan bu atletlere reva görülen şeylere…

***

Bunun için Rusların kullandığı birkaç örnek daha: Yüksek irtifada, çok soğuk ortamlarda sporcuları çatlarcasına koşturmak, sonra Oksijen miktarı artan kanlarını alıp, Avrupa’daki yarışmalarda geri vermek…

embed]

Kanı al, havalandır, sonra geri ver. Yakalanması mümkün değil!

***

Rusya Atletizm Federasyonu Başkanı Valentin Balachnickev, ülkesindeki doping soruşturmasıyla doping soruşturmasında “bütün sorumluluğu üstüme alıyorum” diye istifa etmişti.

Basına yaptığı açıklamada bütün sorumluluğu üstlendiğini belirterek,  görevini bıraktığını açıklamış, Yürüyüş Millî Takımında ise 20’den fazla sporcu da sahalara çıkmaktan men edilmişti!

***

Eski bir sporcu olarak düşünüyorum:

Bu sporcular depresyona girebilir, iflas edip, bu devirde neleri varsa satmak ve borçlanmak zorunda kalabilir.

Evini, barkını satarak Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD) içine girebilir.

***

Bu da onları kurtaramazsa, intihar bile edebilirler. Şimdi karşımda “şeytan” lâkaplı Rıdvan, canlı yayında maçı yorumluyor.

embed]

Kendisiyle üyesi olmaktan onur duyduğum ama pek az kongresine katıldığım Fenerbahçe’nin, senelerdir rekabet içerisinde olduğu Galatasaray’ın (tesisleri yan yanadır ve ikisinde de yemek yemişliğim, denize girmişliğim vardır) Derbisini (aynı şehrin iki Büyük takımının mücadelesi) yorumlamakta.

***

Kendisini pek çok kez Aziz Yıldırım’ın yanında görüp, muhabbet de etmiştik. O da bu aralar çok gergin, huzursuz ve gergin.

embed]

En olarak da İzmir’e gitmek için bindiğimiz uçakta karşılaştık. Bir şeyler aralarında bir şeyler konuşuyorlardı... 

Ulu Önder Atatürk, “ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanını severim, Spor, ahlaktır, Türk Gençliği sağlıklı yetişip spor yararsa milletimizin geleceği güvence (teminat) altındadır. Sporda başarılı olmak için bütün milletçe sporun niteliği ve değeri anlaşılmış olmak ve ona yürekten sevgiyle bağlanmak ve onu vatani görev saymak gerekir. Ben Türk gençliğinin spor yaparak güçlü olmasını isterim. Dünya spor hayatı ve spor dünyası çok mühimdir. Bu kadar mühim olan spor hayatı, bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir, ırkın ıslahı ve küşayişi meselesidir ve hattâ biraz da medeniyet meselesidir. Cumhuriyet, fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek seviyeli muhafızlar ister. Yurt savunması bakımından bu derece ehemmiyetli olan izcilik, ferdi ve milli eğitim bakımından da o nispette önemlidir.

/embed]

Müspet bilimlerin temeline dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan bahtiyar, kuvvetli bir nesil yetiştirmek siyasetimizin açık gayesidir.

***

Her millet çocuklarının sıhhatli ve gürbüz olmaları için yaşadıkları bölgenin sıhhi şartlarını temin etmek, devlet hâlinde bulunan siyasi teşekküllerin en birinci ödevidir…

Türk çocuklarına sporun bugünkü tekniğini öğretmek ve bunlardan bir kısmını bazı törenlerde ve bayramlarda dekor olarak koymak gerekir.

***

Muhterem Gençler,

Hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır: Galip gelmek ve mağlup olmak. Size Türk gençliğine tevdi ettiğimiz vicdan emaneti, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız.

Spordan yoksun olan bir gençlik nasıl ki vatan müdafaası sırasında etkili olamıyorsa, insan denen varlığın kafa yapısı da ne derece tekâmül ederse etsin, bedeni inkişafı noksan ve yetersiz olursa, o kafayı ileriye götüremez, taşıyamaz.

***

Türk Çocuğu!

Her işte olduğu gibi, havacılıkta da, en yüksek düzeyde, gökte, seni bekleyen yerini, az zamanda dolduracaksın. Bundan, gerçek dostlarımız sevinecek, Türk Milleti mutlu olacaktır.

Bir insan hayatında büyük bir muvaffakiyet kazanabilir. Fakat yalnız onunla övünerek kalmak isterse, o muvaffakiyet de unutulmaya mahkûmdur. Onun için çalışmak ve daima muvaffakiyet aramak, herkes için esas olmalıdır.

Denizciliği Türk’ün büyük millî ülküsü olarak düşünmeli ve onu en kısa zamanda başarmalıyız.

Bütün millet ve memleket evlatlarını sportmen yapabilmek için sarf edilen çalışmanın ehemmiyet ve kutsiyeti aynı derecede kıymetli ve mühimdir.

Zafer, zafer benimdir diyebilenin; başarı, başaracağım diye başlayanın ve başardım diyebilenindir.

Spor, yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlak da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zekâ kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.

Açık ve kat’i olarak söyleyeyim ki, sporda muvaffak olabilmek için her türlü yardımdan ziyade, bütün milletçe sporun mahiyetinin ve değerinin anlaşılmış olması gerekmekte, onu kalpte muhabbet ve vatani bir vazife olarak telakki eylemek lazımdır.

***

Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar; Türk gençliği, gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

***

Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabii bir hâldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.

En güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri denizci millet yetiştirme kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifade etmeyi bilmeliyiz.

***

Dünyada yenilmez kimse, yenilmeyen takım, yenilmeyen ordu, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenilgilerden sonra üzülmek de tabiidir. Ancak bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen, toparlanarak kendini yeneni yenmek için olanca gücü ile azimle daha çok çalışmalıdır.

***

“Türk sosyal bünyesinde spor hareketlerini düzenlemekle görevli olanlar, Türk çocuklarının spor hayatini yükseltmeyi düşünürken, sadece gösteriş için herhangi bir yarışmada kazanmak emeliyle bir spor çizmezler. Esas olan, bütün, her yaştaki Türkler için beden eğitimi sağlamaktadır.”

***

Atatürk, her alanda olduğu gibi sporda da bilim yolundan ayrılmamayı tavsiye ederken, sporun önemi üzerinde de durmuş ve ona yeni bir benlik kazandırmıştır. “Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar, beden terbiyesinde de kabiliyetini arttırmış ve yükselmiş olan erdemli (faziletli), kuvvetli bir nesil yetiştirmek, ana siyasetimizin açık dileğidir” sözleriyle de bunu ispat etmiştir. Ulu Önder’in Türk sporundaki ilk imzasını izcilikte görmekteyiz.

***

1915 yılında, “Osmanlı Genç Dernekleri Genel Müfettişliği”ne atanmasından kısa süre sonra bir rapor hazırlayarak zamanın hükumetine sunar. Bu raporunda okullardaki jimnastik saatlerinin arttırılmasını teklif etmektedir. “Açık ve kati söyleyeyim ki, sporda muvaffak olmak için her türlü muavenetten ziyade, bütün milletçe sporun mahiyeti ve kıymeti anlaşılmış olmak ve ona kalben muhabbet ve onu vatani vazife telakki eylemek lazımdır” diyen Ata’ya göre spor, her şeyden önce bir “vatan vazifesidir”.

***

Nitekim bunu, onun Çanakkale Savaşı ile ilgili bir anısında da görmemiz mümkündür. Söyle ki: Çanakkale Savaşı sırasında keşif görevine çıkan bir Türk askeri, yakaladığı İngiliz askerini gırtlağından tutup Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına getirir.

Tanrı'nın halifesi ama neden iki tane? Vatikan'da da mı doping var? Yoksa mason mu?

Paşa, İngiliz askerine, memleketinden kalkıp buralara niçin geldiğini sorduğunda, “Spor için” cevabini alır. Mustafa Kemal: “Bizim neferi nasıl buldun” diye sorar.

***

Esir asker, “spor bilmiyor” diye cevaplar. Bunun üzerine Mustafa Kemal “bana spor nedir diye sorarlarsa vereceğim cevap şudur: Spor, vatan ve milletin yüksek menfaatlerine tecavüz edenleri gırtlağından yakalayıp memleket ve millet hadimlerinin huzuruna getirebilmek kabiliyet-i maddiyesi ve maneviyesidir” demiştir.

"}[/embed]

***

Türkiye’nin ilk spor teşkilatı olan “Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı” 1922′de İstanbul’da kurulmuştu.

Cumhuriyet ilkelerine bağlı olarak kurulun bu ilk spor cemiyetlerinin yöneticileri seçimle belirlenmekte, bu yöneticiler de seçimle her federasyonun (Atletizm, Futbol, Güreş) yöneticilerini seçmekteydiler.

İlk İdman Cemiyetleri’nin Başkanlığı’na Ali Sami Yen (Stadyumu hâlen terk edilmiş vaziyette), asbaşkanlıklara da Burhan Felek ve Ali Seyfi getirilmişti. Atatürk, Türk sporunun bu şekilde düzenlenmesine çok memnun olmuş, “Esas olan, bütün, her yaştaki Türkler için beden terbiyesini sağlamaktır” diyerek, sporda hedefin halkın sağlığı ve toplum sporu olduğuna işaret etmiştir.

:"300"}[/embed]

Ali Sami Yen'e veda...

***

Daha sonra, bu ittifakın yasal bir kuruluş olan Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne dönüştürülmesi, 1938 yılında yine Atatürk’ün talimatlarıyla olmuştur.

18 Ağustos 1923 tarihli hükumet programında su cümlelere rastlıyoruz: “Maarifin vazifelerinden birincisi çocukların terbiye ve talimi, ikincisi; halkın terbiye ve talimi, üçüncüsü; millî güzidelerin yetiştirilmesi için lazım gelen vasıtaların izhar ve teminidir”.

Görüldüğü gibi, Atatürk, çocuklar ve gençler kadar, halkın da eğitilmesini ve spor yapmasını istemektedir.

Bu konuyu da hükumet programına alacak kadar ciddi bulmaktadır. Türklerde sporun geçmişi hayli eski olmasına rağmen, spora modern biçimde eğilinmesi, gereken önem ve değerin verilmesi ancak Cumhuriyet’in ilanından sonra mümkün olmuştur.

 

***

Bunda Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ün çok önemli rolü vardır. Bunun en çarpıcı örneğine birkaç aylık Cumhuriyet Türkiyesi’nde rastlanır. Uzun süren savaşlardan yeni çıkmış, her tarafı yıkık ve Osmanlı döneminden çok ağır diş borç yüklenmiş olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, o yokluklara rağmen bütçesinden spora çok önemli bir pay ayırmıştır.

Cumhuriyet’in ilanından iki buçuk ay sonra Bakanlar Kurulu’nun, Atatürk başkanlığında yapılan toplantısında Ihman Cemiyetleri İttifakı’nın emrine 17.000 TL verilmiştir.

***

Bu para ile sporcuların, Paris’te yapılacak Olimpiyat Oyunları’na en iyi biçimde hazırlanarak katılmaları sağlanmıştır. Bir Altın’ın 10 TL olduğu bir dönemde yapılan 17.000 TL’lik bu yardim, Türkiye Cumhuriyeti devleti için gerçekten büyük bir fedakârlıktır.

***

 Nitekim 1924 yılı bütçesine, “Türk sporcularının pek yararlı ve gelecek için umut verici çalışmalarında yardım görecekleri” sözlerinin açık bir delili olarak, Atatürk’ün talimatıyla 50.000 TL ödenek konulmuştur. Yine 1924 yılında yayınlanan Köy Yasası, köylerde “nişan alma, cirit, güreş” gibi köy oyunlarını özendirici hükümlere yer vermiştir.

Atatürk, spor yapmaya da spora olan hayranlığı kadar önem vermiştir. İstanbul’a her gelişinde Florya’da denize girdiği, sık sık sandalla açılarak, bol bol kürek çektiği bilinmektedir. Türk sporcusunda yalnız beden kuvveti ve yetenek değil, ayni zamanda iyi ahlak ve zekânın da bulunmasını istemiş ve bu düşüncesini de “ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” sözleriyle dile getirerek, bir sporcunun nasıl bir insan olması gerektiğini anlatmıştır.

***

Florya’daki plajlarda kirlilik epey arttı ve denize giren de çok azaldı.

“Ata en iyi binen yalnız Türk erkekleri değildir. Türk kedini da bu isi çok iyi bilir” diyen Atatürk’ün sevdiği sporlardan biri de ata binmektir. Savaşlarda sürekli ata binmiş, sonra da fırsat buldukça serbest bir spor olarak yapmıştır.

t":"300"}[/embed]

Avrupa parkurlarında “Atatürk’ün Süvarileri” adıyla nam salan Cevat Kula, Saim Polatkan, Cevat Gürkan ve Eyüp Öncü adli dört subay binicimizden oluşan Türk ekibinin uluslararası başarıları da Ata’yı çok memnun etmiştir.

Sporlar arasında güresi de çok sevdiği bilinmektedir. Bu nedenle güreşle ilgili anıları çoktur. İtalyanları yenen Millî Güreş Takımımızı Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde yemeğe davet etmiş, tek tek kutlamış ve ağır sıklet şampiyonumuz Çoban Mehmet’e “beni de yener misin” diye takılmıştır. “Türk milleti anadan doğma sporcudur. Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerinde güreşirken görürsünüz” sözü ile güresi, Türklerin millî sporu olarak nitelemiştir. “Genç Türk çocukları top oyunlarında herhangi bir milletin çocukları kadar talimli ve alışkın görünmeyebilir. Bundan müteessir olmaya lüzum ve mahal yoktur” demesine rağmen, o günlerde Rusya ile yapılan maçta yenilgi nedenleri konusunda Gündüz Kılıç’ı (o dönemin bir kabadayısı) da sıkı bir sorguya çekmeyi ihmal etmemiştir.

 

Gündüz Kılıç, Rahmetli Metin Oktay 

ht":"300"}[/embed]

Merhum Metin Oktay aşırı dürüst bir adamdı, meşin yuvarlağa çok kafa atar ve epey içerdi. iç kavga da etmezdi ama Punch-Drunk Dementia'dan vefat etti. Yanlarındaki güzel kadın ise hayatta; kim acaba?

ht":"300"}[/embed]

Muhammed Ali de vefat etmiş. Daha büyük bir devrimci ve dava adamı, bu spor olmadığını düşündüğüm şeyden dolayı vefat etmiş. Allah rahmet eylesin. Amerikan Zihniyetiyle çok mücadele etmişti!

***

1930 yılında çıkarılan Belediye Yasası, belediyeler “çocuk bahçeleri, spor alanları, yerel ihtiyaçlara uygun stadyumlar yapmak ve işletme” gibi yükümlülükler getirmiştir. 1932 yılında Atatürk’ün talimatıyla kurulmakta olan halk-evlerinin yapması gereken çalışmalar arasına spor da eklenir.

***

Halkevleri Teşkilatının Umumi Esaslarından” spor ve beden hareketleri, gençlik terbiyesinin ve milli terbiyenin vazgeçilemeyecek asli ve mühim bir bölümüdür. Bu sebeple “Türk gençliğinde ve Türk halkında spor ve beden hareketlerine sevgi ve alaka uyandırmalı, bunlar bir kitle hareketi, millî bir faaliyet haline getirilmelidir” diyen büyün önder daha o yıllarda, sporu kitle hareketinin de ötesinde bir “millî hareket” olarak düşünmüştür. Böylece onun ne kadar öngörülü olduğu sporda da gözler önüne serilmektedir.

***

Atatürk, yarım asır önce “İstikbal göklerdedir” diyerek havacılığın önemini vurgulamış ve spor dalı olarak da benimsenmesini arzulamıştır.

3 Mayıs 1935 günü kurulan “Türk Kuşu” ulu önderin Türk havacılığına en büyük armağanıdır. Milli mücadeleye başlamak, Misak-i Milli’yi ilan etmek ve Kuvayi Milliye’yi kurmak amacıyla, Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığı 19 Mayıs 1919 gününü de TBMM’nin 20 Haziran 1938 tarihinde 3466 sayılı kararı ile “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Atatürk’ün direktifleriyle hazırlanan ve bugün de Türk Spor Örgütü’nün temelini oluşturan 3530 sayılı “Beden Terbiyesi Kanunu” 29 Haziran 1938 günü kabul edilmiştir.

***

Ata’nın hastalığı yüzünden, TBMM’nin 1 Kasım 1938′deki açılısında Başbakan Celal Bayar tarafından okunan nutkunda spor için söylediği son sözleri şöyledir: “Her çeşit spor faaliyetlerini, Türk gençliğinin millî terbiyesinin ana unsurlarından saymak lazımdır. Bu işte hükümetin şimdiye kadar olduğundan çok daha ciddi ve dikkatli davranması, Türk gençliğinin spor bakımından da millî heyecan içinde itina ile yetiştirilmesi önemli tutulmalıdır”.

“Türk gençliğinin kültürde öldüğü gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için Yüksek Kurultay’ın kabul ettiği “Beden Terbiyesi Kanunu’nun takibine geçildiğini görmekle memnunum.”

***

Atatürk’ün ölümü üzerine dönemin en ünlü günlük spor gazetesi L”Auto (Fransa)’da yayınlanan makale aynen şöyledir: “…..Dünyada ilk defa beden eğitimini zorunlu kılan devlet adamıydı. Nutuk ve kâğıt üzerinde kalmayan icraatlarıyla, stadyumlar ve spor tesisleri yaptırdı. Döneminde Türkiye’de spor gittikçe artan önem ve değer kazandı.”

***

Atatürk’ün Güreşle İlgili Anısı

Atatürk, sporlar arasında en çok güreşi severdi. Bu nedenledir ki onun güreşle ilgili anıları oldukça fazla ve ilginçtir. İtalyanları yenen Millî Güreş Takımımız, Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkünde Büyük Atatürk tarafından davet ve kabul olunup, yemeğe alıkonulmuştu. Atatürk İtalyanlar karşısında, parlak bir sonuç almış olan güreşçilerimizi teker teker kutlamış, bu arada özel bir sevgi duyduğu, sevimli ağır sıklet şampiyonumuz Çoban Mehmet’e takılmaktan da kendini alamamıştı:

“Sen, herkesi kolayca yeniyorsun Mehmet” demiş, sonra ilave etmişti:

“Seninle güreş tutsak, beni de yenebilir misin?”

Koca Çoban, çocuksu bir mahcubiyet içinde, başını öne eğerek:

“-Sizi bütün cihan yenemedi Paşam, ben nasıl yenebilirim?” demişti.

***

Büyük Atatürk, Çoban Mehmet’in bu cevabı karşısında pek duygulanmış ve aslan yapılı ağır sıklet şampiyonumuzu alnından öpmüştü.

Atatürk’ün Florya köşkünde istirahat ettiği günlerde, Çoban Mehmet, büyük Mustafa (Çakmak) ile birlikte Florya plajına gider, orada etraflarını çeviren büyük meraklı topluluğun ortasında, kumlar üzerinde güreş tutardı. Atatürk, belediye plajı kumsalında cereyan eden bu güreşi, köşkten görür görmez, hemen haber salıp pehlivanları yanına çağırdı.

Köşkte Çoban Mehmet’e takılan, onun zekice cevapları karşısında keyiflenen büyük Atatürk, kendileriyle uzun sohbetlerde bulunur, pehlivanlara yemek çıkarttırırdı. Pehlivanlar köşkten ayrılırlarken de yaveri vasıtasıyla ceplerine birer zarf koydurtmayı ihmal etmezdi. Zarfın içinden, o zamanlar pek büyük bir maddi değer taşıyan, (en az) 50 lira çıkardı.

***

Çoban Mehmet’in, Atatürk hakkında şu sözleri ilginçtir:

“-Rahmetli Atatürk, güreşten çok iyi anlardı. Buna, bizlere huzurunda yaptırdığı güreşlerde çok şahit olmuşumdur. Biz güreşirken, yaptığımız hataları veya iyi hareketleri anında sezer, bize ihtarda bulunur veya takdirlerini bildiren sözler söylerdi. Onun iltifatlarına nail olmak, bizler için sevinç ve gururların en büyüğü olurdu hiç şüphesiz”.

Büyük Atatürk’ün, güreş zevk ve merakının çocukluk yıllarından kalma olduğunu, çocukluk arkadaşlarından olan eski Ankara Belediye başkanı Asaf İlbay’ın şu sözlerinden de anlamak mümkündür:

“-Çocukluk yıllarında da sık ve temiz giyinmeyi severdi. Kuvvetli ve cesaretli insanlara hayranlık duyardı. Güreşe bayılır, mahalle çocuklarını sık sık güreştirir, seyrine doyamazdı.”

***

Atatürk’ün Futbolla İlgili Anısı

Büyük Atatürk’ün futbolla ilgili bir anısını da en yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin oğlu olan, devrinin ünlü futbolcusu Gündüz Kılıç, yıllar sonra kaleme aldığı ve Hürriyet gazetesinde yayımlanan bir yazısında, tatlı bir üslup içinde şöyle dile getirmiştir.

Atatürk, yakın arkadaşı Kılıç Ali’nin evine, ani bir ziyaret için uğradığında, evde başka kimse bulunmadığı için, gencecik Gündüz Kılıç tarafından ağırlanmıştı. Bundan sonrasını rahmetli Gündüz Kılıçtan nakledelim:

“…Atatürk şerbetini yudumlarken “gel şöyle otur da seninle konuşalım biraz” dedi ve bana karşısındaki koltuğu gösterdi. Oturdum ama inanın, içimin yağları eridi. İşin asıl zor tarafının bundan sonra başlayacağını hissediyordum. Çünkü Atatürk’ün, özellikle gençlere, değişik zekâ soruları sorarak, onları imtihan etmekten pek hoşlandığını biliyordum. Mahcup olmak korkusu bütün benliğimi sarmıştı. Fakat çok şükür sorduğu soru, korktuğum türden olmadı. O sıralarda Millî Futbol Takımımız, Halkevleri Takımı adı altında, Rusya’da beş - altı maç yapmıştı. Maçların çoğunda fena sonuçlar alınmıştı. Yaşımın pek genç olmasına rağmen ben de kadroya alınmıştım. Ülkesinde olup biten her şeyle ilgilenen Atatürk’ün, Rusya mağlubiyetleri de gözünden kaçmamıştı.

İlk sorusu “neden yenildiniz” oldu. Kem küm ederek bir şeyler söylemeye çalıştım. Atatürk, pek üstelemeden ikinci sorusunu sordu:

“Peki bu mağlubiyetler seni çok üzdü mü?” dedi. Son derece üzüldüğümü anlatmaya çalışırken bir el hareketiyle beni susturup kendi konuştu:

Dünyada yenilmeyen kimse, yenilmeyen ordu, yenilmeyen takım, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenildikten sonra üzülmekte tabidir. Ancak bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen, hemen toparlanmalı, kendini yeneni yenmek için olanca gücüyle azmiyle daha çok çalışmalıdır” dedi.

Sonra futbolun nasıl oynandığını anlatmamı istedi. Hemen kâğıt kalem aldım. Oyun sahasını çizerek, o zaman ki değimiyle müdafileri, muavinleri ve muhacimleri yerlerine yerleştirip, onların görevlerini ve ana kaideler ile hedeflerini anlattım.

Atatürk:

-Yahu desene, bizim harp oyunları gibi bir şey sizin oyun da. Sizin işte, strateji bilgisi ve kurmay kafası ister” diye önemser şekilde başını salladı.

Rahmetli Gündüz Kılıç’ın bu anısı, Atatürk’ün futbol hakkındaki düşündüklerini, bize öğretmesi bakımından büyük önem ve değer taşır.

***

Şimdi merak ediyorum, bu kızlarımıza ne yapılacak?

Dilerim, Atatürk’ün dönemindeki önem verilir ve hiç olmazsa, kendi kabahatleri olmadığı anlaşılarak, empatiyle hareket edilir.

Belki bir af, bir destek veya maddî destekle…

Göreceğiz bakalım…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 25 Ekim 2015 Pazar

HİPOKONDRİYAZİS (HASTALIK HASTALIĞI)
BİPOLAR BOZUKLUK TEDAVİSİNDE YENİLİKLER

Related Posts

 

Yorum

Already Registered? Login Here
Şu ana kadar herhangi bir yorum mevcut değil
http://pornobis.org http://sexualfire.com http://insexmovies.com http://pornovidio.com