Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

DÜNYAYA ROT BALANS AYARI YAPILIYOR

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2886 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Merhaba,


Gri erkek şehir Ankara’dan mavi yeşil dişi İstanbul’a döndük.

Hasretten perişan olduğunuzu biliyorum, onun için kısa keseceğim.

Bu seneki Ulusal Sosyal Psikiyatri Kongresi çok başarılıydı çünkü sadece iki ilâç firması masası (stand up’ı) vardı ama kimselerin umurunda değildi.

Âlâ.

Çünkü hafta sonuna denk geldiği için pek az iştirak vardı.

Mükemmel, çünkü az konuşuldu, öz konuşuldu, açık seçik konuşuldu!

Örneğin meselâ, bu arada, âkil adam şöyle yazdı (aynen aktarılmıştır):

***

İslamiyet’teki İnsan Anlayışı Bu mu?

Son yıllarda giderek artan biçimde Müslümanlığın günlük yaşamdaki  yasaklayıcı yönlerinin sık vurgulandığını  görüyoruz.  Çok örnek verilebilir. Bu yazıda iki ilahiyat profesörünün yakın zamanda internet ortamında ve gazetelerde okunan görüşlerinden alıntı örnekleri ile bu yasakların temelinde bulunduğunu düşündüğüm bir tür insan anlayışını tartışmak istiyorum. 

Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr.  Hamdi Döndüren’den:  “İslam bilginleri teganninin haram olduğunu söylemişlerdir. Bu çeşit teganni nefisleri fuhşa teşvik eder. Sükûnet halindekini harekete getiren ve gizliyi açığa çıkaran laubaliliğe yol açar. Bu çeşit şarkıda kadının anılması ve güzelliğinin tasvir edilmesinde ve şarabın anılmasında insanı heyecana götüren bir yön vardır.  İşte böyle bir teganni ve eğlencenin yasaklandığı konusunda görüş birliği vardır.

(www.hikmet.net/content/view/55197/13)

 Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku öğretim üyesi Prof. Dr. Orhan Çeker’den:” İslam inancına ters sözleri ihtiva eden müzik kesinkes haramdır ve Müslümanlar buna engel olmakla görevlidirler.  İnsanı gayr-i meşru işleri yapmaya sevk eden, haram olan şeyleri konu edinip tasvir eden müzikler de caiz değildir.   Ama insanı manevi şeylere sevk eden, güzel duygularını besleyen müzik caizdir hatta bunlar içerisinde sevap kazandıracak olanları da vardır. Bu arada farklı değerlendirmeler olmakla birlikte İslam'da kadın sesinden müzik dinlemenin caiz olmadığını duyurmak isterim. Bunu söylerken tabii ki dayandığım ciddi deliller var ancak burası onun yeri olmadığından münakaşasına girmiyorum.” (www.habername.com/yazi-prof.-orhan-ceker-muzik-ile-musiki-farkli-midir-1890.htm) .

Kadının örtünmesi de bu yasaklara göredir ve aynı insan anlayışına  dayanmaktadır. 

Konunun özü şudur:  Şarkılarda kadın sesi, kadının “anılması”, şarap sözcüğü,  örtünmeyen ya da eksik örtünen kadının kendisi erkeğin cinsel dürtülerini uyarabilir, erkeği baştan çıkarabilir.   İlahiyatçı profesörün deyişi ile bu tür “teganniler nefisleri fuhşa teşvik eder.”  Konuya böyle baktığımızda,  eğlence yerlerindeki kadın şarkıcıların,  kadını çekici gösteren sözlerin  yasaklanması ve  kadının örtünmesi,  erkeği ve kadını baştan çıkarıcı olmaktan ve  baştan çıkarılmaktan koruma amacını güdüyor. 

Böyle bir korumaya, korunmaya gereksinim olduğunda, kadına ve erkeğe bakışın,  temeldeki insan anlayışının bilinçli ya da bilinçdışı anlamı ortaya çıkıyor:  Kadın ve erkek birbirlerini görünce, seslerini duyunca, erkek ya da kadın sevgisini anlatan şarkılarla, resimlerle karşılaşınca baştan çıkmaya, çıkarmaya, çıkarılmaya eğilimlidir, hazırdır.  Yani hem erkek, hem kadın kendi cinsel dürtülerini denetim altında tutamaz, dürtülerinin baskısına kendini kaptırır.  İnsanoğlu özünde cinsel eğilimlerini denetleyebilmede güçsüz bir varlıktır.  Bu insan anlayışına göre, insanın cinsel dürtüleri karşısında yenik düşmesi kaçınılmazdır.  Bu nedenle de dinsel kurallar ve yasaklarla sıkı denetim altında tutulması zorunludur.  İnsanda bu cinsel dürtüler varken,  karşı cinsten olan kişiyi cinsellikten soyutlanmış biçimde göremez.  Örneğin, bir balerinin estetik dansına, bir ressamın çıplak kadın ya da çıplak erkek tablosuna cinsellik dışı duygularla, düşüncelerle bakması olanaksızdır.  Böyle bir insan anlayışı ile  sokakta, iş yerinde, toplum içinde kadınların hepsi erkeğin karşısında ancak cinsel nesne olarak görülebilirler.  

İşte bu tür insan anlayışı, çağdaş ruhbilimdeki insan benliğinin gelişmesi ile ilgili verilere ters düşmektedir.  İnsan, çocukluğunun erken yıllarından başlayarak geliştikçe önemli gereksinimlerini ve dürtülerini bekletebilmeyi, erteleyebilmeyi, denetleyebilmeyi öğrenir. Örneğin bebeklikte acıkınca hemen o anda, o yerde doyurulmak için çırpınırken yaşı ilerledikçe ve geliştikçe açlık duygusu onu böyle bir sabırsız çırpınmaya sokmaz, uygun yer ve zamanı beklemeyi bilir.   İnsan geliştikçe, olgunlaştıkça hem çevresinden, hem iç dürtülerinden göreceli bir özerklik kazanır;  çevresine uyum yapabilme, kendi iç dürtülerini bekletebilme, erteleyebilme,  topluma yararlı yaratıcı etkinliklere dönüştürebilme (yüceleştirme) yetilerini edinir.  Hayvanlardan farklı olarak, cinsel dürtülerini ertelemeyi, eğitmeyi, uygun zaman, uygun yer, uygun eşle doyurmayı öğrenir.  Şöyle de diyebiliriz:  İnsanoğlu ne tümden çevresinin, ne de tümden kendi içsel gereksinimlerinin, dürtülerinin kölesidir;  bunlardan göreceli bir özerklik duygusu kazanarak hem kendini, hem çevresini değişik derecelerde denetleyebilir, yönetebilir; hem kendini, hem çevresini az ya da çok değiştirebilir.  İnsandaki bu gelişme ve değişme gizilgücü onun evrimsel-kalıtsal yapısında bulunmaktadır.  Ancak,  çocuklukta ve ergenlikte özerk benlik duygusunu,   insan beyninin düşünme, sorgulama, tartışma, araştırma yetilerinin  özgürce gelişmesini kısıtlayan baskıcı toplum ve yetkeci, ezberci eğitim koşullarında insanların önemli bir kesimi özerk benlik duygusundan yoksun, kul benlikli kişiler olarak yetişebilir (1). 

Kendini ve çevreyi değiştirerek özerk biçimde uyum yapabilme yetisi  insana özgüdür.  İşte bu nedenledir ki, kadın erkek eşitliği çağımızda bireysel ve toplumsal uygarlığın temel koşullarından biri olmuştur. İnsanın bedensel ve ruhsal yapısındaki bu gelişmeler gerçekleşemeseydi ne kadının özgürlüğü,  eşitliği, hakları söz konusu olabilir, ne sahne, müzik, resim, yontu, yazın sanatları, ne bilim ve teknoloji gelişebilirdi.  Çağımızda bu tür insan anlayışının ve buna dayalı yasakların egemen olduğu toplumların gelişmişlik düzeylerine bakıldığında bu gerçek açıkça görülmektedir.

Yukarıda tanımladığım türden yasaklayıcı bir inanç dizgesi, insanın böyle bir gelişim ve değişim yapabileceğini kabul etmiyor.  Diyor ki, ancak kutsal bir inancın güçlü kuralları ve yasakları ile insanın “nefsi” denetim altında tutulabilir.  Belki çoğu dinlerin ortaya çıkışında böyle temel bir insan anlayışının yeri olabilir.  Eğer öyleyse, kimi dinlerde bu tür bir insan anlayışının büyük değişikliğe uğradığı, kimilerinde de bu anlayışa çağlar boyunca saplanıp kalındığı düşünülebilir.   

----------------------------------------------

(1)                                Öztürk, M. Orhan (2013) Özerk Benlik Kul Benlik, “Biad” Toplumunun Ruhsal Kökenleri, İstanbul: OkuyanUs

Prof. Dr. Muallâ Orhan Öztürk

***

Bunu yazan Türk mü?

Evet, hem de Öztürk; muhtemelen de Türkistan kökenli: Kısa boy, çıkık elmacık kemikleri, Adler’in tıpkısının aynısı (tam ve mükemmel oldu değil mi Hocam)…

Peki, neden bu "hoca" Türkçe bilmez?

Çünkü kendi milletine yabancı, sırça köşkte oturup etrafına pas atıp duruyor. Kendi uydurduğu ve kimsenin anlamadığı bir lisanla konuşuyor: Neolojizm.

Ne Oluyor?

Giderayak yapayalnız kalıyor ve saldırganlığı ivmelenerek hızlanıp sür’at kazanıyor!

Türk Psikiyatri Dergisi’nin Emeritus Profesör Editörü Hüsn-i Mübârek.

Peki, nereden bu çıkıyor bunlar?

Çünkü öykeli, pek hararetli hâttâ ve Sûret-i Hakk’tan gözükeyim derken herkesin tepkisini kazanıyor(!).

Memleketine yabancı, harsını bilmez, Ankara’dan çıkmadığından dolayı herkese ve her şeye Atakule'den bakar.

İnternette tek bir videosu yoktur çünkü görünmez adamdır ama her yerde hâzır ve nâzırdır.

Hâlâ Psikanaliz de Psikanaliz diye tutturur.

“Biâtı” dahi bilmez, Türkçesi anlaşılmaz, kendi yazdığını refere eder, herkese ayar yapmaya bayılır ama artık onu kendi yarattığı bedhahları bayıltıyor ve rotlar kopuyor, balans tutmuyor!

İşte, bu gibi hocalar sebebiyle Cumhuriyet ölüyor!

***

Hâlbuki güzel mavi gezegen artık kendine rot balans ayarı çekiyor.

Kâinatın her tarafı saatinin vaktini düzeltiyor.

Servo-mekanizmalar devrede.

Paradigmalar perişan, teoriler müflis.

Ama sekterler pek haris…

Globumuz artık histerik ve kendini arıyor.

Arş-ı Âlâ’ya doğru uçuyor.

Statüko ise pikede, betona çakılıyor.

Artık isteyen istediğine, istediği şekilde, nasıl anlarsa öyle inanacak.

Gizli saklı kalmadı çünkü…

Her şey bir hermeneütik, kimse buyurgan da, efendi de değil.

Sayın Başbakan da gidici, hâlâ inat ediyor.

Gidip Japonya’yı dövecek.

Hâlbuki iki atom yedikten beri zâten hâlâ iğdiş edilmiş hâldeler.

Alkol yasağı tabii ki gelecekti,

Burası Mars mı?

***

Neden mi böyle yapıyor(lar)?

Çünkü duramıyorlar, mümkün değil!

Çünkü ABD patentliler, imânları da, tercihleri de yok.

Esad Esed kimseye kimyasal silâh filân kullanmadı.

Kimyasal olanın ve olmayanın bir târifi veya târifesi var mı?

O da nâmevcut.

Mustafa Sarıgül mü dediniz?


O, babasının evine dönecek; giderayak kendine ne kalırsa o kadar tâlihli.

Neden?

Çünkü her şey fizik ve kimyadan müteşekkildir.

Kimse kimseyi zorunlu, mecburî veya zarurî filân kılamaz hiçbir şey için!

Bu “made in USA” patentliler var ya…

Ezelden ebede kadar Âraf’ta kalmaya mahkûmlar!

Mehmet Barlas hâlâ kendi gözlüklerinden bakıyor ama artık sesi kısılıyor, o da gidici.

Fatih'ten hiç bahis dahi etmeyeyim!

Hocaefendi uygun görmüş de cem evi ile câmi yan yana olacakmış.

Kim kime neyi yutturuyor acep?

Zâten ayrı da, gayrı da değillerdi ki…

   Kalıcı olan ne mi?

      Sevgi ve Bilgi!

          Gerisi hikâye dahi değil!

                 Habertürtk'teki kız, "neden ağlıyorsun" diye sorma yavrucağa!

                      İnternet kitlendi mi, kilitlendi mi?

                    Fark etmez.

                 Hâttâ “palavra” desen,

              Yakışmaz. Masör kurtarır!

           Bir vakarı vardır çünkü.

       Romanlar, çingene değil.

   Türk, Türkkan değil.

Kürt de artık kürdan değil!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 09 Eylül 2013 Pazartesi

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 21 Kasım 2017