Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE DELİYİM - Jochen MAI-Daniel RETTIG

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2179 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

İnsan hedefe yaklaştıkça daha fazla çabalar. İsteyerek hem de. Daha önce üzerinde ne kadar çalışırsa çalışsın, enerji rezervleri ne kadar kullanılırsa kullansın, fark etmez. Son metrelere girilince kimse işi yarım bırakmaz. Pes etmek mi? Asla! Bu noktada herkes her şeyini bir kez daha ortaya koyar. Hem de sonuna dek. Tıpkı sekste olduğu gibi...

Acı gerçek ise şu: Biz insanlar böyleyiz. Saç diplerimize dek yönlendirilebilir, çeşitli biçimlerde uzaktan kumanda edilebiliriz yahut çoktan otomatik pilota geçmiş durumda olabiliriz. Örneğin bir arkadaşımızı esnerken görür görmez hemen biz de esneriz (MKD: evrimsel açıdan Sosyal Sinyalleşme: Korkacak bir şey yok”).

***

Zor bir karar verdiğimize veya gaipten şeyler duyduğumuzu düşündüğümüzde elimizi, yüzümüzü yıkarız.

Arthur Schopenhauer’ın dediği gibi, “insan yapmak istediklerinde her zaman hürdür ancak ne istediğini seçmekte öyle değildir”.

Harvard Business School Dekanı Nitin Nohria da yıllardır insanı harekete geçiren dürtülerle ilgili araştırmalar yapıyor ve insan davranışlarını dört temel ihtiyacın yönettiğini varsayıyor:

-Bir şeye sahip olma ihtiyacı,

-Bağlanma ihtiyacı,

-Kazandıklarını koruma ihtiyacı

-Dünyayı anlama ihtiyacı.

Özellikle sonuncu ihtiyaç, gittikçe daha karmaşıklaşıp çılgın bir hal alan dünyada bizim için oldukça zorlaşıyor. Peki, hiçbir anlamı olmayan ve çoğunlukla bizi çaresiz ve umutsuz bırakan durumları ne sıklıkta yaşıyoruz?

***

Ya bizi şüpheye sevk eden durumları? Bizi, hemcinslerimizi, yâni kısacası tüm evreni etkileyen durumlardan söz ediyoruz.

Size bu kitapta özellikle Nohria’nın dile getirdiği ihtiyaçlardan dördüncüsünün üzerinde fazlasıyla duracağımıza dair söz veriyoruz.

EVDEN İŞE, İŞTEN EVE AMNEZİSİ (HAFIZA KAYBI)

Evden işe, isten eve gitmek insanı neden hasta ediyor?

Yaşadığımız hayattan zevk almıyorsak bunun pek çok nedeni vardır. Trafik sıkışıklığı bunlardan biridir mesela. Bu, sayısız insanı neredeyse her gün etkiler -evden işe, işten eve giderken. Almanya’da, 2008 yılında evden işe, işten eve gidenlerin tamı tamına %60’ı araba kullanmış, sadece %13’ü otobüse veya trene binmiş.

Çalışanlarının yaklaşık %44’ünün hayallerindeki iş için günlük bir saatin üzerinde, %12’sinin yine iki saatin üzerinde yolculuğu göze aldığı Stepstone’un 2009'da yaptığı bir ankette ortaya çıktı.

Amerikalılar işe gitmek için ortalama 51 dakika harcıyor, Japonlar’da bu süre 90 dakika. Ve bu oran Bangkok’ta doruğa ulaşıyor: Onlar bu iki mesafe arasında, tıka basa dolu caddelerde iki saatte ağır ağır ilerliyorlar.

Sadede gelelim, evden işe, işten eve gitmek hasta ediyor. Ama egzoz gazı yüzünden değil. Sussex Üniversite’sinden İngiliz Stres Araştırmacısı David Lewis 5 yıl boyunca 800 araba sürücüsünün kan basıncı ve kalb atışlarını kaydetti. Daha sonra bu kişilerin değerlerini polisler ve jet pilotlarınınkiyle karşılaştırdı.

Lewisinsanların evden işe, işten eve giderken yaşadıkları stresin düzeyinin savaş pilotlarınınkiyle eşit olduğunu fark etti. Ayrıca deneklerin çoğu yaşadıkları gerginlik nedeniyle her gün gittikleri yolun büyük bir bölümünü artık hatırlayamıyorlardı.

Lewis bu fenomeni “Evden işe, işten eve Amnezisi” olarak adlandırdı.

Tek başına bir saatini yolda geçiren biri, bunu yapmayan biriyle aynı oranda mutlu olmak için %40 daha fazla para kazanmak zorunda”.

***

Bu nedenle Frey ve Stutzer evden ise, isten eve gitmeyi sigara içmekle eşdeğer görüyor: İkisi de mantıksız, sağlıksız ve pahalı -yine de kısıtlanmış ve frenlenmiş insanlardan oluşan orduyu bundan alıkoymak imkansız…

TATİL ETKİSİ

Uzun molalar insanı neden aptallaştırır?

Tatilin ve uzun süre izin yapmanın insanı aptallaştırdığı gerçekten doğru... Öğretmenler bu durumu çok iyi biliyor: Tatilden dönen öğrencilerinde gözlemledikleri öğrenme kaybından söz ederler.

Başarılı Hafıza Bilimci Siegfried Lahrl kısa bir süre önce bir yetişkinin zekâ katsayısının, üç haftalık bir hareketsizlikten sonra 20 puan düştüğünü ortaya koydu. Ortalama öğrenci IQ’su ve sıradan halkın ortalama IQ’su arasındaki farktan çok daha büyük bir kayıp bu.

Zekânız üç günlük alışılmış zihinsel meşguliyetten sonra tekrar eski düzeyine ulaşıyor. Ama bu aynı zamanda şu demek: Deniz kıyısında yaptığı iki haftalık tembellikten sonra ofisine dönen biri sadece bedensel olarak değil, zihinsel olarak da iklime alışmak zorunda.

Temel ilke şu: Günlük yaşamın telaşından sıyrılmak ne kadar uzun sürüyorsa, zekâyı yeniden harekete geçirmek de bir o kadar uzun sürüyor. Bu yüzden ara vermeden bu kitabı (özeti) ara vermeden okumaya devam edelim lütfen!

***

ESNEME ETKİSİ

İnsan hayatı boyunca yaklaşık çeyrek milyon kez esnese de, bu refleks bilimsel olarak sanki hiç araştırılmamış gibidir.

Artık bir insanın günde ortalama sekiz kez esnediği, her birinin beş ilâ on saniye sürdüğü biliniyor.

Erkekler ve kadınlar hemen hemen aynı sıklıkta esniyor. Özellikle sabahları daha sık esnediğimiz rahatlıkla gözlemlenebilir.

Yine monoton geçen çalışmalarda veya sıkıcı metinler okurken de (yoksa şu anda esniyor musunuz?).

Bazı insanlar stresi azaltmak için esniyor. Örneğin olimpiyatlarda yarışan atletler başlama işareti verilmeden önce bunu yapıyorlar (displasman aktivitesi: köşeye sıkışan kedinin yalanması gibi; tabii ki kandaki Oksijen de artıyor).

Tartışmasız olan bir noktaysa esnemenin yalnızca insana özgü olmadığıdır. Birçok hayvan bizim gibi esniyor. En yakın akrabamız olan maymun bizim kadar sık esniyor.Yine atlar, köpekler, kediler, sincaplar, kuşlar, timsahlar, yılanlar hatta balıklar da esniyor. Örneğin Palyaço Balığı, bölgesine izinsiz girildiğinde arka arkaya esneyerek yerini koruyor. Palyaço balığının ağzının kokup kokmadığı bilinmiyor ama korkutucu göründüğü kesin.

İlginç olan başka bir örnekse, köpeklerin kendi aralarında karşılıklı esnemelerine karşın sahiplerinin esnemelerinden etkilenmeleri. Onlar esnediğinde köpeklerin %70’i çoğunlukla bunu tekrarlıyor.

BARNUM ETKİSİ

Yıldız falları ve diğer şarlatanlıklar nasıl işe yarıyor?

Biz insanlar genel ifadeleri kendimizle ilişkilendirmeye meyilliyiz. Âdeta karakter özelliklerinden oluşan bir saman yığınında kendi iğnemizi arar gibiyiz. Bu prensibi günlük hayatta sürekli gözlemlemek mümkündür. Her gün gazete ve dergilerde yayınlanan yıldız fallarını bir düşünün.

İçlerinde neler yok ki?

“Maddî açıdan son zamanlarda bazı küçük tersliklere göğüs germeniz gerekebilir, korkmayın! Çok yakında bu durum düzelecek. İkili ilişkilerde uyumlu saatler sizi bekliyor; aşk yıldızı olması gereken yerde. İş hayatınızda gerçek gücünüzü biraz daha ortaya koymaya bakın ve hedeflerinizden kolayca vazgeçmeyin, bu sorun yaratabilir. Gelecek günlerde sağlığınıza biraz daha özen göstermelisiniz, güce ihtiyacınız olacak. Sağlıksız beslenme, fazla dinlenme ve mümkünse daha fazla uyku gelecekte zinde olmanız için çok önemli”.

Zamanında Dostum Psikolog Acar Baltaş ve ekibi hiç alâkasız fal yorumlarını birbirleriyle karıştırıp, deneklere sunduklarında, hemen hepsi de "aynen beni anlatıyor" cevabını vermişlerdi. Çünkü herkesi memnun edecek, yuvarlak şeyler yazılır fal köşelerinde...

Eee? Bu falın başaklar, aslanlar, boğalar veya kovalar için geçerli olup olmadığını hemen söyleyebilir misiniz?

Veya tesadüfen içinde bulunduğunuz duruma da uyuyor mu? Bu kadar tesadüf olamaz. Bu daha çok, insanların kolay kanabilirliğine ve kendine uygun bir şeyler öğrenme arzusuna yönelik Barnum Etkisi’nin kurnazca bir oyunu. Bu tür basmakalıp şeyler sunulduğunda, siz en iyisi her seferinde kuşkucu davranın ve öylece ikna olmanın çekiciliğine karşı koyun. Tıpkı tezgâhtar kızın size söylediği gibi: “Bu size gerçekten çok yakıştı”!

***

KATARSİS ETKİSİ

Neden ağlıyoruz?

İnsanların ağlama nedenleri bir soğan misali çok katmanlı. Kimi bir yakınını veya dostunu kaybettiği için ağlar, bazısı biten bir ilişki için hıçkırır, yine bir başkası üzücü bir film izlediği için iki gözü iki çeşme ağlar yahut o sırada bir soğanı birkaç kat hafiflettiği için.

Ve elbette müzik de bizi ağlatır. 18. Yüzyılın İtalyan Şairi Filippo Pananti, “bir gözyaşı ruhun dili ve duyguların sesidir” diye fısıldamıştı.

Bilim adamları neredeyse bu kadar uzun bir süredir insanların neden ağladığını bulmaya çalışıyor. Şu ana dek en çok kabul gören teori şu: Ruhumuzun safralarından kurtarmak için ağlıyoruz. Veya da içimizde kaynayan çeşitli duygulardan kurtulmak için.

Yine de psikologlar en azından üzüntü, öfke, endişe veya korkuya karsı adamakıllı ağlanması gerektiğini önerirken, hâlâ Katarsis Etkisi’nden söz ediyorlar. Çünkü bu ruhsal olduğu kadar fiziksel olarak da insana iyi geliyormuş.

Ama bu ne yazık ki tam olarak doğru değil. Gerçi ağlarken güçlü duygulara ifade kazandırdığımız ve onları bir şekilde kanalize ettiğimiz doğru. Ancak yaşadığımız duygu patlaması sırasında etrafımızda ne kadar insan varsa Katarsis Etkisi o kadar azalıyor.

***

Gözyaşları aslında yalan söylemez –ama bunu büyük bir kalabalığın önünde yapan, üzüntüsünün stratejik bir zırlama olarak görülmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Bir koruyuculuk dürtüsü uyandırmak adına olabilir mesela.

O hâlde ağlarken sadece bir tek omuza yaslanmak daha iyidir. Hattâ o zaman gözyaşları insanî ilişkileri de güçlendirebilir.

***

İYİ HİSSET-İYİ DAVRAN FENOMENİ

Keyifli olduğumuzda neden yardıma hazır oluyoruz?

İyi bir şeyler yapan kişi kendini iyi hisseder, taşınırken bir dostuna yardım eden kişi bunu çok iyi bilir. Veya kız arkadaşı aldığı alkolü yeniden dışarı çıkarırken onun saçlarını tutan birisi. Tanrı böyle durumlarda bu merhametli kişilere gülümseyerek bakar ve bunun sonucu hayat insana daha yüce ve soylu görünür. Bunun nedeni içten gelen iyilik halini ödüllendirmek adına evrim tarafından düşünülmüş birkaç biyokimyasal süreçtir.

Düzenli olarak başkalarına yardım eden kişiler topluluktaki diğer üyelere oranla önemli ölçüde sağlıklı ve mutludur.

Yardımseverliğin ve bedensel ve ruhsal sağlığın nedensel ilişkisi aslında karşılıklı olarak da birbirine etki ediyor. Psikologlar şevkli ve motive olmuş kişilerin iyilik etmeye normal veya huysuz olanlardan daha fazla meyilli olmalarını böyle açıklıyor.

***

Bu durum bilimsel olarak “İyi Hisset-İyi Davran” fenomeni olarak biliniyor.

Psikolog David Myers, “yaptığımız çeşitli araştırmalarda, mutlu insanların daha yardımsever (MKD: Diğerkâmlık, altruizm) olduğunu gördük. İnsan hayatıyla ne kadar barışıksa, o kadar fazla empati duyuyor ve çevresine karşı daha paylaşımcı oluyor” diyor.

PRATFALL ETKİSİ

Küçük hatalar insanı neden çekici kılar?

Kusursuz insanı kimse sevmez. Hata yapmamak olsa olsa Tanrı’ya mahsustur. Oysa bu insanlara olağanüstü gelir. Ancak, kelime anlamında…

Elbette, becerikli ve zeki (veya en azından bir süre öyle görünen) biri göze çekici görünür. Ancak kusursuzluğu fazlasıyla sergi1eyen biri sâdece aşağılık duygusu, kıskançlık ve fesat ağları örer.

Bilim adamları kusursuz insanların başkalarına her zaman bembeyaz olan yeleklerinde ancak birkaç leke oluştuğu zaman sempatik göründüğünü henüz 1966 yılında ortaya koymuştur. Mükemmellik basitçe kusursuz olmaktan tamamen farklı bir durumdur.

“Utanç Verici Durumların Ötesinden Gelmek” adlı kitabın yazarı Matthias Nöllke bu konudaki sorularımız hakkında cevap yerine bize şu tepkileri tavsiye etti:

Susmak: Karşınızdaki onu incittiğiniz için öfkeden kudursa bile o anda bir şey söylemeyin. Her türlü savunma sadece durumun nâhoşluğunu daha da arttırır. Kontrolünüzü geri kazanmayı tercih edin.

Özür dilemek: Yerin yarılması ve büyük bir deliğin açılması ancak rüyalarımızda olur. Bu yüzden yaptığınız hatanın üzücü olduğunu kabul edip onun için özür dileyin. Arna bunu yaparken lafı fazla döndürüp dolandırmayın.

Hatayı telafi etmek: Arabanızı park ederken başka bir arabayı mı çizdiniz? Trende kahveyi karşınızda oturan kişinin pantolonuna mı döktünüz? O zaman özür diledikten sonra verdiğiniz zararı sigorta yoluyla ödemeyi veya kuru temizleme ücretini üstlenmeyi teklif edin.

***

MICHELANGELO ETKİSİ

Partnerler neden birbirlerine iyi etki eder?

Kendinizi seviyor musunuz? Yani, olduğunuz gibi? Çoğumuz - narsisistler dışında- bu soruya göğsümüzü gererek olumlu bir cevap vermekte zorlanırız.

Kimimiz daha zayıf olmak, bir başkası adaleli bir bedene sahip olmak ister. Kimi bir eşi olmadığı için mutsuzdur, bir başkası ise o eşe sahip olduğu için.

Hiç kimsenin yaşamı mükemmel değildir.

Hepimizin ulaşamadığı hedef1eri, istekleri, hayalleri vardır.

Yahut en azından kendimizi en iyi hangi yönde geliştireceğimize dair kaba bir tahmini…

Yazar Ödön von Horvath’ın deyişiyle “aslında tamamen farklıyım. Sadece bunu çok seyrek fark ediyorum”.

Bu noktada bir partnerin desteği ve vereceği ilham yardımcı olabilir. Örneğin, Amerikalı Psikolog Stephen Drigotas sevgilileri sanatçılara benzetmeyi seviyor.

Partnerlerin birbirlerine heykeltıraş gibi etki ettiğinden emin. Hayat arkadaşlarını sabırla ve ince bir çalışmayla ideallerindeki tabloya uygun sekle sokuyorlar.

Üstelik diğerinin bu konuda çaba gösterip göstermemesinden bağımsız olarak…

Drigotas, bu fenomene ünlü İtalyan heykeltıraşa dayanarak Michelangelo Etkisi adını verdi.

Michelangelo kendi döneminde heykeltıraşlığı, bir taş bloğun içinde uyuklayan ve gün ışığına çıkmayı bekleyen bir ideal figürü sanatçının o taş bloktan kurtarma süreci olarak tanımlamıştı. Dritogas’a inanılacak olursa, bu mecaz insana da uyarlanabilir. Herkesin aklında kendisiyle ilgili değiştirmek istediği bir şey vardır: Elde etmek istediği bir yetenek veya sahip olmak istediği bir özellik. Şüphesiz bu ideale yaklaşmaya yalnız başına da çabalayabilirsiniz.

Veya da iyi dostlarınızın yardımıyla...

Belki meslekdaşlar da bu konuda oldukça işe yarayabilir. Ama içlerinde Amerikan Northwester Üniversitesi’nden Eli Finkel’in de bulunduğu psikologların ortaya çıkardığı detay şöyle: Kişisel değişime yaklaşma konusunda en iyi yardımı açık arayla eşlerimiz yapıyor.

Şu da unutulmamalı: Önemli olan partnerimizi kendi ideal tablomuza dönüştürmek değil! Daha çok, karşımızdakinin içinde kalmış en iyiyi dışarı çıkarabilmek.

WESTERMARCK ETKİSİ

Neden eski dosttan sevgili olmaz?

Fransız Filozof Jean-Paul Sartre çok önceden önemli bir detayı biliyordu: “Anılar içinden kovulmayacağınız tek cennettir”.

Bizler de buna uygun olarak eski, iyi zamanları fazlasıyla göklere çıkarırız, büyük annemizin lezzetli yemeklerini, geçirdiğimiz güzel yaz tatilini veya da ilk sahip olduğumuz arabamızda hissettiğimiz büyük özgürlüğü hatırlarız (Hafızada seçicilik: Adaptasyon için kötü şeyler filtre edilir, hoş olanlar akılda kalır).

Ne kadar güzeldiler! Ama tüm bunlar ilk aşkımızın kaybolmayan anılarıyla karşılaştırıldığında bir hiçtir.

1921’de “The History of Human Marriage” adlı bir kitap yayımlandı, Westermarck, bu eserinde, dünya çapındaki evlilik benzeri ilişkileri araştırmış olan diğer meslekdaşlarının yüzlerce bilgisini bir araya toplamıştı.

***

Yani örneğin bazı kültürler tek eşliliğe meyilliyken, neden bazıları çok eşliliği benimsiyordu? Nitekim buralarda bu hâlâ var. Batı'da metreslik veya jigololuk olarak sürmekte...

Ancak kitabın devrim niteliğindeki bilgisi başkaydı: “Çocukluklarından beri birlikte olan kişilerin birbirlerine olan ilgileri şaşırtıcı biçimde erotiklikten yoksun” diye yazmıştı Westermarck.

Sebebi şuydu: Birbirlerini akraba gibi görüyorlardı ve bu yüzden ilerleyen zamanlarda cinsel istekleri engelleniyordu.

***

COOLIDGE ETKİSİ

Erkekler neden aldatır?

Erkekler kısa bir zevk ânı için neden bunca şeyi tehlikeye atar?

Buna cevap verebilmek için zamanda 90 yıl geriye gitmemiz gerek-yani 1920’li yıllara…

Dönemin ABD Başkanı Calvin Coolidge bir tavuk çiftliğini ziyaret ettiğinde, sıcak ama pek de kızdırmayan bir yaz günüydü.

Başkanın karısı çiftçiye bu kadar az horozla nasıl fazla yumurta üretildiğini merakla sordu.

Halk diliyle konuşan çiftçi bunun üzerine horozların günde düzinelerce kez “iş” yapmaları gerektiğini açıklayınca başkanın hazır cevap karısı hemen karşılık verdi: “Bunu kocama da söyleyin”.

Ama bu gereksizdi, çünkü Başkan eşinin sivri imâsını anlamış ve karşı atağa geçmişti.

Çiftçiye sordu: “Bir horoz her seferinde aynı tavukla mı birlikte oluyor”?

Çiftçi, “hayır”, dedi, “her horoz birçok tavukla çiftleşebiliyor”. Başkan bunun üzerine şöyle dedi: “Bunu karıma söylesenize”!

Bu hikâyecik çabucak ağızdan ağza yayıldı ve sonunda Coolidge Etkisi adını aldı. Verdiği mesaj şu: Erkeklerin cinsel isteği arada sırada eş değişikliği yaptıklarında yeniden körükleniyor. Veya başka türlü ifade edelim, zaman zaman yaşanan birkaç yatak hikâyesi bir erkeğin hormon seviyesini düzene sokuyor.

Şüphesiz bu, aldatma ve eşler arasında yaşanan ihanet adına kulağa oldukça ucuz bir savunma gibi gelebilir. Ama gerçek bu...

Coolidge Etkisi’nin ardında daha çok biyokimyasal bir açıklama gizli.

Bu teorinin savunucusuna göre aldatmanın nedeni öncelikle Dopamin hormonu. Ne zaman hoş bir deneyim yaşasak, beynin zevk merkezindeki hücreler bu kimyasalı salgılıyor. Dopamin bu nedenle mutluluk hormonu olarak da geçiyor. Etkisi çikolata yemekten, uyuşturucu kullanmaya dek genişliyor -veya- cinsel ilişkiye dek.

***

Vancouver, British Columbia Üniversite’sinden Psikolog Dennis Fiorino bu konuyu daha detaylı öğrenmek istedi ve bir dişiyle çiftleştirdiği erkek sıçanların Dopamin seviyesini ölçtü. Fiorino bütün erkeklerde aynı şeyi gözlemledi: Dişiyle bir süre birlikte olduktan sonra Dopamin değerleri düşüyordu. İsteklerini yitiriyorlardı ve ardından libidoları da düşüyordu.

Fiorino daha sonra kafese yeni bir dişi daha yolladı ve bakın neler oldu; yeni gelen dişi, yorgun fareleri tekrar canlandırmıştı - daha önce gevşemiş olan erkekler ansızın yine harekete geçmişlerdi.

Araştırmacılar şimdiye dek henüz Dopamin seviyesini yapay olarak frenleyebilmenin çaresini bulamadı. Viagra (sildenafil) zaten yardımcı olmuyor veya az işe yarıyor.

Uyarıcılar sadece cinsel tahrik durumunda etkili oluyor ama yorgunken değil.

Ama madem bir kez başladık, sizleri erkeklerin sadakatsizliğiyle ilgili son derece eğlenceli bir açıklamadan mahrum etmeyelim: Zekâ Katsayısı.

London School of Economics’ten İngiliz Evrim Psikologu Satoshi Kanazawa en azından böyle olduğuna inanıyor.

2010 Mart ayında yayınladığı bir araştırmasının sonucu söyle: Bir erkeğin IQ’su ne kadar yüksekse, eşine o kadar fazla sâdık oluyor.

Evrim psikolojisi bu sonucu şöyle açıklıyor: Akıllı erkekler sâdık çünkü yüksek zekâ genellikle cinsel sadakatin de içinde bulunduğu belli ideallere yöneltiyor.

Bu müthiş! Ah, bir de şu var: Bu arada Kanazawa kadınlarda tek eşlilik ve zekâ arasında bir bağ bulamadı.

ENDOWMENT ETKİSİ (Bahşetme)

Bize ait olan şeyin değerini hemen yükseltiriz.

Bir eşyaya sâhip olur olmaz değeri gözümüzde büyüyüverir. Onu satmaya kalktığımızda ansızın gözden çıkarmış olduğumuz rakamdan fazlasını talep ederiz. Böyle bakıldığında bile yeterince tuhaf bir durum. Ohio Üniversitesi bilim adamlarının ortaya koyduğu gibi, Endowment Etkisi’ni harekete geçirmek için gerçek bir sâhiplik durumu bile gerekli değil. Bir ürüne dokunmuş olmamız yeterli, böylece açgözlülüğümüz hemen artıveriyor.

Bunu açıklayan deneyde katılımcılara ucuz birer kahve kupası verildi. Bir grup kupa on saniye, diğer grup ise 30 saniye boyunca elinde tuttu. Daha sonra kupaları satın alabilecekleri söylendi.

Ortaya çıkan, hiç kimsenin beklemediği bir durumdu: Kupayı elinde daha fazla tutanlar daha fazla ödemek istiyordu. Bir sonraki alışveriş turunuzda planladığınızdan fazlasını harcamak istemiyorsanız, ellerinizi ceplerinizden çıkarmayım ve anne babanızın size çocukken verdiği öğüdü tutun: “Sakın hiçbir şeye dokunma!

BAŞ HARF ETKİSİ

Neden adımızın baş harfini içeren şeyleri tercih ederiz?

Dünya son derece karmaşık bir yer. Beyin araştırmacısı Ernst Poppel her gün yaklaşık 20.000 konuda karar verdiğimizi hesaplamıştı. Çok fazla. Bu sebeple de, insanların yardıma ihtiyacı vardır-muhtemel basit sorularda.

Örnek vermek gerekirse: Alışverişte, soğutucuların olduğu reyonda hangi yoğurdu, peyniri yahut salamı satın alacağını bilemeyen biri ilk harfi kendi ön adıyla örtüşen türde bir ürünü satın alır.

Bilim adamları bu fenomeni Baş Harf Etkisi olarak adlandırıyor.

***

ASİMİLASYON ETKİSİ

Markalar neden baştan çıkarıcıdır?

Madam Tussauds’da ünlülere ait balmumu heykelleri ziyaret edenlerin esere bakıp geçmek yerine sürekli yanlarında fotoğraf çektirmelerinin sebebi nedir?

Şirket patronları ofislerini neden Papa’nın son ziyaretine veya önemli politikacıların yemeklerinde çektirdikleri resimlerle süsler? Spor araba reklamları neden kaputları üzerinde poz veren yarı çıplak bir Amazon olmaksızın yapılmaz?

İlk etapta bu belki sadece zevk içindir, ikincisinde flört, üçüncüsünde ise bir klişedir-her üçü de genelde Uyarlama veya Yansıtma Etkisi denen Asimilasyon Etkisi’yle yapılan bir oyundur.

Bu keşfin kaynağı pazarlama!

Reklamcılar insanların bir eşyayla veya olumlu bir imaja sahip kişilerle birlikte sunulan ürünleri daha iyi bulduklarını saptadılar.

***

Örneğin alımlı bir sarışın bira içen erkeklerin üzerinde ezelden beri nabız yükseltme ve salya akıtma gibi bir etkisi var ki genellikle ilan asılan duvarlarda, tribünlerde veya Tekel bayilerinin yakınlarında karşımıza çıkmalarının sebebi budur.

Yine politikacılar da seçim zamanlarında dikkat çekici bir şekilde kültür, spor veya ekonomi alanında başarılı kişilerle fotoğraf çektirirler. Burada söz konusu olan imaj transferidir.

Başarılı bir ürünün ardından aynı adlı bir ikincisinin hemen piyasaya sürülmesine meslek jargonunda “co-branding” adı verilir. Tıpkı iPod, iPhone, iPad’dan oluşan Apple üçlemesi gibi.

Ardındaki düşünce şudur: Yüz binlerce kişiyi cezbeden şey onları ikinci veya üçüncü kez kasaya çekebilir. Sinikler (kötümser filozoflar) bu prensibi şu slogandan hatırlar: İneği düşüp bayılana dek sağmak gerekir.

Asimilasyon düşüncesi aslında bütün markaların ürünleri ardında gizlidir. Bir kez olumlu bir imajla yüklendiklerinde, etiketin altında sayısız başka reklam hilesi de satışa çıkar, çünkü müşteriler kalite, canlılık veya cazibe gibi belli özellikleri söz konusu marka adıyla özdeşleştirir.

NASIL DÜŞÜNÜYORUZ?

Beynimiz her biri bir başkasıyla 15.000’den fazla sinapsla bağlı olabilen, yaklaşık 100 milyar sinir hücresine sahiptir. Ama yine de asla şuurlu olarak aynı anda bir düşünceden fazlasını düşünemiyoruz

Aslında düşünmek ne anlama geliyor? Schisdikoff’un Philosophiches Wörterbuch’u (Felsefe Sözlüğü) bunu, “tasavvurların, anıların ve kavramların uygulanabilir davranış direktifleri kazanabilmeleri için bir bilgi oluşturduğu süreç” olarak açıklıyor.

İster bir lider, ister bir danışman yahut filozof olalım, fark etmez. Düşüncelerimiz nadiren objektif, çıkarımlarımız çoğunlukla mantıksız. Daha çok içgüdülere, yanılsamalara ve irrasyonel olana itaat ediyorlar.

Örneğin Kaliforniya Üniversitesinden Nöropsikolog Benjamin Libet, beynimizin şuurlu bir hareketten yarım saniye önce hazırlığa başladığını gösterdi. Başka bir deyişle, henüz bir şey üzerinde düşünmeye başlamadan, şuurdışımız bir ilk karara varıyor.

Bu arada Descartes’in ana motifinin “düşünüyorum, öyleyse varım” üzerinden 350 yıl geçti, dünya bazı açılardan hızlı yaşanan bir yer hâline geldi ve bugün sürekli aşırı zihin yüklenmesi tehdidi altındayız.

Ama varoluşçuluk hakkında belki de çok daha önemli olan bir soru şimdiye dek açıklığa kavuşmadı: Eğer varsam, o hâlde ne düşünüyorum (Heiddegger, Jan Gabriel Marcel, Kierkegaard vs.)?

İnsan beyni her saniye en fazla 7 kelime düşünebiliyor.

Sinir impulsları beynimize saatte 274 Km erişiyor.

Duyu organları her saniye beynimize 11 Milyon bilgi iletiyor.

FLYNN ETKİSİ

1980’lerde James Flynn’in genel nüfusun zekâ bölümünde gerçekleştiği senelik 3 puan civarındaki artış. Eğer bu varsayım doğruysa, bir asır öncesinin ortalama insanı bize göre daha geri zekâlı olacak; biz de 100 sene sonrakine göre ileri zekâlı olacağız. Bunun gerçekten IQ artışından mı olduğu, yoksa gerçekten böyle mi cereyan ettiği henüz bilinmiyor. Bu sebeple de zekâ testlerinde kullanılan örneklemlerde, hep yeni normların referans olarak alınması icap ediyor.

***

İnsan gittikçe daha mı zeki oluyor?

Yeni Zelanda, Otago Üniversitesinden Sosyal Bilimci James Flynn 1984’te ardında 18.000 kilometrelik uzun bir yol kat etmiş olan bir mektup aldı.

Mektup Utrecht’ten gönderilmişti (meşhur Parapsikoloji Deneyleri Merkezi).

Flynn’in Hollandalı meslekdaşları ona 18 yaşındaki iki farklı nesil üzerinde yaptıkları zekâ testlerinin sonuçlarını göndermişlerdi.

Testlerden biri seksenli, diğeri ise ellili yıllara aitti. Flynn verileri dikkatle inceleyince oldukça şaşırdı; Seksenli yılların sonuçları ellili yılanınkinden belirgin biçimde daha iyiydi.

Bu iyilik sadece biraz değil, çok daha fazlaydı. Flynn’in merakı uyanmıştı, artık daha fazla veri malzemesi istiyordu. 30 ülkenin verilerini bir araya toplamayı başarmıştı. Karşılaştırmaları her seferinde aynı sonucu veriyordu; toplam zekâ katsayıları her yıl 0.3 puan artırıyordu -her on yılın sonunda üç puanlık bir artış-.

Görüldüğü gibi, insanlık gittikçe zekileşiyordu. Böylece bu fenomenin adı Flynn Etkisi oldu. James Flynn bu küresel zekileşme sürecini öncelikle Endüstri İnkılâbının sonuçlarına bağlıyordu.

Geçen on yıllar boyunca insan daha iyi beslenmiş, daha iyi eğitim imkânlarına kavuşmuştu, yine tıp da ilerlemişti.

Biraz ileri gidilecek olursa, bu artışın nedeni zekâ testi deneklerinin gittikçe daha fazla araştırıp, testlere daha iyi hazırlanmalarına ve böylece kaçınılmaz olarak daha iyi sonuçlar almalarına da dayandırılabilir.

Ancak çok daha belirleyici olan, Flynn Etkisi’nin bir süredir tam tersi yönde işlediğiydi: Geçen zaman içinde daha aptallaşmaya başladık!

***

Oslo Üniversite’sinden Norveçli Psikolog J. Martin Sundet’in araştırmaları en azından bu yönde. Bilim adamı yakın bir zaman önce genç Norveçlilerin 1950 ve 2002 yılları arasındaki IQ değerlerini araştırdı ve şunu saptadı: Değerler doksanlı yıllara dek yükseliyor, sonra tekrar düşüyor. Thomas Teasdale ve David Owen liderliğindeki bir Amerikan-Danimarka araştırma ekibi de aynı sonucu buldu.

DOĞRULAMA EĞİLİMİ

Bir kez yerleşen fikirler neden nadiren değişir?

Objektif olmak aslında nedir? İnsan sadece yaradılışın baş tacı değil, ne yazık ki aynı zamanda kendi gerçekliğini yaratan sivri bir uç: “Dünyayı, vidi vidi, istediğim şekle sokarım!” diye şarkı söyler.

Havari Paulus, İncil’de bile bu konuda insanı uyarmıştı: “Çünkü insan hiç bir şey olmadığı hâlde, bir şey olduğuna inanırsa, kendini kandırıyor demektir”.

Psikologlar iki bin yıl sonra bu gerçeğe bir ad verdi: Doğrulama Eğilimi (Verification).

İngiliz Filozof F. Bacon bunu 1620 yılında şöyle ifade etmişti: “İnsan aklı bir kez bir fikir edindiğimde, bunu doğrulamak ve kendisine uydurmak için her şeyden yararlanır. Bunun karşısına daha sağlam deliller getirilse bile ilk varsayımın üzerindeki otoritesinin azalmaması adına bunu büyük ve zarar verici bir ön-yargıyla reddeder, lânetler veya kurnazlıklarla konu dışına çıkarır”.

***

Bu Kendini Onaylama bilgisi rahatsız edici olabilir ama önemlidir de. Kendimizi kendimizden korumalıyız, özellikle kendimizi sürekli kandırmaktan.

EFOR ETKİSİ

Övülmek, neden bazen zarar verebiliyor?

Methiye ruhu ferahlatır. Alkışın zevk veren lezzetini bir kez tatmış olanlar bunu bilir. Bu şimdi belki kulağa biraz dokunaklı gelebilir. Arna övgü tam da böyle hissettirir: Tatlı, çekici, beğeni dolu.

Amerikalı Psikoloji Profesörü Albert Bandura ayrıntılı araştırmaları sayesinde övülen kişilerin daha motive olduğu (güdülendiğini), daha yüksek hedefler belirlediği hattâ kısmen de olsa performanslarının daha da iyileştiği görüşünde. Kısacası, uygun övgü kalbi ısıtıyor ve taşlaşmış ruhu yumuşatıyor.

Bandura

Ancak bu aynı zamanda en büyük dezavantajdır. Çünkü fazla hoş olduğundan, övgü duymak bağımlılık yapabilir. O zaman övgü yıkıcı bir motivasyon uyuşturucusuna dönüşebilir. Bu da beynin Mezolimbiko-kortikal Ödüllenme Sistemi vasıtasıyla olur (bol Dopamin ve vücudun ürettiği Morfin benzeri maddelerle: Endorfinler, enkefalinler vs.”…

Hattâ bu husus yetişkinlerden daha çok çocuklar için geçerli. Anne babalar elbette çocuklarına gerekli ölçüde özgüven aşılamak istiyor. Bu sebeple onları var güçleriyle övüyorlar.

ÖĞRENME ETKİSİ

Sınava az bir zaman kala ders çalışmak neden daha verimlidir?

Fazla ders çalışmak işe yarıyordu ama sadece sınavdan kısa süre önce... Bilgiyi gerçekten özümsemek isteyen, ek çabaları kendine saklayabilirdi. Ancak bilgiye susamış olan Rohrer ve Pashler bununla tatmin olmamıştı.

Şimdi bilmek istedikleri şuydu: Öğrenme süreçleri arasındaki molalar etkili oluyor muydu, oluyorsa bu nasıl gerçekleşiyordu? Çok geçmeden bunun cevabını da buldular.

Tahmin ettikleri gibi molaların da etkisi vardı.

İkili deneyi tekrarladı ve bu kez beş dakika aralıklarla ders çalışan öğrencileri iki hafta boyunca inceledi. Testlerde en başarılı olanlar, öğrenme süreleri arasında bir gün tatil yapanlardı, hem de testler tatilden on gün sonra yapılsa bile.

Bu öğrenme etkisi kısaca şöyle özetlenebilir: Karmaşık bir konuyu kısa zamanda öğrenmeye çalışanın aklında hiçbir şeykalmıyor. En iyi strateji sürekli molalar vermek ve konuyu iyice sindirmek. Ama öncelikle, ders çalışma süreleri ne kadar uzunsa, arada verilen tatillerin de o kadar uzunolması gerekiyordu. Bu durumda ideale en yakın çözüm, yoğun çalışmak, kitabı bir kenara koymak, tatil yapmak ve sınava yaklaşırken kısa süreli hafızayı tekrar kurcalamaktır. Bu sebepledir ki, hastalarımıza veya danışanlara “son gün ders çalışmayın” deriz.

NASIL ÇALIŞIYORUZ?

Bilim adamları, insan bedeninin mutluluk hormonu Serotonin ve Dopamin salgılayabilmesi için en az 2500 ışık birimi aydınlığa ihtiyacı olduğunu tespit etti.

Güzel bir Pazar gününde bu hiç de sorun olmayabilir, çünkü bize 100.000 birime dek ışık sağlar. Ancak ofislerde durum farklıdır. Normal bir ofis aydınlanmasının ışık gücü ancak 500 birim kadardır. O hâlde ofis elemanlarının tutkulu birer karamsar olmalarına şaşmamalı.

Bu noktada hatırlatayım, fototerapi âletleri Kuzey Avrupa ülkelerindeki Kış Tipi Depresyonda işe yararken, bizde hemen hiç etkili bulunmamıştır. Prof. Dr. Müfit Uğur'un getirdiği cihaz herhalde Cerrahpaşa'da muhafaza ediliyordur.

Bu aleti önce muayenehanesinde kullandı; hemen her alanda ama işe yaramadığını görünce kliniğe verdi. Çok mütedeyyindir aynı zamanda...

Şunu söyleyebilirsiniz: “Ne fark eder, karamsar kişiler sadece gerçekçi kişilerin sevimsiz olanlarıdır!”.

Ancak bu doğru değil. Bu uygulamanın vahim sonuçları var. Kendi kendine küsüp somurtkanlar pek fazla yaratıcı olamaz. Bu durumdaki insanlar, sadece talimatları uygular, kimileri ruhsal olarak çoktan istifa etmiştir, bazıları da keyifsiz olduklarından iş arkadaşlarına kötü davranırlar…

Bununla birlikte çalışma araştırmacıları iş yerindeki ortamın finansal teşvikten çok daha önemli olduğu konusunda hemfikirler. Keyfi yerinde olan elemanlar daha fazla iyileştirici önerilerde bulunuyor, daha iyi adapte oluyor ve hatta daha fazla kazanıyor.

Bir Kuzey Avrupalı çalışan yılda ortalama 212 gününü ofiste geçiriyor.

Çalışanların %34’ü geceleri rüyalarında işlerini görüyor.

Avrupa’da 800.000 çalışan düzenli olarak Performans Yükseltici Haplar alıyor (bunların çoğu off-label dediğimiz, endikasyon dışı ve doğal ürün diye satılan şeyler. Bir kısmı da, bizde Kırmızı Reçeteye tâbi olan metil fenidat gibi ilaçlar)

SU SEBİLİ ETKİSİ

Dedikodu üretkenliği neden artırıyor?

Dedikodu, tıpkı İngiltere’de arabayı sol şeritte kullanmak gibi, iş hayatının bir parçası. Buna katılmayanlar bir çarpışma tehlikesi yaratabilir. Üstelik bunun dedikodunun endişe verici işten çıkarılma dalgası veya yakında beklenen bir müdür değişikliği gibi hayat bilgiler içermesiyle bir ilgisi yok.

Tepesinde 20 litrelik mavi renk damacanası olan bu aletin bir musluğu ve susayanlar için yanı başında karton bardakları var. Bu su sebilleri artık bazı mağazalarda da susayan müşteriler için bedava su dağıtıyor. Ancak Amerika’da daha farklı bir işlevi var. Atlantik’in öte yakasındaki çalışanlar güncel haber alışverişinde bulunmak üzere düzenli olarak bu su sebillerinin başında toplanıyor. Tabii dedikodu için de.

Peki, bu Noktalarda Toplanan Birkaç Kişinin Arasından Neden Mutlaka Dedikodu Kumkumaları da Çıkar?

Bu durum neden her toplumda görülen bir manzaradır?

Basit cevap şu: Çünkü bu işe yarar olmaktan öte bir olgu. Çünkü dedikodu öncelikle iş yerlerinde sosyalleşmeyi sağlayan bir tür yapıştırıcı…

Diyelim ki bir iş yerinde yöneticisiniz ve bir danışman size “toplantıları iptal edin, bırakın insanlar daha sık gevezelik dedikodu yapsın” diyor. Herhalde ilk olarak danışmanın sözleşmesini feshedersiniz. Ama bu çok büyük bir hata olur, çünkü adam haklı ve bu soğukkanlıca tavsiyesi bilim tarafından da oldukça destek görüyor.

Örneğin Massachusetts Institute of Technology’den Prof. Alex “Sandy” Pentland (Sevgili Dostum Prof. Dr. Beyazıt Çırakoğlu sırf çocukları için orayı bırakıp, vatanına dönmüştü. Zamanında çok beraber tez çalışması ve muhabbetimiz oldu ama o da şimdi unutkanlıktan mustaripmiş; GAP bölgesindeki tuza dayanıklı tahıllar geliştirmek için çok gayret göstermişti) başkanlığındaki araştırma ekibi telefon santrali personelinin çalışma arkadaşlarıyla ne kadar süreyle konuştuğunu bu şekilde karşılaştırdı.

 

Büyük Bilim Adamı, Biyolog ve Evrimci Prof. Dr. Beyazıt Çırakoğlu

Bunun için önce bütün elemanlara içlerine gizlice bir telsiz çipi ve mini mikrofon yerleştirilmiş yaka kartları dağıttı. Bilim adamları böylece bu çiplerden (yongalardan) en az iki tanesinin ne zaman, nerede ve hangi sıklıkta karşılaştığı ve konuşmalarının dedikodu yahut işle ilgili şeyler içerip içermediğini mikrofonları aracılığıyla dinleyebildi. Araştırmaların sonuçları ofis içi yapılan dedikoduların bir deliliydi.

***

Çünkü bilinen klişenin aksine, bu eylem, bir zamanların savurganlığından başka her şeydi. Diğerleriyle herhangi bir şey hakkında sık sık koyu sohbetlere dalan bir elemanın üretkenliği kendini işine vermiş olanlardan %15 daha fazlaydı.

Londra Üniversitesi’nden çalışma hayatı alanında Uzman Psikolog Kathryn Waddington da 100 hemşire üzerinde yaptığı araştırmadan sonra, arada bir yapılan küçük dedikodular çalışanların ruhları için âdeta bir merhem niteliğinde olduğu sonucuna vardı. Ayrıca gerginliklerini atmalarına da oldukça yardımcı oluyor. Böylece asıl yapmaları gereken işe daha zinde biçimde devam etmelerini sağlıyor.

ERTELEME ETKİSİ

Neden çok az şeyi kuralına uygun yaparız?

Statik olarak bakıldığında çoğu projenin başlandığı, en iyi düşüncelerin geliştirildiği ve en gözü pek planların başladığı günün adını biliyor musunuz?

Çok doğru: Yarın!

Chicago’daki DePaul Üniversite’sinden Amerikalı Psikolog Joe Ferrari bu alanda lider bir uzman sayılıyor. Psikolog 2006 yılında gerçekleşen International Meeting on the Study of Procrastination’da ortaya koyduğu araştırmaya göre her beş kişiden biri kronik erteleyici. Hangi kıt’ada araştırılırsa araştırılsın, bu sayı sabit, erkeklerde ve kadınlarda durum aynı. Ve hiç de sağlıklı değil.

Her şeyi son dakikaya sıkıştıran birinin mantıklı olarak daha hızlı çalışması gerekir (tabii yetişebiliyorsa).

***

Yan etkisiyse malum, aşırı stres (zorlanma). Windsor Üniversitesinden Kanadalı Psikolog Fuschia Sirois da yine aynı şekilde bu fenomeni işlerini sürekli erteleyenlerin kendilerini çoğu zaman baskı altında hissettikleri, sık hastalandıkları ve hayat tarzlarına çok az dikkatettikleri sonucuna ulaştı.

Bu arada konu kesinlikle medeniyetin modern bir hastalığı değil. Sorun daha çok insanlığın kendisi kadar eski. Cicero bile sürekli ertelemekten şikâyetçiydi (şu “en kötü barış, savaştan iyidir" vecizesinin sahibi olan filozof; mezarından kalkıp ülkemize bir baksa ne derdi acaba).

***

Öğrencilere verilen anketlerin verilerine göre, her iki öğrenciden biri ödevlerinin son teslim tarihini keyfi olarak erteliyor. Ancak teslim tarihi geciktiğinde eleman olarak bundan yakayı kurtarmak kolay değil. Adına boşuna deadline, yani ölüm çizgisi dememişler.

BUKALEMUN ETKİSİ

Bizi taklit eden insanları neden severiz?

İlk anda sempatik bulunmayı kim istemez! Elbette gittiğiniz heryerde ilk anda sayısız kalbi titreten ve arzulu bakışları kendine çeken şu dikkat çekici şanslı tiplerden bulunur.

İki bedava içki arasında karar verebilen ve üstüne üstlük şımarık süs kopekleri gibi aptal bakabilen tiplerden. Diğer herkes ya şanssızdır, makyajsız hakkından gelinemeyecek bir yüzü vardır ya da ağzı kokar. Hayat böyledir işte. Adaletsiz, duyarsız ve nankördür. Buna karşı yapılacak bir şey yoktur. Yoksa var mı? Elbette!

Sempati değerleri üzerinde adamakıllı çalışılabilir. Gerçi bu insanı mutlaka yaşayan en seksî varlık olma noktasına getirmez ama yine de cerrahi yardım olmadan, Bukalemun Etkisi olarak da bilinen ayna tekniğiyle bireysel bir çekim gücü insanı hissedilir biçimde güzelleştirebilir.

Sempati için bir tür biyolojik temel oluşturan sinir hücreleri olduğu bilinmektedir. Bizimle aynı davranışları sergileyen birini izler izlemez bu nöronlar ateşleniyor (ayna nöronlar).

***

Böylece simetrik davranış aynı zamanda bir ilişkinin veya sohbetin aslında ne kadar uyumlu olduğunu gösteren gerçek bir ayna oluşturuyor.

Ancak, Bukalemun Etkisi başka şeylere de yol açıyor. Bizi doğrudan karşımızdaki kişinin çekince yahut korkularını azaltmaya yöneltebiliyor. Ama bunu yaparken çok hassas olmak da gerekiyor. Çünkü uzmanlar, karşımızdaki dostça olmayan insanları yansıtmamak ve taklidini yapmamak gerektiğini önemle vurguluyorlar.

Başka birinin bizden hoşlandığına inandığımızda, o zaman bu kişiye karşı otomatikman daha sıcak ve dostça davranıyoruz. Bu da karşımızdakinin bizden gerçekten daha fazla hoşlanacağı bir etki oluşturuyor.

Tersi durumda ise, bize karsı beslenen sempatiyle ilgili kuşku duyuyorsak veya reddedilmekten korkuyorsak, o zaman kontrollü ve soğuk davranıyoruz ve böylece gerçekten bir reddedilme tehlikesi oluşturuyoruz.

İtiraf etmemiz gerekir ki burada söz konusu olan basit bir nedensellik ilişkisi ama yine neden bazı insanların ilk görüşte sevildiklerini veya sevilmediklerini de açıklayan bir durum. Ve bazılarının neden diğerlerinden daha fazla sevildiğini de.

***

HATALI UZLAŞMA ETKİSİ

Başkalarıyla ilgili neden hep aldanırız?

Hayat her zaman uzlaşıyla geçmez. Özellikle iş hayatında iki farklı görüsün birbiriyle çakışması sık meydana gelen bir durumdur. Bu da kesinlikle mantıklıdır. “İki kişi sürekli aynı fikirdeyse, içlerinden biri gereksizdir” demişti bir zamanlar İngiliz Başbakan Winston Churchill (alkolik ve Türk düşmanıydı ama İngilizlerin hâlâ en büyük millî kahramanıdır). ‘Barış için Atom Bombası’ diyen Einshower’ı da kandırmıştır. Churchill'in Tekrarlayan Ünipolar Majör Depresyonu vardı.

Ve Johann Goethe'nin bu konudaki kısa cümlesi şöyle: “Aynı olan bizi rahatlatır ama karşıt olan üretken yapar.” Ne kadar doğru!

***

Not: Goethe’nin Türk asıllı olduğu iddiası da gündemde! Doğu Batı Divanı eserinde bunu açıkladığı, Filistin’deki Akka Kalesi’ni 1921’de Müslümanların fethetmesini müteakip bu ortaya çıkmış: Kiliseye gitmeyen, Müslümanlarla birlikte namaz kıldığını açıklayan, ünlü eseri Doğu-Batı Divanı’nda Müslüman olduğuna dair iddiaları reddetmediğini yazan Goethe’nin inancına dair bugüne kadar birçok tartışma yapıldı. Dr. Arif Arslan tarafından kaleme alınan İslam-Goethe isimli kitapta ise Goethe’nin soyunun Türklerden geldiği iddia ediliyor. Araştırmacı-Yazar Senail Özkan da Goethe’nin Türk olduğuna dair ortaya atılan iddiaları onaylıyor. Özkan, “Hans Nielsen tarafından kaleme alınan ve çevirisini yaptığım Goethe’nin Damarlarında bir damla Türk Kanı adlı makalede de Goethe’nin Türklerin soyundan geldiğine dair görüşler yer alıyor.” dedi. Arslan’ın Öteki Adam Yayınları’ndan çıkan kitabında verdiği bilgilere göre; Filistin’de Akka kalesini 1291’de Müslümanların fethetmesinin ardından ülkesine dönen Alman şövalyelerden Graf von Lechmotir, Suriye’deyken yaptığı çarpışmalarda Mehmet Sadık Selim adlı bir Selçuklu subayını esir alarak yanında Baden Württemberg’e götürür. Cerrah, hekim, mimar, kendi lisanının yanında Latince ve Arapça da bilen Selim’e kısa zamanda Baden Württemberg bölgesindeki en büyük kont tarafından albaylık rütbesi verilir. Devlet yönetiminde ciddi başarılar gösteren Selim’e Türk kökenli olması dolayısı ile Selim Sultan diye hitap edilir. Goethe’nin bu Selçuklu subayıyla akrabalığı vardır. Goethe’nin soyu, Almanya’daki Selçuklu ailesinden Philip Sultan’a kadar uzanır. Şecerede daha aşağılara inildiğinde karşımıza şu isimler çıkıyor: Johann Sultan ve babası Henrich Sultan. Goethe’nin soyu da Johann Sultan’ın Kızı Anna Sultan tarafından geliyor. Almanya’da bugün bile nüfuzunu koruyan ünlü Soldan Ailesi, Goethe’nin günümüzdeki akrabaları. Almanya’nın çeşitli yerlerine dağılmış ‘Soldan’ adlı mensupları Almanya’da Türk asıllı olmaları ile tanınıyor. Soldan kelimesinin kökü ise Sultan kelimesine dayanıyormuş.

***

Her yerde uyum hüküm sürdüğü takdirde artık hiçbir yaratıcılık olmaz.

Öte yandan, karşıt fikirlere direnç göstermek zordur. Bu ilk olarak sağlıklı bir ego, ikinci olarak pratik gerektirir. Hiç kimse görüşlerinin yanlış olarak deklare edilmesini duymak istemez, daha çok hemen onaylanmak isteriz. Bu kendini aldatmanın adı Hatalı Uzlaşma Etkisi’dir.

Uyum bir yanılsamadır. Gerekçelerimiz ne kadar iyi olursa olsun, fikirlerimiz karşılık bulmadığında her seferinde hayal kırıklığına uğramamalıyız. Bu istisnadır!

Yeni sevgililer çoğunlukla yaşadıkları ilk büyük fikir ayrılığında hatalı uzlaşma etkisi nedeniyle göğün yedinci katından aşağı düşüverir.

Bir eleman yeni tanıştığı ve daha önce kendisine dostça davranan iş arkadaşıyla yasadığı ilk uyuşmazlıkta şaşkına döner. Ve kimileri birbirlerini uzun suredir tanıdıkları hâlde yakın dostlarının neden kendilerinden yana çıkmadığına şaşırır. Başkalarını kendi fikirleriyle baş başa bırakın ve daha çok karşıt görüşleri hesaba katın.

Ayrıca gelecekteki tartışmalarda ünlü Amerikalı gazeteci Herbert Bayard Swope’un esprili sözünü hatırlamak da yararlı olur. Kendisi bir dostuna demişti ki, “Sana bir başarı formülü veremem. Ama nasıl başarısız olunacağını söyleyebilirim; herkesi memnun etmeye çalışarak”.

MARSHMALLOW ETKİSİ

Pes etmek ve başarmak neden iç içedir?

İnanması zor ama insanın hayatta başarılı olup olmayacağı henüz gençlik yıllarında kendini belli ediyor. Arna sosyal statü ve anne babanın genleriyle veya bu yumurcağın ne kadar kurnaz yahut açıkgöz olduğu gibi dünyevi şeylerle değil. Cevap daha çok çocuğun şekerlemelerle başa çıkmak gibi basit şeylerde olduğu gibi, hayatın lotosunu tutturup tutturamayacağında da...

Amerikalı bilim adamları 1960'lı yıllarda bu ilişkiye dikkat çektiler. O dönemde dört yaşındaki çocuklarla dolu bir yuvayı ziyaret edip onlara baştan çıkarıcı bir öneride bulundular.

Çocukların her birine beyaz köpük şekerden yapılmış bir şekerleme olan marshmallow verildi. Çocuklar bunu çabucak yiyebilir -veya da öneriye göre- deney yöneticisi tekrar gelene dek bekleyebilirdi, o zaman ödül olarak ikinci bir marshmallow alabileceklerdi. Çocuklardan bazıları deneyi geçemedi ve hemen şekerleri midelerine indirdi, diğerleri bütün fiziksel ve ruhsal güçleriyle uslu bir şekilde bekledi, şeker köpüğünü kokladı, onunla oynadı, biraz evirip çevirdi ama ısırmaktan kendini alıkoydu ve sonunda çifte şekerle ödüllendirildi.

Ama deney bununla bitmiyordu. Tam 14 yıl sonra aynı öğrenciler tekrar mercek altına alındı.

Ve bakın neler olmuştu?

Sabırlı olanlar özgüvenli, empati kurabilen kişiliklere sahip olmuşlardı, beklenmedik durumlarla başa çıkabiliyor ve onları hedeflerinden uzaklaştıracak olan ödülleri reddedebiliyorlardı.

Şekeri hemen mideye indirenler ise, duygusal olarak tutarsız, değişken, kararsız kişiler olmuşlardı ve okuldaki notları da kötüydü ve bu zekâlarından tamamen bağımsız bir durumdu.

***

Anlaşılan bilim dilinde ödülden feragat da denen ödülü erteleme yeteneği sadece sağlam iradenin bir işareti değil aynı zamanda gerçek bir başarı özelliği gibi görünüyor.

Bu arada Marshmallow Etkisi, sosyo-psikolojinin klasikleri arasına girdi. Deney birçok kez tekrarlandı ve her seferinde aynı sonuç edildi. Ayrıca eski Harvard Profesörlerinden Daniel Goleman doksanlı yılların ortalarında bu deneyle ilgili Emotionale Intelligenz (duygusal zekâ) adında bir çoksatan kitap yayımladı.

Tezi söyle: Yüksek bir zekâ katsayısı, başarı ve hayatta mutlu olmak için kesinlikle bir garanti değil.

Zekâ buna olsa olsa %20’lik bir payla katılıyor. Hayattaki mutlulukta çok daha etkili olan şeyi duygu ve arzularla akıllıca başa çıkabilmektir ve bu gerçekten böyle.

***

Kibriyle kendini hasta eden, öfkeden köpüren yahut arzuyla yanan kişi söyleyecek kelime bulamamakla kalmaz, çoğu zaman berrak bir düşünceye de sâhip olamaz.

***

Değerli Takipçilerim,

Türkiye’nin durumu çok kötü ve “bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete” hâli var!

Burada daha önce yazdığım, konferanslarda anlattığım her şey çıkıyor ve bana bunların beyhude uğraşlar, çabalar olduğunu düşündürüyor.

Artık TV, radyo ve diğer şeyleri takip etmek istemeyenler çok arttı.

Şu Aziz Vatanın vatandaşları –hep öyleydi de, çok arttı- birkaç gruba ayrıldı:

-Verelim de gitsin diyenler: Silopi, Diyarbakır, Güneydoğu…

Oralarda pek çok bâkir petrol sahası var. Bor mevcut. Ama umurlarında değil!

-Askerlikten yırtmak isteyenler: Kınamıyorum, hattâ mazur görüyorum ama benim ve arkadaşlarımın alnında “enayi” mi yazıyordu?

Rakısını, viskisini içip, oturduğu yerden ahkâm kesenler: Bu memleket parçalanırsa, nereye kaçacaksınız?

***

Son birkaç şey:

Sayın Baykal nasıl olur da cep telefonunu ve cüzdanını arabada unutup soyulur?


Ülkücülüğün kurucusu Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Bey kalkıp AKP’ye geçmiş.

tuğrul türkeş ile ilgili görsel sonucu

Pes!

Nedir bu? Negatif Özdeşleşme-benimseme mi veya başka hesaplar mı mevcut?

Acaba Tuğrul Türkeş ve Ahmet Özal birtakım mahfillere üye olabilirler mi?

Dilerim bulunur bir kurtaracak “bahtı kara mâderi”…

Sevgim ve Saygımla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 27 Ağustos 2015 Perşembe

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 21 Kasım 2017