Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ECEVİT

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 219 kez okundu
  • 0 yorum
  • Yazdır

Sevgili Mekâncılar,

 

Mustafa Bülent Ecevit (28 Mayıs 1925, İstanbul– 5 Kasım 2006, Ankara); Türk gazeteci, şair, yazar, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, başbakan yardımcısı ve Türkiye Başbakan yardımcısı, başbakan yardımcısı ve Başbakan.

1974–2002 yılları arasında beş kere bu memleketin Başbakanlığı görevini üstlenmiştir. 1972–1980 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığında, 1987–2004 yılları arasında ise Demokratik Sol Parti Başkanlığında Genel Başkanlığında bulunmuştur.

1961–1965 yılları arasında İsmet İnönü tarafından kurulan hükumetlerde Çalışma Bakanı olarak yer almış olan Ecevit, düşünceleri ve uygulamalarıyla, 20. Yüzyıl Türk siyasal yaşamının en önemli isimlerden biri olmuştur.

Siyasi kariyerine CHP’de başlayan Ecevit, ilk defa 1961 genel seçimlerinde CHP Ankara milletvekili olarak meclise girmiştir.

***

1972 yılında istifa eden İsmet İnönü’nün yerine genel başkanlığa seçilmiştir. Genel başkanlığı sırasında partisi 1973 %33,3 oy almıştır. 1974 yılında genel başkanlığını Necmettin Erbakan’ın  yaptığı Millî Selâmet Partisi ile kurduğu koalisyon hükümetinde ilk defa başbakanlık görevini almıştır.

Başbakanlık dönemine 1974 yılında Kıbrıs Harekâtı yapılmıştır.

O dönemde ABD’nin himayesindeki Henry Kissinger’den aldığı bir telefonla vazifesine son vermeyip, doğal bir uçak gemisi gibi İskenderun Körfezine uzanan Kıbrıs’ın tamamını aşsaydı ne olurdu? Hiçbir şey olmazdı ve Yunanistan’ın işgal ettiği on iki ada bizde kalır mıydı?

Bal gibi kalırdı!

10 ay süren bu koalisyon hükumeti Ecevit'in istifasıyla dağılmıştı. 

1977 Türkiye yerel seçimlerinde parti oy oranını %41.4'e çıkarmıştır. Bu oy oranı sol  görüşlü bir partinin çok partili siyasal yaşamda kazandığı en yüksek oy oranı olarak tarihe geçmiştir. 1978 yılında yeni bir hükûmet kurarak tekrar başbakan olmuştur.

1979 yılında ara seçimlerine başarısızlığa uğrayınca görevden çekilmiştir.

Ecevit 12 Eylül Darbesi sonrası diğer bütün partilerin ileri gelenleriyle birlikte 10 yıl siyaset yasaklıları kapsamına alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin tek lise mezunu başbakanıdır.

Siyasal yasağı devam ederken eşi Rahşan Ecevit Başkanlığı’nda Demokratik kurulmuştur.

1987 yılında yapılan referandumla siyasal yasağı kaldırılınca Demokratik Sol Parti’nin başına geçmiştir. 

1987 genel seçimlerinde partisinin milletvekili çıkaramaması üzerine aktif siyasetten ve genel başkanlıktan ayrılacağını açıklamıştır ancak 1989’da aktif siyasete dönmüştür.

1999’da kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonunda yeniden Başbakanlık koltuğuna oturmuştur.

2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine üniversite mezunu olmaması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı’na aday olamamış, koalisyon partilerinin bu hükmü değiştirme teklifini ve kendisine Cumhurbaşkanlığı teklifi getirmesini ise teşekkür ederek reddetmiştir.

***

2004 yılında yapılan 6. Olağan Kurultay ile faal siyaseti bırakmıştır.

 5 Kasım 2006 pazar günü dolaşım ve solunum yetmezliği sonucu vefat etmiştir.

Bülent Ecevit, 28 Mayıs 1925 tarihinde İstanbul’da doğdu, Huzur-u Humayun  hocalarından dedesi Kürdizade Mustafa Şükrü Efendi’den kaynaklanmaktadır.

Babası Kürdizade Mustafa Şükrü Efendi’nin oğlu Kastamonu Kastamonu doğumlu Fahri Ecevit Ankara Hukuk Fakültesi’nde Adlî tıp profesörüydü.

5 Mayıs 1951 tarihli Bülent Ecevit’in AÜDTRC öğrenci kimlik cüzdanındaki nüfus cüzdan suretine göre baba adı Mehmet Fahrettin, gene 15 Ocak 1945 tarihli AÜ DTCF talebe hüviyet cüzdanındaki nüfus cüzdan suretine göre baba adı Fahrettin, öte yandan babasının 31 Ekim 1951 tarihli Yeni Sabah gazetesindeki ölüm ilanında Prof. Dr. Fahri Ecevit, ayrıca kullandığı kartvizitte Pr. Dr. Fahri Ecevit daha sonra siyasete girerek 1943-1950 yılları arasında CHP’den Kastamonu milletvekilliği yaptı.

İstanbul doğumlu olan annesi Fatma Nazlı Ecevit Nazlı ise ressamdı.

Eğitimi

Bülent Ecevit, 1944 yılında Robert Kolej’inden mezun oldu. Önce Ankara Hukuk Fakültesi sonra Dil Tarih Coğrafya Ankara Hukuk Fakültesini, sonra da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin İngiliz Filolojisi bölümüne kayıt yaptırmasına rağmen yüksek öğrenimine devam edemedi.

Çalışma hayatı

1944'te çalışma hayatına Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde tercümanlık yaparak başladı. 1946-1950 yılları arasında Londra Elçiliğinin Basın Ataşeliği'nde kâtip olarak çalıştı. 1950 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin yayın organı olan Ulus gazetesinde gazetesinde çalışmaya başladı.

1951-52’de yedeksubay olarak askerliğini yaptıktan sonra yeniden gazeteye döndü. Ulus gazetesi Demokrat Parti tarafından kapatılınca Yeni Ulus ve Halkçı gazetelerinde yazar ve yazı işleri müdürü olarak görev yaptı.

1955 yılında ABD’nin Kuzey Karolina eyaletinin Winston Salem kentinde, The Journal and Sentinel’de konuk gazeteci olarak çalıştı.

1957’de Rockefeller Foundation Fellowship Bursu ile yeniden ABD’ye gitti, Harward Üniversitesi’nde sekiz ay sosyal psikoloji ve Orta Doğu tarihi üzerine incelemeler yaptı. Bu sırada Ecevit'in “Hocam” diye bahsettiği Henry A. Kissenger Harvard Üniversitesi rektörü idi. 

Harvard’da1957 yılında, 1950-1960 arasında verilen antikomünizm seminerlerine Olof Palme, Betrand Russell gibi kişilerle birlikte katıldı. 

1950’lerde Forum Dergisi’nin yazı işleri kadrosunda yer aldı. 1965’te Milliyet gazetesinde günlük yazılar yazdı.

1972’de aylık Özgür İnsan, 1981’de haftalık Arayış, 1988’de aylık Güvercin dergilerini çıkarttı.

Evliliği

1946 yılında okuldan arkadaşı Rahşan Aral ile evlendi.

Cumhuriyet Halk Partisi

1953 yılında CHP’ye  kaydolan Ecevit, ilk olarak Gençlik Kolları Merkez Yönetim Kurulu'nda görev aldı.

32 yaşında, İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker’in adaylığını devretmesiyle, 27 Ekim 1957 seçimlerinde CHP'den milletvekili oldu.

Milletvekili olarak siyasi hayatına başlayan Bülent Ecevit, 12 Ocak 1959 günü toplanan CHP 14. Olağan Kurultayı’nda Parti Meclisi'ne giren isimler arasında yer aldı.

27 Mayıs 1960 Askerî Müdahale’sinden sonra, CHP kontenjanından, Kurucu Meclis üyesi oldu. 

1961’de, şimdilerde Karaelmas Üniversitesi’nin bulunduğu Zonguldak’tan milletvekili seçildi.

1961-65 arasında görev yapan İsmet İnönü Başkanlığındaki üç koalisyon hükûmetinde de çalışma bakanı olarak yer aldı.

Bu dönemde Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nun çıkarılması (24 Temmuz 1963), sosyal güvenlik haklarının genişletilmesi için çaba harcadı.

Her darbede şapkasını alıp giden Süleyman Demirel’in başkanlığındaki Adalet Partisi’nin (AP) kazandığı 1965 genel seçimlerinde Zonguldak’tan yeniden milletvekili seçildi.

Bülent Ecevit bu tarihten sonra muhalefete dönen CHP’nin içinde Ortanın Solu görüşünün öncülüğünü yapmaya başladı.

Hâlbuki bu kavram 1789’daki Fransız İhtilâli’nden aynı dönemde parti içinde Ortanın Solu'na karşı çıkan bir klik  ortaya çıktı.

18 Ekim 1966'da toplanan 18. Kurultay'da 43 yıllık CHP’nin genel sekreterliğine seçildi.

CHP tarihinde ilk defa bir genel sekreter ilçelerden köylere bütün CHP örgütlerini tek tek gezerek partililer ve delegelerle tanıştı. Ecevit çalışkanlığı, hitabet gücü ve parti içinde demokratik sol duruşuyla giderek sivrildi.

Ortanın Solu partinin temel ilkesi olarak kabul edildi. Ecevit, Ortanın Solu hareketiyle CHP’nin aşırı sola bir duvar çektiğini, Adalet Partisi'nin de aşırı sağa karşı bir duvar çekmesiyle demokrasinin sürekli yaşama imkânı bulacağını savundu.

***

Sevgili Mekâncılar, benim ilk karım o zaman Kuzey Kıbrıs Türk Federal Devleti denen, sonradan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne evrimleşen yerde, Limasol’de doğmuştu. Hâlâ Rum’un ettiklerini, cesetlerin üstünden atladığını hatırlar.

***

1967’de Ortanın Solu politikasına karşı çıkan Turhan Feyzioğlu ile Ecevit arasındaki çatışma tırmandı.

Genel başkan İnönü, Ecevit’i desteklerken meclis grubu Turhan Feyzioğlu’nu tutuyordu. 28 Nisan 1967 tarihinde düzenlenen 4. Olağanüstü Kurultay'dan sonra Feyzioğlu önderliğindeki 47 milletvekili ve senatör partiden ayrılarak Güven Partisi’ni kurdu.

***

Kemal Satır önderliğindeki bir grup ise parti içinde kalarak Ortanın Solu politikasına karşı mücadeleyi sürdürdü.

Genel sekreter Ecevit köyleri kalkındırma planını açıklayarak “Toprak işleyenin, su kullananındır” sloganını ortaya attı (11 Ağustos 1969).

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 12 Mart muhtırasından sonra 12 Mart muhtırasından sonra, Cumhuriyetçi Halk Partisi’nin  tutumu konusunda parti içinde önemli görüş ayrılıkları belirdi. 

Millî Şef İsmet İnönü, müdahaleye açıkça karşı çıkılmasını onaylamıyordu, Ecevit ise 12 Mart muhtırasının CHP içindeki “Ortanın Solu” hareketine karşı verildiğini söyleyerek, partisinin askeri yönetimce oluşturulan hükûmete katkıda bulunmasına karşı çıktı ve genel sekreterlikten istifa etti (21 Mart 1971).

Ecevit’le yoğun bir mücadeleye giren İnönü, 4 Mayıs 1972'de toplanan 5. Olağanüstü Kurultay’da, "ya ben, ya Bülent" sözleriyle siyasetinin partisince onaylanmaması durumunda istifa edeceğini açıkladı. 

Kurultay’da parti meclisi için yapılan güven oylamasında Ecevit yanlılarının 507’ye karşılık 709 oy ile güvenoyu alması üzerine, 8 Mayıs 1972'de istifa eden İsmet İnönü'nün yerine 14 Mayıs 1972 tarihinde genel başkanlığa seçildi.

Böylece İsmet İnönü Türk siyasal hayatında parti içi mücadele sonucunda değişen ilk genel başkan oldu.

Kurultayın ardından Kemal Satır ve grubu partiden ayrılarak önce Cumhuriyetçi Parti’yi kurdu, kısa süre sonra da Millî Güven Partisi’yle birleşerek Cumhuriyetçi Güven Partisi’ne (CGP) katıldı.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı ve başbakanlığı

1973 Cumhurbaşkanlığı askerlerin desteklediği Faruk Gürler’in seçilmesine AP lideri Süleyman Demirel'le birlikte karşı çıktı.

Cumhurbaşkanlığı krizi 6 Nisan 1973'te 6. Cumhurbaşkanlığına, Ecevit ve Demirel'in üzerinde anlaştıkları Fahri Korutürk seçilmesiyle son buldu.

Ancak, Ecevit'in Faruk Gürler'in aday olduğu seçimlere katılmama kararı almasına rağmen Gürler'e oy vermiş olan CHP Genel Sekreteri Kâmil Kırıkoğlu  ve arkadaşları partiden istifa ettiler.

CHP Ecevit liderliğinde girdiği ilk genel seçim olan  14 Ekim yüzde 33,3'lük oy oranıyla 185 milletvekili çıkardı. 

CHP’nin oy oranı bir önceki seçime göre yüzde 5.9 arttı; partinin oy oranı kırsal alanda gerilerken kentlerde arttı.

Ancak Ecevit’in başkanlığındaki CHP en fazla oyu almasına rağmen çoğunluğu kazanamadı.

26 Ocak 1974 tarihinde Millî Selâmet Partisi ile kurduğu koalisyon hükumetinde ilk defa başbakanlık görevini aldı.

Ecevit hükûmetinin en önemli uygulamalarından biri, Haziran 1971’de ABD’nin baskısıyla yasaklan haşhaş ekiminin 1 Temmuz 1974'te serbest bırakılmasıydı.

Bu arada ilk kez 1970'te CHP gençlik kollarının düzenlediği bir forumda kullanılan "demokratik sol" kavramı, 28 Haziran 1974'te toplanan CHP tüzük kurultayında parti tüzüğünün ilkeleri arasına alındı. Ecevit bu ilkeyi, ülkenin nesnel şartlarına dayanan, dogmaya ve özentiye kapılmayan yerli bir sol düşünce akımı olarak niteledi.

Kıbrıs Harekâtı

Temmuz 1974'te, Bülent Ecevit Yunanistan’daki askerî cuntanın desteklediği EOKA taraftarı Rumlar Kıbrıs’ta Makarios’a karşı darbe yaptı.

Darbe sebebiyle Ada’da yaşayan Türklerin hayatların tehlikeye girmesi nedeniyle ordu alarma geçirildi.

Londra'ya giden Ecevit, Türkiye gibi Kıbrıs anlaşmalarına garantör devlet olarak imza koymuş Britanya hükûmetinin yetkilileriyle görüştüyse de Kıbrıs'taki duruma bir ortak çözüm bulunamadı.

Ecevit’in başında olduğu hükûmet askerî müdahale kararı aldı.

20 Temmuz'da başlayan Kıbrıs Barış Harekâtı’nı, 14 Ağustos'ta II. Barış Harekâtı izledi. Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra Ecevit, “Kıbrıs fatihi” olarak anılmaya başladı.

Milliyetçi Cephe ve Azınlık Hükûmetleri

Kıbrıs Harekâtının başarıya ulaşması ve büyük kamuoyu desteğine rağmen, tarihi bir laik-dindar uzlaşısı olarak görülen CHP-MSP koalisyon hükûmeti içindeki çelişkiler, siyasal mahkûmların da genel af kapsamına alınması ve Kıbrıs konusundaki anlaşmazlığın da etkisiyle gittikçe büyüdü.

10 ay süren bu koalisyon hükûmeti, 18 Eylül 1974'te Ecevit'in istifasıyla sona erdi. Bu hükûmetin dağılması üzerine Süleyman Demirel'in başbakan olarak görev yaptığı Adalet Partisi, Millî Selamet Partisi, MHP, MSP, CGP, Adalet partilerinden oluşan I. Millî Cephe Hukumeti kuruldu.

1977 genel seçimlerinde CHP oyunu yüzde 41,4'e çıkarmayı başardı. Bu oy oranı Türkiye Cumhuriyeti  tarihinde sol görüşlü olduğunu sanan kişilerden oluşan bir partinin çok partili siyasal hayatta kazandığı en yüksek oy oranı olarak tarihe geçti.

Aynı zamanda bu oy oranı 1950'den sonra CHP’nin aldığı en yüksek oy oranı olarak tarihe geçti.

Ecevit oy oranını artırmakla birlikte o zamanki seçim sistemine (nispî seçim sistemi) göre çoğunluğu kazanamadığı için bir azınlık hükumeti kurmaya karar verdi.

Bu azınlık hükûmetinin güvenoyu alamaması nedeniyle Süleyman Demirel başbakanlığında ıı. Millî Cephe hükumeti (AP-MSP-MHP) kuruldu.

Ecevit, "Kumar borcu olmayan 11 milletvekili arıyorum" sözüyle AP’den ayrılan 11 milletvekiline (Güneş Moteli Olayı) ek olarak Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Güven Partisi’nin de desteğiyle II. Milliyetçi Hükûmeti'ni devirip, 5 Ocak 1978 tarihinde yeni bir hükûmet kurarak tekrar başbakan oldu.

Ancak Ecevit seçim propagandası sırasında ve muhalefet önderi olarak ileri sürdüğü düzen değişikliğini, vaatlerini gerçekleştiremedi. Daha da hızlanan terör, etnik ve dinsel kışkırtmalarla Malatya ve Maraş gibi kentlerde katliam boyutlarına ulaştı.

Enflasyon hızı da yüzde 100'ü geçti, grevler yayıldı. TÜSİAD gazetelere tam sayfa eleştiri ilanları vererek hükûmetin istifasını istedi.

Bunlara ek olarak AP’den gelen ve bakan yapılan 11 milletvekilinin (Tuncay Mataracı, Hilmi Mataracı, Hilmiş İşgüzar, Hilmi İşgüzar, Orhan Alp, Oğuz Atalay, Oğuz Atalay, Mete Tan, Mete Tan, Güneş Öngüt, Mustafa Kılıç, Güneş Öngüt, Şerafettin Elçi, Mustafa Kılıç, Şerafettin Elçi, Ahmet Karaaslan, Enver Akova, Ali Rıza Septioğlu, Enver Akova, Ali Rıza Septioğlu) desteğini kazanmak için verdiği tavizler ve haklarında çıkan yolsuzluk söylentileri, Ecevit'e zarar verdi.

Romanya Devlet Başkanı Nikolay Çavuşesku  ve Ecevit 1978’de bir görüşme yaptılar.

14 Ekim 1979'da yapılan ara seçimlerde başarısızlığa uğrayan Ecevit görevden çekildi ve Isparta’da çobanlık yapan ve bazı sebeplerle bir bölen olarak anılacağını Süleyman Demirel de 25 Kasım 1979 tarihinde MSP ve MHP’nin desteğiyle bir azınlık hükûmeti kurdu.

Suikast girişimleri

Bülent Ecevit birçok başarısız suikast girişimine maruz kaldı. Bunlardan biri ABD’de, diğerleri ise Türkiye’de gerçekleşti.

Kendini solcu zanneden Ecevit, 70’li yıllarda koalisyon hükumetlerinin kurulmasından itibaren çeşitli saldırılara uğradı.

Bunlardan en önemlileri 23 Temmuz 1976’da New York’ta ve 29 Mayıs 1977'de o yıllarda sivil uçuşların yapıldığı Çiğli Havaalanında gerçekleşti.

1976'da Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ABD'ye yapılan bir gezi sırasındaki saldırı, Ecevit'in korumalığını yapan FBI  ajanı tarafından önlendi.

Çiğli Havaalanı'ndaki girişimde dönemin İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan’ın kardeşi Mehmet İsvan yaralandı.

Suikastte kullanılan silahın Özel Harp Dairesi’nde bulunduğu iddiaları sonraki yıllarda çeşitli şahitlerle tartışıldı.

12 Eylül ve siyasi yasaklı dönem

12 Eylül Darbesiyle sicili temiz Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in komutasındaki silahlı kuvvetler ülkenin yönetimine el koydu.

Eşi Rahşan Ecevit ile birlikte Hamzaköy’de (Gelibolu) yaklaşık bir ay gözetim altında tutulan Ecevit diğer parti başkanlarıyla beraber siyasetten uzaklaştırıldı.

28 Ekim 1980'de siyasi parti çalışmaları durdurulunca, 30 Ekim 1980'de CHP Genel Başkanlığı'ndan istifa etti.

Askeri yönetime karşı verdiği yoğun demokrasi mücadelesi ve çıkışları nedeniyle önce Nisan 1981'de yurtdışına çıkması yasaklandı. 1981'de çıkarmaya başladığı Arayış dergisinde yayımlanan bir yazısı nedeniyle Aralık 1981'den Şubat 1982'ye kadar cezaevinde kaldı, Arayışdergisi de 1982'de askerî rejim tarafından kapatıldı.

Daha sonra yabancı basına siyasi demeç verdiği gerekçesiyle Nisan-Haziran 1982 arasında yine tutuklu kaldı.

Bülent Ecevit, 7 Kasım 1982’de yapılan halkoylamasıyla  kabul edilen 1982 Anayasası’nın (ben ret oyu vermiştim) 1982 Anayasası’nın geçici 4. maddesi ile diğer bütün partilerin ileri gelenleriyle birlikte 10 yıl siyaset yasaklıları kapsamına alındı.

Demokratik Sol Parti

12 Eylül Döneminde eski CHP kadrolarından kopan Ecevit, 1983-85 arasında Demokratik Sol Parti'nin (DSP) kurulması çalışmalarını destekledi.

1985 yılında Bülent Ecevit'in siyasete girme yasağı devam ederken eşi Rahşan Ecevit başkanlığında Demokratik Sol Parti kuruldu. 

Eylül 1986 Başkanlığını Rahşan Ecevit'in yürüttüğü bu partinin propaganda gezilerine katıldı. Yaptığı konuşmalarla siyaset yasağını çiğnediği gerekçesiyle hakkında çeşitli davalar açıldı.

Bülent Ecevit, Kasım 1985’te Sosyal Demokrasi Partisi ve Halkçı Partisi’nin ve Halkçı Parti’nin Sosyal Demokrat Halkçı
Parti adı altında birleşmelerine rağmen birleşme taleplerine karşı geldiği ve sol oyları böldüğü gerekçesiyle eleştirilere uğradı.

Yine bu dönemde kamuoyunda aile partisi görüntüsü giderek yerleşen DSP’de bazı muhalif sesler parti içinde demokrasi olmadığından yakınmaya başladı.

14 Haziran 1987 tarihinde Rahşan Ecevit’e muhalif olan grubun gerçekleştirdiği 2. Kurucular Kurulu toplantısında muhalif harekete önderlik eden Celal Kürkoğlu, partiden ihraç edildiği belirtilen kurucu üyelerin katıldığı toplantıda, “Genel Başkan” ilan edildi.

Bu süreçte muhalifler ve parti yönetimi karşılıklı suç duyurularında bulundu, parti içi tartışmalar, açılan davalarla mahkemelere taşındı.

Yaklaşık üç ay süreyle “Genel Başkanlık” iddiasında bulunan Celal Kürkoğlu 14 Eylül 1987’de, 15 arkadaşıyla birlikte SHP’ye katıldı.

Demokratik Sol Parti Başkanlığı

1987 yılında yapılan halk oylamasında eski siyasilerin siyaset yasağı kaldırılınca Bülent Ecevit DSP’nin başına geçti (13 Eylül 1987).

Aynı yılın kasım ayında yapılan Genel Seçimlerinde DSP'nin yüzde 10'luk seçim barajını aşamayarak milletvekili çıkaramaması üzerine Ecevit ilk kongrede parti genel başkanlığından ve faal siyasetten ayrılacağını açıkladı. Ancak 1989 yılının başlarında siyasete dönen Ecevit, partililer tarafından yeniden liderliğe getirildi.

20 Ekim seçimlerinde millî birliğin ve laikliğin korunması gerektiğini vurgulayan Ecevit, Türkiye'nin önder ülke durumuna gelmesini gerektiğini savundu. 

Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) partisine karşı yürüttüğü "sosyal demokrat oyları bölmeyin" kampanyasına karşı, SHP'nin aday listelerinde Halkın Emek Partisi (HEP) üyelerine yer vermesini eleştirdi; SHP'nin "bölücülerle" işbirliği yaptığını ileri sürdü.

İktidara geldiklerinde üretici, tüketici ve satıcıdan oluşan güçlü bir kooperatif düzen kuracaklarını açıkladı. Kömür madenleriyle meşhur olan Zonguldak’tan milletvekili seçilerek partisinden 6 milletvekiliyle birlikte TBMM’ye girdi.

CHP’nin yeniden açılması gündeme gelince CHP kurultayının DSP’ye katılma kararı almasını teklif etti.

9 Eylül 1992'de toplanan CHP kurultayına çağrıldığı hâlde katılmadı.

DSP’nin oyları 24 Aralık 1995 tarihinde yapılan erken genel seçimde yüzde 14,64’e, milletvekili sayısı 76’ya yükseldi ve DSP solun en büyük partisi konumuna geldi.

Ecevit, 30 Haziran 1997 tarihinde ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz başkanlığında kurulan ANASOL koalisyonunda Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı.

25 Kasım 1998'de koalisyon hükumetinin gensoruyla düşürülmesinin ardından, Bülent Ecevit, 11 Ocak 1999'da CHP dışındaki partilerin desteğiyle DSP azınlık hükumetini kurarak, yaklaşık 20 yıl aradan sonra, 4. Kere Başbakan oldu.

Ecevit'in azınlık hükumetinin iktidarda olduğu sırada PKK Lideri, Kırmançca yani Kürtçe bile bilmeyen Ermeni kökenli lideri Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanarak Türkiye'ye getirilmesiyle (15 Şubat 1999) Ecevit, 1970’lerden sonra yeniden patlama yaptı.

DSP, 18 Nisan 1999’da yapılan genel seçimlerinden yüzde 22,19 oy oranıyla birinci parti olarak çıktı.

Seçimlerden sonra hükûmeti kurmakla görevlendirilen Bülent Ecevit, 28 Mayıs 1999’da kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonunda yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu.

2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde üniversite mezunu olmaması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı’na aday olamadı.

Koalisyon partilerinin bu hükmü değiştirme teklifini ve kendisine Cumhurbaşkanlığı teklifi getirmesini ise teşekkür ederek reddetti.

Süleyman Demirel’in ardından Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer esas solcuydu; karısı saçını boyatmazdı ve Saray’da bulabildiği her şeyi Hazine’ye iade etmişti.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Bülent Ecevit Hükûmeti arasında zaman zaman bazı yasaların iade edilmesi nedeniyle gerginlik yaşandı.

Bu gerginlik 19 Şubat 2001 tarihinde yapılan Millî Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında doruğa ulaştı.

Cumhurbaşkanı Sezer ile yaşadığı tartışma nedeniyle Başbakan Ecevit, MGK toplantısını terk etti. Sezer Anayasa’yı fırlattı ve enflasyon canavarı azdı.

Ben o zamanlar Adana’daydım, Ford Maverick koldan vitesli bir arabam vardı. Benzin bulamayınca meksefeyi elimle temizleyip yuvasına taktıktan sonra arkadaşlarımla benzin kuyruğuna girer, bazen üç saat beklerdik. Hatta depoya benzin bulunamadığı için eczaneden aldığım alkolden koyardım; 5-10 Km idare ederdi

Yaşanan bu kriz ekonomide zor günlerin başlangıcı oldu.

Sağlık sorunları

Sağlık sorunlarıyla ilgili söylentiler çıkan Bülent Ecevit, 4 Mayıs 2002’de rahatsızlanarak Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi’ne kaldırıldı.

Tedavisi sırasında durumu daha da kötüleşince eşi Rahşan Ecevit tarafından hastaneden adeta kaçırılarak evine getirildi.

Bir süre evinde istirahat eden Bülent Ecevit 17 Mayıs'ta yeniden hastanede tedavi altına alındı ve 11 gün burada kaldı.

Rahşan Ecevit bu dönemdeki tedaviler konusundaki kuşkularını kamuoyuyla paylaştı. İddiaları tekzip edildi ancak konu sonraki yıllarda Ergenekon Davası’nda da gündeme geldi.

Ecevit’in rahatsızlığı sırasında hükumete yönelik tartışmalar ve erken seçim talepleri gündeme geldi.

Bu tartışmalar partisine de yansıdı. Kendilerini “Dokuzlar” olarak adlandıran DSP'li 9 milletvekili, 25 Haziran’da bir bildiri yayınlayarak, “Ecevitler öncülüğünde Ecevitsiz yaşama geçilmesini” istediler.

5 Temmuz 2002'de Bülent Ecevit adına basın açıklaması yapan bir grup DSP'li milletvekili, Ecevit’e en yakın isimlerden biri olan Başbakan yardımcısı Hüsamettin Özkan’ı açık bir biçimde eleştirdi.

Bunun üzerine Özkan, 8 Temmuz 2002'de görevinden ve partiden istifa etti. Hüsamettin Özkan'ın istifasını altısı bakan olmak üzere toplam 63 milletvekilinin istifası izledi. İstifalarla koalisyon hükumeti TBMM’deki sayısal desteğini kaybetti.

Bu gelişmeler üzerine 31 Temmuz 2002'de erken seçim kararı alındı. 3 Kasım 2002’de yapılan erken genel seçimde DSP barajı aşamadı ve TBMM dışı kaldı.

Genel başkanlıktan ayrılma kararını, 3 Kasım seçimlerinden önce olduğu gibi, seçimlerden sonra da zaman zaman dile getiren Bülent Ecevit, 22 Mayıs 2004 tarihinde düzenlediği basın toplantısıyla halefini ilan etti ve görevi Genel Başkan Yardımcısı Zeki Sezer’e devretmek istediğini belirtti.

24 Temmuz 2004 tarihinde yapılan 6. Olağan Kurultay ile aktif siyaseti bıraktı.

Vefatı

İlerleyen yaşı, bozulan sağlığı ve doktorlarının karşı çıkmasına rağmen, Danıştay Saldırısı’nda hayatını kaybeden Yücel Özbilgin’in 19 Mayıs 2006'daki cenazesine katıldı.

Törenin ardından beyin kanaması geçiren Ecevit, uzun süre Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde yoğun bakıma alındı.

Bu dönemde kendisi için tutulan ziyaretçi defteri Kaldırım Defteri adıyla anılır. Bülent Ecevit, bitkisel hayata girdikten 172 gün sonra 5 Kasım 2006 Pazar günü Türkiye  saatiyle 22:40'da (20:40 [UTC]) dolaşım ve solunum yetmezliği sonucu vefat etti.

Ecevit’in Devlet Mezarlığı’na gömülebilmesi için gömülebilmesi için, vefatının hemen ardından 9 Kasım'da yapılan bir kanun değişikliğiyle bu mezarlıklara başbakanların da gömülmesi sağlandı. 

11 Kasım 2006'da yapılan cenaze törenine yurdun dört bir yanından ve başta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden olmak üzere pek çok ülkeden gelen büyük bir kalabalık katıldı.

Cenaze törenine beş eski Cumhurbaşkanı ve siyasetçiler de katıldı. 

Kocatepe Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Devlet Mezarlığı'nda toprağa verildi.

11 Kasım 2006 günü Devlet Mezarlığı'na defnedilen Ecevit için anıt mezar yapılması da gündeme geldi.

Beşiktaşlı olduğu bilinen Bülent Ecevit için, Çarşı grubunun Forzabesiktas.com adresli web sitesi karartıldı.

Sitede, siyah zemin üzerine Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Ecevit’in bir mitingde bir mitingde, halkı selamlarken çekilmiş fotoğrafı yer alırken; fotoğrafın altında ise, “Karaoğlan, Kara Kartal Seni Unutmayacak" yazısı yazıldı.

Kişisel

1973 seçimlerinde CHP’nin seçim kampanyasında, yaşlı bir kadının “Karaoğlan nirede ha evlatlar, Karaoğlan’ı görmek istiyom" şeklindeki sorusundan sonra Karaoğlan adı CHP'liler tarafından benimsenmiş ve ilerleyen yıllarda da Türkiye'de Bülent Ecevit için kullanılmaya başlanmıştır.

Seçim propagandalarında “Umudumuz Karaoğlan” sloganı söylenmeye başlamıştır. Süleyman Demirel, en büyük rakibi olan Bülent Ecevit'i, darbeyle devrilen Şilili Sosyalist Devlet Adamı Salvador Allende’ye benzetip atıfta bulunmak için "Allende-Büllende" tabirini kullanmıştır. 

Ecevit, başbakanlık dönemlerinde yapılan Kıbrıs Barış Harekâtı  sonrasında "Kıbrıs Fatihi", Abdullah Öcalan’ın yakalanışı sonrasında da "Kenya Fatihi" olarak anılmıştır.

Kamuoyunda mütevazı kişiliğiyle de tanınmaktadır.

Mavi gömleği ve kasketi ile marka hâline gelen liderlerden biri olmuş olan Ecevit, Bitlis Sigarası, Meclis sigarası içer, eniştesi İsmail Hakkı Okday’ın hediyesi Erika marka daktilosuyla yazardı.

Bu 70 yıllık daktiloyu, ODTÜ Müzesi'ne armağan etmiştir.

Hatırası

Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’nin ismi 2012 yılında “Bülent Ecevit Üniversitesi” olarak değiştirilmiştir.

Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi 2005 yılında hizmete girmiştir.

Edebî kişiliği

Bülent Ecevit, siyasi hayatının yanı sıra yazarlık ve şairliği de birlikte yürütmüş ender siyasetçilerden birisidir.

Sanskritçe, Bengalce ve İngilizce lisanlarında çalışmalar yapmış olan Ecevit, Rabindharath Tagore, Ezra Pound, Rabindharath Tagoge, Ezra Pound, TS Eliot ve Bernard Lewis’in eserlerini Türkçeye tercüme etmiş, kendi şiirlerini de kitap hâlinde yayımlamıştır.

Şairdi, dürüst adamdı. Tıpkı sicili Temiz Kenan Evren Paşa gibi. Kenan Evren de Picasso’yu aratmayacak tablolar yapardı kendince ve gittikçe itibarsızlaştırıldı muhtemelen ağır bir depresyon içerisinde GATA’da “bir insan bu kadarı yaşamamalı” diyerek son nefesini verdi.

Türkiye, tarihinin en kötü dönemlerinden birisini yaşıyor.

Atatürk Havaalanında bana cep telefonunu veren Duayen Gazeteci Sayın Uğur Dündar’ı aradım. Önceden hemen “buyurun Sayın Doksat” diye açardı.

Bu sefer açmadı, muhtemelen telefonu dinlendiği için açamadı.

Hâlbuki kendisinden Sayın Yılmaz Özdil’in ve mümkünse bütün Sözcü ekibinin cep telefonlarını isteyecektim.

***

Lozan Atlaşması aslında bir hezimetti. Kanla ve cesaretle yiğitlikle kazandığımızı masa başında vermiştik!

 

“Adalar, Lozan Antlaşması’ndan 10 yıl önce kaybedildi”

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, geçtiğimiz günlerde “Birileri

 

bize Lozan'ı zafer diye yutturmaya çalıştılar. Şöyle

 

bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan'la verdik”

 

şeklindeki sözleri hayli tepki doğurdu. Alevlenen tartışma

üzerine gözlerin çevrildiği başlıca isimlerden olan

 

Cumhuriyet Tarihi Uzmanı Sinan Meydan'ın SÖZCÜ'de

 

yayınlanan röportajında Lozan Barış Antlaşması

 

hakkındaki iddialara verdiği cevaplar ve ortaya koyduğu

 

gerçekler yankı uyandırdı. Tartışmanın yoğunlaştığı

 

konulardan biri Ege Adaları ekseninde gelişti. Türkiye'nin

 

antlaşmada Meis Adası dışında önemli bir ada

 

kaybetmediğini dile getiren Meydan, adalar meselesini

 

bu kez tüm detayları ile anlattı.

 

Ege Adaları ve 12 Ada'nın neredeyse tamamının, 1923

 

yılındaki Lozan Antlaşması'ndan yaklaşık 10 yıl önce

 

kaybedildiğini vurgulayan Meydan, “İsmet Paşa, Kasım

 

1922'de Lozan görüşmeleri için İsviçre'ye giderken 12

 

Ada'da İtalyan ordusu, Ege Adaları’nda da Yunan ordusu

 

vardı dedi. Meydan, ilk önce Ege Adaları’nın nasıl

 

kaybedildiğini tek tek sıralayarak tarihsel gerçekleri

 

dile getirdi. İşte ayrıntılar:

ADALARIN KAYBEDİLME SÜRECİ

1. Edirne Antlaşması (14 Eylül 1829): 1828-1829

 

Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalandı. Savaş sırasında,

 

Yunanistan'ın bağımsızlığını isteyen İngiltere, Fransa ve

 

Rusya, 20 Ekim 1927'de Navarin'de Osmanlı

 

donanmasını yaktı. Ruslar, 1829 Ağustos'unda Edirne,

 

Kırklareli ve Lüleburgaz'ı işgal etti. Savaş sonunda Rus

 

gemileri İstanbul Boğazı'na saldırırken, Ege'deki bir filo

 

da Çanakkale Boğazı'nı abluka etti. 16 maddelik Edirne

 

Antlaşması'na göre Yunanistan bağımsız oldu. Osmanlı

 

Rusya'ya 137 milyon Frank savaş tazminatı ödemeyi

 

kabul etti. Tuna'nın kolları arasındaki Yılan (Serpents)

 

Adaları Ruslara bırakıldı. Ayrıca Tuna'nın sol sahiline

 

yakın adalarla Müslümanların oturdukları yerler Eflak-

 

Boğdan'a bırakıldı.

 

Daha sonraki 1832 düzenlemesiyle Attik ve Mora

 

Yarımadaları ve bu yarımadaların çevresindeki tüm

 

adalar ile kuzey Sporadlar, Ege’nin ikinci büyük adası

 

Eğribos dâhil yüzlerce ada Yunanistan’a bırakıldı.

 

2. Uşi Antlaşması (18 Ekim 1912): 1911 Eylül

 

sonunda İtalya Trablusgarp'a saldırdı. Osmanlı hazırlıksız

 

yakalandı. II. Abdülhamit döneminde donanmanın

 

Haliç'te çürütülmesinden dolayı Osmanlı şimdi çok zor

 

durumda kalmıştı. Osmanlı Donanması’nın zayıflığından

 

yararlanan İtalya, 12 Adalar’a saldırıp işgal etti. İtalyan

 

donanması Çanakkale'yi geçmeyi bile denedi, ancak

 

başarısız oldu. İtalya'nın bu saldırılarından cesaret alan

 

Balkan ülkeleri de Osmanlı'ya savaş ilan ettiler. Osmanlı

 

Donanması’nın zayıflığı, Yunanistan'ın da iştahını

 

kabarttı. Yunanistan, Averof zırhlısıyla Ege adalarını,

 

özellikle Midilli'yi işgal etti. İki cepheden kuşatılan

 

Osmanlı, İtalya ile Uşi Antlaşması'nı imzaladı. Bu

 

antlaşma ile Osmanlı, 12 Ada'yı Balkan Savaşı sonuna

 

kadar İtalya'ya bıraktı.

 

Ancak kısa süre sonra başlayan I.

 

Dünya Savaşı'nda Osmanlı ile İtalya'nın karşı karşıya

 

gelmesiyle adalar İtalya'da kaldı. Böylece 12 Ada, fiilen

 

1912 ve 1914 yıllarında elden çıktı. Lozan Antlaşması'nın

15. Maddesi bu filli durumun kabulünden başka bir anlamı yoktu. İtalya 12 Ada'yı II. Dünya Savaşı'ndan sonra Şubat 1947'deki Paris Barışı ile Yunanistan'a bıraktı.

 

3. Londra Antlaşması: (30 Mayıs 1913), Atina Antlaşması (14 Kasım 1913): Osmanlı Devleti, I. Balkan Savaşı sonunda çok ağır bir yenilgiye uğradı. Bulgar orduları Çatalca'ya kadar geldi. Edirne kaybedildi. İşte o günlerde Ege Adaları Yunanistan tarafından işgal edildi. Osmanlı, 12 Ada'nın ve Trablusgarp'ın işgaline karşı koyamadığı gibi, Ege Adaları’nın işgaline de karşı koyamadı, çünkü donanması yoktu. Balkan Savaşı'ndan sonraki Londra Antlaşması'na göre Ege Adaları’nın geleceğinin “büyük devletlerce” belirlenmesine karar verildi. Ayrıca Girit Adası Yunanistan'a bırakıldı. II. Balkan Savaşı sonundaki Atina Antlaşması'yla da Ege Adaları’nın geleceğinin yine “büyük devletlerce belirlenmesine” karar verildi.

 

4. Büyükelçiler Konferansı (Şubat 1914): Ege Adaları Yunanistan'ın elindeydi ama Osmanlı Devleti, 22-23 Aralık 1913'te büyük devletlere, Anadolu kıyılarına yakın Midilli ve Sakız gibi adaları Yunanistan'a bırakmak istemediğini bildirdi. Ancak büyük devletler, buna karşı çıkınca Osmanlı geri adım attı. Sonuçta Londra'da Büyükelçiler Konferansı toplandı. Burada alınan kararlar 14 Şubat 1914'te Osmanlı'ya iletildi. Buna göre Meis Adası hariç 12 Ada İtalya'ya, İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki bütün Ege Adaları Yunanistan'a verildi. Osmanlı Devleti bu durumu kabul etmeyerek 15 Şubat 1914'te büyük devletlere bir nota gönderdi. Ancak bir sonuç alamadı. Bu sırada I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Ege Adaları fiilen Yunanistan'da ve İtalya'da kaldı. Türkiye'nin elinde ise fiilen Gökçeada, Bozcaada ve Meis vardı.

 

4. Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920): I. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'yi parçalayıp paylaşmak için Osmanlı'ya imzalatılan Sevr Antlaşması'nın 84. Maddesi’ne göre Türkiye, Gökçeada (İmroz), Bozcaada, Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam, Nikarya gibi tüm adaları Londra, Atina ve Büyükelçiler Konferansı kararları doğrultusunda Yunanistan'a verecekti. Sevr Antlaşması'nın 122. Maddesi’ne göre Türkiye, İtalyan işgali altında bulunan Stampalia, Rodos, Herkit, Kerpe, Kaşot, Piskopis, İncirli, Kalimnos, Loryos, Patnos, Limpos, Sümbeki, İstanköy adaları ile bunlara bağlı adacıklar ve Kastellorizo Adası üzerindeki bütün haklarından, sıfatlarından vazgeçecekti.

 

5. Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923): Türkiye emperyalizme karşı savaş meydanlarında kazandığı askeri zaferi, siyasi bir zaferle taçlandırmak istiyordu. Türkiye'nin öncelikli amacı Misak-ı Milli'yi kabul ettirmekti. Misak-ı Milli'de adalar yoktu. Lozan'a giden İsmet Paşa heyetine TBMM'nin verdiği 14 talimattan 4. Talimat “Ege Adaları”yla ilgiliydi.

 

Orada, “Müzakereler sırasında politika belirlenerek Çanakkale'ye yakın adalar istenecek, güçlük çıkarsa Ankara'dan talimat beklenecek” deniliyordu.

Lozan görüşmelerinde “adalar” konusu 25 Kasım'da “Toprak ve Asker Komisyonu”nun 6. oturumunda gündeme geldi. İsmet Paşa, kendisine verilen talimat gereği öncelikle Çanakkale Boğazı girişinde Türkiye'ye yakın adaları istedi, diğer adaların ise askerden arındırılmasını talep etti. İsmet Paşa, ilk olarak Gökçeada, Bozcaada, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikerya (Ahikerya) adalarını istemişti.

Venizolos, bu adalarda yoğun bir Rum nüfus yaşadığını belirtip bu isteğe karşı çıktı. Onu Lord Cruzon destekleyince İsmet Paşa, müttefiklerin çifte standartlarını gözler önüne sererek; “Bu kadar önemli bir konuda etnik özellikler, en yüksek öneme sahip coğrafi ve siyasal düşüncelerin önüne geçemez” dedi.

İsmet Paşa, daha sonra Gökçeada, Bozcaada, Meis, Tavşan Adaları ve Semadirek’in Türkiye’ye bırakılmasını, Yunanistan’a verilmesi teklif edilen tüm adaların ise Türkiye'ye bağlı ve özerk olmasını istedi.

Sonuçta Türkiye Lozan'da, Gökçeada, Bozcaada, Tavşan Adaları ve Anadolu sahillerine üç milden az uzaklıkta bulunan adaların, adacıkların ve kayalıkların hepsini aldı. Ayrıca Yunanistan'a bırakılan adaların askerden, silahtan arındırılmasını sağladı. Türkiye Lozan'da fiilen kendisinde olan adalardan Meis'i kaybetti. (Lozan, Madde: 12, 13, 15, ek XV). Lozan'daki Türk heyeti, daha önceki antlaşmalarla İtalya'ya veya Yunanistan'a bırakılmamış olan Meis Adası’nı bırakmamak için çok mücadele etti. Meis için alt komisyonda Montagna ile Rıza Nur arasında şiddetli tartışmalar oldu. Ancak Müttefikler bir blok halinde İtalya'ya destek oldu. unun üzerine İsmet Paşa, 4 Haziran 1923 tarihli toplantıda Meis'in aslında Türkiye'nin olması gerektiğini anlattıktan sonra “Sırf dünya barışı için çok ağır fedakarlığa razı olarak” Meis konusundaki isteğinden vazgeçti.

8 yıllık savaş maratonundan yeni çıkmış, doğru dürüst bir donanmaya sahip olmayan, İzmir'de ve İstanbul'da henüz İngiliz, Fransız donanmalarının olduğu, milletin barışa susadığı bir ortamda adalar konusunda fazla diretmek mümkün olmadı.

Ancak yine de Türkiye Lozan'da adalar konusunda yüzde elli civarında başarılıdır.

Türkiye, Gökçeada (İmroz), Bozcaada, Tavşan Adaları, Meis ve Semadirek adalarında diretmişti. Sonuçta bu 5 adadan 3‘ü Türkiye’de kaldı. Ayrıca müttefiklerin Türkiye’ye vermemek için direndikleri İmroz (Gökçeada)'un büyüklüğü, bu maddedeki adaların toplam büyüklüğünün yarısı kadardı.

Yani İmroz'un büyüklüğü, Semadirek, Meis ve Bozcaada'nın toplamının yarısı kadardır. Dolayısıyla Türkiye Lozan'da büyüklük açısından istediği ada topraklarının yarısını almayı başardı.

Demem o ki; Ege Adaları, 12 Ada 1912, 1913, 1914 yıllarında fillen zaten kaybedilmişti. Sevr Antlaşması'na göre bütün Ege adaları Yunanistan'a, 12 Ada ise İtalya'ya bırakılıyordu.

Lozan Antlaşması'nda ise Türkiye, daha önce elinde kalan Meis adası dışında önemli bir ada kaybetmedi.

Adaların kaybedilmesinde bir suçlu aranıyorsa o suçlunun, kendisine darbe yapılacak korkusuyla donanmayı 30 yıl Haliç’te çürüten II. Abdülhamit olduğuna hiç şüphe yoktur.

***

Bu arada Cerrahpaşa’dan İbrahim Balcıoğlu’nu ve Alattin Duran’ı arayı arayıp bir konferans için çağırmalarını rica ettim, “düşünebiliriz” dediler…

 

Emekli olduğum eski fakülteme arada gidip nostalji yaşamak ve bir konuşma yapma fikri bana çok keyifli geldi...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya  – 9 Kasım 2017

 
0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 20 Şubat 2018