Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

EVRİMSEL PSİKİYATRİ

Posted by on in Bilimsel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 7902 kez okundu
  • 2 yorum
  • Yazdır

Prof. Dr. M. Kerem Doksat - 13 Kasım 2006 Pazartesi
İÜ Cerrahpaşa TF Psikiyatri AD Duygudurum Bozuklukları Birimi Başkanı

EVRİMSEL PSİKOLOJİ

"Psychologia" teriminin kökünde kadim Yunanca psukhe (kelebek) ve logos (bilim, teori) yatar. Kelimeyi ilk olarak "ruhları çağırma ilmi anlamında kullanan ve ontoloji teriminin de mucidi olan Alman skolâstik filozofu Rudolphe Goklenius'tan (GOCLENIUS Goeckel, Rudolph Göckel  veya Rudolf Goclenius 1547 - 1628) bu yana sekülarize olup, pozitivizmle buluşması yaklaşık 450 sene almıştır. Zâten bütün dinlerde ve mistisizmlerde, folklorik inançlarda rûh anlamına gelen kelimeler ya soluk veya nefes alıp verme (rûh, Chi, Seele, Spirit), ya da uçma veya pırıldama anlamındaki kelimelerden türemiştir. Gözle görülemeyen, tasvir ve târif edilemeyen ama canın temsili olan tabiatüstü bu varlığın isminin animizme dayanan ve soyut mefhumları onlara en yakın somut kavramların isimleriyle anan yaklaşımdan neş'et almış olması hiç de şaşılacak bir şey değildir. Cin kelimesinin de benzer bir hikâyesi vardır; cinnet ve cennet lâfları cinden gelir.

Türkiye'de nedense psikoloji karşılığında "ruhbilimi", psikiyatri karşılığında ise "ruh hastalıkları bilimi" lâfları kullanılır olmuş (doğrusu akliye), bu da tamamen dinî ve metafizik bir anlamı olan rûhla uğraştığını iddia eden ne kadar şarlatan varsa, âdeta bizleri onlarla meslekdaş kılmıştır. Meselâ Araplar psikoloji karşılığında "ilm-i nefs demektedirler; yâni gene soluk anlamından türeme "nefs kelimesini tercih etmişlerdir ki, doğrusu da budur. Eski Türkler'deki "tın veya "tin de ses çıkarabilme anlamında kullanılırdı. Bunun için psişik anlamında tinsel denmesi de, psikoloji karşılığı tin-bilim denmesi de yanlıştır. İndirgeyici bir târifle psişeyi beynin işlevleri olarak tanımlamak ne kadar doğru? Beyin hakkındaki bilgilerimiz ne kadar ki? Mevcut bilgilerimiz şuûr (bilinç) anlayışı açısından yeterli ve doğru mu? 

Önceleri sâdece davranışların (duygu, düşünce ve hareketlerin hepsi davranışlardır) tetkiki hedeflenmiş, çeşitli ekoller bunun nasıl yapılacağı argümanından doğmuştur.

    • Önceleri içe-bakış ve iç-gözlem (introspection) yöntemi kullanılırken, özellikle Kant buna karşı çıkarak, bir kişinin hem gözlemleyen hem de gözlemlenen olamayacağını öne sürmüştür.
    • Buna mukabele olarak ampirik psikoloji (gözleme ve deneye dayanan psikoloji) üzerinde durulur olmuştur.
    • Bu da davranışçı psikoloji (behavioral psychology), bilişsel psikoloji (cognitive psychology), deneysel psikoloji (tecrübî: experimental psychology) gibi şûbelerin doğmasına yol açmıştır.
    • Kant'ın bütün çabalarına rağmen, Sigmund Freud ve takipçileri içe-bakışı tekrar psikolojiye sokarak analitik (tahlilî) psikolojiyi gündeme getirmişlerdir. Bu paradigma da sonraları derinlikler psikolojisi (Jung), bireysel psikoloji (Adler), kendilik psikolojisi (Kohut) gibi birçok mezheplere bölünmüştür.
    • En sık rastlananpsikiyatrik hastalık olan depresyonun izahı için geliştirilen modeller devreye girmiştir.   1. Agresyonun Kişinin Kendine Çevrilmesi Modeli: Klâsik Freudiyen teoriye göre getirilen bu yaklaşım bütün depresyon vak'alarını izah edememektedir. Öfkeli, saldırganlık sergileyen depresyon hastaları buna örnek olarak gösterebiliriz. Ayrıca, bastırılmış (represe edilmiş: şuurdışında bastırılmış) veya refule edilmiş (suppression: şuurdan şuurdışına itilmiş) agresyonun ifâde edilmesinin yâni dışa vurulmasının depresyonu iyileştirdiğine dâir güvenilir bilimsel bilgiler de mevcut değildir. 2. Nesne Kaybı ve Depresyon: Bu model de bütün depresyon vak'alarını izah edememekte, her hastada mutlaka gerçek, sembolik veya hayâli bir nesne kaybı bulunamamaktadır. Bu modele uyan hastalarda İnterpersonel Psikoterapi (İPP) daha çok faydalı olur. 3. Kendine Saygı (Özsaygı: Self-Esteem) Kaybı ve Depresyon: Egonun ulaşılamaz mâhiyetteki amaçlara ve hedeflere ulaşamamaktan dolayı narsisist zedelenmeye mâruz kalması, bunun da thanatotik enerjiyi (klâsik psikanalizde bütün canlılarda ortak olarak bulunan yaşama içgüdüsüne Eros, ölüm içgüdüsüne de Thanatos denir) harekete geçirmesi mekanizmasını depresyonun ortaya çıkmasından sorumlu tutan bu model de kendine saygının yüksek olduğu hipomanik, manik veya narsisist kişilerde belirgin bir hayat olayı yokken neden depresyon gelişebildiğini yeterince izah edememektedir. "Hakiki narsisistler aslâ depresyona girmez şeklindeki klâsik dayatma da, teorilerin gözlemlere değil, gözlemlerin teorilere uydurulması çabasına bir örnektir. 4. Kognitif Model: Pensilvanya Üniversitesi'nden Aaron Beck'in ortaya koyduğu bu modele göre olumsuz düşünceler (kişinin kendisinin çaresiz, ümitsiz ve değersiz olduğunu düşünmesi gibi) klinik depresyonun temelini oluşturur. Bu, bir kognitif triada yol açar: Depresif hastalar kendilerini çâresiz hissederler, geçmiş ve mevcut olayları böyle yorumlarlar ve gelecekten beklentileri de aynı olumsuzluğu taşır. Bâzı depresyon hastalarında etkili olan Kognitif-Davranışçı Psikoterapi'nin (KDP) geliştirilmesine esas teşkil etmiş olan bu modelin zayıf tarafları arasında zâten depresyondaki hastalarda gerçekleştirilen gözlemlere istinat etmesi ve -dolayısıyla- yordayıcı (predictive) değerinin pek olmaması, bilhassa vejetatif belirtilerin nasıl ortaya çıktığını izah edememesi sayılabilir. 5. Öğrenilmiş Âcizlik (Çâresizlik) Modeli: Gene Pensilvanya Üniversitesi'nden psikolog Martin Seligman'ın geliştirdiği bu yaklaşımda geçmiş olumsuz yaşantıların birikimi sonucunda, yeni olumsuz durumlar karşısında çâresiz kalmanın depresyonun sebebi olduğu ana fikri söz konusudur. Bu modelin de bütün depresyon hastaları için geçerli olduğunu iddia etmek güçtür fakat, özellikle genetik yatkınlığı olan bireylerde, zorlayıcı hayat olaylarının bu mental şemayı aktive edebileceğini öngörebilmesi açısından değerlidir. 6. Depresyon ve Pekiştirilme: Oregon'lu psikolog Peter Lewingston'un geliştirdiği bu modele göre depresif davranışların temeli uygun ve yeterli ödüllerin olmamasıdır. Bâzı ortamlar sürekli olarak kişileri ödüllenme ve kendine olan saygısının pekişmesi fırsatından mahrum bırakmakta, bu da o kişileri müzmin bir sıkıntı, haz duyamama ve -kaçınılmaz olarak- yeis (ümitsizlik) hâline sokmaktadır. Bu yaklaşım daha ziyâde toplumsal bedbahtlığı açıklamakta ama depresyon için yeterli görünmemektedir. Başka bir benzer yaklaşıma göre, hak edilmeyen ödüllere mâruz kalma kişinin kendine olan saygısını kaybetmesine yol açar; toplumsal becerilerin yetersizliği depresyona zemin hazırlar ve kişinin herhangi bir ortamdaki potansiyel ödüllendirmelere cevap verebilme kapasitesini kısıtlayan bu durum kendine olan saygısının iyice düşmesine yol açarak depresyona sebep olur. Bu modelin zayıf tarafı, pekiştirilme eksikliğinin zaten depresif hastalığın kendisinin sebep olduğu toplumsal defisiti dikkate almayıp, indirgeyici bir bakış açısı getirmesidir. Gene de, ödüllenme mekanizmasını işin içine sokarak, saf psikolojik modellerle biyolojik kavramlar arasında bir köprü oluşturmaktadır.

Peter Lewingston'un bu yaklaşımı, beyindeki Ödüllenme Sistemi (mezolimbik sistem: nukleus akkumbens ile ventral tegmental alan arasındaki dopaminerjik ve peptiderjik devre) keşfedilince büyük değer kazanmış ve biyolojik psikoloji (biological psychology) akımı doğmuştur. John Huglings Jackson'un ve Penfield, Wilder [Graves]'ın lokalizasyon deneylerinin yerini günümüzde fMRI (functional magnetic resonance imaging) ve PET (positron emission tomography) teknikleri almış, bunu bilgisayarlı EEG ve manyetoensefalografi gibi teknikler de zenginleştirip sinir-bilimdeki (neuroscience) gelişmelerle beraber yorumlayarak değerlendiren biyolojik psikoloji hem normâl hem da anormâl akıl hâllerinin sentetik yorumunu bize sağlayan hoş bir mecra kazanmıştır. Son hâliyle de evrimsel biyolojiye sırtını dayamış bulunmaktadır. 

Karl Popper'dan beri bilimin târifi "yanlışlanabilirlik ilkesine oturtulmuştu. Son onyıllarda iyice netleşen kaos teorisi, puslu (fuzzy) mantık ve kuantum teorisi, belirsizlik ilkesi, holografik evren anlayışı, Hawking'in M Teorisi ise rasyonalizmi kendine yol olarak seçmiş ortodoks bilim anlayışını derinden sarstı. Rûhanî psikoloji (spiritual psychology) anabilim dalları kurulur oldu. 

Zâten hâlâ biyolojik belirteçlerden yana çok fakir ve tamama yakını uzman konsensüsleriyle (ittifakıyla) târif edilmiş "disorderlarla uğraşan, bu sebeple de yumuşak karnı a priori sırıtan psikiyatrinin işi iyice zorlaştı. Batı kültürüne göre hazırlanmış DSM ve ICD sistemleri diğer kültürler için asla yeterli olmuyor. Çinliler kendi taksonomi ve nozolojilerini kurdular. Üstün Hristiyan Beyaz Adam'ın bütün dünyayı kendine benzetme gayretleri tutmadığı gibi, geri de tepmekte. 

Bütün bunların ortasında bunalan ve bilim olmaktan çıkıp dinleşmeye başlayan, mezhep ve tarikatları türemeye ve mevcut dinlerden, ideolojilerden artan bir ivmeyle etkilenmeye başlayan psikiyatriyi nasıl homojenize edeceğiz, nasıl önleyeceğiz bu entropiyi? Yoksa iş zâten olacağına varacak ve hastalanmış psişenin pratisyenleri mi olacağız? Amigdala deyince küfür sanan analitik yönelimli psikiyatrla, dinamik formülasyon deyince şaşkın şaşkın bakan biyolojik psikiyatrı nasıl yapıp da aynı lisanı konuşur hâle getireceğiz? Psikiyatrinin bütünleyici, kucaklayıcı, negentropi yapıcı yeni bir paradigmaya ihtiyacı yok mu?

Bence var, hem de âcilen. Yoksa danışanlarımızı, hastalarımızı elimizden kaybedeceğiz artan bir ivmeyle; ediyoruz da zâten.

İşte, evrimsel psikoloji (evolutionary psychology) ve evrimsel psikiyatri (evolutionary psychiatry) böyle bir holistik çerçeveyi bize sunar gibi gözükmekte. Sinirbilimini, beyin görüntülemelerini, klinik ve deskriptif psikiyatriyi, analitik ve dinamik psikiyatriyi, kültürel psikiyatriyi bütün inanç sistemlerine de saygıyı koruyarak kucaklama ihtimâlini bizlere sunmaktadır. Randolph M. Nesse'nin ifâdesiyle (2002), "evrimsel biyoloji psikiyatrinin temel bilimi hâlini almıştır ve evrimsel çerçeve de psikiyatrinin yeni paradigması olmuştur

EVRİM

2006 senesi başlarında 48 yaşında iken ilk defa psikotik mani hecmesi geçirip tamamen toparlanan ve hâlen lityum'la koruma tedavisi altında olan çok entellektüel ve elit bir hastam bana şöyle dedi: "Doktor bey, önceden Tanrı'yla, dinle pek aram yoktu. Bu hastalık beni Tanrı'yla tanıştırdı.

Bu çok önemsiz gibi görülebilecek cümle uzun senelerdir kafamı kurcalayan bir mes'elenin ampulünü tekrar beynimde yaktı. "Akıl hastalığı [mental disease] veya Batı Kültürü'nün ifâdesiyle "zihin düzensizliği [mental disorder] ne kadar ve ne zaman hastalıktır? Bir ferdin eşsiz yaşantılarını hangi kıstaslara göre böyle bir damga ile değerlendirmekteyiz? DSM ve ICD sistemlerinin "psikotik belirti olarak kabûl ettiği hallüsinasyonlar [hallucinations: varsanılar], hezeyanlar [delusions: sanrılar] ve belirgin derecede ağır davranış bozukluğu [grossly disorganized behavior] gösteren her kişi gerçekten deli [insane] midir? Bunların olmadığı bâzı varoluş biçimleri, meselâ İspanya'da Montserrat'ta Tanrı'ya daha yakın olabilmek için 700 küsur metre yüksekliğe kocaman bir katedral inşâ edip, civarlardaki mağaralarda yıllarca dua eden ve kimselerle konuşmayan keşişler, girdiği derin meditasyon hâlindeyken sessiz sedâsız ölen ama cesedi çürümeyen Budist râhip gerçekten de sağlıklı mıydılar? İnsanın içine cin ve İblis girebileceğine inanan ve hâlâ şeytan çıkarma [exorcism] yetkisi olan Vatikan'ın Katolik dinine inanan yüz milyonlarca insan ve bunu yapan râhipler şizofren mi? Hemen her gece âcil servislere içindeki cinin verdiği rahatsızlıktan dolayı konversiyon veya dissosiyasyon nöbetiyle gelen Türk kadınlarının hepsi de şizotipal mi? Normâlliğiyle, anormâlliğiyle, insanın durduğu nokta nedir? Hakikaten bilen var mı?

NATÜR

Fıtraten [connate] dünyaya getirdiğimiz, hilkatimizde [innate] bulunan davranışsal özelliklerimiz var mı, yoksa her şey doğduktan sonra yaşadıklarımızla mı tâyin ediliyor? Yâni, doğamız [nature: tabiat] bizim davranışlarımız üzerinde ne derecede rol oynar?

Sigmund Freud'un önderliğinde kurulan klâsik psikanaliz yeni doğan bebeği bir tabula rasa gibi telâkki ediyor, psikoseksüel gelişimin temelini de özellikle anneyle olan ilişkisinin oluşturduğunu savunuyordu. Sonradan intrauterin [rahim içi] fazdan da bahsedilmesiyle öğreti gelişti. Dedesi Erasmus Darwin'in Kitab-ı Mukaddes'teki yaratılış hikâyesini eleştiren yazılarından da etkilenen Charles Darwin, gittiği seyahatte gördüklerini Türlerin Kökeni kitabında yorumlayarak anlattı.

"Teizm [Katoliklik] mi materyalizm mi haklı gibi kısır tartışmalarla boğuşan moralist çoğunluğun yanı sıra, bütün canlıların bir evrim ile geliştiğinden ilk defa bu kadar net olarak haberdar olan kognitif azınlıktan kişiler yâni bilim adamları psişik dünyamızın bu işten nasıl nasiplendiğini araştırmaya başladılar (Waddington 1976). Papa John Paul II 1996 Ekimi'nde da ABD'de yaptığı bir konuşmada Katoliklik'le Darwinizm'i buluşturan bir demeç vererek, "bu bir hipotezden ötedir dedi. Sonradan seçilen yeni Papa Benedict XVI yâni Alman  Profesör Joseph Ratzinger'in 2006'daki görüşleri pek farklı değildi (The New York Times September 2/2006) ve Amerikan icadı Bilinçli Tasarım Teorisi ile yakınlaşmaktaydı.

Freud''un önce talebesi ve "veliahdı, daha sonra en ciddi muarızlarından biri olan Jung "ortaklaşa bilinçdışı [collective unconscious]" ismini verdiği, günümüzde "filogenetik psişe (phylogenetic psyche) dediğimiz ve arketiplerle [archetypes] bize ulaşan evrimsel bilgiden bahsetti. Kalıtıma aracılık eden genler de hemen aynı dönemlerde keşfedildi. Genlerin taşıdığı bilgi sâdece anne ve babadan gelen değil, onların da ta kendi filumlarının, hâttâ bütün canlıların evriminden gelen bâzı bilgileri ihtiva eder. Hâttâ canlılıkla cansızlığın arasındaki sınır çok sisli ve tedricî olduğuna göre, evrenin ta ilk anlarından gelme bâzı bilgiler de tevârüs ediliyor olmalıdır; sonuç olarak bütün varlıklar aynı kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmaktadır. Yâni temel ve esas, dolayısıyla nihâî bilgi [ultimate knowledge] bir şekilde ve bir dereceye kadar taşınmış olmalıdır. Meselâ akut stres cevabının tipik davranışsal tezahürlerinden biri olan donakalmanın [freeze] daha ileri formu olan katatoninin evrimsel ve adaptasyonist bir arketipal örüntü olduğu ileri sürülmüştür (Moskowitz 2004); zâten diğer cevaplar da tamamen evrimseldir: Kaç [flight] veya dövüş [fight] (Bracha 2004). 

"Biyo-psiko-sosyo-kültürel bir bütün olan ve bu bütünü meydana getiren parçaların tek tek toplamından fazla ve farklı bir varlık olan insanla ilgili hiç bir şey gibi, insanın varoluşu konusunu da tek boyuttan inceleyip anlamak mümkün değildir. Her ne kadar pek çok kaynakta bu yaklaşım "biyo-psiko-sosyal şeklinde geçmekteyse de, kültürel kürenin sosyal kürenin de üzerinde durduğundan rahatlıkla bahsedebilir [karıncalar çok sosyaldir ama kültürleri yoktur]. 

CANLI SİSTEMLERİN DİĞER SİSTEMLERDEN FARKLI VE ONLARA BENZEYEN TARAFLARI AŞAĞIDA ÖZETLENMİŞTİR:

1. Canlılar entropiyi tersine çevirebilme, yâni negentropi yapabilme yeteneğine sâhiptirler; yâni canlı sistemler açık [negentropik] sistemlerdir. Gene de, eninde sonunda entropiye yenik düşerler, yâni ölürler.

2. Canlılar homeostazislerini korumak zorundadırlar ve kendilerini dahilî ve haricî dünyadan haberdar edecek algılayıcı[receptive], idrak edici [perceptive], değerlendirici, karar verici ve icrâ edici [executive] sistemlere ihtiyaçları vardır. Yâni iç veya dış uyaranlara cevap verebilme yetenekleri vardır, başka sistemlerle etkileşime girerler, bu etkileşim onların davranışlarını da etkiler; bu alt sistemler bütün canlılarda zaman-mekân sürekliliği içerisinde, birlikte hareket ederler ve bunların da işlevlerini bütünleştiren sistemler, yapılar mevcuttur. 

3. Her bir canlı türü kendine has yapısını ve işlevlerini sürdürme gücüne sâhiptir; gene her bir tür, kendisini oluşturan alt sistemlerin veya öğelerin kendine has ve faydalı işlevlerini sürdürme yeteneğindedir: pankreasın ensülin, pineal bezin melatonin salgılaması gibi. 

4. Canlıların bir metabolizmaları vardır. Yâni dışarıdan aldıkları çeşitli madde ve enerji formlarını kendileri için faydalı ve homeostazislerini korumaya yarayacak madde ve enerji formlarına çevirirler [nutritive: beslenmeye yönelik güç]. Bu faâliyetin yapıcı [constructive] kısmına anabolizma, yıkıcı [destructive] kısmına katabolizma, aradaki safhaya da intermedier metabolizma denir. Aynı şey bütün canlı sistemler için geçerli olmak üzere psişik plânda da mevcuttur. 

5. Canlıların hareketlilik özellikleri vardır ve uyaranlara tepki verirler. Motor faâliyet veya mobilite-motilite, taksis [taxis] [fototaksi, kemotaksi, termotaksi], tropizm   [tropism] vs. Doğuştan getirilen ve sonradan kazanılan refleksler, içgüdüler, sâbit eylem örüntüleri ve öğrenilmiş davranışlar da canlının evrim düzeyi arttıkça devreye girer. Bitkilerde de fototropizm hareketler mevcuttur. 

6. Canlılar çoğalırlar [üremeyeyönelik güç: germinative power: reproductivity]. 

Bu özelliklerin çoğuna sâhip olmayan ama "canlı değil" demenin de kolay olmadığı virüsleri ve prionları hatırlamamak elde değil... 

Evrim ilerledikçe, merkezî karar organının organizmanın baş bölgesinde yerleştiğini ve tek bir ana sinir merkezinin geliştiğini görürüz ki, buna beyin [encephalon], bu evrimsel sürece de ensefalizasyon denir. MacLean (1969) memelilerin beynini üç tane iç içe geçmiş ama işlevsel devamlılık ve bütünlük arz eden tek bir beyin gibi telâkki ederek buna "triune" demişti: En içte ve ilkel olan sürüngen beyni [proreptilian brain: R complex] bazal nukleusları [stiatal kompleksi] ve ta sürüngenlik aşamasından kalma yapıları ihtiva eder; günlük rutinlerin, subrutinlerin ve birtakım prosemantik [pre-linguistik] işlevlerin icrâsından sorumludur. Onun üzerinde eski memeli beyni [paleomammalian brain: limbik beyin veya viseral beyin] bulunur ve memeli hayatı için elzem olan bakım, annelik ihtimamı ve oyun oynama gibi sürüngenlerde bulunmayan davranışları düzenler. En evrimleşmiş olarak dıştaki yeni memeli beyni [neomammalian brain: neocortical brain] yer alır ki, hassas duyusal analiz, motor koordinasyon, hâfıza ve çağrışımların düzenlenmesinin yanı sıra, Homo sapiens sapiens'te lisan yoluyla iletişimi düzenler. 

Bütün bilinen canlı türleri arasında beyni en tekâmül etmiş olan insandır. Gerek toplam beyin hacmi, gerek frontal ve temporo-pariyetal korteksin kalınlığı, gerek korteks/subkorteks oranı insanda en yüksek ölçüdedir. Diğer bâzı hayvanların beyinleriyle mukayese edildiğinde, insan beyninin evrimi daha iyi anlaşılacaktır. Sıçan beyninden insana doğru incelendiğinde, biyolojik evrimin inkâr edilemez delillerini görürsünüz. Global tekâmülün yanı sıra, insan beyninde bâzı bölgelerin çok daha geliştiği, bâzı bölgelerinin ise gerilediği fark edilir. Prefrontal korteks toplam kedi korteksinin sâdece %3.5'unu, maymunlarınkinin %11.5'ini, insanlarınkinin ise %30 kadarını oluşturur. Buna karşılık, primer vizüel korteks maymunlarda %17, insanlarda sâdece %1.5'lik kısmı kaplar. Bunun finalist-teleolojik izahı çok basittir: Zekâ ve soyut düşünce ile ilgili bölgeler geliştiği oranda, daha basit ve türün hayatiyetini idâme ettirebilmesi için elzem işlevlerin önemi azalmaktadır.

Koku duyusu bir köpek için vazgeçilmez önem taşır; hele tabiî şartlar altında, koku alamayan bir köpeğin hayatta kalması mümkün değildir. Bu yüzden de köpeklerin "koku beyni" insana nispetle müthiş gelişmiştir; hâlbuki koku almadan yaşayan milyonlarca insan mevcuttur. Kezâ insan beyninin dopaminerjik donanımı ve medial temporal lobun entorinal korteksi de en gelişmiş olandır. 

Bütün canlılarda ortak olarak yaşama ve yaşatma, öldürme ve ölme, çoğalma temel itici güçleri vardır ve diğer bütün davranışlar da bunlara indirgenebilir. Yaşama-yaşatma yönünde işleyen temel itici güce Eros, ölme-öldürme yönünde işleyene de Thanatos ismi verilmiştir. Türün devamı için de, bu iki impetustan [itici güçten] kaynaklanan cinsellik [enerjisi libido] ve saldırganlık [enerjisi destrüdo veya destructo] bütün canlılarda ortaktır. İçgüdü ve dürtü kavramları üzerindeki bâzı tartışmalara değinmek istiyorum. Freud eserlerinde Almanca "Triebe" kelimesini kullanmış, sonradan diğer lisanlara yapılan tercümelerde kavramsal ve terminolojik tartışmalar doğmuştur. İçgüdü [instinct], târifi üzere, türün devamını sağlamaya yönelik ve o türe has, doğuştan mevcut stereotipik eğilimleri ifâde eden bir terimdir ve Freud'un da çok etkilendiği Darwin ekolünün kazandırdığı bir kavramdır. Dürtü [drive] ise benzer amaçlara hizmet eden, biyolojik kaynaklı psişik itici güçleri ifâde eden bir terimdir. Bu iki kavramın iç içeliği sebebiyle, içgüdüsel dürtüler [instinctual drives] gibi terimlerin hâlen de kullanıldığını görüyoruz. 

Evcil hayvanların, tıpkı insanlar gibi, içgüdülerini kontrol etmeyi öğrenebildiklerini biliyoruz. Freud bu temel eğilimlerin evrim yoluyla tevârüs edildiğini kabûl etmekle beraber, Jung gibi bir tahlile girmemiştir. Evrim skalasında yükseldikçe, içgüdüsel davranışla öğrenilme yoluyla kazanılan davranış dengesi ikincisi lehine değişmektedir. Gene de, içgüdüsel eğilimlerin tamamen kaybolduğunu söylemek de facto mümkün değildir. Bütün hayvanlardan farklı olarak, "kendini aşabilme" kapasitesinde, mecburiyetinde, hâttâ mahkûmiyetinde olan tek varlık insandır. Bâzı kişilik özelliklerinin kalıtsal olduğu bilimsel olarak gösterilmiştir (Doksat ve Savrun 2001, 2002).

EVRENİN EVRİMİ

Evrenin varoluşunun muazzam bir patlamayla gerçekleştiğini önce bir Katolik papaz olan George-Henri Lemaître 1920'lerde dinsel düşünceyle bir atomo primitivo'dan bahsederek, Rus Yahudisi asıllı Amerikalı Ateist hümanist bir teorik fizikçi olan George Gamow 1940'larda bilimsel düşünceyle, birbirlerinden habersiz olarak ileri sürdüler. 

Hâlen de bu iki zıtmış gibi görünen argüman sürmektedir (Holder 2004). Gerçekten de dünyamızdaki gözlem evlerinden izlenen uzak galâksilerin ışığındaki kırmızıya kayış, bunun ispatı olarak kabûl edilmektedir. New Jersey'deki Bell Laboratuarı'ndan Penzias ve Wilson, Samanyolu'nun dış kısımlarından gelen belirsiz radyo dalgalarını ölçmeye çalışıyorlarken, bunun yerine, gökyüzünün her tarafından eşit olarak gelen bir ışınım [radiation] buldular. Önce bunun güvercin pisliklerine bağlı bir parazit olduğunu sanıp teleskoplarını iyice temizlediler ama sonuç değişmedi. Işınımın bütün yönlerdeki parlaklığı aynı idi ve yaklaşık 3 ° (tam olarak 2.7 °) Kelvin sıcaklığındaydı. Buluşları onlara Nobel Ödülü kazandırdı.

Evrenin genişlediği 1920'lerden beri biliniyordu. Bu genişlemenin hızı da, 14 milyar yıl kadar önce bütün maddenin tek bir anda aynı noktada bulunması gerektiğini gösteriyordu. 1992'deki daha başka gözlemlerin raporları, evren bilimcileri anlaşmadan aynı fikirde oybirliğinde birleşmelerini sağladı: Evren 14 milyar yıl önce var olmuştu [13.7 ilâ 14.3 arası ufak hesap farklılıkları var]. Bu ilk infilâktan bu yana çok daha küçük patlamalar hâlen devam etmekteydi (süpernovalar) ve evren genişleyip büyümeye devam etmektedir.

Büyük Patlama'dan sonra evren radyasyondan yayılan çok sıcak gazla dolmuştu. Kozmik fon ışınımının bu sıcak gazdan geldiği tahmin edilmektedir. Bu gazdan temel parçacıklardan meydana gelmiştir. Büyük Patlama'dan hemen sonraki ilk anlarda neyin nasıl olduğuna dâir kesin bilgilerimiz yok, fakat oldukça güvenilir bilimsel kestirmeler mevcut. Büyük Patlama'dan 10-36 saniye sonra (saniyenin milyonda milyonda milyonda biri) evren bir bezelye cesâmetindeydi, sıcaklığı 1015 (10 milyar milyon milyon) santigrat dereceydi ve madde bugün bilinen hâllerinden birine tam uymamaktaydı. 1/100 saniye sonra evrenin sıcaklığı yüz milyar santigrat civarındaydı. Bu sıcaklıkta madde plâzma hâlindeydi ve atomlar oluşmamıştı. 1/10 saniye sonra sıcaklık otuz milyar, 1 saniye sonunda on milyar, 14 saniye sonra da üç milyar dereceye indi. İlk üç dakikanın sonunda ise bu rakam bir milyar dereceydi. Önce kuarklar oluştu ve bunlar bir araya gelerek diğer subatomik parçacıkları, protonları ve nötronları meydana getirdi; daha sonra da elektronlar ortaya çıktı. Büyük Patlama'dan 300.000 yıl sonra, sıcaklık 3000 ° K'ye düşünce bu parçacıklar birleştiler ve atomlar oluştu. Bu durum, evrene büyük bir değişiklik getirdi. O zamana kadar elektrik yüklü parçacıklar radyasyonu çok kolay emerlerdi. Radyasyon çok uzağa gidemediğinden, gaz da şeffaf değildi. Fakat nötr atomlar radyasyonu iyi ememediler. Bu durumda hareketine bir engel kalmadığından, ışınım uzayda yayıldı. Uzay genişledikçe radyasyonun dalga boyu uzadığı için, daha soğuk bir cisimden geliyormuş kanaatini vermeye başladı. Bizim radyasyonu ölçebildiğimiz şimdiki zamana kadar ışınım mutlak sıfırın ancak birkaç derece üstündeki sıcaklıklara kadar soğudu.

Soğumayla beraber elektron, pozitron, nötrino ve foton gibi parçacıkların oranları, yapım ve yıkım süratleri de değişti. Soğuma ve genişleme sürdükçe, birkaç yüz bin sene zarfında elektronlarla çekirdekler birleşerek hidrojen ve helyum meydana geldi. Zamanla daha büyük atomlar, moleküller, uzay cisimleri ve galâksiler, güneşler, gezegenler oluştu. Büyük Patlama'dan sâdece 2 milyar sene sonra dahi galâksilerin oluştuğunu biliyoruz. Evrendeki güçler elektromanyetik güç, zayıf nükleer güç, kuvvetli nükleer güç, çekim gücü gibi tiplere bölündü ama aslında hepsi aynı gücün yansımaları olmalıydı. Kayıp madde, antimadde, karadelikler gibi oluşumların varlığı sonraları keşfedildi. Kaotik gibi görünen bu gelişmelerin müthiş bir kozmik bütünlük içerisinde seyrettiği inkâr edilemez bir manzara arz etmektedir.

Fon ışınımı, Büyük Patlama'dan 300.000 yıl sonra gazın son derece homojen olduğunu göstermektedir. Gazın içinde büyük topaklar ve delikler olsaydı, bunlar radyasyonun gökyüzündeki dağılımında sıcak ve soğuk bölgeler olarak gözükecekti. Öte yandan bu yapılanma çok topaklıdır. Kümeler, ince uzun gruplar hâlinde toplanan galâksiler ve bunların aralarında boşluklar vardır. Bu büyük yapıların orijinal gazın içindeki topaklardan çıkmış olması gerekmektedir; tıpkı sütün topaklanarak peynire dönüşmesi gibi. 

Büyük Patlama - Cansızdan Canlıya (ve belki de tekrar Cansıza) Giden Yol

Bu tasvir, Büyük Patlama'dan bu yana zamanın çizgisel akması modeline göre çizilmiştir. Eğer evrenin eninde sonunda kendi içine gömülüp bir Büyük Çatırdama (Big Chrunch) ile tekrar muazzam bir karadeliğe dönüşüp, tekrar patlayacağı modeline göre düşünülürse, aşağıdaki gibi yorumlanabilir.

Astronomlar, kozmik fon ışınımının sıcaklığını 1960'lardan beri giderek artan bir dikkatle ölçmektedirler. Yerden yapılan son deneyler, bunların da 1 Kelvin'in 30 milyonda birinden fazla olamayacağını gösteriyordu. Yerden gözlem yapan astronomlar, kozmik fon ışınımını incelediklerinde iki hususla karşılaşmaktalar: Bizim galâksimizdeki parlak ve karanlık kısımlar, fon radyasyonundaki herhangi bir sapmayı kolaylıkla maskelemektedir. Daha kısa dalga boylarında ise Samanyolu daha zayıftır; fakat bu dalga boylarındaki ışınım dünyanın atmosferindeki su buharı tarafından emilmektedir. Buna en iyi çözüm, bir uydudaki kısa dalga boylu bir radyo alıcısıdır. 1970'lerin ortalarında, bu gözlemcilerin çoğu, NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezindeki bilim adamlarıyla işbirliği yaparak Kozmik Fon Keşif Uydusu COBE'u tasarladılar ve 18 Kasım 1989'da yörüngesine mükemmel bir şekilde oturtuldu. COBE'nin taşıdığı üç araçtan iki tânesi gökyüzünü uzun kızılötesi dalga boylarında gözlemledi. Araçlardan biri fonun ortalama sıcaklığını görülmemiş bir hassasiyetle ölçerek 2.735 K ° değerini buldu. Diğeri de ilk defa olarak, uzun kızılötesi dalga boylarında uzayın haritasını çıkardı. Üçüncü ölçüm âleti fon ışınımının parlaklığındaki sapmaları aramak için tasarlanmıştı. Hâlen, dünyanın çeşitli yerlerinde aynı derecede hassas âletlere sâhip ekipler COBE'nin görebileceğinden daha küçük, bir açı dakikası sapmalar bulmak için gözlem yapmaktadır.

Akabinde Büyük Patlama'nın muazzam bir karadeliğin patlaması olabileceği ve sonsuz sayıda evrenin iç içe hep var olabilecekleri teorisi gündeme geldi. Karadelik, teleskop veya radyoteleskop gibi hiçbir fiziki gözlem âletiyle varlığı keşfedilemeyen, ancak etrafında meydana getirdiği tesir ve değişikliklerle teşhis edilebilen, çekim gücü sonsuza yakın olduğu için ısı, ışık ve ses dâhil her şeyi yutan son derece yoğunlaşmış küçük bir uzay sahasıdır. Yakın zamanlara kadar astronomi bilimi karadeliklerden tamamen habersizdi. Uzayda bu şekilde her şeyi yutabilecek dehşetli bir çekim gücünün varlığı hiç düşünülmemişti. Ancak, gerek fiziksel ömrünü tamamlayarak ölen yıldızların sonunun ne olduğunun yavaş yavaş anlaşılması, gerekse galâksilerin çeşitli noktalarında görülen tuhaf olaylar, birçok gök cisminin arkasında hiçbir iz bırakmadan yok olması, gaz ve toz bulutlarının bir nokta etrafında meydana getirdiği spiral şeklindeki dönüşüm, uzayın bu noktalarında çekim gücü korkunç olan bir şeyin varlığını apaçık ortaya koyuyordu.

Karadelik varsayımı ilk defa Einstein'in genel izâfiyet teorisinden faydalanılarak 1939'da Amerikalı bilim adamları Robert Oppenheimer ve Hartland S. Synder tarafından açıklanmıştır. Karadelik yıldızların meydana gelişi ve devamının bir neticesidir. Milyonlarca sene boyunca parlayan bir yıldız sonunda yakıtını tüketmekte, bu yüzden şiddetli bir şekilde büzülmekte, bu şekilde meydana gelen ters tepki yıldızın tekrar ısınmasına yol açmakta ve sonunda yıldızı infilâk ettirmektedir. Patlayan yıldızın bir bölümü uzaya dağılırken diğer bölümü çekirdek büzülmesine devam etmekte ve yoğunluğu da giderek artmaktadır. Sonunda koskoca yıldızın çapı birkaç kilometreye inince yoğunluk müthiş bir ölçüye çıkar ve artık ısıyı ve ışığı yutacak bir hâle gelir. Madde o kadar sıkışır ki, meselâ 696.000 Km yarıçapındaki güneşimizin bu şekilde büzülmesi ile 2.5 Km yarıçapında bir karadelik meydana gelecektir. Yıldızlarda enerji, zincirleme nükleer reaksiyonlar sonucu meydana gelir. Nükleer füzyon tepkimesi ile birlikte hidrojen çekirdeği helyum çekirdeğine, o da karbon çekirdeğine dönüşür. Bu zincirleme reaksiyonlar akıl almaz büyüklükte enerjiler açığa çıkarır. Açığa çıkan enerjinin çoğu ısı olmak üzere muhtelif radyasyonlar hâlinde uzaya yayılır. Bu reaksiyonların milyonlarca sene devam etmesi sonucunda hacimce küçülen, kütlece büyüyen ve dolayısı ile çekim kuvveti çok fazla bir uzay sahası meydana gelmiş olur. Bu dairesel uzay sahası karadelik olarak çevresindeki gaz, yıldız, ışık gibi kütle taşıyan her cismi çekerek yutar, yâni beslenir.

Bir başka varsayıma göre karadelik süpernova olarak tanımlanan çok büyük kütleye sâhip yıldızların infilâkından sonra enerjisinin tükenmesi ile meydana gelmektedir. Süpernova demirden çok ağır metâllerden meydana geldiği için füzyon hâdisesi meydana gelemez. Enerjisini füzyon tepkimesi ile ısıya ve ışınım parçalarına çeviremeyen bu büyük yıldız sonunda infilâk eder. Samanyolu Galâksisi'ndeki güneş sisteminin böyle bir süpernovanın infilâkı ile hâsıl olduğu ve Samanyolu Galâksisi'nde buna benzer binlerce karadelik meydana geldiği zannedilmektedir. Astronomlara göre bir karadeliğin yıldızları yuta yuta büyümesi, zamanla bütün bir galâksiyi yutacak hâle gelmesine yol açacaktır. 

Karadelik, küçük ve buna karşılık güçlü ise nötron yıldızı ismini alır. Nötron yıldızının meydana gelişi, nükleer enerjisini tüketen yıldızın toplam atomlarındaki elektronların ve çekirdeklerin birbirine yapışması ile olmaktadır. 10 milyon Kg/m ³'ten daha yoğun proton ve elektronlar, nötron meydana getirmeye başlatırlar. Süper sıkışık bir kütleye sâhip olan bu yıldız, kendi ekseni etrafında hızlı bir dönüş kazandığı için yeni nükleer parçacıkları, oldukça dar huzmeler hâlinde dışarıya doğru fırlatır. Bu sırada elektromanyetik radyasyon meydana gelir. Karadelik, uzayda ışığı yansıtmadığından gözlenemez, bu sebepten maddesiz bir cisim olarak düşünülmesi yanlıştır. Madde olduğu, kuvvetli çekimi ve yıldızı yutmadan önce meydana gelen ışın neşri ile anlaşılabilmektedir. 1971 senesinde Uhuru Uydusu ile Cygnassx-l uzay sahasında darbeli X ışını yayınları alınmıştı ve bu bölgede bir karadelik olduğu ispatlanmıştı. Bu karadeliğin çapı 14.5 Km ve kütlesi güneş kütlesinin on katı büyüklükteydi.

Karadeliklerle ilgili diğer bir varsayım ise daha da ilgi çekicidir. Güneş kütlesinin bir ilâ 1000 milyon katına eş bir süper karadelik yeterli ölçüde gaz, yıldız gibi uzay kütlelerini yutarsa, yutulan kütlelerden açığa çıkan enerjilerin toplamı neticesinde ya çevreye yalnız enerji parçacıkları yayacak ya da infilâk edecektir. Yalnızca enerji parçacıkları yayan karadelik kuvasar ismini alır. Böyle bir karadelik infilâk ederse yeni galâksiler, nebulalar meydana gelir. 

Cambridge Üniversitesi'nin Matematik Bilimleri Merkezi'nde profesör olarak görev yapan ve amiyotrofik lateral skleroz sebebiyle [ALS] adaleleri her geçen gün biraz daha eriyen, 1986'da trakeotomi sonucu sesini de kaybeden, o günden bu yana bilgisayar aracılığıyla iletişim kuran ve hâlen tamamen felçli olan İngiliz astrofizikçi Hawking yeni bulgularıyla, içinde eşizlerimizin bulunduğu fantastik bir "hiper uzay'ın kapılarını açıyor ve "sonsuz sayıda eşiz evrenler var diyordu. Evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan "Her Şeyin Teorisi'nin" [Theory of Everything] formülünü oluşturmayı başardı ve buna "M-teorisi" adını verdi. Buradaki "M [magic, mysterios, mother] büyülü, esrârengiz veya her şeyin (bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir. 

Büyük Patlama'dan evrenin eninde sonunda kendi içine gömülüp bir Büyük Çatırdama [Big Chrunch] ile muazzam bir karadeliğe dönüşüp tekrar patlayacağı modeline göre düşünülürse, zaman akışı iki taraflı yorumlanabilir. Büyük Patlama'nın muazzam bir karadeliğin patlaması olabileceği ve sonsuz sayıda evrenin iç içe hep var olabilecekleri teorisi gündemdedir. Güneş kütlesinin 1000 milyon katından da büyük bir süper karadelik yeterli ölçüde gaz, yıldız gibi uzay kütlelerini yutarsa, yutulan kütlelerden açığa çıkan enerjilerin toplamı neticesinde ya çevreye yalnızca enerji parçacıkları yayacak ya da infilâk edecektir. 

Hawking'in teorisi, uzayı içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok-boyutlu bir lâbirent olarak görüyor. Hawking bu "kobold evrenlerin yaşayanlarını "gölge insanlar olarak nitelendiriyor. Yâni bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hâttâ belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürmüş ve temel parçacık demetinin bir karadelik yakınında bulunduğunda nasıl davranacağını hesaplamıştır. Karadelik içindeki duruma tekillik [unity: vahdet] denmektedir. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de "tekillik durumundayken Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması buluşu daha da önemli kılmıştır. Bu sâyede bir gün, belki de yaratılış hikâyesinin sıfırıncı sâniyesine ulaşılabilecektir. Hawking, "hiçlik" ile "varlık" arasındaki geçiş ânının aydınlatılmasının, "Tanrı'nın plânını ortaya çıkarmak" anlamına geldiğini düşünmektedir. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir noktada, "hiçliği" ifâde eden bir kuantumda yoğunlaşmıştı. Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal [uzunluk, genişlik, yükseklik] boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yâni sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcuttur. M Teorisi'ne göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplıdır. Bu bran'lar için üçüncü boyut, bran'ların frizbi plâkları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir "hiper-uzaya, "üç boyutlu kütlecikler hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, "dört boyutlu kütlecikler beş boyutlu bir uzaya vs. girerler". 

Hawking, bu noktada kendi kendine "üstünde yaşadığımız dünya nasıl yorumlanmalı sorusunun cevabını şöyle verdi: "Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper-uzayda süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte bir şey değil ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü sürekli yeni evrenler, yeni bran'lar doğuyor. Fizikçiler, bu olaylara kuantum fluktuasyonu adı vermişlerdir. Sürekli bir üst boyuta geçen branlar'la ilgili insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini verilebilir: Hologramlarda iki boyutlu bir yüzeyde üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark edilir. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanmıştır. Bir hologramda üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunur. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin tamamını görürsünüz. Çünkü nesneye âit üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunur. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normâlde görülemeyen bilgileri bâzen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmayacaktır. Belki de kâhinler, mistikler, peygamberler böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır [Arıtan 2004]. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Veya bir paralel dünyanın sâdece yansıması olabilir miyiz? Hawking'e göre bu soruların cevabı "evettir! Hawking'in teorisiyle kehânet, telepati, eşzamanlılık ve anlamlı rastlantılar gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Dünyamız eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine dünyanın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalıdır. Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak "Her Şeyin Teorisi'nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtmektedir. Formül tamamlandığında da Tanrı'nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihâî zaferi olacağını belirtir. Belki de hâlâ esrârını koruyan parapsikolojik fenomenlerin çözümü için bu bir kapı olabilir (Doksat 1960).

Bütün bunlar evrenin klâsik görüşlerde zannedildiği gibi kapalı değil açık bir sistem olabileceğini düşündürüyor. Yâni, bir anlamda, evren canlı çünkü negentropi yapıyor ama sonunda entropiye mağlûp düşüp bir ultra karadeliğe dönüşüp yeniden patlamak üzere kendi içine gömülüyor! Ve bu hâdise her an olup bitmekte.

CANLILARIN EVRİMİ

Homo sapiens sapiens'in, yâni "farkında olduğunun farkında olan adamın" 4.6 milyar senelik dünya tarihinde 200.000 senedir varlığını sürdürmekte olduğu bilinmektedir. İnsan genomunda 35 ilâ 40.000 civarında gen bulunduğu, bunların yarısından fazlasının "sessizce durdukları anlaşıldı. Acaba gerçekten öyle mi? Mâdem canlılık tarihi 4 temel baz, 20 temel amino asid ile yazılmıştır ve türden türe, nesilden nesile bilgi intikali bunlar vasıtasıyla gerçekleşmiştir, canlılık öncesi dönemden de bâzı bilgilerin evrimsel süreç içerisinde bize kadar ulaştığı varsayımının bilimsel düşüncenin nedensellik [causality: illiyet] ilkesine göre doğru olması, olmamasından daha muhtemeldir. Bu da, hepimizin genomunda sâdece canlıların değil, evrenin tamamının evrimiyle ilgili bilgilerin şu veya bu derecede muhafaza edilmiş olacağını düşündürür. E. Coli bakterisiyle insanın "sessiz gen havuzları arasında ciddi bir fark yoktur. Freud'un her şeyi doğumla başlatmasına ve bireysel bilinçdışından bahsetmesine mukabil, Jung doğuştan evrimle getirilen ortaklaşabilinçdışından [collective unconscious] söz etmişti. Günümüzde buna filogenetik psişe [phylogenetic psyche] denmektedir. 

Hâlen "ontogenetik bilinçdışı [ontogenetic unconscious] veya ontogenetik bilinç [ontogenetic conscious] kavramı da söz konusudur; bu da klâsik mantıkla düşünmeye alışmış bilimsel paradigmayı sarsmakta, işin içine erekselliği [teleology] katmaktadır; bundan hoşlananlar da, hoşlanmayanlar da var (Dubrovsky 2002). Jung'un psişe modeli, işin içine kompleksleri, arketipleri ve ortaklaşa bilinçdışını kattığı için, Freud'unkinden daha mı az değerli veya geçerlidir (Kaplan ve Sadock 1996)? Meselâ Freudiyen yaklaşımın dinî inançları birtakım ego savunmaları sâyesinde geliştirilen en azından "nörotik bir adaptasyon gibi görmesine karşılık, Jung (1964) yaklaşımının ortaklaşa bilinçdışı muhtevasını kabûl edilebilir hâle getirdiği için bunların faydalı ve gerekli olduğunu iddia etmesinden hangisi daha doğrudur (Jung 1965)? Bu iki büyük mütefekkirin bitmeyen kavgasının (McGuire 1979) çağdaş yansımaları olan genetik mühendisliğin ve psikobiyolojinin, sonuçta da evrimsel psikiyatrinin son gelişmeleri altında arketipler ve filogenetik psişe kavramlarına çok daha yakın ve sıcak bakmaya başlanmasının sonucu ne olacak (Stevence ve Price 2000)? Ortaklaşa bilinçdışını Tanrı arketipine açılan yol olarak gören Jung, libido kavramını da cinsellikten çok daha aşkın bir hayatî (vital) enerji olarak ele almıştır. 

Zâten ortodoks veya yenilenmiş psikanaliz(ler)in de, psikiyatrinin de uğraştığı şey zihin, yâni psişedir ve organı [donanımı: hardware] da beyindir. Psikiyatri tarihinde epistemoloji sürekli tartışılmıştır (Taylor 1988, 1989). Adolf Meyer'in (1915) psikobiyoloji kavramını ortaya koymasını, Engel'in "biyopsikososyal modeli" ve "genel sistemler teorisini" insanın varoluşuyla bağlaması zenginleştirmiştir (Engel 1977, 1980, 1982). Jaspers (1963), Wernicke ve Freud'un metodolojilerini fazla kutupsal (polar) oldukları için eleştirmiş ve psikiyatride plüralist bir epistemolojinin gerekliliğini vurgulamıştır. Bu eklektik tavır da bâzılarınca eleştirilmiş, bâzılarınca desteklenmiştir (Simon 1974, Yager 1977, Schwartz 1988). 

Etolojik [ethologic] çalışmalarda "hem genetik kaynaklı, doğuştan getirilen, türe has içgüdüsel davranışlar vardır; hem de bunlar öğrenme yoluyla modifiye olabilmektedir ve gözlemlenen davranışlar, çoğunlukla, bu ikisinin bir karışımıdır görüşüne varılmıştır. Artık instinct yerine türe has davranış (species-specific behavior) terimi tercih edilmektedir. Nispeten stereotipik, doğuştan gelen davranış örüntülerinin (patterns) oluşabilmesi için iki kavramdan bahsedilir: Alâmet uyaran (sign stimulus) ve sâbit eylem (fixed-action). Basit hayvanlardaki karmaşık genetik davranış örüntüsü spesifik uyaranlarla aktive edilebilir; eğer hayvana kompleks uyaranlar verilirse, bunlar da, durumun tamamından ziyâde, spesifik uyarana cevap oluşmasına yol açmaktadır. İşte, bu özellikle etkili olan, belli bir tepkiyi doğuran uyarana alâmet uyaran denir. Anlatacağımız deneyle bu kavram daha iyi anlaşılacaktır: Erkek dikence balıklarının karın kısımları çiftleşme dönemlerinde kırmızı renk almakta, bu da diğer erkek balıklarda kavgacılığa, dişilerde ise yakınlaşma eğilimine yol açmaktadır. Balmumundan yapılmış model balıklarda karın boyanmadığında tepki görülmemekte, boyandığında aynı şeyler müşahede edilmektedir; yâni sırf kırmızı renk değil, bu rengin bulunduğu yer de önem taşımaktadır. Şiş karınlı dişi balıkların da erkek balıklarda çiftleşme eğilimini arttırdığı gözlenmiştir ve bu da bir alâmet uyarandır. Mutlak izolasyona tâbi tutulan dikence balıklarında da aynı alâmet uyaranların aynı davranışlara yol açtığı görülmüştür. Bütün bunlar, alâmet uyaranın yol açtığı üreme ve kavga etme davranışlarının doğuştan beri mevcut olduğunu, sonradan öğrenilmediğini ortaya koymaktadır. 

Türe has davranışlarda öncelikle bir oriyante edici veya iştah uyandırıcı davranış [appetitive behaviour] fazı söz konusudur -ki, hayvanın hedef nesnesini bulmasını sağlayan çeşitli cevapları ortaya çıkarır; bu nesneler eş, gıda, su veya pek çok çeşitli materyal olabilir. Akabinde tamamlayıcı[consummatory] davranış fazı görülür. En son olarak da sâbit eylem fazı[fixed-action phase]denen stereotipik hareketler örüntüsünü doğurur. Sâbit eylem örüntüsü, alâmet uyaran tarafından tetiklenmektedir. Görüldüğü gibi, sâbit eylem örüntüsü sâbit bir uyarana bağlı olarak ortaya çıkmakta ve basit reflekslere benzemektedir. Basit reflekslerden farkı ise daha karmaşık olması ve iştah uyandırıcı davranış fazını ihtiva etmesidir. Refleksin şiddeti ve süresi tamamen refleks cevaba sebep olan uyarana bağlı olduğu hâlde, sâbit eylem örüntüsü uyaran yokken de ortaya çıkabilir. Meselâ bir kedi kaçmak veya dövüşmek ikilemini yaşamak zorunda bırakılırsa, bunların ikisini de yapmayıp, yalanıp temizlenmeye başlayabilir. Bu tip cevaplara yer değiştirme aktivitesi [displacement activity] denmektedir. 

Omurgalılarda sâbit eylem örüntülerinin merkezî motor programlar tarafından kontrol edildiğine dâir deliller mevcuttur: Yutma, ısırma, temizlenme, orgazm olma, esneme, kusma, irkilme gibi... Yutma eylemi, farinksin uyarılması sûretiyle, en azından on adalenin arka arkaya kasılması yoluyla gerçekleşir; adalelerden gelen periferik geri-bildirim kaynağı değiştirildiğinde adalelerdeki motor sıra değişmezken, farinksin farklı seviyelerde uyarılması ile motor çıktının şiddeti ve süresi değişebilmektedir. Omurgalılardaki ve omurgasızlardaki belli karmaşık davranışlar farklı sâbit eylem örüntülerinin arka arkaya gelmesinden oluşan kombinasyonlardan ibârettir. Kerevideslerde tek bir kumanda edici nöronun uyarılması ile bir düzine farklı adaleyi içeren karmaşık savunma cevabı ortaya çıkar. Kumanda edici nöronların kendilerini takip eden nöron popülâsyonlarının bâzılarını eksite, bâzılarını da inhibe edici sinaptik çıktıları vardır; bu nöron popülâsyonlarının birbirleriyle olan bağlantıları ile motor çıktı örüntüsü meydana gelir. Omurgasızlardaki bireysel nöronlar açlık, tahrik olma gibi karmaşık motivasyonel davranış cevaplarına sebep olurlar. Aplysia bir süre için gıdadan mahrum bırakılıp, akabinde de yiyecek gösterilerek uyarıldığında, gıda ile uyarılma örüntüsü için karakteristik birtakım davranışlar ortaya çıkar: Kalb hızının artması, başın kaldırılması, ısırma. Beyindeki tek bir nöronun ateşlenmesi ile farklı sistemlerdeki binden fazla nöron aktive olmaktadır. Memelilerde kumanda edici nöronların mevcudiyeti gösterilememiştir ama motor faâliyeti tetikleyen spesifik hücre grupları vardır, bunlar da omurgasızlardaki kumanda edici nöronlar gibi çalışırlar. Memelilerde doğuştan getirilen davranış örüntülerinin mevcut olup olmadığı pek çok araştırmaya konu olmuştur. Yavru maymunlarda doğuştan getirilen bir salıverilme mekanizması bulunduğu gösterilmiştir. 

İnsan davranışlarında doğuştan gelen faktörlerin rolünün ne olduğu suâlinin cevabının verilmesi kolay değildir. Savaşmaktan sevişmeye, çalışmaktan ibâdete kadar pek çok davranışın, öğrenmenin yâni kültürel etkilerin sonucu oluştuğu düşünülmektedir. İnsanlarda prenatal hormonal etkilerin doğum sonrası cinsel davranışları etkileyebildiği bilinmektedir. Ayrıca bâzı davranış örüntülerinin evrenselliği, sâbit-eylem örüntüsüne benzer motor örüntülerin ve bâzı nispeten karmaşık motor örüntülerin öğrenme söz konusu olmaksızın varlığı, insanlarda da doğuştan getirilen davranış kalıplarının bulunduğunu göstermektedir. Genel olarak zekâ düzeyinin gelişmesinde sâdece eğitim ve öğretimle izah edilmesi mümkün olmayan genetik bir komponent vardır

Derin tendon refleksleri, göz kırpma tepkisi, irkilme cevabı [startle] gibi basit davranışların yanı sıra, bütün insanlarda ortak birtakım dürtü ve ihtiyaçlar vardır: Açlık, susuzluk, cinsellik gibi... Ayrıca, insanın ihtiyaçları basit bir hayvanınki gibi sınırlı da değildir. Hangi kültürel seviyeden olursa olsun, bütün insanların toplumsal temas ve duygusal paylaşım gibi ihtiyaçları vardır. Kompleks insan davranışlarının evrenselliğinin en güzel örneklerinden biri de heyecanların dışa vurulmasıdır. Öfke, korku, neş'e gibi yaşantıların yüze yansıyan ifâdesi hiç alâkasız ve birbirleriyle temasta bulunmamış kültürlerden gelen insanlarda aynıdır ve bu da, emosyonların dışa vurulmasının güçlü kalıtımsal yâni doğuştan getirilen faktörlerin etkisi altında olduğunun delilidir. Fasiyal motor örüntü de farklı kültürlerde benzerlik gösterir. Bâzen insanlarda da hayvanlardaki yer değiştirme aktivitesine benzeyen davranışlara rastlanır [stres altında iken veya zihinsel bir çatışma yaşarken gerinme, saçlarıyla oynama gibi]. 

Bütün bunları dikkate alınca, binlerce senedir mistiklerin, peygamberlerin ve şimdiki anlayışımıza göre bâzı "psikotiklerin bahsettikleri evrensel / küllî bilginin [tasavvuftaki Levh-i Mahfûz] içimizde mevcut olduğundan, en azından ona ulaşacak beyinsel holografik mekanizmaların varlığından bahsetmek mümkündür. Ulaşım da meditatif aktiviteler [transcendence: mistik, artistik yaşantılar, vecd hâlleri], birtakım özel teknikler ve sembolik-allegorik düşünce ile mümkündür. Oraya kortikal lineer / rasyonel / seri işlemli mantıkla ulaşılamaz. Mistik ve meditatif disiplinlerin hepsi bu bölgeyi bombardımana tâbi tutarak düzenleyen, ayarlayan tatbikatlardır: Zikir, ritüeller, ritüelik grup aktiviteleri, bireysel veya kollektif trans hâlleri, yoga vs. Hz. Muhammed'in de, Buda'nın da, Lao Tse'nin de, makalenin başında bahsettiğim hanımefendinin yaptıkları da oraya ulaşmaktı. Bu sâyede bütün evrimsel yâni küllî bilgiyi tattılar. Ama Hakikat konuşma lisanına dökülemez ki! Hallâc'ın "En-el Hakk'ını, hani ifâde yerindeyse Allah'ı [isteyen buna Tanrı, God, Yehova, İç Gerçeklik vs. diyebilir] târif etmek, yâni hippokampal ve üst kortikal konuşma lisanına tahvil etmek gayri mümkündür. Yaşantılar [experiences] söze dökülemez ama birer ruh hâli [psychic state] olarak yaşanabilir ancak.

Nitekim sinirbilimin öncülerinden Joseph, kitabında (1996) şu başlığı verdiği bir bölüm yazmıştır: "Limbik Sistem ve Amigdala: Tanrı'ya Uzanan Transmitter. Bu olağanüstü yaşantılar psikotik addedilemeyecek büyük mistiklerde, peygamberlerde yaşanmıştır. Günümüz sinirbiliminde buna yol açabilecek bir mekanizma bilinmektedir: Çözülme [dissociation]. Ben bu patolojik olmayan, mistik yaratıcılıkla sonlanan dissosiyasyonlara "assosiyatif dissosiyasyonlar [associative dissociations] diyorum. Patolojik olanlardan farklı olarak, bunlar bir eserin yaratılışıyla sona eriyor. Psikotik mani hecmesinden sonra Tanrı'yı keşfeden hastamda da aslında yazılı veya çizili olmayan bir eser var: Kendini aşmak. O takdirde, psikotik olanla "sağlıklı olanın turnusol kâğıdı da belirsiz! Buradaki en önemli anahtar kelime işlevselliktir

Amigdala adındaki temporal lobun anterior kısımlarındaki küçücük nukleuslar topluluğunun işlevinin sâdece korkma-hazzetme, cinsellik-iğrenme gibi Yin-Yang tarzı en temel ve çiğ itkileri [impulses] doğurmak olduğu zannedilirken, son senelerdeki sinirbilim araştırmaları burasının aynı zamanda arkaik ve filogenetik hâfızanın da merkezi olduğunu ortaya koydu. Hippokampusun en erken 3 yaşta faâl hâle geçtiğini, ondan önceki dönemlerle ilgili hâtıraların amigdalada depolandığını, erken çocukluk çağı yaşantılarının ve travmalarının tamamen burada saklandığını, hayatın daha ileri dönemlerindeki çok şiddetli duygusal yaşantıların (özellikle travmaların) gene burayı aktive ettiğini biliyoruz artık. Amigdaladaki bilgiye rasyonel düşünceyle veya mantıkla ulaşmak mümkün değil ama meditasyonla, vecit hâlleriyle, seri-işlemideğil de paralel-işlemi devreye sokan sembolik-allegorik düşünceyle aktive etmek mümkün. Hâttâ Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR)gibi tekniklerle buranın "terbiye edilmesi ve Post-Travmatik Stres Bozukluğu gibi hastalıklarda travmadan arındırmada kullanılması gündeme geldi(Lipke 1999, Shapiro 2001).

Cloninger ve arkadaşlarının (1993) çalışmalarıyla evrimsel kökenli sebatkârlık, yenilik arama, zarardan kaçınma ve ödül bağımlılığı şeklinde dört temel huyumuz [temperament] olduğunu ortaya koydu. Akiskal ve arkadaşları da duygulanımsal huyları [affective temperaments] târif ettiler. 

 

Temel davranışsal özelliklerimiz daha döllenme sırasında belirleniyor. Evrimsel psikologların iddia ettikleri nihaî-esas sebep [ultrimate causation] düşünüldüğünde neredeyse bir alınyazısı [mukadderat: predestinaton] söz konusu. İyi de, her şeyi buna indirgeyebilir miyiz? Jerry Fodor'un belirttiği gibi, bu beyinde de belli davranışların yürütüldüğü özel amaçlı işlevsel sinirsel ağlar, yâni zihinsel modüller var. Hâttâ Chomsky'nin lisanla ilgili olarak ortaya koyduğu "lisan iktisap aygıtı [LAN: language acquisition device] ve David Marr'ın ortaya koyduğu özel görerek tanıma yeteneği insan türüne özgüdür. Karşılıklı diğerkâmlık [reciprocal altruism], baskın heteroseksüel sistem, toplumsal hiyerarşi ve mertebeleşme, canlının kendi cinsini veya kendisini barındıranı tanımasını sağlayan doğal eylem [imprinting], bağlanma sistemi [attachment system] gibi arketipal davranış stratejileri ise evrimsel skalada yükseldikçe rastlanan davranış örüntüleridir. Ama donanımda yüklü olan bu stratejilerin faâliyete geçebilmesi için öğrenme, eğitim gerekiyor (Evans ve Zarate 2000). Hayvanlar âleminde müşahede edilen saldırganlığı dört ana grupta toplamak mümkündür. Moyer'in 25 sene önce yaptığı tafsilâtlı saldırganlık sınıflaması hâlâ geçerliliğini korumaktadır (Moyer 1976).

Dikkat edilecek olursa, bütün bu saldırganlık tipleri insan davranışlarında da mevcuttur; hele sonuncusu, oldukça bize hastır. Diğer hayvanlarda rekabet önemli bir seleksiyon faktörüyken, bu rolünü insanda da koruduğu âşikârdır. İnsanlığın ilk dönemlerinde de saldırganlık, küçük grupların diğer gruplardan kendilerini korumaya yönelik pratik ihtiyaçlara hizmet etmekteydi. Ancak, pratik ihtiyaçlara hizmet eden saldırganlığın, bugün insanlığın tümünü ortadan kaldırmaya yönelik davranış kalıbı hâline geldiği de söylenebilir (Nazizm'in uygulamaları, Afrika'da, Kıbrıs'ta, Bosna'da, Makedonya'da ve Ortadoğu'da yaşananlar hazin birer örnektir).

NURTÜR

Cloninger ve arkadaşlarının (1993) modelinde de önceleri iki karakterden bahsedilmiştir: Başına buyrukluk ve işbirlikçilik; sonradan, insan türüne özgü olan kendini aşma özelliğini de katmıştır. Eğer türümüze özgü temel işletim programlarını birer yazılım [software] olarak ele alırsak, bu temel set program belli kritik / epikritik dönemlerde belli yeni yazılımların ve/veya güncelleştirmelerin yapılmasını talep eder. Yâni natürün nurtürden hayat boyu beklentileri olur. Meselâ oral dönemde annenin sütünden çok sevgisi, ten temâsı ve okşayışı önemlidir. Anal dönemdeise özerkliğin ve dış dünyayla ilişkilerin düzenlenmesinin yazılımları devreye sokulmalıdır. Bunlar yeterince yapılmaz, abartılı yüklenir veya hatalı yazılımlar devreye sokulursa, ortaya psikopatolojiler çıkacaktır. Bu da, natür ve nurtür [yâni bakım veren, âile ve çevre] arasındaki mütemâdi etkileşimler sâyesinde gerçekleşecektir (Rutter ve ark. 1997), yakın süreçler [proximate processes] sâyesinde hissedilen "iyilik hâli ile bireyin "şekillenmesini sağlayacak, genotipler fenotipe -endofenotipler- dönüşecektir (McVicar 1996, Heyman 2000). Hâttâ potansiyel genetik bozuk predispozisyonların bu etkileşimler sâyesinde bir miktar düzeltilebilmesi [fenotipe dönüşmemesi] dahi mümkündür (Bronfenbrenner ve Ceci 1994). İzoseksüel ortamda yetiştirilen erkek veya dişi rezus maymunlarındaki saldırganca davranış örüntüleri arasında belirgin farklılık bulunmamış ama heteroseksüel ortamdakilerde erkeklerin daha saldırgan, dişilerin daha baş eğici oldukları gözlenmiştir. Bu da, eril ve dişil rollerdeki farklılığın yakın sebep olarak sâdece hormonlarca düzenlenmediğini ama toplumsal etkileşimin bu farklılığı tetiklediğini, yakın sebep olarak hormonal faâliyetin davranışsal etkisinin erkeklerde daha fazla ifâde edildiğini gösterir. Keza yeni doğan erkek maymunlarda androjenlerin baskılanması cinsel açıdan dimorfik davranışı etkilememiş, prenatal androjen verilmesinin ise genotipik dişi bireylerde saldırganlığı arttırdığı bulunmuştur; bütün bunlar doğum sonrası dönemden ziyâde prenatal dönemdeki hormonal etkileşimlerin davranış çizgilerinin [traits] oluşmasında rol oynadığı, postnatal etkileşimlerin çok etki yaratmadığı görülmüştür (Wallen 1996). 

Benzer bulgular özellikle fötal hayatın ilk 1.5/3 ayında fötüsün genotipi XY olsa da, kendi androjenlerine direnci eskiden testiküler feminizasyon denen androjen duyarsızlığı sendromuna yol açtığı, bu çocukların dişi fenotipiyle dünyaya geldikleri bilinmektedir. Daha hafif durumların ise erkek hemcinselliğine, XX fetüslerde fazladan androjene mâruziyetin de lezbiyenliğe yol açtığı gösterilmiştir. Burada natürle nurtür karışmaktadır çünkü özellikle annenin stresi ve/veya aldığı ilâçlar bunu doğrudan etkilemektedir ve anne rahmindeki çocuk bir zamanlar zannedildiğinden çok daha reseptiftir. İşitme, kısmen de görme duyusu aktiftir. Doğum sonrası dönemdeki hatalı yazılım yüklemeleri de müsâit patolojik zemine âdeta hizmet etmektedir (Schwartz 1998). 

Inspiration hem nefes almak, hem de ilham, vahiy anlamlarına gelir; doğum, ölüm, yeniden doğma fantezileriyle yakından ilgilidir. Bu ilâhî, mistik yaşantılar ontojenik açıdan üç özel hâlde yaşanabilmektedir: 1) Fallik dönemde, 2) Dinî-mistik vecd hâlleri ve vahiy yaşantılarında, 3) Artistik yaratıcılık esnâsında. Çocuk fallik aşamaya geldiğinde kendi varlığını dışarıdan tanımaya başlar. Nefes alma ve verme sırasında mumu söndürebilir, camda buğu oluşturup bunu eliyle silebilir. Bunları gerçekleştirirken kaka yapma, gaz çıkarma esnasında da çalışan karın adaleleri de kasılır. Dışkısını artık serbestçe yapabilmekte, önceleri hoşlandığı kokusundan artık hazzetmemekte, çevresindeki nesneleri iyi veya kötü olarak değerlendirebilmektedir. Bir yandan yürüyebilme, sıçrayabilme gibi bireysel, öte yandan da rüzgâr ve bulutların hareketleri, gölgeler, dalgaların hareketleri gibi dış dünyadaki esrârengiz hâdiseler onun ilgisini çeker ve varoluşunu hissetmesini sağlar. Rûyaları, gerçekle hayâl arasındaki farkı anlamasına yardımcı olur. Erkek çocuk, adaleleri de geliştikçe, penisinin ereksiyon kapasitesini gerek günlük hayatında, gerekse uçma, uçurtma uçurma, yükseklere taş atma gibi imajlarla rûyalarında fark etmeye başlar. Bunun tabiî sonucu olarak yapılan mastürbasyonlar ise korkuyu doğurur. Anal dönemdeki "yanlış bir şey yapma kaygısının yerini, fallik dönemde "felâkete yol açma düşünceleri [küçülme, kaybolma, babası tarafından kesilip atılma gibi] alabilir. Yâni bu dönemde fantezilere ve fantastik idraklere, yorumlara büyük bir eğilim vardır. Bir de bunlara Oedipus kompleksini hâlleden çocuğun kimlik gelişimini tamamlayarak omnipotan-grandiyöz-narsisist bir psişik yapıya ulaşmasını ekleyin... 

METODOLOJİK ZORLUKLAR 

Natür - nurtür etkileşimlerini incelerken aşırı basitleştirme veya çabucak birtakım izahlar icat etme açmazından kurtulmak epey zahmetli bir iştir ve indirgeyici değil çok yönlü olarak ele alınması gerekir (Young ve Persell 2000, Rutter ve ark. 1997). Çoğu makalede toplumsal etkileşimler üzerinde durulup, natür kısmı ihmâl edilmiştir (McVicar ve Clancy 1996). Bâzılarında ise değer hükümlerine bağlı tarafgirlik görülür (Schwartz 1998). Eisenberg (1999) natür ve nurtürün zıtlık değil karşılıklılık hâlinde ele alınması ve bu ikisinin ortasına uygun ortamın da [niche] konması gerektiğini vurgular. Nöronların ve sinapsların aşırı bereketli bir şekilde büyüyüp çoğalması, sonra da evrimsel bir program dâhilinde ölmeleri [apoptosis] ve budanması [synaptic pruning] şeklindeki gelişme boşuna değildir; öğrenme in utero başlar ve ölüme kadar da sürer. Bu aradaki etkileşimlerin uygun ortamda ve iyi bir şekilde gerçekleşmesi her iki süreci de doğrudan etkiler; hangi sinapsların ve nöronların yaşayıp hangilerinin öleceği üzerinde doğrudan etkiye sâhiptir. 

Büyüme ve gelişme farklı şeylerdir. Çocuklar aynı zaman ve sırayla büyümez ve/veya gelişmez. Bu da donanımın gelişmesi, yazılımların nispeten daha erken veya geç talep edilmesi, donanımın reseptif gücüne göre yazılımın doğru yüklenmesi gibi sorunsalları gündeme getirir. Bâzı çocuklarda beynin belli bölgeleri geç ve/veya yetersiz gelişir. Bunun en tipik örneği klâsik genel ismiyle disleksilerdir. Daha hafif olanlar ise konuşmada, yürümede veya daha spesifik işlevlerdeki gecikme veya erken olgunlaşmalardır. Bu çok kritik-epigenetik dönemlerde çocuğun yakından takibi, onun bireysel özelliklerine göre natür - nurtür etkileşiminin ayarlanması özel bir önem taşır (Srivinas 2000). Meselâ çekirdek cinsel kimliğin oturmasında da bu olgu esasî derecede öneme hâizdir (Robbins 1996). Saldırganlığın düzenlenmesi ve organizma ile çevre arasında seri, seçici [selective] ve yeni akomodasyonların kurulması açısından da hem genetik hem de çevresel etkenler temel tâyin edici bir rol oynar; toplumsal uzlaşma için bu akomodasyon birincil dereceden öneme sâhiptir (Cairns 1996). 

KÜLTÜR

Her ne kadar üst primatların da bir nev'î kültürlerinden söz ediliyorsa da, kültürel evrimi biyolojik evriminin önüne geçmiş bilinen tek canlı türü Homo sapiens sapiens'tir. Kendi habitatını kendi aleyhine ve bilinçli olarak değiştirebilen tek türüz. Yâni melek de, şeytan da biziz. Yâni bizim bir de memetik [kültürel genlerimiz] yönümüz var ve psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkışında bunun da önemli rolü söz konusu. 

İngilizler'in hipomanik diyeceği İtalyan, İtalyanlar'ın şizoid diyeceği İngiliz örnekleri pek fazladır. Çağımızın en büyük sorunsallarının başında gelen açlık, sefâlet, temel güven duygusu eksikliği, hem ulusal hem de uluslararası göçler, âidiyet mensubiyet duygusunun kaybolması ve yok mekânların [non-places] yok insanları [none-people], içi boşalmış kendilikler ve yabancılaşma başta depresyon ve sınırda-kişilik salgını olmak üzere, her türlü psikopatolojiye ve hastalığa zemin ve vasat oluşturmakta. 

Değişik kültürlerde Batı tıbbının delilik addettiği hâller normâl veya ârızî geçiş dönemleri olarak telâkki edilir. O derece ki, Çinliler Batı icadı DSM ve ICD sistemlerini reddedip, kendi nozolojilerini ve taksonomilerini kurmuşlardır. Bu olguyu yeterince fark eden Batılı bilim adamları kültüre bağlı sendromlardiye bir kategori icat edip, bunu alt gruplarda sınıflamışlardır (Simons ve Hughes 1985). 

Bu sendromların çoğunun DSM veya ICD sistemlerinde kendilerine tekabül eden bir entite yoktur, bâzıları ise benzerler. DSM-IV'te (Amerikan Psikiyatri Birliği 1995) en az yedi kategori târif edilmiştir: 

1. Organik bir sebebe bağlanamayan, o bölgede bir hastalık olarak kabûl edilen ve herhangi bir Batı hastalığına benzemeyen âşikâr psikiyatrik hastalık: Meselâ Malezya'da görülen amok

2. Organik bir sebebe bağlanamayan, o bölgede bir hastalık olarak kabûl edilen, bir Batı hastalığına benzeyen ama bölgesel olarak Batı hastalığından çarpıcı derecede farklılıklar gösteren âşikâr bir psikiyatrik hastalık: Meselâ Çin'in nevrastenisi denebilecek olan shenjing shaijo'nun semptomları Majör Depresif Bozukluğa çok benzer ama somatik yönü çok önde gelir ve çökkün duygudurum hemen hiç görülmez. Keza, Japonlar'a mahsus bir sosyal fobi benzeri tabloya da taijin kyufusho denir. 

3. Henüz Batı tıbbı tarafından fark edilmemiş farklı bir hastalık: Yeni Gine'deki yamyam kavimlerlerde görülen kuru hastalığı Creutzfeldt-Jakob, deli dana hastalığı gibi bir prion demansıdır. 

4. Organik sebebi olabilen veya olmayan, bir Batı hastalığının alt grubuna benzeyen veya Batı tarafından hastalık kabûl edilmeyen semptomları olan bir hastalık; başka bir ifâdeyle, pek çok kültürel düzende rastlanan ama sâdece bir veya birkaçında hastalık olarak kabûl edilen bir fenomen: Genital organların gömülüp kaybolması şeklinde kendini belli eden koro buna bir örnektir; bâzı kültürlerde fobi, bâzılarında hezeyan olarak görülür. 

5. Batı tarafından kabûl edilmiş mekanizmalara, Batı deyimlerine uymayan ama kültürel olarak kabûl görmüş olan, Batı'da uygunsuz düşünce, hezeyan veya hallüsinasyon olarak telâkki edilen birtakım izahlar, inanışlar: Büyücülük, Karayib Adaları'ndaki köklerle büyü, Akdeniz havzası'nda ve Lâtin Amerika'da yaygın olarak inanılan kem gözlülük (nazara uğrama) bunlara örnektir. Bizim ülkemizde de bu tür inançlar ve bunlara inananları sömürenler (medyumlar, büyücüler, üfürükçüler) yaygındır. 

6. Sıklıkla trans veya pozesyon hâlleriyle karakterize olarak ortaya çıkan ve Batı kültüründe psikoza, hezeyana veya hallüsinasyonlara delâlet eden ama o kültürde kabûl gören bir hâl veya davranışlar serisi: Ölüleri veya onların ruhlarını görme, seslerini işitip onlarla konuşma, kaybettiği sevdiğinin rûhuyla temâsa geçme gibi. 

7. Belli bir kültür ortamında iddialara göre bulunduğu söylenen ama aslında var olmayan, ama bir psikiyatra yâhut antropologa bildirilebilen bir sendrom: Anglokian Kızılderilileri'nde rastlandığı söylenen windigo (bir yamyamlık takıntısı türü, mevcudiyetine itirazlar yükselmiştir) buna bir örnektir. Tıpkı büyücülük, cadılık iddialarının savunmalarında olduğu gibi kullanılabilir. 

EVRİMSEL PSİKİYATRİYE GÖRE HASTALIKLAR

Genetik bozulmayla üreme başarısının düşmesi, buna mukâbil, genetik sıhhât [genetic fitness] ile üreme başarısının doğru orantılı olarak artması, insan davranışının temel amacının üremek olduğu hipotezinin ortaya atılmasına sebep olmuşsa da, bu yanlış bir çıkarsamadır. İnsan davranışların amacının, kısa süreli hedefleri başarmak (hayatta kalması için gerekli kaynakları temin etmek, arkadaş edinmek, eş bulmak ve hoşa gitmeyen emosyonların etkilerini azaltmak) üzerine kurulduğunu kabûl etmek, davranışların kökenlerini anlamamızı sağlayacak daha doğru bir açıklamadır. Bu mânâda bağlantı kurulacak olursa, daha az enerji ile kısa süreli hedefleri başarmak, üreme şansını da arttıracaktır. Canlının hayatta kalması için temel şart, bulunduğu fiziksel ve toplumsal çevreye adaptasyondur. Ancak adapte olabilenler aynı türün diğer üyelerine göre hayatta kalma ve üreme şansları artacaktır. Evrim adaptasyondur denilebilir. İnsan dışındaki birçok canlıda adaptasyon için gerekli donanım kısıtlıdır. Ancak donanımlarına uygun çevrede yaşayabildikleri sürece hayatta kalma şansları vardır. İnsan, aslında, birçok canlıdan fiziksel açıdan daha zayıftır ve bu zayıflığını toplumsallaşmasındaki ve çevresini manipüle edebilmesindeki başarısı telâfi eder. Evrimsel teoriye göre toplumsal çevre, kişilik özelliklerini sofistike hâle getirmeye katkıda bulunan, kısa süreli hedeflerin başarıldığı bir arenadır. Toplumsal hiyerarşi toplumsal tercihleri ve diğerlerinin bireylerden birinin davranışı üzerindeki beklentilerini etkiler. Toplumsal çevrenin stabil olmaması kısa süreli hedefleri başarma mâliyetlerini yükseltirken, bunları başarma oranını ve ihtimâlini de azaltır. Toplumsal mâlûmat [information] fiziksel ve ruhsal durum üzerinde doğrudan etkiye sahiptir. Sürekli olumsuz mâlûmat akışı semptomları tetiklerken, sürekli olumlu malûmat akışı semptomların yoğunluğunu azaltır.Evrimsel çerçeve içinde emosyonlar, kısa süreli hedefleri başarma hakkındaki bilginin kaynağıdır. Bu konuda, özellikle serebral plastisite konusunda elde edilen bilgilerin ışığında, hem büyük ölçüde Darwin'in hem de -muhtemelen pek kısıtlı bir ölçüde, özellikle de kültürel evrimde - Lamarck'ın haklı çıktıkları söylenebilir: İntibak edemeyen ölmekte (doğal seleksiyon) ama çevresel zorlanmalarla intibak da, henüz tam derecesi bilinmese de, gerçekleşmektedir. Nesiller boyunca farelerin kuyrukları kesilmesine rağmen yavrularının kuyruklu dünyaya gelmeye devam etmeleri şeklindeki klâsik deneydeki yapay değişikliğin adaptif -dolayısıyla da evrimsel- bir yönü yoktur; aynı şey binlerce senedir sünnet olanların neden sünnetli çocuklar dünyaya getirtemedikleri için de geçerlidir. Çünkü her iki malûmat da genoma intikal etmemektedir! Buna karşılık, yeni antibiyotiklere direnç kazanan bakterilerin yaptığı şey adaptasyonun ve evrimin hızlı gözlemlenebilen örneklerini teşkil eder. Bizim için hayırlı olmayan bu gelişme, o mikroorganizma için bir zaferdir ve genetik sıhhâtleri artmıştır. Belki bu arada o bakteri türünün çoğu telef olmakta ama adaptasyon sağlayan az bir kısmı çoğalarak ortama yayılmaktadır. Bütün mes'ele şudur: Böyle bakterilerden o kadar çok vardır ki, belli bir nüfusun %90'ının ölümü dahi ortadan kalkmalarına yeterli olmaz; daha mütekâmil canlılarda evrimin daha yavaş, zor ve uzun zamanda gerçekleşmesi hem değişime mâruz kalacak çok sistemin bulunmasından, hem de fedâ edilebilecek bireylerin azlığından kaynaklanmaktadır. 

İnsan dışındaki birçok canlıda adaptasyon için gerekli donanım kısıtlıdır. Ancak donanımlarına uygun çevrede yaşayabildikleri sürece hayatta kalma şansları vardır. İnsan, aslında, birçok canlıdan fiziksel açıdan daha zayıftır ve bu zayıflığını toplumsallaşmasındaki başarısı telâfi eder. Hastalıkların nedenselliği hakkında her ekolün farklı görüşleri vardır. Psikanalistler intrapsişik çatışmaları, davranışçılar yetersiz veya disfonksiyonel öğrenmeyi, biyomedikal ekol ise genlerdeki anormâlliği ve diğer biyolojik bozuklukları vurgular. Ayrım daha ziyâde bozuklukların organik mi oldukları veya çevre şartlarından dolayı mı ortaya çıktığı yönündedir. Hâlbuki evrimsel psikoloji için organik veya organik olmayan ayrımı kullanışlı değildir. Klinik psikiyatride psikolojik değerlendirme ve davranış analizi arasındaki dengenin bozukluğu, geçerli teşhis kriterlerinin geliştirilmesindeki en büyük engeldir. Mevcut durumda teşhis hastanın bildirdiği sübjektif şikâyetlere göre koyulur. Hastalar, hastânede yatış periyodları hâriç, esas yaşadıkları çevrede nâdiren gözlemlenirler çünkü psikiyatride davranışları ve işlevi değerlendiren teorik ve metodolojik bir çerçeve yoktur. Adaptasyonist yaklaşım böyle bir çerçeve sunabilir. Sosyobiyolojik çerçeveden bakıldığında sübjektif rahatsızlık hissinin, istatistiksel olarak anormâl davranışların veya organik değişikliklerin mevcudiyeti bir hastalık teşhisi için ne gerekli, ne de yeterlidir. Örneğin hipomanikler ve antisosyaller sübjektif rahatsızlık hissi duymazlar. Hayatları boyunca hiç bir demans belirtisi göstermeyen insanların otopsilerinde, beyinlerinde nörofibril yumakları tesbit edilebilir. Yine istatiksel olarak anormâl denilebilecek fizyolojik değerler illâ ki bir hastalığa eşlik etmeyebilir. Hastalığın esas sebebi maladaptasyondur. Psikiyatrik hastalıkların sınıflandırmasında sosyobiyolojik teori uygulanacak olursa, primer vurgu işlevselliğe yapılır; semptom ve belirtiler ikinci plânda kalır. Örneğin böyle bir sınıflandırma sisteminde, işlevsellikleri ortalama veya ortalamanın üzerinde yer alan kronik anksiyeteliler, somatizasyonlular, hafif şiddetteki fobikler, semptomları inkâr edilmemesine ve tedavi görmeleri gerekmesine rağmen, bir hastalık tanısı almayacaklardır. Buna karşılık, sübjektif olarak rahatsızlık hissetmeyen ama işlevsellikleri ortalamanın altında olan kişiler, bu sınıflandırma sisteminde bir hastalık tanısı alacaklardır. Bu bakış açısı, toplumsal-kültürel evrim açısından da, başta sorduğumuz suâle bir cevap verir: Hallüsinasyonları, mistik yaşantılarıyla din kuran karizmatik kişilerin öğretileri tarih arenasında toplumsal evrime mağlûp olmayıp ayakta kalabildikleri ve işlevselliklerini korudukları için birer realite olarak karşımızda durmaktadırlar. Meselâ depresyon, geçmişte hedefleri başarmak içim yapılan teşebbüslerin mâliyetinin gereğinden fazla olduğu bilgisini verir. Anksiyete ise gelecekteki kısa süreli hedeflerin ya başarılamayacağı, ya da kâr-zarar dengesinde zarara uğranılacağı bilgisini verir. Frustrasyon (hüsran: engellenme) mevcut durumda zararda olunduğu anlamına gelir. Memnuniyet ise hedefleri başarma mâliyetinin çok düşük olmasına işâret eder. Emosyonların ikinci işlevi, davranış ve strateji değişikliğini başlatmaktır. Istırap, anksiyete ve öfke kognitif değerlendirme devreye girmeden davranışsal cevapları ortaya çıkarır. Emosyonların üçüncü işlevi toplumsal düzenlemedir. Emosyonlar, aynı zamanda, işâretlerdir [signals]. Gülümseme hoşlanma sinyali verir ve genellikle diğerlerinin de sosyal katılımını sağlar. Öfke, hoşlanılmayan bir durumla karşılaşıldığı ve bu durum devam ederse saldırganlığın ortaya çıkacağı işaretini verir. Çökkünlük, toplumsal yarışmada kaybedildiği anlamına gelir. Zâten, biyolojik açıdan hazır olmadığımız sür'atte ilerleyen kültür, bizi sürekli olarak şizo-paranoid, zaman zaman da depresif pozisyona doğru zorlamaktadır.

Esas sebep veya esas nedensellik [ultimate causation] evrimsel bir kavramdır. Geçmişteki bâzı davranış kalıplarının neden diğerlerine tercih edildiğini açıklar. Refleksler ve emosyonlar gibi davranış kalıplarının, insanlık tarihinin daha önceki periyodları sırasında adaptif oldukları için seçildiklerini ileri sürer. Psikiyatrik bozuklukların izahında esas sebeple en yakın sebep (proximate cause) farklı yerlere sâhiptir. Esas ve en yakın sebepler bir hastalığın izahında tamamlayıcı iki ana unsurdur. Örneğin depresif bozukluğun en yakın sebep açıklamaları nörotransmitter defektleri ve semptom ile belirtiler arasındaki ilişkide odaklanmaktır ("serotonin azalması veya filânca reseptörün duyarsızlığı depresyona, homisid ve süiside yol açar gibi indirgeyici yaklaşımlar); başka bir ifâdeyle, semptom ve belirtilerin nörotransmitter defektlerinin sonucu ortaya çıktığı kabûl edilir. Genel olarak duygudurumu bozukluklarından sorumlu tutulan nörotransmitterlerden serotonin, noradrenalin, diğer katekolaminler, endojen opiat sistemleri ve sitokinlerdir. Hâlbuki, esas nedensellik aynı semptom ve belirtileri evrimle ortaya çıkmış özellikler olarak görür. Bu semptom ve belirtiler, diğerlerine o kişinin sıkıntı yaşadığı, yardıma ihtiyacı olduğu mesajını verir. Depresif kişi, depresyonun semptomlarından biri olan sosyal çekilme sâyesinde zarar görebileceği toplumsal etkileşim[ler]e girmeyerek veya giremeyerek kendini muhtemel yeni zararlardan korumuş olur. Bu, aynı zamanda, kişiyi enerji tüketici davranışlardan uzak tutarak, onun mevcut enerjisini korumasına ve yeniden normâle dönmesine imkân sağlar. Çevrenin yardımıyla ve toplumsal sorumluluklardan uzak kalarak enerjinin yeniden depolanması sâyesinde birçok depresif kişinin kendi kendilerine düzelerek yeniden normâl hayatlarına dönmesi, sâdece hastalıkların anlaşılmasında evrimsel izahların önemini göstermekle kalmaz, aynı zamanda, terapilerin faydasına da başka bir izah veya bakış açısı getirir. Bunlar, depresyonun bâzı tezahürlerinin adaptasyonun bir parçası olduğu, bâzı tezahürlerinin ise gerçek anlamda bir bozukluğu veya hatalı savunmaları yansıttığını gösterir. Demek ki depresyonun adaptif bir amacı ve toplumsal etkileşimde diğerlerine mesaj niteliği taşıması söz konusudur. 

Sosyobiyoloji ve adaptasyonist yaklaşım, psikiyatriye oldukça önemli açılımlar getirmiş ve getirmeye devam edecektir. McGuire ve Troisi sosyobiyolojinin psikiyatriye beş temel alanda etkisi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bunlar şöyle sıralanabilir: 1) Davranışın adaptif önemine vurguyla, normâl ve anormâl davranışlar arasındaki ayırımı netleştirmek; 2) Biyoloji ve toplumsal davranış arasındaki özel ilişkileri dikkate alan yeni etiyolojik modeller oluşturmak; 3) Adaptif değerlerini dikkate alarak, psikopatolojik mekanizmaları daha iyi anlamak; 4) Bir psikiyatrik bozukluğun kendi içindeki değişkenleri daha iyi anlayabilmek için işlevsel kapasite üzerine daha fazla odaklanmak; 5) Mevcut diğer modelleri bütünleştirmek. 

Psikiyatrik tanıların kroskültürel yâni kültürden kültüre değişen yanları, transkültürel yâni tanıların evrenselliğini göstermeye çalışan araştırmaların en temel sorunlarından biridir. Başka bir ifâdeyle, mental hastalık kavramı veya herhangi bir psikiyatrik bozukluğun evrensel mi yoksa kültüre özgü mü olduğu sorusu tartışmalı konuların başında gelir. Küreselleşme sürecinin psikiyatriyi üç koldan etkileyebileceği ifâde edilebilir: 1) Birey, kollektif kimlik ve topluluk yaşantısı üzerindeki etkileri, 2) ekonomik eşitsizliğin ruh sağlığına yansımaları, 3) daha örtülü olarak da, psikiyatrik bilgiyi biçimlendirip yayması. Etnokültürel kimlik bireyin kendisine saygısını sağlayan kaynaklardan birisidir. Bu kimlik toplumsal dayanışmayı temin edebilir, ırkçılık ve ayrımcılığın etkilerini azaltabilir. Kültürel psikiyatri etnokültürel kimliği etkileyen politik düzenlemeleri anlamakla yükümlüdür.

Göçler ve elektronik medya üzerinde sanal seyahatler sâyesinde dünya kültürleri giderek melezleşmekte ama bir yabancılaşma ve kültürel erozyon da buna eşlik etmektedir. Duygusal sıkıntının iletildiği kültürel ifâdeler de bu melezleşmeden payını almaktadır. Bu süreç yakın bir gelecekte psikopatoloji kuramlarının gözden geçirilmesini gerektirebilir. Toplumsal davranışların evrimsel izahına göre, evrensel olarak maladaptif ve dahi patolojik olan davranış kalıpları mevcuttur. Psikozlar bu kategoriye rahatlıkla girer. Geleneksel toplumlarda psikotik bireylere daha fazla tolerans gösterildiği şeklindeki klâsik görüş, sanıldığından daha az geçerlidir ve bu toplumlarda da, psikotikler toplum dışına itilebilmektedir. Bu toplumlarda, hangi psikotiklerin kabûl göreceği, hangilerinin dışlanacağı sosyobiyolojik kavramları kullanan yöntemler ile tesbit edilebilir: Burada anahtar sosyobiyolojik kavram, karşılıklı özgeciliktir [karşılıklı diğerkâmlık; reciprocal altruism]. Psikotik bireyler karşılıklı özgecilik davranışı göstermekte yetersizdirler. Bu nedenle de toplumsal çevrede kendilerine yer bulamazlar. Hâttâ, psikotiklerin akrabaları bile psikotiklere daha az özgeci davranır. Çünkü psikotikler diğerlerinin kapsamlı sıhhâtlerine [inclusive fitness] fazla katkıda bulunamazlar. Bu hipotez, psikotiklerin akrabalarının verdikleri toplumsal desteğin, psikotiklerin üreme kapasiteleriyle doğru orantılı olduğu görüşü ile desteklenmiştir. Diğer bozukluklar ise kültürel farklılık göstererek, çevresel şartlara bağlı olarak ya maladaptif olur ya da olmazlar. Psikiyatrik tanılar içinde kültürden en fazla etkileneni, kişilik bozukluklarıdır. Bu kategorinin bir psikiyatrik tablo olduğu bile, kroskültürel açıdan tartışmalıdır. Mevcut psikiyatrik durumda, kişilik bozukluklarına bu denli vurgunun, Batı bireyciliğinin içi boş kendilik ideolojisini yansıttığı düşünülmektedir. Geleneksel toplumlarda kendilik daha ziyâde toplum tarafından oluşturulduğundan, kişilik patolojileri bireysel değil, sosyal bünyede kendine yer bulur. Evrimsel psikiyatriye göre, kişilik özellikleri, insan topluluğu içinde yaşamak için gerekli adaptasyon mekanizmaları sonucunda şekillenmiştir. Bu durumda, kişilik bozuklukları, potansiyel olarak adaptif olan kişilik özelliklerinin çevre koşullarına bağlı olarak şekillenerek maladaptif hâle gelmesidir. Kişilik bozukluklarının spesifik kategorileri, sosyobiyolojik terimlerle yeniden formüle edilmiştir. Buna göre, örneğin Antisosyal Kişilik Bozukluğu, toplumsal ilişkilerde dizginlenemeyen tarzda statü ve otorite elde etme çabasını yansıtır. Kadim Isparta'da veya günümüz New York'unun sokaklarında makbûl ve muteber bir davranış tarzı olan bu tablo, DSM kriterlerine göre bir bozukluktur! Bu fenomen karşılıklı özgecilik (diğerkâmlık) sistemindeki bir aksamayı gösterir. Karşılıklı özgecilik sistemindeki yetersizlik, paranoid kişilikte görülen aşırı kuşkuculukta da görülür. Şizoid kişilik ve bağımlı kişilik bozukluğu, bağlanma sistemindeki defisitlerin sonucudur. Günümüzde toplumsal çevre, temel insanî ihtiyaçlara zıt özellikler taşımaktadır. Modern toplumlar, insanın evrim sayesinde adapte olduğu ortamdan çok uzak bir yapı içindedirler. Modernite, postmodernizm ve nihaî olarak globalizasyon da, yabancılaşmayı ve temel güven duygusunu zedeleyerek, çeşitli psikopatolojilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamakta, sürekli yeni adaptasyonlara gerek yaratmaktadır. Küreselleşmeyi heterojen bir süreç olarak değerlendirenler, küreselleşmenin kültürler arası etkileşim olduğunu belirterek, sâdece Batı modernitesinin sonucu olarak görülmesine karşı çıkmaktadırlar. Küreselleşme etkisiyle gittikçe daha fazla insan göçmen veya mülteci olarak sınırları geçerek Batı'ya ulaşmaktadır ve karşılıklı bir etkileşim yaşanmaktadır.

Evrimsel psikiyatriye göre, bâzı hastalılar adaptif stratejinin ürünüdür. Bir hastalığın tezahürlerinden bâzıları, doğrudan insan bedeninde ortaya çıkan defektlerdir. Sarılık veya nöbet gibi semptomlar/belirtiler buna örnek olarak gösterilebilir ve adaptif değerleri yoktur. Bâzı tezahürler ise, bozukluğa karşı geliştirilen savunmalar veya hatalı savunmalardır. Örnek olarak ağrı ve ishâl birer savunmadır ve adaptif özelliklere sâhiptir; ancak uzarsa, kronik ağrı ve dehidratasyon ortaya çıkarak, hatalı savunmalara örnek oluşturur. Bir defekti düzeltmek her zaman yararlıdır, oysa ki bir savunmayı ortadan kaldırmak zararlı olabilir: Akut gastroenteritte ishâl ve kusma toksinin atılması için devreye giren savunma reaksiyonlarıdır ve bunları ilâçlarla kesmek hastayı kötüleştirebilir ama kronik hâl alan benzer bir klinik sendrom o birey için tüketici hattâ öldürücü seyredebilir. Aynı mantıkla, yapılan bir hatayı müteakip gelişen çökkün duygudurumu bir Majör Depresyon olarak ele alıp ilâç tedavisine başlamak, kişinin adaptif savunmalarını kıracak, yanlışlıklarından ders ve ibret almasına engel olacaktır. Komplike olmamış yas tepkilerini "tedavi etmek kişilere yarar değil zarar verecektir çünkü adaptif süreç (kaybedilen nesnesiz yaşamayı öğrenme) kırılacaktır. Kısa sürede düzelen Anoreksiya Nervoza vak'alarında, bu durumun, kadınlar tarafından erkek partnerin bulunma ihtimalinin düşük olarak değerlendirilmesi sonucunda olgunlaşma, üreme ve eş seçimi süreçlerini erteleme stratejisi olarak kavramlaştırılabileceği ileri sürülmüştür. Postmenapozal bir kadında erotomanik hezeyanların ortaya çıkması da, üreme işlevinin kaybının telâfisi olarak yorumlanabilir. Adaptif stratejiler ve psikiyatrik bozukluklar arasındaki ilişkide en fazla vurgu depresyona yapılmıştır. Yukarıda verdiğimiz örneklerde de görüleceği gibi, depresyonun bâzı görünümlerinin adaptasyonun bir parçası olduğu, bâzı görünümlerinin ise gerçek anlamda bir bozukluğu veya hatalı savunmaları yansıttığı son zamanların tartışmalı konusudur. Depresyonun adaptif değeri olduğu, bir anlamda toplumsal etkileşimde diğerlerine mesaj niteliği taşıdığı ileri sürülmüştür.

Etolojik gözlemlerden yola çıkarak insanda görülen psikiyatrik hastalıkların anlaşılmasına yönelik çabalardan biri Charlton'un hipotezidir; depresyon için keyifsizlik teorisi [malaise theory] adını verdiği yeni bir etiyolojik model teklif etmiştir. Teori, kaynağını, hayvanlarda görülen hastalık davranışı [sickness behavior] adını verdiği bir adaptasyon mekanizmasından almıştır. Hastalık davranışı hayvanlarda akut bir enfeksiyon veya enflamatuar hastalığa karşı geliştirilen fizyolojik ve psikolojik adaptasyon olarak tanımlanır. Etolojik gözlemlerde, hastalık davranışı gösteren hayvanların, ateş, yorgunluk, uykululuk, psikomotor rötardasyon, anhedoni ve kognitif işlevlerde bozulma sergiledikleri görülmüştür. Bu tablo, ateş hâriç, insanlardaki majör depresyon semptomlarının aynıdır. Hastalık davranışı, enerjiyi korumak, riskleri azaltmak, immün cevabı arttırmak gibi işlevleri yerine getirir. Majör depresyon da, bir anlamda, fiziksel bir hastalığa davranışsal bir cevap olarak düşünülebilir. Çökkün duygudurum keyifsizliğin ürünüdür. Böylece depresyonun birincil olarak bir affektif bozukluk olmadığı, depresyonda birincil patolojinin somatik olduğu, çökkün duygudurumun bozulmuş fiziksel duruma ikincil geliştiği iddia edilmektedir. İnsanlarda, fiziksel bir bozukluk olmadan hastalık davranışının eşdeğeri olarak kabûl edilen majör depresyon nasıl ortaya çıkmaktadır? Charlton'a göre, bunun sebebi, sitokinler olarak bilinen immünoaktif ajanlardır. Majör depresyonun sitokinler ile ilişkisini vurgulayan çok sayıda araştırma yayınlanmaya başlamıştır. İnsanlarda sitokin kullanılması akut depresif tablolar oluşturmaktadır. Anormâl sitokin metabolizması sonucu hastalık davranışının maladaptif formu olarak majör depresyon karşımıza çıkmaktadır. İmmün sistem, bir alıcı-duyusal organ gibi davranarak, merkezî nöro-endokrin yapıları cereyan etmekte olan immün faâliyetten haberdar eder; immün-nöroendokrin devreler de immün cevabın düzenlenmesine katkıda bulunur. Hormon benzeri maddeleri imâl etme kapasitesi sâyesinde, immün sistem de enfektif, enflamatuar ve neoplastik süreçlere karşı gösterilecek nöro-endokrin ve metabolik ayarlarda yer alır. Vücudumuzda kendinden olanla olmayanı tefrik edebilen başlıca iki sistem olan nöro-endokrin ve immün sistemlerin işlevleri de çok iç içe geçmiştir.

Lenfositlerde imâl edilen interlökin-1 (IL-1) beyinsapından hipotalamik paraventriküler nukleusa (PVN) giden noradrenerjik projeksiyonları aktive eder. Bu girdi de hipotalamo-pituiter-adrenokortikal ekseni (HPA) aktive ederek, hipotalamusun eminensia medialisinden kortikotropin salıverici faktör (CRF) salıverilmesini sağlar. CRF, anterior hipofizden ACTH salgılanmasını çoğaltarak, sürrenal korteksten glükokortikoidlerin sentezlenmesini ve salıverilmesini arttırır. Glükokortikoidler ise lemfositlerde gerçekleşen sitokin imâli üzerinde negatif geri-bildirime yol açar. Başta depresyon olmak üzere, bütün psikiyatrik bozukluklar stresör etki gösterirler. Hücre tiplerinden en çok CD4, CD3, CD16-56, CD19 üzerinde çalışılmışsa da, en anlamlı sonuçlar CD16 (Doğal Öldürücü: NK) hücrelerinin sayı ve işlevlerinde bulunmuştur. Daha ziyâde sitokinler, IL/1, tümör nekrotizan faktör (TNF) ve IL-6 üzerinde durulmuştur. Son dönemlerde adhezyon molekülleri ve "heat shock protein (HSP) üzerinde yoğunlaşılmaktadır. Stresi yüksek olan kişilerde lokal yara iyileşmesi süreci de yavaşlar ve gecikir (Glaser ve ark. 1999). Bunun, yara çevresindeki proenflamatuar sitokin imâlindeki azalmayla ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Yüksek stres sitokinlerde, IL/1a ve IL-8'de lokal azalmaya ve tükürük kortizol düzeylerinde yükselmeye yol açmaktadır (Arslan 1989). Depresyon, immüniteyi bozmak sûretiyle, koroner arter hastalığının da, kanserin de seyrini de olumsuz yönde etkiler.Majör depresyon değil ama depresif semptomlar Herpes Simpleks Virüsü lezyonlarının rekürrensini arttırmakta, AIDS'in progresyonunu etkilemese de, HIV(+) vak'alarda semptomatik kötüleşmeye yol açmaktadır. Şizofrenlerin immünitesinin viral ve romatizmal hastalıklara karşı koruyucu rolü oynadığı, özellikle klorpromazin tedavisiyle bu özelliğin ortadan kalktığı defâten bildirilmiştir. Şizofrenlerin beyin-omurilik sıvılarında IL-2'nin artmış bulunmakta olması, bu maddenin nörodevelopmental ve nöroregülatör rolleri dikkate alınırsa, üzerinde çalışılması ve düşünülmesi gereken bir bulgudur. 

Korkma, kaçma, dövüşme, donakalma ve katatoni evrimsel temelli akut stres tepkileridir; dissosiyasyon da bunlardan birisidir. 

Toplumsal yön bulma, hattan düşme, yanlış boğulma tepkisi, yanlış gelecek tehdidi alarmı, yanlış "tehlike var alârmı, abartılı tımar etme gibi aslında evrimsel adaptif stratejilerin disfonksiyonelleşmesi depresyona, sosyal anksiyeteye, panik hecmelerine, PTSB'ye, sınırda kişiliğe, yaygın anksiyeteye, OKB'ye ve hipokondriyazse yol açmaktadır. Psikoz ise hemen bütün nöropsikiyatrik tabloların paylaştığı en alt düzeyde ve disfonksiyonel adaptasyondan başka bir şey değildir. 

EVRİMSEL PSİKİYATRİNİN TEDAVİYE YANSIMASI

Evrimsel psikiyatri yeni ve alternatif bir tedavi modeli sunmaz. Zâten değişik hastalık gruplarında endike olan bir çok psikoterapi okulu vardır. Evrimsel psikoloji ve psikiyatri bu okullar için teorik birçatı sağlarken, aynı zamanda, bâzı özel uygulamaları ve terapideki öncelikleri de ortaya koyar. Bâzı aksi iddialara rağmen, psikoterapide genellikle uygulanan semptom tedavisidir. Hastalığı oluşturan esas neden ortadan kaldırılmadıkça, semptomlar tekrarlama eğilimi gösterecektir. Meselâ, bulunduğu çevre şartlarından dolayı kişisel donanımını kullanamayan birinin, yüksek öncelikli hedeflerini gerçekleştirebileceği bir başka çevreye kanalize edilmesi, hastalığı oluşturan esas sebeplerin ortadan kaldırılmasına yardım edebilecektir. Klâsik psikanaliz, kendi varsayımlarına göre incelediği durumlardan çıkardığı sonuçların doğruluğu veya yanlışlığını gene bu varsayımlara göre yordalayarak (prediction), metodolojik bir hata yaptığı ve mistik bir öğreti hâline dönüştüğü için, bu hususta yetersiz ve geçersiz kalmaktadır. Kişilik özellikleri (mizaç ve karakter) ortadan kaldırılamaz fakat rafine edilerek, toplumsal hayat için daha kullanışlı hâle getirilebilir. Evrimsel psikiyatri açısından tedavide iki öncelik vardır: 1) Eğer mümkünse, hastalığa sekonder semptomları değil, esas sebepleri tedavi etmek; 2) Kısa süreli hedefleri başarmak için işlevsel kapasiteyi arttırmak. Bir dereceye kadar işlevsel kapasiteden feragat ederek semptomların ilâçla tedavisi gerekir. Ancak, tedavi mutlaka strateji hatalarını düzeltmeye yönelik olmalıdır; 3) Hastanın kendisine veya çevresine zarar veya rahatsızlık verme ihtimâli olmadıkça, adaptif stratejiler tedavi edilmemelidir. Örneğin klâsik savunma mekanizmalarından represyon, toplumsal davranışlardaki çatışma tehlikesini önleyici adaptasyon mekanizması olarak anlaşılmalıdır; ancak yanlış kullanıldığında maladaptif olarak kabûl edilebilir; 4) Toplumsal çevre kişinin yüksek öncelikli hedeflerini başarmasına katkıda bulunacak şekilde optimize edilmelidir. İnsanın biyolojik ihtiyaçları ile modern toplumsal yapılar arasındaki çelişki, psikopatoloji oluşturabilir. Bu çelişkinin kişi üzerindeki yansıması, bireysel psikoterapilerde mutlaka dikkâte alınmalıdır. Modern toplumda güçlü bir şekilde işlev göstermek için, hastaların karşılıklı özgecilik temelinde güçlü ve güvenilir bağlanmalar (attachments) geliştirmeye ve kişiler arası ilişkilerde yaşanan problemleri aşabilmek için karşılıklı özgecilik sistemindeki defektleri aşmaya yönlendirilmeleri şartını gösterir. Paranoid ve antisosyal kişilik özelliklerine sâhip bireyler, karşılıklı özgecilik sistemini kendi lehlerine kullanma çabası içindeyken, çekingen ve bağımlı kişilik özelliklerine sahip bireyler karşılıklı özgecilik sisteminde almadan veren kişilerdir. Şizotipaller ise, karizmatik ve başkaldırıcı yönleriyle, yeni kültürel sektlerin, klanların, dinlerin ve ideolojilerin ortaya çıkmasına hizmet etmişlerdir.

SONUÇ 

Freud'un hemen hepsi Avrupa orta ilâ üst sınıfından gelen hastalarına dayanarak ve kendi annesiyle yaşadığı aşkı ve silik baba figürüne olan öfkesini inanmadığı Yehova'yla mezcedip, teorisine Oidipus karmaşası, süperego ve immatür, pasif ve mazokist kadın psişizması (Freud 1925) olarak yansıttığı pek çok otorite ve müellif tarafından kabûl edilmiştir. Babanın ve kültürün çocuğun psikososyal gelişimindeki rolünü büyük ölçüde göz ardı etmesinde (Aydoğan 2004) kendi izole hayatındaki çevreyi bütün dünya zannetmesinin büyük rolü olmuştur. Kendi varsayımlarını a priori doğru kabûl ederek, gözlemlerinin sonuçlarını da bunlara göre yordamak ve yorumlamak hatasına düşmüştür ki, yanlışlanabilirlik ilkesine tamamen ters düşen bu yaklaşımı psikanalizi bilim değil bir yeni çağ dini, bir edebiyat akımı hâline sokmuştur (Feist ve Feist 2002, Phillips 2006). Çoğu kimse, Freud'un hiçbir hastasının iyileşmediğini bilmez, ama gerçek budur (Storr 2001). Adasal'ın (1979) tâbiriyle insanı Homo sapiens sapiens olmaktan çıkarıp, Homo libidinous hâline getirmesi olmuştur. Öte yandan, gerek Freud'un gerekse takipçilerinin dinamik psikiyatrinin kurulmasında ve insanı daha iyi anlamamızda bir boşluğu doldurduğu da inkâr edilemez. Kabûl ve teslim etmek gerekir ki, insanoğlunu anlama konusunda Freud'un attığı adımın müsbet bilime birçok katkıları olmuştur. Ayrıca bir nev'î yeni dünya dini, ahlâkı veya edebiyatı, kısacası bir yeni dünya görüşü ve hayat tarzı olarak imzasını attığı da bir vâkıadır (Gilman 1994). 

Bağlanma sisteminin temellerini sâdece birtakım çatışmalara indirgeyerek mes'elenin evrimsel ve toplumsal yönlerini de önemsememiştir (Bowlby 1969, 1982, Fonagy 2001). Zâten daha ilk dönemlerinde havârilerinin hemen hepsiyle yolları tamamen ayrılmıştır. Vefatının akabinde kızı Anna Freud ile Melanie Klein arasındaki sürtüşme dini iki ana mezhebe bölmüş, daha sonra da yeni tarikatlar kurulagelmiştir (Kristeva 2001). Hâttâ, kendi narsisizminden dolayı çok fazla çattığı narsisizm kavramını teoriyi âdeta yeniden kurarak egonun yerine kendilik [self] kavramını koyan Kohut (Strozier 2001) yepyeni bir mezhep kurmuştur. Peki, zihinsizlik ve beyinsizlik tuzaklarına düşmeden (Eisenberg 1986, Lipowski 1989) bu iki paradigmayı nasıl buluşturacağız? 

Yerde hızla hareket eden bir şeyden, yüksekten, karanlık ve dar mekânlardan, âni ses veya ışıktan korkma gibi davranışların tamamen evrimsel kökenli olduğunu, travmalar veya pekiştirilmelerle fobi hâline geldiğini biliyoruz. İnsanı daha iyi anlamaya ve tahlil etmeye [çözümleme: analysis] yönelirken, bütün bu natürel, nurtürel ve kültürel bağlamların dikkate alınması gerekecektir. Psikanalizde hâli hazırda nurtüre fazla önem atfedilmektedir. Çizgisel ve rasyonel KDT ve İPT terapilerin işe yaradığı kesindir; dinamik psikoterapilerin de kanıta dayalı bağlamda faydaları ortaya konmaktadır (Levenson ve ark. 2002, Bienenfeld 2006). Psikanalizin rûya, lapsus ve şakaların yorumu ve serbest çağrışım modeli filogenetik ve ontogenetik psişeye açılan ilk kapılardı. Limbik sistemi ve amigdalayı aktive edecek daha aşkın [transcendental] yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Bu da sinirbilimle psikanalizin buluşup, meditatif tekniklerden de faydalanarak geliştireceği yeni terapötik yaklaşımlarla gerçekleşecektir. 

Meselâ derin meditasyonda Tanrı'yla birliktelik duygusu yaşayan râhibeler üzerinde gerçekleştirilen bir işlevsel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) çalışmasında sağ medial orbitofrontal kortekste, sağ orta temporal kortekste, sağ inferior ve süperior pariyetal lobüllerde, sağ kaudatta, sol medial prefrontal kortekste, sol anterior singulat kortekste, sol inferior pariyetal lobülde, sol insulada, sol kaudatta ve sol beyinsapındaki lokuslarda anlamlı aktivasyon bulunmuştur; ekstra-striatal vizüel kortekste de aktivasyon lokuslarına rastlanmıştır. EEG çalışmalarında da deneklerin meditasyon sırasında vücutlarını daha az hissettiklerini söylemelerinden ötürü beynin bu bölümlerinin önemli olduğu, buna karşın, bu faâliyet sırasında beyin dalgaları seviyesinde bir yavaşlama tesbit edilmiştir. Beyin dalgalarını iradî olarak yavaşlatmak imkânsız olduğuna göre, bu durum bize dinî-mistik meditasyon sırasında beynin elektrik faâliyetinde bir değişiklik olduğunu göstermektedir (Beauregard ve Paquette 2006).

Yakın geleceğin psikiyatrisinin hem nozolojisi, hem taksonomisi hem de sevk ve idare [management] plânlamasının giderek artan bir ivmeyle evrimsel donanıma göre düzenleneceği düşünülmektedir.

KAYNAKLAR 

Adasal R (1979) Yeryüzü Tanrıları - Liderler, Komutanlar ve Kahramanlar Psikolojisi. İstanbul: Minnetoğlu Yayınları.
Amerikan Psikiyatri Birliği (1995) Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, Dördüncü Baskı (DSM-IV). Köroğlu E, çeviri editörü. Ankara: Hekimler Yayın Birliği.
Arıtan A (2004) Holistik Evren Tasarımı. İstanbul: Arıtan Yayınevi.
Aydoğan A (2004) Çocuğun psikososyal gelişiminde babanın rolü. Yeni Symposium 42: 147/153.
Beauregard M, Paquette V (2006) Neural correlates of a mystical experience in Carmelite nuns. Neurosci Lett; 405: 186/190.
Bienenfield D (2006) Psychodynamic Theory for Clinicians. Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins.
Bowlby J (1969) Attachment and Loss. I. Attachment. New York, NY: Basic Books.
Bowlby J (1982) Attachment and loss: retrospect and prospect. Am J Orthopsychiatry; 52: 664-678.
Bracha HS (2004) Freeze, flight, fight, fright, faint: adaptationist perspectives on the acute stress response spectrum. CNS Spectr; 9: 679-685.
Bronfenbrenner U, Ceci SJ (1994) Nature-nurture reconceptualized in developmental perspective: a bioecological model. Psychol Rev; 101: 568-586.
Cairns RB (1996) Aggression from a developmental perspective: genes, environments and interactions. Ciba Found Symp; 194: 45-56; discussion 57-60.
Cloninger CR, Svrakic DM, Przybeck TR (1993) A psychobiological model of temperament and character. Arch Gen Psychiatry; 50: 975-990.
Doksat R (1960) Parapsikoloji ve Paranormal Fenomenlerin Şuur Anlayışı Bakımından Önemi. Songar A, editör. Sinir Sistemi Fizyolojisi, Cilt III. İstanbul: Kader Matbaası, 708/871.
Doksat MK, Savrun M (2001) Evrimsel psikiyatriye giriş. New/Yeni Symposium; 39: 131/150.
Doksat MK, Savrun M (2002) Introduction to evolutionary psychiatry. The Bulletin #44 (Psychotherapy) of the World Psychiatric Association and the ASCAP Society; 4: 20-38.
Doksat MK, Önen Ünsalver B (2004) Sigmund Freud. Yeni/New Symposium 42: 60-71.
Dubrovsky B (2002) Evolutionary psychiatry. Adaptationist and nonadaptationist conceptualizations. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry; 26: 1/19.
Eisenberg L (1986) Mindlessness and brainlessness in psychiatry. Br J Psychiatry; 148: 497-508.
Eisenberg L (1999) Experience, brain, and behavior: the importance of a head start. Pediatrics; 103: 1031-1035.
Engel GL (1977) The need for a new medical model: a challenge for biomedicine. Science; 196: 129-136.
Engel GL (1980) The clinical application of the biopsychosocial model. Am J Psychiatry; 137: 535/544.
Engel GL (1982) The biopsychosocial model and medical education: who are to be the teachers? N Eng J Med; 306: 802/805.
Evans D, Zarate O (2000) Introducing Evolutionary Psychology. New York: Totem Books.
Feist J, Feist GJ (2002) Theories of Personality - Fifth Edition. New York: McGraw-Hill.
Fonagy P (2001) Attachment Theory and Psychoanalysis. New York: Other Press.
Gilman SL (1994) The Case of Sigmund Freud - Medicine and Identity at the Fin de Siècle. Baltimore: The Johns Hopkins University Paperbacks Edition.
Freud S (1925) Some physical consequences of the anatomic distinction between the sexes. The Standart edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud. London: Hogarth Press, 19: 248/258.
Strozier CB (2001) Heinz Kohut, the Making of a Psychoanalyst. New York: Other Press.
Heyman GD, Gelman SA (2000) Beliefs about the origins of human psychological traits. Dev Psychol 2000; 36: 663-678.
Holder RD (2004) God, the Multiverse, and Everything: Modern Cosmology and the Argument from Design. Ashgate.
Jaspers K (Hoenig J, Hamilton MW, translators) (1963) General Psychopathology. Chicago, IL: University of Chicago Press, 1963.
Joseph R (1996) Neuropsychiatry, Neuropsychology, and The Clinical Neurosciences, 2nd Edition. USA: Williams & Wilkins.
Jung CG  (1964) (Cahen R, çeviren) Dialectique du Moi et le L'inconscient. 2. Baskı. Paris: Lib. Gallimard.
Jung CG (1965) (Gürol E, çeviren) Psikoloji ve Din. Oluş Yayınları: 5, Bilim Dizisi: 2.
Kaplan HI, Sadock BJ (1996) Comprehensive Textbook of Psychiatry/VI CD-ROM, including AYD's Lexicon of Psychiatry; Neurology, and the Neurosciences. Williams & Wilkins.
Kristeva J (2001) Melanie Klein (Guberman R, translator). New York: Columbia University Press.
Levenson H, Butler SF, Powers TA, Beitman BD (2002) Concise Guide to Brief Dynamic and Interpersonal Therapy / 2nd Edition. Washington, DC: American Psychiatric Publishing, Inc.
Lipowski ZJ (1989) Psychiatry: mindless or brainless, both or neither? Can J Psychiatry; 34: 249-254.
McGuire W, editor (1979) The Freud/Jung Letters /The Correspondence Between Sigmund Freud and CG Jung (Manheim R, Hull RFC, trans.), England: Penguin Books.
McVicar A (1996) Clancy J Relevance of the nature vs nurture debate to clinical nursing. Br J Nurs; 5: 1264-1270.
Meyer A (1915) Objective psychology or psychobiology with subordination of the medically useless contrast of mental and physical. JAMA; 65: 860/862.
Moskowitz AK (2004) "Scared stiff: catatonia as an evolutionary-based fear response. Psychol Rev; 111: 984-1002.
Moyer KE (1976) The Psychology of Aggression. London: Harper & Row.
Nesse RM (2002) Evolutionary biology: a basic science for psychiatry. World ;psychiatry; 1: 7-9.
Lipke H (1999) EMDR and psychotherapy integration: theoretical and clinical suggestions with focus on traumatic stress. Boca Raton: CRC Press.
Phillips A, editor (2006) The Penguin Freud Reader. England: Penguin Books.
Pope John Paul II (October 22, 1996) Magisterium Is Concerned with Question of Evolution For It Involves Conception of Man Message to Pontifical Academy of Sciences.
Robbins M (1996) Nature, nurture, and core gender identity. J Am Psychoanal Assoc; 44 (Suppl):93-117.
Rutter M, Dunn J, Plomin R, Simonoff E, Pickles A, Maughan B, Ormel J, Meyer J, Eaves L (1997) Integrating nature and nurture: implications of person-environment correlations and interactions for developmental psychopathology. Dev Psychopathol; 9: 335-364.
Schwarz JH (June 2000) Introduction to Superstring Theory. Lectures presented at the NATO Advanced Study Institute on Techniques and Concepts of High Energy Physics St. Croix: Virgin Islands.
Schwarz JH (1998) From Superstrings to M Theory. California Institute of Technology. Pasadena, CA: 91125, USA.
Schwartz MA, Wiggins OP (1988) Perspectivism and the methods of psychiatry. Compr Psychiatry; 29: 237/251.
Schwartz S (1998) The role of values in the nature/nurture debate about psychiatric disorders. Soc Psychiatry Psychiatr Epidemiol; 33: 356-362.
Shapiro F (2001) Eye Movement Desensitization and Reprocessing, Basic Principles, Protocols and Procedures. 2nd Edition. New York: The Guilford Press.
Simon RM (1974) On eclecticism. Am J Psychiatry; 131: 135-139.
Simons RC, Hughes CC, editors (1985) The Culture-Bound Syndromes: folk illnesses of psychiatric and anthropological interest. Dordrecht, The Netherlands: D. Reidel Publishing Company.
Srinivas S (2000) Development: nature and nurture. J Cell Sci; 113: 3549-3550.
Stevence A, Price J (2000) Evolutionary Psychiatry / A New Beginning. 2nd Edition. London: Routledge.
Storr A (2001) (Day A, çeviren) Öteki Peygamberler. İstanbul: Okuyanus Yayın.
Svrakic NM, Svrakic DM, Cloninger CR (1996) A general quantitative theory of personality development: fundamentals of a self-organizing psychobiological complex. Dev Psychopathol; 8: 247-272.
Taylor MA (1988) One psychiatry or two? Neuropsychiatry Neuropsychology and Behavioral Neurology; 1: 1/2.
Taylor MA (1989) The problem of "organicity. Neuropsychiatry Neuropsychol Behav Neurol; 1: 237-238.
The New York Times (September 2-2006) http://www.nytimes.com/2006/09/02/world/europe/02vatican.html?ei=5088&en=31ef1f12fb49c06e&ex=1314849600&partner=rssnyt&emc=rss&pagewanted=print
Waddington CH (1976) Evolution of the subhuman world. Jantsch E, Waddington CH, editors. Evolution of Consciousness. London: UK, 11-23.
Wallen K (1996) Nature needs nurture: the interaction of hormonal and social influences on the development of behavioral sex differences in rhesus monkeys. Horm Behav; 30: 364-378.
Yager J (1977) Psychiatric eclecticism: a cognitive view. Am J Psychiatry; 134: 736/741.
Young J, Persell R (2000) On the evolution of misunderstandings about evolutionary psychology. Ann N Y Acad Sci; 907: 218-223.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 21 Şubat 2018