Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

EVRİMSEL PSİKİYATRİNİN TERAPİYE KATILIMI İÇİN BİR DENEME

Posted by on in Bilimsel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1774 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Önce kendinizi seveceksiniz ki mutlu olabilesiniz ve sezgilerinizi de iyi kullanacaksınız ki hayatta bir yerlere gelebilesiniz.

Yeni uyanmış bir kediyi veya köpeği düşününüz, hemen herkesin evinde veya bahçesinde vardır bunlardan.

Gözle olanları, yaptıklarını tatbik ediniz...

Sabah uyandıklarında şöyle bir gerinirler ve patileriyle gözlerindeki çapakları temizlerler. Sonra da etrafı kolaçan ederler.

İşte, tabiata uyum gösterip, kendiyle ve hemen herkesle barışık kalmak istiyorsanız eğer, onları taklit ediniz.

Ne yapar küçük kedi: Önce yalanır, şöyle bir gerinir ve kocaman bir nefes alır. Bunu yaparken de etrafı kolaçan eder. Temel ihtiyaçlar ve Güvenlik Duygusu tatmin edilmiş olur.

Yâni öncelikle etraf güvenilir mi, yoksa düşman var mı diye bir bakınır. Bunu yaparken amigdala denen badem şeklindeki çekirdekleri faaldir beyninde ve doğrudan algılar her şeyi.

Bu yaptığı onun “etrafta rekabet edecek birisi, bana saldırabilecek başka bir hayvan (insan, başka bir kedi veya bir sokak köpeği… olabilir bu) mevcut mu diye bakınır ve temel güvenlik ihtiyacı karşılanabilmiş mi diye bakar.

Gerinmek onun günlük hayata hazırlanmasını sağlayacaktır.

Aynen bizim Sabah Sporu yapmamız gibi hani.

Bu, onun fiziksel sağlığını ve kavgada kazanma gücünü (kapsamlı sağlığını) güne hazırlamasını sağlayan ilk eylemidir.

Tabii ki ilk işi de su ve gıda aramak olacaktır; seks çok sonra aklına gelir. Bizim kalkınca kahvaltı etmemizden hiçbir fenomenolojik farkı yoktur hani…

Hayvanların en küçük olanları tamamen içgüdüsel hareket ederken ve beyinleri kocaman bir Limbik Sistem denen temel emosyonlardan (neşe, keder, öfke, korku, saldırganlık vs.) sorumlu merkezden ibaretken, evrimsel yelpazede daha yükselmiş olanlarda akılcı düşünce bununla iç içe girecektir.

Aynen öyle işte, önce siz de bu “miyavcığın” veya bahsedeceğim “havhavcığın” hareketlerine bakın ve kendinizi öyle hazırlayın gündelik işlere, eylem ve edimlere.

Sabah kalkın ve sıkı bir kahvaltı edin. Ekmek, sosis, yumurta ve bal gibi, tercihan da içine GDO (Genetiğiyle Değiştirilmiş Organizma) katmadan, tamamen tabii olanları yeğleyin (bütün bunlar sağlıklı bir insan için öğütlerdir).

İnsanın beyniyle kediciklerinki ve köpekçiklerinki çok benzer, onlarınkinin sâdece hacmi çok daha küçüktür ama pek oyuncu ve kurnazdırlar. Hele çifte renkli bir Van Kedisi bulabilmişseniz, dünyanın en oyuncu ve muzip yaratıklarından birisi emrindedir ve kendiliğinde suya atlayıp yüzmeyi de pek sever.

Meselâ kedigillerin çoğunluğu hipnotize edilemezken, köpeklerde çok kolay bunu yapabilirsiniz.

Kediler gözlerini sağa veya sola neredeyse hiç çeviremedikleri için, bakmak istedikleri yöne kafalarını çevirirler. Göz mercekleri, ışık miktarına göre değişir. Fazla ışıklı ortamlarda göz mercekleri çoğu kedigilde yandan incelir ve dik bir çizgi haline gelir, bazı türlerde ise küçük bir nokta hâlini alır. Karanlıkta göz mercekleri çok büyür. Gözlerinde Tapetum lucidum denilen bir tabaka vardır. Bu tabaka göz merceğinden geçen ışığı bir kere daha merceğe yansıtır ve böylece var olan ışık miktarını ikiye katlayarak geceleri çok rahat görmelerini sağlar. Ayrıca kedigillerin gözlerindeki görme alıcılarının sayısı da insandakinin üç mislidir. Bu sayede de geçleri parlar.

Kedigillerin gözlerine bakılarak keyif durumları anlaşılabilir. Eğer mercekler büyük ise kedi savunma pozisyonuna geçmiştir. Eğer mercekler çok küçükse, kedi mutlu demektir. Bıyıklarını da titretiyorsa (bu algı organları aynı zamanda bir toplumsal sinyalleşmeyi de ifade eder), hem uyanık, hem de keyifli demektir. Hissetme kılları da denilen bıyıklar kedigillerin gece aktif olan hayvanlar olduğunu gösterir ama gündüzleri de emrinize âmâde olabilirler.

Her bir vibrisin (kedi bıyığının) dibinde kan dolu bir kesecik vardır. Bu keseciğin çevresi çok hassas sinir uçlarıyla kaplıdır. Bıyıklar sâdece bıyık olarak hayvanın ağız bölgesinde değil, kaşlarında ve bacaklarında da bulunur. Miyavcığın hareketiyle birlikte titreşime geçerler ve bunları algılayan hayvan tamamen karanlık bir ortamda bulunsa bile çevresinin görüntüsünü kabaca canlandırabilir ve emin adımlarla hareket eder. Yeni doğmuş yavrularda bile tamamen gelişmiş olması, bu duyu organlarının kedigiller için ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Yâni, kediniz sizi gün boyunca empati (eş-duyum) ve sevecenlikle seyredebilir. Tabii ki aslanlar veya jaguarlar gibi değil de, basit sokak kedilerini tercih edin evinizde arkadaş. Yalnız, huysuzlaşabilen ve canı istemezse de oyun oynamak yerine, elinize yahut bacağınıza çizik atabilir (Siyam kedileri müstesna) o masum yaratıklar ve Kedi Tırmalaması Hastalığı olabilirsiniz. Aşılarının (bütün evcillerde) yapılması da hayati önem taşır tabii ki… Kimse kudurmak istemez!

Kedigiller müthiş bir duyma kabiliyetine sâhiptir. İşitme frekansları 65.000 Hz’e kadar varabilir, bu da insandakinin yaklaşık üç mislidir.

İki kulaklarını birbirinden bağımsız şekilde farklı yönlere doğru hareket ettirebilirler. Böylece tamamen karanlık bir ortamda bile, avladığı hayvanın bulunduğu noktayı ayrıntılı bir şekilde belirleyip, isabetli bir sıçrama ile yakalayabilir. Kulaklarında büyüyen kıllar yabancı maddelerin kulaklarına kaçmasını önler.

Evinizin tabii “fare kapanı” da emrinizdedir yâni.

Bir kedinin kulaklarını yatırmasından, kendini savunmaya hazırlandığı anlaşılır. Kuyruğunu sallıyorsa öfkelidir (köpekte ise bu tam aksidir ve konforu yerinde demektir). Bu da İşaretleşme Sisteminin iyi anlaşılmasını sağlar. Gerçi, beraber büyüyenlerde barış tam olarak sağlanabilir.

Kediler çiğnemeden yuttukları için, ağızlarına aldıkları şeylerin tadını ve yenilir veya yenilemez olduğunu çok çabuk ayırt edebilmeleri gerekir. Zımpara gibi olan dillerindeki küçük dikenlerin uçları hayvanın kendisine doğru dönüktür. Bu dikenlerle tüylerini tararlar ve yedikleri hayvanın etini kemiğinden ayırırlar. Dilin ön kısmındaki dikenlerde bulunan tat alma dokusu ile ekşi, tuzlu ve acı tatları ayrıt edebilirler ama tatlı (yâni şekerli) tadı hissetmezler. Su içerken dillerini kıvırarak kepçe olarak kullanırlar.

Kedigillerin ağızlarında otuz tane diş ve bir diastema (dişler arası boşluk) vardır. Bu mesafe, hayvan ağzını kapatırken altta ve üstte bulunan yan dişlerin birbirine değmeden yan yana durmalarını sağlar. Yan ve tutma dişleri avladıkları hayvanı tutabilmelerini sağlar. Koparma dişleri ile büyük et parçalarını koparıp çiğnemeden yutarlar.

Kedigiller ayak parmaklarının uçları ile yürür. Ön patilerinde beş ve arka patilerinde dört parmakları bulunur.

Çita, balıkçı kedi ve yassıbaş kedi (Güneydoğu’da rastlanır) hâricinde bütün kedigiller tırnaklarını parmaklarından dışarı uzatıp tekrar geriye çekebilirler. Yürürken kendiliğinden çıkmamaları ve böylece boş yere, yıpranmamaları için tırnaklarını çıkarmak için özel kasları vardır. Tırnaklar kullanılmadıkları zaman, derinin içinde saklı şekilde durur. Böylece kedigiller hiç ses çıkarmadan kurbanlarına usulca yanaşabilirler.

Hepsinin kuyrukları vardır. Dengelerini sağlamak ve kendi aralarında işaretlerle anlaşmak için kuyruk önemlidir. Bâzı türlerde, örneğin vaşaklarda kuyruk çok kısadır. Tabii ki evinizde kesinlikle bir vaşak beslemeniz salık verilmez.

Çoğu kedigil yalnız yaşar ve yalnızca çiftleşmek için eş arar, çiftleştikten sonra ayrılır. Yalnızca aslanlar büyük gruplar oluşturur ve erkek çitalar küçük bir grup içinde yaşar. Kaplanlar ise şizoiddirler. Ev için gene uygun değil!

Bahçelerinde aslan yetiştiren, sirklerde gösteri amaçlı kaplan besleyenlerin, bu hayvanın çok belirsiz mizacına güvenmemeleri gerektiğini pek çok örnek göstermiştir çünkü bakıcılarını yiyebilirler.

Diğerleri ise en fazla tırmık atarlar, o da sorun değil; değil mi?

Kedigillerin Evrimi

Kedigillerin en küçükleri 30, en kocamanları 200 cm olurlar. Ev veya sokak kedileri genellikle 30 ilâ 50 cm’yi geçmez.

Günümüz bilim adamlarının görüşlerine göre kedigillerin ilk ataları 50-60 milyon yıl önce Eosen çağında (37 ilâ 55 milyon sene önce), Viverridae familyasından (Misk Kedigilleri) koparak türemiştir. İlk kedigillerin ortaya çıkmasından sonra, 50 milyon önce Nimravidae evrimleşmiş ve böylece bu aile eski fikirlere göre kedigillerin ataları değil sadece kedigillerle akraba olan bir kardeş ailedir.

Kedigillere ait en eski kalıntılar Oligosen Çağından kalmış (28 ilâ 38 milyon sene önce) 34 milyon yıllık fosillerdir. Bu fosillerde kedigillerin en eski atası olarak proailurus türü görünmektedir. Bu ev kedisi büyüklüğündeki kedi, tropik ormanlarda avlanmıştır. Proailurus cinsinden iki büyük kol oluşmuştur; Kılıçdişli kediler (Machairodontinae) ve kediler (Felinae). 10.000 yıl önce Homotherium ve Smilodon cinslerinin en son temsilcileri de ortadan kaybolmuştur. Kedinin (Felis silvestris) 9 milyon yıl önce ortaya çıktığı düşünülür. En eski kalıntıları Felis lunensis türü olarak Asya’da bulunmuştur.

Aslında, ilke olarak, rüya gören her hayvan hipnoza girebilir (kendiliğinden veya birisi tarafından).

Örnek mi?

Bir tavşanı bakarak veya bir araba farına gözlerini dikmiş vaziyete yakalarsanız, öylesine felç olup kalır ve kılını kıpırdatamaz.

Yakaladıktan sonra ister besleyin, ister etinden yararlanın, hiç fark etmeyecektir.

Sabah sabah tavşan eti de hoş olabilir tabii. Bu hayvancıklar her mevsimde ve her ortamda yetişip gelişebilirler.

Çok da hızlı üredikleri ve sayıları epey arttığı için, evde beslemeleri sıkıntı verebilir ama dikkat et: Önce havuç yer. Çünkü içgüdüleri ona karoten (A Vitamininden zengin) alması gerektiğini söyler.

Havuç da hemen her zaman manavlarda bulunur. Ilıman bölgelerde yetişen bir bitkidir

Demek ki menüye havuç da ilâve edilerek, görme keskinliğiniz artar ve A, B, C, D ve vitaminlerini de almış olursunuz.

Eğer köpek varsa, ona bakın. O da gerinir, bıyıklarını oynatır ve güne hazırlanırken etrafı kolaçan eder. Kedigillerden biraz daha zekidirler ve insanın en eski dostlarıdır. Hipnoza çok kolay girerler ve okşayıp teskin edici şeyler mırıldanmak dahi yeter.

Bir kedi mırıldanıyorsa mutludur, köpek ise tedirgin, hattâ öfkelidir (İşaretleşme Sistemi farkı).

Zaten ilk evcilleşenler de, kurtlardan evrilen köpeklerle, öküzler olmuştur. Kurt köpekleri, Kangallar muhteşem dostlardır ama genetiğiyle oynaya oynaya perişan etiğimiz Pitbullar aslında canavar değildir. Sadece kafataslarının büyümesi erken bittiği için saldırganlaştılar. Bir King ve Golden Retriever yahut fino, cici bir kaniş ise en büyük dosttur.

Köpeklerin 10.000 yıl öncesine kadarki evrimleri normal bir şekilde, tamamen tabii etmenlerin etkisi altında olmuş ve vahşi kurt dediğimiz tür nesiller içerisinde, onlarca bilinen ara basamaktan geçerek evrimleşmiştir. 10.000 yıl öncesinde, insanın kurdu evcilleştirme merakıyla birlikte Yapay Seçilim başlamıştır. Yapay Seçilim aşırı güçlü bir Evrim Mekanizmasıdır, çünkü çok kısa sürede, tabiatta belki rastlamayacak ihtimalleri bir araya getirir. Hele ki işin içine “zevkler ve renkler” dediğimiz kişisel görüşler girdiğinde ve buna göre Yapay Seçilim uygulandığında, Evrim çok daha hızlanıp ilginç ürünler verebilecektir.

Köpeklerde Koku Alma

Koku alma duyusu iki şekilde kullanılır: Ya bir maddenin koklanarak analizi ya da tat alma duyusuyla ortak: “Köpekler burnuyla görür” deyimi son derece yerindedir, çünkü köpekler, yiyeceklerini seçmenin yanı sıra özel nesnelerin izini sürmede veya kişilerin takibinde, eşya veya kişileri tanıma ve yerini saptamada koku duyulanı kullanırlar.

İz takibinde, özellikle kişilere özgü yağ asidlerinin kokusunu ayırt edebilirler (uzun zincirli yağ asidlerini koklamada erkek köpekler daha yeteneklidir).

Koku ile karşılarındaki kişinin ruhsal durumunu ve niyetini anlarlar.

Canlıların, nesneler üzerindeki kokularını bir hafta, hattâ bâzen haftalar sonra dahi algılayabilirler.

Tek yumurta ikizlerinin kokusunu bile ayırt edebilirler.

Kokuyla bireyleri ayırt etme yetenekleri, eğitimle daha da geliştirilebilir.

Yavru köpeği yalayan anne onunla koku bağı kurar. Erkek hayvanın idrarını koklayan dişiler cinsel olgunluğa daha çabuk ulaşır. Ayrıca koklama, köpekler arası iletişim için son derece önemli bir araçtır. Bütün köpekgiller, iletişim için birbirlerinin idrarlarını, dışkılarını, genital bölgelerini ve ağız çevrelerini koklarlar. Koku alma yeteneğinin davranış üzerine bir etkisi de, köpeğin eğitimi sırasında görülür. Bloodhound gibi iz sürme yeteneği yüksek olan köpekler, eğitim alanındaki koku bolluğu nedeniyle, eğitimin ilk günlerinde etrafı koklamaktan kendilerini alamazlar, böylece dikkatleri çabucak dağılarak, eğitim almaları güçleşebilir. Bu nedenle, böyle köpekler daha izole şartlarda, hattâ deterjanlı sularla yıkanabilen alanlarda daha kolay eğitilirler.

İşitme: Belirli frekanslara kadar, insan ve köpekler rölatif olarak iyi duyarlar, ancak köpekler insanların duyamayacağı yüksek frekanstaki sesleri de duyabilirler. Bu özelliklerinden dolayı köpekler, piyasada satılan, insanların işitemeyeceği ultra dalga-düdük seslerine cevap verebilmekte ve eğitilebilmektedir.

Büyük şehirlerde yaşayan köpeklerin duyma yetenekleri, yüksek gürültü sebebiyle olumsuz olarak etkilenmektedir. Yüksek gürültü karşısında, duyma hassasiyetini kaybeden köpeğin psikolojisi de olumsuz etkilenir. 

Kulağın şekli her köpek ırkında, o ırkın özelliklerine uyum sağlayacak şekilde gelişmiştir. Bu şekil farklılıklarının duyma yeteneği üzerinde ne gibi etkiler yaptığı yeterince aydınlatılmış değildir. Köpeğin kulaklarının olduğu gibi kalması veya estetik açıdan kesilmesi konusunda, her iki görüşü savunan taraflar arasındaki kavga uzun süredir devam etmektedir. Acaba insanoğlu, her ne kadar dünya üzerindeki varlıklara hükmetse de, bu üstünlük köpeğin kendine has estetiğini bozmaya haklılık kazandırır mı bilemiyoruz. Çünkü bâzı kişilere göre köpeği güzelleştirmek gayet olağandır ve neticede onun, sâhibi tarafından daha fazla sevilmesini sağlar. Ancak kulak veya kuyruk kesiminin, köpeğin ruhsal durumunu etkilediğini savunanlar da vardır. Son yıllarda, bâzı Avrupa ülkelerinde kulak kesimi yasaklanmıştır. Bırakın, tabii hâliyle kalsın dostum!

Görme yeteneği, köpekler arasında ırktan ırka farklılık gösterir, zira gözlerin kafadaki yeri, ırka göre değişir. Geniş görme açısına sâhip bir köpeğin, etrafı çok rahat görebileceğinden dolayı, kalabalık ortamlarda çabucak dikkatinin dağılır. 

Köpekler Geceleri Görebilirler mi?

Köpeğin gözündeki retina tabakasında (burada siyah beyaz görmeden sorumlu olan rodlar/çubuk şeklindeki alıcılar maksimum yoğunluktadır) bulunan ve gözün az ışıkta görebileceği şekilde özelleşmiş olan hücreler insana göre çok daha fazladır. Retinanın hemen arkasında bulunan yansıtıcı hücre tabakası, retinadan geçen ışığın alıcı hücrelere ikinci kez çarpmasını sağlar, böylece ışığın gözde toplanma etkinliği yaklaşık %40 oranında artırılmış olur. Işığın az bir kısmı ise, gözde tutularak sarı-yeşil göz ışıldamasını sağlar. Bu durum, geceleyin köpek veya kedinin gözüne doğrudan ışık tutulduğunda görülebilir. Örtü tabakasındaki bu yansıtma sayesinde geceleri insandan daha iyi görürler ve düşük ışık kaynaklarını daha iyi değerlendirebilirler.

Renkleri Ayırt Edebilirler mi?

Köpekte ışığı algılama eşiği insandan üç misli daha düşüktür, bu nedenle özellikle kısa dalga boyundaki renkleri ayırmada zorluk çekerler. Köpeklerde saldırı eğitiminde kırmızı renkli kollukların daha verimli olduğu söylenmektedir. O halde, kırmızı rengi ayırma yeteneklerinin olduğu düşünülebilir (koniler). Gerçekten de kırmızı gibi uzun dalga boyundaki renklerin köpekler tarafından daha rahat ayırt edilebildiği bildirilmektedir. Ayrıca köpekler, bütün renkleri göremeseler bile, renkleri ayırt etmeyi kolayca öğrenebilirler; zira beyinlerinde, insana göre az bile olsa, dalga boylarını ayırt eden gangliyonlar (sinir havuzları) bulunmaktadır. Bâzı araştırıcılar da, renk bilgisinin davranışlarda kullanılmadığını, bu nedenle, köpeklerde renk ayırım yeteneğinin önemli olmadığını ileri sürerler.

Geceleri, köpek ve kedilerin renk görüşü insanınkine benzer. Ancak bu hayvanların tapetum (örtü) tabakasında yansıma nedeniyle geceleyin sarı ve yeşil renkleri algılamada hafif bir üstünlükleri söz konusudur.

Detayları Seçebilirler mi ve Televizyon İzleyebilirler mi?

Köpekler form ve desenleri ayırt etmede zorluk çeker, desenlerdeki detayları görmezler. Kediler, televizyonu titrek olarak görürler. Köpekler ise bir grup araştırıcıya göre - kısmen hareketli nesneleri takip edebilmeleri ve kısmen de gölgeleri ayırt edebilmeleri nedeniyle - saniyede 625 dotluk Avrupa ve ülkemiz televizyonlarını izleyebilmekte, saniyede 525 dotluk ABD televizyonlarını izleyememektedir. Birçok hayvan sâhibi, köpeklerinin televizyon izleyebildiğini söylese de, bu hayvanların izleme aktivitesiyle ilgili nicel ölçümler yoktur.

Yâni, bizler kadar keyifle (veya tam aksine) seyredemiyorlar!

Köpekler Miyop mudur?

Köpeklerin yakını odaklama (bakışlarını yakındaki bir nesneye yoğunlaştırma) yetenekleri insana göre zayıftır. Kedi ve köpek, 25 cm.’den yakın mesafeleri net göremez. Ancak bu ölçümlerin çoğu ev hayvanları üzerinde yapıldığı için hatalı olabilir; zira ev hayvanları, ev içinde uzak cisimleri odaklama imkânına sahip olmadığı için miyop olma eğilimindedirler, çünkü odaklama yeteneği sonradan gelişir ve küçük yaştan itibaren başlanan egzersizlerle tam seviyesine ulaşabilir.

Dokunma: Köpeklerde en duyarlı bölgeler, ağız ve burun çevresidir. Köpeklerin patilerindeki duyarlılık diğer karnivorlara (et yiyenlere) göre daha zayıftır. Bu tür duyusal özellikler beyin kabuğunun yapısıyla ilgili olup bu bölgede ayaklar için ayrılan alan köpekte %20, kedide ise %30’dur. Diğer karnivorlarda olduğu gibi, duyu sinirleri daha çok burun uçları, bıyık ve bıyık diplerinde bulunur. Bıyıklar katı yüzeylere dokunduğunda, bu maddeler hakkında beyne bilgi iletilir; bu özellik, hayvanın karanlıkta manevra yeteneğini artırır. Ayrıca bıyıklar karmaşık bir madde koklanırken de beyne bilgi sağlar. Bunlar, hareketli nesnelerin titreşimlerini de algılayabilirler. Ancak bu yetenek kedilerde daha fazladır. Köpekler kafalarını iyice yere yakınlaştırmış vaziyette ayak izlerini koklarken, alt çenenin ortasında yerleşen kıllardan ve çene altı koku bezlerinden yararlanırlar, bunlar aynı zamanda kafanın yere çarpmasını önler. Kediler bu kıllara sahip olmadıkları için kafalarını yerden yukarıda tutarlar.

Tat Alma: Köpekler, insanınkine benzer bir tat alma duyusuna sâhiptir. Bu duyu, alınan gıdanın tadıyla kokusunun bileşimidir. Tat duyusu, dil yüzeyinde pütürler halinde bulunan ve papilla adı verilen alıcılar tarafından algılanıp, sinirler yoluyla beyne iletilir. Bu alıcıların hangi tip tatları algılayabileceğini araştıran araştırıcılar, bunların sonucunda algılamanın hayvanın evrimsel kökeni, besin ihtiyaçları ve yemek kaynaklarıyla ilgili olduğu kararına varmışlardır. Köpekte, şekere duyarlı olan ve bazı aminoasidlerden de kuvvetli şekilde etkilenebilen tat alıcılarının sayısı, diğer alıcılardan daha fazladır. Bu aminoasidlerin çoğu, bu alıcılarda şeker tadı uyandırdığından tatlı aminoasid adını alır (özellikle L-sistein, L-pirolin, L-lizin ve L-lyösin). Bu maddelerin çoğu insana acı gelir. Köpekler, bu grup maddelerden olan L-triptofanı sevmez (serotonin öncüsüdür bu madde). Kedilerle köpekler arasındaki en önemli farklardan biri olan, şekerli gıdaların sevilip sevilmeme nedeni de bu alıcılar arasındaki farklılıklardır.

Memeli sinir hücrelerinde uyarı iletişimini yavaşlatmak için görev alan monofosfat nükleotidleri, ölümden sonra vücutta birikir. Bu madde kediler tarafından sevilmediği için kediler leş yemezler. Ayrıca kediler, dillerindeki tat tomurcuklarının özellikleri nedeniyle şekeri, tatlı olarak algılayamazlar ve bu nedenle tam karnivor yani etoburdurlar. Kediye kıyasla daha fazla omnivor (hem ot hem et yiyen) olan köpek, şeker ve meyve gibi yüksek enerjili materyalleri yeme avantajına sâhiptir. Köpekgiller ise leş yiyebilir. Gene de siz evinizdeki arkadaşınıza özel mamalar verin!

Köpek ve kedinin diğer memelilerden bir farkı da, tuza duyarlı tat alıcılarının azlığıdır. Çoğu herbivor (bitki yiyen) ve omnivor (her şeyi yiyen), boşaltım ve sinir sistemi işlevleri için tuza ihtiyaç duymaları nedeniyle, tuz içeren besinlerle beslenir. Kedi ve köpekler, bu tür hayvanlarla beslendiği sürece tuz ihtiyaçlarını giderebilirler, insan gibi vücut yüzeyine yayılmış, tuz atmada rolü olan ter bezlerinin olmayışı nedeniyle, fazla tuz aldıklarında (hazır mama ile beslenmeyen ev köpeklerinde genelde böyledir) böbreklerin tuz yükü fazla olur. Bu durum, köpekte böbrek hastalıklarına sık yakalanmada önemli role sâhiptir. Terleyememeleri de buna etkili olur. Sıcak havalarda bacaklarını serin bir yere yayıp, dillerini çıkararak solumalarının sebebi budur.

Gene havlamasının üslûbuna göre, memnun mu yoksa saldıracak mı… gibi nüansları fark edebilirsiniz.

Köpekte şekerden sonra en fazla, asidlere duyarlı alıcılar vardır. Bu alıcılar, fosforik asit, karboksilli asidler, nükleotid trifosfatlar ve histidin gibi maddelerin yanı sıra L-taurin ve L-sistein gibi aminoasidler tarafından uyarılır, inosin monofosfat ile de yavaşlatır. 

Hangi aileden olursa olsun, Dobermanlar bile çok sâdık dostlardır.

Hiçbir eş, karısını veya kocasını her eve gelişinde tekrar sevinçle öpüp yalamaz ama köpekler yapar.

Sizi korumak için canlarını da verebilirler (kedi bunu yapamaz çünkü davranış portföyünde yok).

Şimdi, kahvaltıya bu örneklerle başlayın dostlar. Birkaç yumurta da ekleyin ama dengeli beslenin. İşe gidecekseniz ağır baharatlı bir şeyler (meselâ çılbır) yemeyin; her tarafınız kokar. Akşamdan kalmaysanız da, kalan alkolü atabilmek için bol su için ve tuvalete yeterinde zaman ayırın.

Önce dişlerinizi fırçalayın. Bunu bilinçli yapan tek tür biziz. Gerçi bir şebeğe (köpeksi maymuna) veya gorile de bu öğretilebiliriz ama şartlı refleks olarak beslenmezse, bir süre sonra vazgeçer. Biz de öyleyiz. Tercihen da sabah kalkar kalkmaz, öğle ve akşam yatmadan önce bu işi yapın. Daha sık olursa ağızdaki flora (mikrop dengesi) bozulur. Dilinizi de fırçalayın bilhassa sabahları ama öğürmemeye özen gösterin. Dil pasında çok fazla zehirli madde ve mikroorganizma barınır.

Konuşmak, öpüşmek, gıda almak için kullandığımız ağzımız, bir yandan da vücudumuzun en pis bölgesidir. Ona iyi bakın!

Hâfızanızın güçlü kalmasını istiyorsanız, filleri örnek alın. Asla unutmazlar ve çok inatçıdırlar!

Fillerin Evrimi

Fil, hortumlular takımının filgiller (Elephantidae) ailesini  oluşturan memeli bir hayvandır. Geleneksel olarak Asya Fili (Elephas maximus) ve Afrika Fili (Loxodonta africana) olmak üzere iki türü tanınır; ancak bâzı delillere dayanarak, Afrika Savan Fili (L. africana) ile Afrika Orman Filinin (L. cyclotis) de iki ayrı tür olduğu öne sürülür. Filler, Sahra altı Afrika ile Güney’de ve Güneydoğu Asya’da evrimleşmiştir ama dünyanın her yerindeki hayvanat bahçelerinde rastlayabilirsiniz. Sahra altı Afrika ile Güney ve Güneydoğu Asya’da bulunurlar. İçlerinde mamutlar ve mastodonlar gibi nesli tükenmiş türleri de barındıran bu hortumlular takımından günümüzde soyunu sürdüren bir tek filler kalmıştır. Karada yaşayan en büyük hayvan olan Afrika filinin erkeği 4 m boya ve 7.000 kg ağırlığa ulaşabilir. Fillerin dikkat çekici ve ayırt edici özellikleri arasında, nesneleri yakalamak gibi çeşitli amaçlar için kullanılan uzun burunları (hortumları) başta gelir. Çok uzun ve sivri olan kesici dişlerini nesneleri taşımak, yeri kazmak için kullanırlar.

Fildişinin kaynağı olan bu kesici dişler aynı zamanda dövüşürken silâh olarak da kullanılır. Filin büyük ve geniş kulakları vücut ısısını kontrol etmeye yarar. Afrika fillerinin kulakları daha büyük olur ve sırtları içbükeydir. Asya fillerinin ise kulakları daha küçük olur ve sırtları dışbükey veya düzdür.

Otçul (herbivor) olan filler savan, orman, çöl ve bataklık gibi tabii hayat alanlarında bulunur. Genellikle su kenarlarında kalmayı tercih ederler. Çevrelerinde bıraktıkları etki yüzünden kilit taşı (evrimsel yapıyı koruyan) türlerden biri sayılır. Diğer hayvanlar fillerden uzak durur ve aslan, kaplan, sırtlan ile yabani köpekler gibi yırtıcılar, yalnızca yavru fillere saldırabilirler. Dişi filler, genellikle bir dişi ve yavruları veya akraba dişiler ve yavrularından oluşan aile grupları hâlinde yaşar. Birkaç dişi ve yavrularından oluşan grubun lideri (alfa dominant) en yaşlı dişidir; yâni anaerkildirler. Fillerin oluşturduğu aile grupları zaman zaman bir araya gelerek daha büyük topluluklar oluşturabilir. Ergenliğe ulaşan erkek filler aile gruplarını terk eder veya yalnız veya diğer erkek fillerle birlikte bir grup oluşturabilir. Erişkin erkekler çiftleşmek için eş aradıklarında aile grupları ile bir araya gelir. Testosteron salgılanmasının arttığı ve aşırı saldırgan davranışların görüldüğü mest adı verilen durum erkek fillerin dominant olmalarına imkân verir ve üreme başarısını artırır. Aile gruplarında ilgi odağı yavru fillerdir ve anneleri tarafından üç yıl kadar bakılırlar. Filler tabii ortamlarında 70 yıl kadar yaşar; dokunma, görme ve işitme yolu ile iletişim kurar. Uzun mesafelerde, filler insanın duyamayacağı kadar düşük frekanslı sesler ve sismik iletişim (yerkabuğu hareketlerini algılayarak) yolu ile haberleşir. Fillerin zekâsı primatlar (yâni en tepedeki bizler) ve balinalar (denizlerdeki en yakın akrabalarımız; hele şişe burunlu yunuslar) ile kıyaslanacak düzeydedir. Kendilerinin farkında oldukları ve kendi cinslerinden ölmekte olan veya ölmüş hayvanlara karşı empati gösterdikleri gözlemlenmektedir.

Afrika filleri Dünya Tabiat ve Tabii Kaynakları Koruma Birliği (IUNC) tarafından soyunun tükenme riski yüksek olan hassas türler arasında listelenirken, Asya Filleri soyunun tükenme riski çok yüksek olan tehlikedeki türler arasında listelenmiştir. Fil nüfusu için en büyük tehditlerden birisi kaçak olarak avlanan hayvanların dişleri ile yapılan fildişi ticaretidir. Diğer tehditler arasında tabii hayat alanı kaybı ve yerel halk ile olan çıkar çatışmaları sayılabilir. Filler, Asya’da yük hayvanı olarak kullanılmaktadır. Geçmişte savaşlarda da kullanılan filler, günümüzde hayvanat bahçeleri ve sirklerin üyelerindendir. Çok kolay tanınabilen filler sanat, folklor, din, edebiyat ve popüler kültür alanlarında sıklıkla kullanılmıştır. Fillerin hayvanat bahçelerinde tutulması bazı tartışmalara yol açmıştır. Bunu destekleyenler araştırmacıların hayvanlara ulaşımını kolaylaştırdığını ve doğal alanlarını korumak dolayısıyla da türün geleceğini sağlamak için para uzmanlık sağladığı görüşlerini savunmaktadır. Bunu eleştirenler ise hayvanların hayvanat bahçelerinde fiziksel ve zihinsel strese maruz kaldıklarını söyler. Fillerin kendilerini veya hortumlarını ileri geri sallama ve yol izleme gibi stereotipik davranışlar gösterdiği kaydedilmiştir. Bu davranış Birleşik Krallık hayvanat bahçelerinde bulunan bireylerin %54’ünde görülmüştür. Avrupa hayvanat bahçelerinde bulunan fillerin tabiattaki fillere göre daha kısa hayat süresine sâhip olduğu anlaşılmaktadır ancak başka araştırmalar hayvanat bahçelerindeki fillerin tabii hayatlarını sürdüren filler kadar uzun yaşadığını gösterir.

Fillerin sirklerde yer alması da tartışmalara yol açmıştır. ABD’nin en önemli hayvan hakları savunucusu olan Humane Society sirkleri hayvanlara kötü davranmak ve zarar vermekle suçlamıştır. 2009 yılında ABD Federal Mahkemesinde yaptığı tanıklık esnasında Barnum ve Bailey Sirki’nin CEO'su Kenneth Feld sirk fillerinin kulaklarının arkasına, çenelerinin altına ve bacaklarına ucu metal ve ankusa (Hinduizm’de de geçen bronz kanca) adı verilen üvendirelerle vurulduğunu kabul etmiştir. Feld bu uygulamaların sirk çalışanlarını korumak için gerekli olduğunu ve elektik şoku veren bir cihaz kullanan bir fil eğiticisinin cezalandırıldığını belirtmiş ancak bu uygulamaların fillere zarar verdiğini kabul etmemiştir. Bâzı eğiticiler filleri fiziksel cezalandırma kullanmadan eğitmeyi denemiştir. 

Fillerin fermante bitkileri yiyerek sarhoş olmaları, inanılmaz derecede güçlü hâfızaları ve insanınkine çok yakın beyinleri, onları gıpta edilecek bir hatırlama sembolü yapmıştır.

Tepeleri atınca saldırganlaşabilirler; keyifleri yerindeyken de bol yük taşıyarak dostluk ederler. Gene de mast hâlindeki ve bir buçuk metreyi aşan penisiyle (ki, üç viteslidir) azmış bir fille inanın ki karşılaşmak istemezsiniz.

Fillerin bu özellikleri İslâm'da da kutsanmıştır ve Hz. Muhammed'in doğduğu dönem Fil Yılı olarak isimlendirilmiştir.

Evde besleyemeseniz de, her yerdeki hayvanat bahçelerinde görebilirsiniz.

Onlar kadar hiyerarşiye uyun ve hafızanızı da güçlendirin.

Bunun için çok okumak, bulmaca veya bilmece çözmek de iyi bir fikirdir.

***

Eğer kolay unutmak istiyorsanız da, akvaryumlardaki balıklara bakın; hemen hafızaları silinir.

Buna sebep olanda, basit bir nöral ağa sâhip olmalarıdır, bunlar tam karınlarının iki yanında bulunur ve beş duyuya karşı da pek hassas olan alıcılar vardır.

Bunlarla akvaryumda veya Amazon Nehrinde fark etmez, en hafif çalkantıyı algılarlar ve tepki verirler.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Nur Temizelli Cuma, 20 Şubat 2015

    PATİ MESELESİ

    " Kedigiller ayak parmaklarının uçları ile yürür. Ön patilerinde beş ve arka patilerinde dört parmakları bulunur. " demişsiniz.
    PATİ:
    Kedi, köpek vb. hayvanların ön ayağı.
    Küçük çocuk ayağı.
    (en) Suffer, endure.
    (en) -Pathy.
    Arka ayaklar PATİ değildir. bilmem anlatabildim mi?
    MİYAV.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017