Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

Filipinler'e Seyahat...

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 3042 kez okundu
  • 3 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Çok para gözlü, muhteris, zırdeli ve ukalâ dümbeleği bir monşer olduğum için,

Aşağıdaki kendi ellerimle çektiğim belgeseli pazara sunuyorum:

Ola ki birileri sponsor olur, ben de tamamını medyaya servis ederim.

Bu seyahatin arka plânı çok hazindir...

Senelerce sigara ve Marmara Purosu içerek akciğerlerini mahveden Pederim, nihayet İstanbul'a dönüp, Nişantaşı'nda da muayenehanesinin düzenini oturtmuştu. Orada da çok kahır dolu yıllar yaşadık, açlık sınırına geldik. O zamanlar Dilberler Mağazası vardı, onun üzerindeki ikinci kattaki daireyi kiralamıştı. Hem ev hem ofis şeklinde geçen çileli senelerden sonra nihâyet Selâmiçeşme'deki güzelim parka bakan evi de mülkümüze katmıştık. Artık İstanbul'a kavuşmuşlardı, para kazanmaya başlamıştı.

Zor gülen yüzünden kahkahalar bile çıktığı oluyordu. Plânlar yapıyorlardı.

Hâttâ, siyah beyaz televizyondan renkli olana geçip, bir de Beta Sony Video Oynatıcısı almıştı.

Bir gün beni balkona çağırdı ve "Oğlum, son zamanlarda dispnem çok arttı. İntermed'de akciğer filmi çektirdim. Tümöre benzer şeyler çıktı" dedi ve ekledi: "Tam da artık huzura kavuşacakken"... Gözleri dolmuştu (bunu pek az müşahede etmişimdir; hep vakur ve inatçıydı aslında). Düşünüyorum da, o da Aspergerliydi çünkü çok aşırı çalışmaktan sevmeyi unutmuştu.

Tepemden aşağı kaynar sular indi ve derhâl bir karar verdim: Bundan sonra ne derse desin, hangi fırçayı atarsa atsın, asla gıkımı çıkarmayacaktım.

Nitekim aynen de öyle oldu...

Öyle bir kanser türüydü ki, ne protonlar ne de hücre zehirleri fayda edebilecekti.

Hâttâ Önde Ayhan Hoca, bütün klinik tam bir hiyerarşi içerisinde, o zamanki Dekan Bey'in odasına yürüdük; çünkü kendisi "solunumcuydu".

Tek çâre o tarafın alınmasıydı ama diğer akciğer de yetersizdi, yapılacak bir şey yoktu.

Göstermelik bir radyoterapiden sonra, daha önce Ilıcak Ailesi'ne (Baba Ilıcak o zamanlar hayattaydı) güvenip giderek bilimsel araştırma yaptığı ama dönüşte parasının ödenmediği bir seyahatte edilen bir söz vardı: "Siz buraya tekrar geleceksiniz"...

O da buna uydu; kısıtlı maddî imkânlarımızı sonuna kadar zorlayarak biletleri alıp önce Singapur'a gidip birkaç gün kaldık. Sonra da ver elini Manila...

Moon Tarikatı hemen bu fırsatın üzerine atladı ve bize "mânen" sâhip çıktı. Maddî yardımdan çok daha fazlasını yapıp, gerekli bağlantıları ve randevulaırı ayarladılar.

 

Bütün seyahat boyunca da CIA takibindeydik zâten.

Otuz yaşlarında bir ajan hep bizlere refakat etti; notlar alıp resimler çekti.

Bu arada, emperyalizmin iğrenç yüzünün en somut ve iğrenç delilini gördüm: Pezo'nun üzerinde ABD Bayrağı'nın resmi vardı! Hâlâ da mevcut.

Zâten tamamı Müslüman olan bu bahtsız insanları Kral Philip kılıçtan geçirerek zorla Katolik yapmıştı ve o zamandan beri de Allah'ın gazabı hep üstlerine yağdı.

Çoğu sokakta doğup büyüyor ve ölüyordu.

Hindistan cevizinin her şeyi, keza akrepler, çıyanlar, fareler... tek gıda kaynaklarıydı.

Ne hüzünlü bir şey ki, yerlileri çok iyi ve barışçıl insanlardı ama fuhuş, madde ve insan kaçakçılığıyla birlikte, başta AIDS olmak üzere, ner türlü mel'ûn hastalık kol geziyordu.

Otobanlarda zehirli gaz fışkırtan çağ-dışı arabalar biteviye gidip geliyordu...

Bu arada, evvelki gün "sistemden" gelen bir rûya gördüm...

Kadim Dostum Dr. Âdil Nevresoğlu ve bendeniz muhtemelen Kadıköy'deki iskeleye park etmiş duran eski model bir DC 9 jetin içerisinde yalnızdık ve aramızdaki bir delikte bir acayip yaratık yaşıyordu: Fare değil, sincap değil ama dişleriyle çok kötü canımı yakıyor. 

Etrafta başka kimse yok ve yaratığa mama bulmak için karşıya geçmeye karar veriyoruz.

O arada Âdil bir hamburger yiyor ve âniden Annem ortaya çıkıyor.

"Bu çocuk hiçbir sabah taze hazırlanmış kahvaltı edemedi" filân diyor.

Isırmasın diye sarıp sarmaladığım yaratıkla karşıya gidip dönüyoruz ama o arada sürekli olarak "hayatta mı" diye kontrol ediyorum.

O da bana bakıyor kurşun gibi gözleriyle.

Sonra dönüyoruz, Annem kayboluyor ve nedense gene aynen dönüyoruz.

Dönüşte bir bakıyoruz ki hayvancağızın ensesi kırılmış ama hâlâ bakmakta.

Tanıyorum onu: Atatürk.

Uçak belli ki Osmanlı Cumhuriyeti filminden uçup yapışmış Ma'şerî Gayrımeş'ûruma (Ortaklaşa Bilinçdışı: Ortogenetik Psişe)...

Ve tecimsel bir fal baktırıyorum.

Şöyle çıkıyor:

Seçimlere kadar o kadar ortalığı gerecekler ki, kimse kimseye bakamaz hâle gelecek ve hemen akabinde de kan gövdeyi götürecek!

Sonra da birileri âcilen tüyecek, Suudî Arabistan'a göçecek!

Ve olmayan TSK, Musul'la Kerkük'e girecek!

Korkarım ki Hatay elden gidecek.

Bu da böyle bitmeyecek!

Temâyül değil, teâmül yoklamaları devam edecek.

Bu arada, beklediği için bana düşman oluveren bir kadim dostum aklıma düşüyor ve ortak yönü keşfediyorum: "İmparatore"!

Hep ağlardı "işler kötü" diye, ben de Sevgili Akrabam Ahmet Üstünbal'la (Can Ataklı ile aynı seviyede) tanışıp konuşması için araya girmiştim.

Telefonda ilk öfke dolu fırçamı yemiştim: "Ulan göt, o herif ırgat, ben ise İmparatorum be"!

Bugünleri de hesaplayamamıştım; ne de olsa Aspergerim var, özürlüyüm.

İmparator, imparatore...

Anahtar kelime bu imiş meğer...

İşte, iki farklı Adanalı!

Şimdi bu vatandaş efendiliği bırakıp da vali olacak (vale olsa ne yazar, arabayı çarpar)  bu beberuhinin Allah'ına Kitabına söverse haklı mıdır, değil milidir?

Bugün Kemâl Sunal'ın ölüm yıl dönümü, benim suyumu içecek kadar uçuk olan Savaş Ay'ın göçüş günü!

Şimdi istihbar ettiğime göre, Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Dr. Atillâ Karaosmanoğlu da uçmuş; bana "abi, ben Türkçüyüm, altına ne doldurursan doldur" derdi.

Şimdi hem Cemil Amcam, hem de Kemâl Sunar'la ilgili röportajlar fırında ısınıyor;

Ruhumuzdaki Fırtınalar da...

Yeni/New Symposium gene siber-alanda.

Teşekkürler Lût.

Burada amme hizmeti verirken ve tan anlamıyla "Allah rızâsıyla" bir şeyler paylaşırken, kalkıp da "acıttı mı cicim" gibi çirkin şeylere yazdıklarını aynen iâde ediyorum.

Aynaya bakın; kendinizi görün ama tersinden.

Bu arada, sırtımdaki bir kamburdan ve daha kurtuluyorum, sütçü beygirliğine nihâyet bir "dur" diyoruz.

Argo hayattır, yaşayan lisandır ve bir hocanın bu an Hakiki Halk Lisanını kullanması da alnının ak sütü gibi helâldir.

Ama eğer Neslim'in hakkı da teslim edilmezse, siz daha çok adam harcarsınız ama şimdilik sorun çözüldü, teşekkür ederiz!

Dün gece TORCH'ta Bipolar Bozukluk ve Tedavisi hakkında pek keyifli interaktif bir sohbet yaşadı.

 

Başka bir grubun muhabbeti...

 

Havuz çok güzel ama pahalı: Duhuliye 10 TL!

Sıkı denetim mi yoksa sıkıyönetim mi?

 

Yakın süpervizyon...

Vise Old Buddy Congractulating me...

 

Ve Başkanımız teşrif ediyor: GÜM!

O küçücük ama sıcacık mekân ağzına kadar doldu ve önceden dağıttığım Duygudurum Bozuklukları Ölçeği'ni önceden değerlendirip, hemen herkesin ya Manyak ya da aşırı kontrollü olduğu ortaya çıktı.

Muhabbet mükemmeldi ve çok da eğlendik.

Bilir anlarım...

***

Halkı çıkartıyoruz, inmeden. Sanırım Romance ancak çıkıyordur...

 

Sahneye hazırız, bütün Türkiye bize bakıyor ama Babür gene poz çakıyor.

Son hazırlıklar...  İbrahim birazdan delirecek sahnede, Denizli'nin horozu gıdıklayacak!

Horoz oldu gazoz, çünkü İbrahim bas gitarın jakını takmayı unutmuş!

Sinirinden kankan yapar gibi tepiniyor...

Şarkımızın adı da "Aman Çilli", iyi mi?

Bu kadar mahcubiyetten dolayı gülmekten çatlayan Doğan Canku, kırmızı kartı basıyor!

Şimdi gene Nişantaşı'ndayız ve gene Çalış Kerem, Oku Kerem, Yaz Kerem.

Ne sihirdir ne keramet, en iyisi bu yolda devam et!

Asla unutamayacağım bir Bermuda Şeytan Üçgeni vardır: Adana, Gazi Antep ve Hatay.

Buralarda oynanan oyunlar kadar giriftini Rahmetli Dedem dahi çözemezdi.

Aynı ırmaklarla hayat bulan, Türkiye'nin ithalât ve ihracatının omurgasını oluşturan üç ayrılamaz vilâyet.

Urfa, Mardin, Siirt dahi aradan geçinirler, fasulyeden hani.

Bütün espiyonaj ve kamuflaj taktiklerinin buralara müteveccih olması boşuna değildir. Hepsi de Fırat ve Dicle'den sulanır ve ağzı sulanan herkes buralara yönelip yüklenir.

Yâni BOP da GAP da sudan bahanedir; yemyeşil ve âtıl o sular hiçbir işe yaramaz tarihi silmekten başka!.

Bakın, İsrail de çark etti ve bize göz kırpıyor çünkü bu tekne bir batarsa, hepimiz beraber boğuluruz.

Klerikalizm ve Sekülarizm bahane; bütün iş dinle devletin arasını açmak, sonra da arkasına bile bakmadan kaçmaktır. Kimsenin kaçamaklara bile tahammülü yok artık! Küresel olarak ısınıyoruz. Liebermann da bunu görüyor, hâlâ Mavi Marmara ile uğraşırken devletimiz bize soluk mavi ışıkla denizden göz kırpmaktadır; İskenderiye Feneri gibi...

Bir de sitemimi bu vesileyle iletmek isterim: İki kere kendilerine mesaj yollamama rağmen, Okyanus Ötesinden hâlâ bir cevap alamadım.

Baktım mâziye, daldım âtiye.

Bunca çaba, ırgatlık, gözyaşı neye yarıyor ki...

Artık hepimiz Şivanperveriz, hepimiz Kürdüz, çünkü keriziz.

16 kişi alınacak dediler, kalktım 60'ına merdiven dayamış bir salak, hâttâ bunak olarak taşın altına el koydum ve belâmı da buldum. Sayı geometrik olarak arttı.

Deli midir, divâne midir, kişilik bozukluğu mudur, psikopat mıdır, sosyopat mıdır, bipolar mıdır, hangi sûretten bir Homo'dur...

Bilmeden başladılar içeriye adam yığmaya...

Hiç, 40 senedir üslûbunun ne olup olmadığı belli olan bir meczûbu bu saatten sonra değiştiremeyeceğimizi, değişmeyeceğimi göremediniz mi, yordayamadınız mı? En azından sezgileriniz de mi tebahhur etti?

Kalktı bu güruhtan (öfkeden kendimi pek güçlükle zapt edebiliyorum, hata yaparsam affola) 50'si 60'ı aleyhimde dilekçe verdi.

İyi ki bâri "yatırıp, bizi grup olarak düzdü" dememişler.

Maazallah o da başıma gelebilirdi!

Şimdi size bir PIRLANTA teslim ettim.

Değerini de, kıymetini de iyi bilin.

Tepe tepe harcayın ama bâzı sine qua non ricalarım var:

Alman Hastânesi'nin yanındaki binanın kapısındaki dandik koruma görevlilerinin sayısını en az on misli arttırın!

Beni sizinle tanıştıran Aziz Kardeşimin kâlbi bu kadar eziyete dayanmaz, GÜM diye gidebilir.

Biraz önce, kendime söve söve ücretsiz izin dilekçemi imzaladım.

Hayırlı olsun, en nâdide yerde saklayın ve Türk(iye) Psikiyatri Derneği'ne de mutlaka danışın.

Orada o kadar değerli başka hocalar, hacılar var ki, takkeli ve takkesiz liboşlar var ki, sizi temin ediyorum ki hiçbir dilekçeniz, Helepçeniz.... boşa gitmeyecektir. Bu ifâdelerimden dolayı derhâl hakkımda soruşturma, kovuşturma veya sokuşturmayı âcilen başlatınız.

Çok eğlenir ve uğraşacak yeni bir şeyler bulmuş olursunuz vallahi.

"O, bunu şunun için kutlamış; bu, şunu nasıl gammazlamış" gibi çok faziletli şeylerden başınızı kaldırmaya vakit de bulursunuz hem, fena mı?

Kasım Gülek'le nasıl tanıştığımızı ve namütenahi matbuatımı, mektubatımı ve her bir haltımı paylaşmaya devam edeceğim.

Esas şu anda hâlis Türkmen olan Şİvanperver'le hiç günahı veya hatası bulunmadığı için Büyük Kulüp'e üye olarak yazılan Abraham Sweetvoice'i seyrediyorum.

Berbat ötesi bir çirkinlik sürüyor Bakır Diyarı'nda; zılgıtlar rezilliğe dönüşüyor.

Nota bile bilmeyen iki ümmî.

Sembolizm çok mühim; 300 çifte toplu nikâh kıyılacak, sonra 400 oldu: Moon Tarikatı.

Aynı zamanda masonluğun temeli olan üç eşit vuruştan kurtulundu...

Bu fitil öyle bir topun alâmetifârikası ki, dökülecek kanı artık ne Devletlû, ne de şürekâsı engelleyebilir.

Midem bulanıyor ve başım dönüyor.

İçim sıkılıyor, ilk defa gerçekten korkuyorum!

Diyarbakır karpuzu tam göbekten patlayacak, vatanımı ortadan en az beşe bölecek.

Tıpkı beş büyük kıt'anın eriyen buzlara beraber düşeceği kutuplaşmalar gibi...

Türklüğün berhava edilmesi için tezgâhlanmış plân berbat ötesi bir ivmeyle Ankara'ya doğru dönüyor.

Tek kabahatim, tıpkı Pederim gibi, olayları iyi tahlil etmek, sevgilerime önem vermek.

Bundan sonra çılgınlar gibi suikastlar, falancanın filâncayı zehirlemesi vaka'yı âdiyeden olacak. Fethullah Gülen dahi çok korkuyor çünkü sebebi mevcudiyeti için bir gerekçe kalmadı. Gittikçe sıklaşan tansiyon ve şeker nöbetleri acaba sâdece mânidar tesadüfler mi? Hayır, hem çok egosu kabardı hem de -tekrar tekrar yazıyorum- ABG'nin asla affetmeyeceği şeyleri yaptılar: 1) Yalan söylemek, 2) Vergi kaçırmak. ;Şaşkınlıktan konuşmalarında tutuluyor, çağrışımları kopuyor, Balyoz'u, ERgenekon'u müdafaa ediyor. Muhtemelen bir demansiyel sendrom da kapıyı çalıyor.

Tıpkı Beethoven'in 5. Kader Senfonisi'nde kapıcının kapıyı çalması gibi.

Vefa ile ilgili bir örnek yeterli:

Bu Millet, artık bu zilleti de sineye çekerse, hakkıdır başına ne gelirse onu yutup sindirmek!

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - Şimdiki Zamanlar 11.11.2013

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    mustafa yolaşan Pazartesi, 11 Kasım 2013

    Sarhoş iken, namaza ( pardon, yazı yazmaya ) durmayın.

    " Bugün Kemâl Sunarlın ölüm yıl dönümü, benim suyumu içecek kadar uçuk olan Savaş Ay'ın göçüş günü! "
    " Şimdi hem Cemil Amcam, hem de Kemâl Sunar'la ilgili röportajlar fırında ısınıyor; "

    Karar verin. " Kemâl Sunarlın " mı, Kemâl Sunar'lı mı? Kemal Sunal olmasın yoksa...

    Hafıza kaybı mı, sarhoşluktan mı?

    M. Serkan

    MKD: İbretlik!

  • Misafir
    baysungurozan Cuma, 15 Kasım 2013

    yazı yazmak üzerine.

    Hocam dilerseniz her durum da yazı yazmaya durunuz, bilinir anlaşılır, sıkıntı olmuyor. :) yazınızı okurken aklıma pek çok şey geldi, özellikle sistemden gelen dediğiniz rüya kısmını okuyunca aynı anda düşündüm ki bu gibi ilginç rüyaları ben de zaman zaman görüyorum fakat sizin gibi yorumlayamıyorum, sonuçta bu sistemi tanrı biliyor biz de ondan gayrı değiliz,şimdi yorumlayamadığım şeyleri de vakti gelir idrak ederim diye düşünüyorum...sevgi ve saygılarımla hocam, hayırlı olanlar yanınızda olsun...

  • Misafir
    Kaan Özsayıner Çarşamba, 04 Aralık 2013

    Filipinle sözde manevi şifacıların yaptığı gösteriyi yapan bir illizyonist..

    http://www.youtube.com/watch?v=u14JFjF9jBg

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017