Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

Glock Tabancası Varken Engin Ardıç Ne İş Yapar?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2698 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Türkiye'de yer yerinden oynuyor; daha önceleri Akşam'da söverken, babalar gibi bir transferle Sabah'a terfi eden (günaydınlar olsun) bir gazeteci(!) var; şimdi orada küfrediyor.

Senelerdir keskin zekâsı ve çağrışım zenginliği, engin kültür birikimi sebebiyle makalelerini okurum. Daha önce de hakkında bir yazı klavyeye almıştım ama bu gün tepem attı!

Düşünün, yargı delili olacak bombalar imha ediliyor, saygıdeğer ve fikirlerine iştirak etmese de kişiliklerine herkesin hürmet ettiği insanlar neyle suçlandıklarını bilmeden içeri tıkılıyor, manevî işkenceye tâbi tutuluyorlar. ATO Başkanı'nın ofisine suikast silâhı olarak bilinen, ruhsat kaydı dahi olmayan bir adet Glock tabancası birileri tarafından konuyor; Allah yardım ediyor da 8 Mayıs'ta termosifon tâmiri sırasında bulunuyor da, muhtemelen şu anda en önemli "delil" diye yutturulamıyor. Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı ve emekli Orgeneral Şener Eruygur, emekli Orgeneral Hurşit Tolon ile Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay darbe plânlamak suçuyla gözaltına alınıyor.

Gözaltında intihar edenler, depresyona girenler, sıhhati bozulanlar gırla gidiyor. Adaletsizlik ve savcılık terörü sürüyor. Ekonomi berbat, memleket kaosa gidiyor.

Koskoca Tolun Paşa'nın evinde "darbe plân"ı dosyası bulunuyor ve biz bunları hep iktidarcı gazetelerden öğreniyoruz. Yâhu, gerçekten de böyle bir plânı olsa, devletin en üst kademelerinde ve çok kritik mevkilerinde çalışmış bir Orgeneral bunun dosyasını çalışma masasının üzerinde mi muhafaza eder? Bu kadar tedbirsiz veya bunamış olabilir mi! Tabii ki hayır. Belli ki her şey düzmece, tıpkı Sinan Aygün'ün bürosunda bulunan Glock tabancası gibi.

Şimdi, herkese, her şeye ve her türlü değere sürekli olarak söven Engin Ardıç namlı gazeteci(!), bunlar gündemde iken bakın bugün ne yazmış (önceki makalelerinin başlıkları da Dünya Dangalaklık Tarihi, Goralı Tost filân). 3 Temmuz 2008'deki yazısı aynen aşağıda:

***

Bizim Zamanımızda Yoktu Evladım

Dünya da Türkiye de o kadar hızlı değişti, biz de "özel hayatımızı" çok şükür o kadar dolu yaşadık ki, yaşım alt tarafı elli altı, kendimi "moruk" hisseder oldum.

Dolayısıyla "kuşaklar arası kopukluk" da başladı, ona buna "güzel evladım, şirin çocuğum" gibilerden akıl vermeler de, "gençler bunu bilmezler" havaları da...

Fakat çok bilen de çok yanılabiliyor tabii. Eleştiriler de geliyor. Gelecektir.

Yok, "kayalık gölgesini Atatürk'e benzetip şenlik düzenlemekle" ya da "milli maça Atatürk 'ikonası' çıkarmak ve onun doğaötesi gücünden medet ummakla" dalga geçmemi "yedek kulübesinde Atatürk posteri görmekten rahatsız olmak" şeklinde utanmazca çarpıtan okurlara yanıt vermem. Ya algılama bozukluğu sözkonusudur, ya düpedüz puştluk. Fakat "iyi niyetli" eleştiriye elbette açığım.

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, dün bana bir kılçık atmış.

"Goralı sandviçin" Cem Yılmaz'ın Gora filminden esinlenilerek icat edildiğini sanmıştım, meğerse tersi geçerliymiş. "Goralı" uzun süredir, filmden çok önce de satılırmış büfelerde...

Memlekette kıyametler kopuyor, ortalık Ergenekon çetesinin son kılıç artıklarının enselenmesiyle inliyor, sırada bakalım daha kaç "numaralar" var, ama bendeniz bu çok daha önemli konuda yanıldığımı kabul ve itiraf ediyorum. O kadar utandım ki, belki sürekli sarı basın kartımı Basın-Yayın Genel Müdürlüğü'ne iade etmeyi, hatta Gazeteciler Cemiyeti'nden istifayı bile düşünebilirim!

Bir açık daha vereyim: Goralının içinde gerçekte ne olduğunu da bilmiyorum! Gezinirken tabelada gözüme ilişmişti... Sosis galiba... Büfelerden beslenmeyi kırk yıl öncesinde bıraktığım için yeni gelişmeleri izleyemedim, biz "sütlü muzda" falan kalmıştık, çok da pahalıydı, tam iki buçuk lira!

Aynı zamanda üzüldüm.

Yanıldığımdan değil, "sokakların tarihinin bizden sonra büfe menüleri tartışmasına bağlandığını" gördüğüm için.

"Entel delikanlılar ve kızlar Taksim büfelerini paylaşmışlar" biz görmeyeli, hatta aralarında "Kızılkayacılar" ve "Bambiciler" şeklinde fraksiyon ayrılıkları da belirmiş! Sokakların tarihini iyi bilen Engin Ardıç bu hatayı nasıl yaparmış?

Haklısın oğlum, bizim zamanımızda "66'cılar" ve "Varolcular" fraksiyonları vardı! (Ferhan ağabeyin iyi bilir.)

Ne yapalım, "tost ve sandviç sektöründeki" gelişmeleri izleyemedik, dincilikle mincilikle ilgimiz olmadığından biz o sıralar "siyah Arjantin içine duble votka" üzerine çalışıyorduk, yüz yetmiş beş kuruş, elli kuruşluk da tuzlu fıstık alacaksın yanına... (Ferhan ağabeyin iyi bilir.)

Haa bak, ellili yıllarda Beyoğlu'nda "espresso" da vardı "cappucino" da, "mortadellalı" sandviç de vardı, Rumlar gidince birdenbire ortadan kayboldular. İstanbul, kahve çeşitlerini yirmi yıldan fazla süreyle unuttu! Espresso ve cappucino, beğenmediğiniz Turgut Özal döneminde hatırlandılar ve İstanbul onları yeniden keşfetti, çok da sevdi... (Senin şimdi şimdi takıldığın Nişantaşı Teşvikiye taraflarında Ömür Pastanesi'nden başka bir halt yoktu, orada da limonata ve "üçgen" pasta, yaşımız tutmuyor, ne yapalım?)

Altmışlı yıllarda kala kala bir kaşarlı tost kalmıştı, bir de sucuklu... İkisini biraraya getirip içine bir de domates koymayı, yani "yengen"i ilk kez Emirgân'da bir büfeci akıl etti de Türk büfeciliğinde devrim yaptı!

Sonra, Antalyalı Ahmet'in "baharatlı ve kendine özgü" kıtır hamburgerleri geldi tabii. Geceyarısı meyhaneden çıkıp Kristal'e gitmek modası doğdu.

Eh, bu da "Türk büfecilik tarihinin prehistoryasına" katkım olsun!

Ama Ahmet Hakan kardeşime bir şey söyleyeceğim: Kenan Paşa sizi fazla ehlileştirmiş yahu... Biz daha ziyade "Cancılar" ve "Aynurcular" şeklinde bölünürdük, sonra bir de "Havalı Deniz" çıkmış, ona yetişemedik, mizah dergilerinde okuduk.

DevYol-DevSol saçmalıkları çok daha sonradır. O sıralar Türkiye'nin tadı kaçmıştı, kimsenin ne tost görecek hali vardı ne sandviç ne de karı kız.

***

Yâhu, bir insanın hayatta bir duruşu, değer yargıları, meslek ahlâkı ve tercihleri olur /eğer sıhhatli bir ruh yapısı varsa tabii ki.

Nesille kuşağın farkını bilmiyor, bunların konnotasyonlarını müdrik değil. Atatürk ikonası çıkaranlarla "dalga geçmekle övünüyor; psikoloji bilgisi nâkıs, bâzı sembollerin güruhları kollektif psişeye kavuşturduğunu ya bilmiyor, ya da, daha fenası, bilip de aklı sıra alay ediyor! Üstelik bunu eleştirenlere "puşt diyor. Halt diyor, karı kız diyor, kendisinin büfelerden yemek yemeği bırakalı çok seneler olduğuyla övünüyor. Dekompanse bir narsisizm ve megalomani.

Hakikaten utansa da, sürekli sarı basın kartını Basın-Yayın Genel Müdürlüğü'ne iâde edip, Gazeteciler Cemiyeti'nden de istifa etse! Çünkü Erdal Şafak, Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak, Hasan Cemal, Zsa Zsa Gabor yavruları filân gibilerin ne oldukları zâten belli. Ne diyeceklerini daha yazılarını okumadan tahmin edebilirsiniz.

Ama özüne ve her şeye yabancılaşmış, kime ve neye ne zaman söveceği, saldıracağı belirsiz bu adam ve benzerleri zararlı. Kendileri gibilere özdeşleşme-benimsenme nesneleri oluşturuyorlar çünkü: Mensubiyeti, âidiyeti, oturmuş bir şahsiyeti ve saygı duyduğu şeyleri olmayan ama zekâlarını bunlara saldırarak besleyen birtakım adamlar(!).

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 03 Temmuz 2008 Perşembe

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017