Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

GUY de MAUPASSANT SENDROMU

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2502 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

5 Ağustos 1850 yılında, Fransa’da, Guy de Maupassant isminde bir bebek doğar ve çok ama çok ağlar. Aslan Burcu'ndan olan bu adamla aramızda çok fazla ortak şey var nedense.

Vallahi de billahi de yükselenini, Horoz ve Su veya Akrep mi olduğunu ve kalkarkenki ağırlığının kaç gram çektiğini bilmiyorum!

Ne söylesem yalan çünkü ne APGAR'ına bakılmış, ne de ebesi, pipisini ellemiş.…

 Doğum belgesinde Tourville-sur-Arques’da bulunan Miromesnil şatosunda dünyaya geldiği belirtilse de, çeşitli kaynaklara göre, yüksek ihtimâlle Fécamp’da doğmuştur diye zabıt vardır.


Quell Alâka!

Yâni, daha doğarken bahtsız bedevinin hışmına uğrar zavallı GdM!

Maupassant Ailesi, Normandie bölgesine XVIII. Asır’da yerleşmiştir esasında.

Babası, Gustave Maupassant, 1846 yılında bir burjuva olan Laure le Poitevin ile evlenir. Laure, derin edebî kültüre sâhip, hoş bir hanımdır. Klâsikleri ve özellikle de Shakespeare’i (Şeyh Pîr?)çok sever ama nedense alçalanları tutmaz ve akrep, horozu sokar!

Çiftin boşanmasının ardından, Guy ve ağabeyi Hervé anneleriyle yaşamaya başlarlar. Kır kasabaları ve deniz kıyısında, tabiatla iç içe açık hava sporları yaparak büyür. Bu dönemde balıkçılarla ava gider, çiftçilerle sohbet eder. Annesine çok bağlı, hâttâ bağımlısıdır; âdeta onun tiryakisi olup çıkmıştır...

Yvetot’da gittiği din okulundan, hiç de şaşılmayacak bir şekilde, atılır. Bu kadar hayâlperest, hercai ve pek muhtemelen de Manik Depresif bir adamı Kilise n’apcektir ki? Üstelik epey de çapkındır, bu da kendisinin sonun imzası olacaktır!

Hayatı boyunca, bu ilk eğitim sürecinde dine karşı geliştirdiği olumsuz görüşlerin izlerini taşıyacaktır artık.

Ardından Rouen Lisesi'ne başlar. Bu dönemde kendini şiire adar ve birçok mektebin piyesine katılır.

Liseyi tamamlamasının hemen ardından başlayan Fransa Prusya Savaşı'na gönüllü olarak iştirak eder.

Savaşın sona ermesinin ardından 1871 yılında Normandie’yi terk eder ve Paris’e yerleşir.

On yıl boyunca Denizcilik Bakanlığı’nda çalışır. Bu süre içinde çok sıkılır; tek eğlencesi Pazar günlerinde yapılan Seine nehri gezileri ve tatillerdir.

Gustave Flaubert, onun koruyucusu, akıl danışmanı ve edebiyat ve gazetecilik hayatının başlangıcında yön göstericisi olur.

Flaubert’ in yardımı ile Rus romancı Ivan Tourgueniev, Emile Zola ve birçok natüralist ve realist yazar ile tanışır. Bu süre içinde çok sayıda kısa oyun ve mısra yazar.

1878 yılında, gazetelere makale hazırlamak üzere başka bir bakanlıkta görevlendirilir ve Figaro gibi önemli gazetelere makaleler yazar.

Flaubert, Maupassant’ın şiirlerinin yetersiz olduğunu söyler ve kendisini kısa ama insanı bam telinden vuran şeyler ve romanlar yazmaya teşvik eder.

O da, dönemde, boş zamanlarını roman ve hikâye yazmaya adar. 1880 yılında ilk şâheseri olan Boule de Suif’i yayımlar.

Eser, Zola tarafından 1880 yılında düzenlenen ve natüralist yazarların buluştuğu toplulukta büyük ilgi toplar.

Flaubert’in eseri “ölümsüz bir şâheser” olarak nitelendirir Flaubert. Aynı Gustave, “Madame Bovary, c’est moi” diyerek, içindeki Kadın Arketipine işaret edecektir kendi romanında. Eh, bu Fransızların hepsi de azıcık hoştur zâten…


1880 ilâ 1891 yılları arasında en verimli dönemini yaşar.

Daha ilk kitabıyla meşhur oluşunun ardından düzenli şekilde çalışır ve yılda iki, hâttâ bâzen dört kitap neşreder.

1881 yılında La Maison Tellier adlı ilk hikâye serisini paylaşır ve iki yıl içinde on iki baskı yapar. 1883 yılında ilk romanı olan Une Vie’yi tamamlar. Bu da bir yıldan kısa bir sürede yirmi beş bin kopya satar.

Romanları, hikâyelerinde ayrı ayrı değindiği gözlemlerinin buluşmasıdır.

İkinci romanı olan Bel-Ami 1885 yılında neşredilir ve dört ayda otuz yedi adet baskı yapar. Aynı dönemde birçoklarının yazarın şâheseri olarak değerlendirdiği Pierre ve Jean’ı yazar.

Eserlerindeki üslûp, gözlem, muhteva ve derinlik, büyük bir Âhenk ve doğallıkla yer alır.

Cezayir, İtalya, İngiltere, Sicilya gibi bölgeleri, yâni hemen bütün sömürgeleri gezer ve neredeyse her gezisinde yeni bir kitap kaleme alır.

Flaubert, edebiyat konusunda her zaman Maupassant’ın mürşidi olmuştur. Ünlü Goncourt kardeşlerle arkadaşlığı çok kısa sürer. Bu kardeşlerin 18. Asır etkisinde yarattıkları edebiyat salonunun yapısını asla kabûl etmez.

İlerleyen yıllarda büyük bir ölüm korkusu ve yalnız kalma isteği geliştirir. Bu değişiminde hızlı yaşadığı gençlik yıllarında yakalandığı frengi hastalığının etkisi olduğu düşünülür.

1892 yılında, hastalığın da etkisiyle delirir ve intihar girişiminde bulunur.

Bunun ardından, Paris’te bulunan Dr. Blanche tıp kliniğine kaldırılır ve 43. yaş gününden bir ay önce, 6 Temmuz 1893 tarihinde, burada hayata gözlerini yumar.

Doğum kayıtlarının tersine, ölüm kayıtlarında doğum yeri Yvetot olarak belirtilir ve böylece doğum yeri üzerinde, ta en başta bahsettiğim bir polemik başlar; günümüze kadar da sürer...

6 Temmuz 1893 yılında Paris’te vefat etmiştir. Paris’teki Montparnasse Mezarlığında hâlâ ağladığını işitenler vardır.

Bu naif, duygulu, garip adamın frengiden vefat edişi de bir tecellidir.

Bunları niye mi yazdım?

Bakıyorum da köşe yazarlarına, TV yorumcularına…

Hepsi küçük acıklı öyküler yazıp, sonra da romana tahvil ediyorlar.

Dün gece 02:30’a kadar oturduk.

Neslim hâlâ kese kâğıtlarını bitiremedi ve “sisteme” de giremedi.

Aynı Fransızlar da utanıp sıkılmadan “Gulen napcek, Erdoğan şapcek” diye atıp tutuyorlardı. Zaman Paris Muhabiri, Mehtap Kuantum Avcısı… Hepsi avangarttı.

O da atom kurbanlarının yanında, tıpkı Sevgili Bingör Sönmez gibi poz verip, şaşkın İmparatore’nin “horrşa” demesine gülümsüyordu.

Adamlar Karateci Yâ Hû!


 

Devletlûmuzun müteakip seyahatini Mars’a yapmayı plânladığı, bunun için de Kars’taki gönüllülerle tele-hipnoz irtibatını tercih ettiği konuşuluyor faiz lobisinde ve derin karanlık mahfillerin gölgesinde!


Çünkü…

   gölgelerinden dahi korkuyorlar!

     böyle enseye

         böyle tıraş arkadaş!

***

Bu arada...

Kendimi, dünyaya ayar çekecek Kutsal Kâse zannedip ona buna çattım ya?

Kusura bakmayın.

Hep muhteris ve iddialı kişilerin elinde yetiştim.

Onlarla özdeşleştim.

Eh, tek veled olmaktan da çok çektim.

"En iyi müdafaa, hücumdur" dedim.

Eh, bir de şiârımız var malûm:

Hattı müdafaa yoktur, satha dikkat ediniz. Çünkü o bütün vatan, yâni Globumuzdur esas savunulası olan!

Savcı Öz'ün atandığı yere de çok güldüm: Bakırköy! Üstelik de Yardımcı.

Farz-edin ki yatırdılar (İmam da çok rica ediyor zâti), bir de EKT yaparlar mı?

Ne dersiniz?

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – Şimdiki Zamanlar – 09 Ocak 2014 Perşembe

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 24 Eylül 2017