Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

HALİT YILDIRIM'dan: DÜNYANIN TÜM DERTLERİ

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1605 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Bu kitabın ortaya çıkış nedeni olağanüstü bir editörle, Neil Belton’la çalışmış olmamdır. Benim marifetimse, karmaşık fiziği, otobüste yanımda seyahat eden birine anlatabilmemdir (belki de, otobüste benim yanıma oturma talihsizliğine uğramış birine demem gerekirdi).

Neil’in büyük fikri, bu iki şeyi birleştirmem üzerineydi: Karmaşık fiziği sokaktaki insana anlatma becerimi, her şeyi sokaktaki insana anlatmada kullanacaktım.

Tam bir mücadele içinde buldum kendimi. Genelde, fizikle ilgili bir şey sormam gerektiğinde bir fizikçi belirler (bu, Nobel Ödüllü bir fizikçi de olabilir) ve onu telefonla ararım. Benim aptalca sorularımı anında yanıtlamaları ihtimali %95’tir. Anında cevaplayamasalar bile, en azından bana açıklama yapmak için çaba gösterirler. Ama para, cinsellik ve insan beyni gibi, hakkında hiçbir şey bilmediğim konularda, son derece temel derecedeki sorularımı bile yanıtlayabilecek birini belirlemek zor oluyordu.

Bilgiyle dolup taşan toplumumuzda her şeyin yanımızdan yüksek hızlı bir tren gibi geçip gittiğini düşünüyorsanız kitabım, yirmi birinci yüzyılda işlerin nasıl yürüdüğü konusundaki bilgilerinizi hızlı ve acısız biçimde güncelleyebilir. Bu kitap, nihayetinde, bir insanın her şeyi anlama çabasından ibarettir. Yok, aslında bunu söylemek yanlış olur.

Marcus Chown, Londra: Bir Canlı Nasıl İşler?

Kendim olduğumu düşünürüm. Ama değilim. Ben bir galaksiyim. Hattâ bin galaksi. Vücudumdaki hücrelerin sayısı, bin Samanyolu’ndaki yıldızların sayısından fazla ve bu sayısız hücreden tek bir tanesi bile kim olduğumu bilmediği gibi, umursamıyor da.

“Jeolojik zamanın ilk yarısı boyunca atalarımız bakteriydi,” der Richard Dawkins“Canlıların çoğu hâlâ bakteridir ve sahip olduğumuz trilyonlarca hücreden her biri, aslında birer bakteri kolonisidir” ve bunların hepsi şans eseri olmuştur.

“Bir başka hücreye giren ilk mitokondrinin derdi, işbirliği ve bütünleşmenin gelecekte sağlayacağı yararlar değildi” diye açıklar Stephen Jay Gould.“Tek derdi, çetin şartların hüküm sürdüğü Darvinci bir dünyada hayatını sürdürebilmekti”.

Yeryüzündeki hayatın çok hücreli aşamaya adım atmadan önce tek hücreli aşamada yaklaşık 3 milyar yıl geçirmiş olması, muhtemelen, bu adımı atmanın ne denli güç olduğunu gösterir. Bu durumun Dünya-dışı hayat arayışımızla ilgili çıkarımları da olabilir. Gökbilimcilerin elli yıldır süren araştırmalarına rağmen, galaksimizde herhangi bir zekâ formunun izine henüz rastlamadık. Bu durumun bir açıklaması şu olabilir: Belki Samanyolu'nda yaşam yaygındır ama yalnızca tek hücreli mikroorganizmalarla sınırlı kalmıştır. İnsanlar, tıpkı hayvanlar, bitkiler ve mantarlar gibi çok hücreli canlılardır. Her birimiz, 100 milyon kere milyon hücreden oluşmuş birer koloniyiz. Bunlar, beyin ve kan hücrelerinden kas ve cinsiyet hücrelerine kadar uzanan yaklaşık 230 farklı tip içerir. Ve hepsi, deri hücrelerinden yapılmış bir keseye sarılmıştır. Bu keseyi, muhafaza işlevi açısından tek bir hücrenin zarına benzetebiliriz.

Her hücre, aynı DNA’nın birer kopyasını taşır (olgun haldeki kan hücreleri hariç; bunların, pratik faydalarından dolayı çekirdekleri bile yoktur). Ancak bir hücrenin böbrek hücresine mi yoksa pankreas hücresine mi dönüşeceği, DNA’nın hangi kısmının okunduğuna veya ifade edildiğine bağlıdır. Hangi kısmın okunduğunu belirleyen şey ise düzenleyici (regülatör) genlerdir. Kendileri de aslında birer DNA parçası olan düzenleyici genler, sözgelimi belirli bir kimyasalın ortamdaki değişimine göre DNA’nın okunmasını başlatıp durdurabilen genlerdir. Bir insanı oluşturan 100 trilyon hücreden her biri, milyarlarca nanomakinenin durmaksızın vızır vızır çalıştığı ve karmaşıklık bakımından büyük bir kentten geri kalır yanı olmayan birer mikro-dünyadır.

Bu dünya depolar, atölyeler, idari merkezler ve trafikle tıklım tıklım dolu sokaklar içerir. Amerikalı gazeteci Peter Gwynne’in sözleriyle, “Enerji santralleri hücrenin enerjisini sağlar; fabrikalar, kimyasal ticaretin vazgeçilmez birimi proteinleri üretir; karmaşık nakliye sistemleri belirli kimyasalları hücre içinde bir noktadan diğerine ve hücre dışına yönlendirir; barikat muhafızları ithâlât ve ihracatı denetlemenin yanı sıra tehlike işaretlerine karşı dış dünyayı gözlem altında tutar. Disiplinli biyolojik ordular, işgalcilerle mücadele etmeye hazır ve nazırdır. Merkezi konumdaki genetik hükumet ise, düzeni korumaktan sorumludur.”

Ve bütün bunlar, yaşamımızın her gününün her anında, üstelik de biz olup biten her şeyden tümüyle habersizken gerçekleşmektedir.

Biyolog ve yazar Adam Rutherford bunu şöyle ifade eder: “Yaptığınız her hareket; her bir kalp atışınız, düşünceniz, duygunuz; yaşadığınız her aşk, nefret, sıkıntı, heyecan, acı, hüsran ya da neşe duygusu; her bir sarhoşluk ve akşamdan kalmalık; her bir yara, hapşırık, kaşıntı, burun akması, işittiğiniz, kokladığınız, ya da tattığınız her şey, aslında hücrelerinizin birbirleriyle ve evrenin geri kalanıyla kurduğu iletişimin bir sonucudur."

Hepimiz yaşama tek bir hücre olarak başlarız. Bu hücre, vücuttaki en küçük hücre olan spermin, vücuttaki en büyük hücre olan ve çıplak gözle bile görülebilen yumurta hücresi ile kaynaşmasının ürünüdür.

Her insan, yaklaşık yarım saatini tek bir hücre olarak geçirir ve ardından bu hüre ikiye bölünür. Bu başlı başına olağanüstü bir süreçtir. Hücre, yalnızca otuz dakika gibi kısa bu süre içinde DNA’sını kopyalamakla kalmayıp (bu işlem, hız kazanmak adına DNA'nın birden fazla bölgesinde eşzamanlı olarak gerçekleşir) 10 milyar kadar da karmaşık protein inşa etmek zorundadır. Bu, saniyede 100.000’den fazla protein anlamına gelir.

Beyin hücreleri dışında vücudunuzdaki hücrelerden hiçbiri kalıcı değildir. Mide duvarını döşeyen hücreler, bir jilet bıçağını bile eritebilecek güçteki hidroklorik asidle yıkanıp durdukları için sürekli olarak yenilenmek zorundadır. Bu yüzden her üç-dört günde bir yeni bir mide astar dokusuna sahip olursunuz. Kan hücrelerinin ömrü daha uzun olsa bile onlar da dört ay sonra kendilerini imha eder, Her yedi yılda bir yeni bir insan olduğunuzu söylemek pek de yanlış sayılmaz. Hatta “yedi yıl kaşıntısı” dedikleri durumu da böyle açıklayabiliriz belki.

Eşinize bakarsanız ve bir anda aklınıza şöyle bir düşünce geliverir: “Bu benim birlikte yaşamaya başladığım insan değil!”

Soluma

Soluduğumuz havanın yaklaşık %20’si oksijenden oluşur. Bunun da ancak dörtte birini kullanırız; dolayısıyla dışarı verdiğimiz havada hâlâ %15 kadar oksijen vardır. Şuurunu yitirmiş bir insanı ağızdan ağza yapay solunumla kendine getirebilmemiz, bu %15’lik Oksijen sayesinde olur.

İçeri çektiğimiz hava derinlere, akciğerlerimizin içine kadar ulaşır. Akciğerlerin iç kısmının en küçük ölçekte yapısı dallanan bir ağaç gibidir. Alveol adi verilen bu dallar, ince kan damarlarıyla yan yana uzanır ve oksijen molekülleri alveollerden alyuvarlara geçer.

Alveollerin bu ağaca benzer yapısı, oksijen aktarımının gerçekleşebileceği alanı arttırarak kan dolaşımına katılan oksijen miktarını en üst düzeye çıkarır. Bir insan akciğerinin toplam yüzey alanı, inanılmaz biçimde, bir tenis kortunun alanı kadardır.

Vücudumuzdaki bütün biyolojik süreçlere güç kaynaklığı yapan oksijen, hayatta kalmamız için zorunludur. Besin almaksızın bir ay, su içmeksizin bir hafta kadar hayatta kalabiliriz ama hava kaynağımız kesildiğinde ancak yaklaşık üç dakika yaşayabiliriz.

Hayatımızın her anında ölüme yalnızca üç dakika uzaklıktayızdır. Bir kalp krizi kurbanı, kalbi durup da kan damarlarına oksijen pompalamayı bıraktığında bu gerçeği çok net fark eder.

Bitkiler, havadan alınan karbondioksit, su ve güneş ışığı dışında hiçbir şey kullanmadan, zengin enerjili besinler sentezleyebilir.

Bitkilerce yapılan şekerler özünde, yakalanmış güneş ışığından ibarettir, Ne zaman bitki yesek, aslında bu yakalanmış güneş ışığının enerjisini serbest bırakırız. Ama mucize bununla kalmaz. Ağaç gibi bazı bitkiler öldükten sonra, zamanla toprak altına gömülüp, derinlerdeki ısı ve basıncın etkisiyle kömür gibi fosil yakıtlara dönüşür. Kömürü yaktığımızda aslında yaptığımız şey, geçmişin güneş ışığını serbest bırakmaktır. Sonuçta yeryüzündeki her şey, gücünü yakalanmış bir güneş ışığı demetinden almaktadır.

Cinsellik ve Eşeylilik

Cinsellik, Dawkins’in de belirttiği üzere, her yerdedir. Dünya bunun üzerinde döner. Karıncadan aslanağzına, çam ağacından karıncayiyene, ayçiçeğinden yelken balığına hemen hemen tüm canlılar cinsellikle haşır neşirdir. Gel gelelim W. Churchill’den alıntılayacak olursak cinsellik, “bir muammanın içindeki gizemle sarmalanmış bilmecedir.”

Amerikalı biyolog Lewis Thomas'ın sözleriyle, “Dünya'daki hücrelerin hepsinde dizili olan tüm DNA'lar, o ilk molekülün uzantısından ve çeşitlemelerinden başka bir şey değildir.”

Doğal seçilim milyarlarca yıllık süreç içinde, genleri yaymak için hayret uyandırıcı hassaslıkta makineler üretmiştir. Ama özlerinde bundan başka bir şey değildirler. İster fil ister fok, ister mikrop, ister antilop, ister yılan, isterse insan olsun, bunlar aslında birer gen yayma makinesidir.

Samuel Butler'in ifadesiyle, “Tavuk, yumurtanın yeni bir yumurta yapma yöntemidir, o kadar.”

Bir canlının bunu yapmak için seçebileceği en dolaysız yol, kendisinin bir kopyasını, yani "klon"unu üretmektir. Bakteriler gibi en basit canlıların ve böğürtlen gibi daha karmaşık kimi canlıların yararlandığı strateji “eşeysiz üremedir”.

Ancak esrarengiz bir biçimde, çok hücreli canlıların büyük çoğunluğu farklı bir üreme stratejisi kullanır. Kendi genlerinin yarısını bir başka canlının genlerinin yarısıyla birleştirirler. Buna “eşeyli üreme” denir.

Eşeyliliğin muhtemel avantajlarına ilişkin bir ipucu, ortaya çıkan yavrulardaki çeşitliliktir. Eşeysiz üreyen canlıların yavruları o canlının birebir kopyasıdeğildir, çünkü DNA hiçbir zaman kusursuz kopyalanmaz. Ara sıra gerçeklesen kopyalama hatalarından, yani mutasyonlardan kaynaklanan çeşitlilik, eşeyli üremeden kaynaklanan çeşitlilikle kıyaslandığında hafif kalır. Bir organizmanın genlerini iskambil destesine benzetecek olursak, eşeysiz üremede yavrular hep aynı desteyi miras alır; belki kâğıtlardan biri değişirse değişir. Ancak eşeyli üremede her yavru, karılmış iki ayrı destedeki kartların yarısını alır. Üstelik bu iki deste, her bir yavru için farklı biçimde karılır.

Bu durum, eşeyli üremede yavruların anne-babalarından çok farklı olmaları anlamına gelir. Eşeyli üreme, bir sonraki kuşakta azami yenilik üretir. Örneğin, iklimin hızla değişmesi gibi zorlu çevre koşullarının var olduğu durumlarda bu çeşitlilik, en azından bazı bireylerin hayatta kalmak için gerekli özelliklere sahip olmasını sağlar.

Oysa eşeysiz üreyen canlılar değişime ayak uyduramayarak ölüp gideceklerdir. Ancak bu durum, eşeyliliğin varlığını sürdürmesini açıklamada yeterli bir avantaj mıdır? Biyologlar bundan tam emin değil.

Anne ve babanız size aynı genleri verse de, her ikisinin de aile soy çizgisinde gerçekleşmiş olan rassal mutasyonlara bağlı olarak, size o genlerin farklı versiyonlarını aktarmış olabilirler. İşte bütün fark da “allel” adı verilen bu varyantlarda yatar.

Örneğin saç rengini belirleyen bir gen vardır. Annenizden gelen kopya, sizi kızıl saçlı veya kumral yapacak bir varyant olabilir. Anne ve babadan gelen iki genden hangisinin sizde ifade edildiği, hangi genin baskın (dominant), hangisinin çekinik (resesif) olduğuna bağlıdır.

Bir genin bir kopyasının, yani allelinin, baskın veya çekinik olması birçok nedene dayanabilir. Bu tamamen hangi genden bahsettiğimize bağlıdır.

Biri annenizden, diğeri babanızdan gelen alellerin ürettiği proteinler arasında küçük farklar vardır.

Her insan embriyosu başlangıçta tümüyle aynı şekilde gelişir. Ancak kırk gün sonra, erkeğin Y kromozomunda “Y kromozomu üzerinde Cinsiyet Belirleyici Bölge” (SRY) adı verilen bir gen etkinleşir. Bu gen testosteron hormonunun yapımı için gerekli talimatları içerir, Testosteron, embriyonun gonad hücrelerini·testislere dönüştürür.

Testisler ise erkek üreme organlarının gelişimini tetikler. Ancak SRY'nin ifadesi baskılanacak olursa, bu sefer embriyodaki gonad hücreleri ovaryumlara (yumurtalıklara) dönüşür ki ovaryumlar da dişi üreme organlarının gelişimini tetikler. Erkek ve dişiler arasındaki hormon farkları, memelilerdeki her altı genden birinin, cinsiyete bağlı olarak farklı ifade edilmesine neden olur.

Erkek, testosteronun bir ürünüdür, fazladan bir gene sahip dişidir. En maçosu da dâhil olmak üzere her erkek, varoluşun ilk 40 gününde dişil yanıyla temasta olmuştur.

En basit canllılar eşeysiz ürediklerinden ve Dünya’daki ilk canlılar da tek hücreli olduklarından, biyologların çoğu en eski yaşam formlarının eşeysiz ürediğine inanır. Bu, eşeyli üremeden çokdaha basit bir üreme biçimidir. Peki, eşeylilik nasıl ortaya çıkmış olabilir?

Aynı cinsiyetten eşler arasındaki cinsellik olarak tanımlanan eşcinselliği ele alalım. Genler ve kodladıkları özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarılabilmesi için tek yol erkek ve dişi arasında gerçekleşen seks olduğuna göre, eşcinselliğe katkıda bulunan genlerin hızlı biçimde yok olması beklenir.“Bizler, kendisinin daha çok kopyasını yapsın diye DNA tarafından inşa edilmiş makineleriz” der Dawkins, “ve bu, yaşayan her varlığın tek yaşama nedenidir.” Ancak hangi kültüre bakarsak bakalım, kabaca erkeklerde % 3, kadınlarda ise % 2, oranında eşcinsellik olduğunu görüyoruz. Peki, bu nasıl olabilir?

Akla ilk gelen ihtimallerden biri, eşcinselliğin genetik bir bileşeninin olmaması, yani eşcinselliği belirleyen herhangi bir genin bulunmayışıdır. Elbette, eşcinseller de genlerini sonraki nesillere aktardıkları için eşcinsellik varlığını sürdürüyor olabilir. Cinsel eğilimleri sınıflara ayırma eğilimindeyizdir, ama aslında %100 heteroseksüellikten bisekseksüelliğe, biseksüellikten de %100 eşcinselliğe uzanan geniş bir yelpaze söz konusudur.

Cinsellik deniz kadar engindir der İngiliz film yönetmeni Derek Jarman. İnsanlar bütünüyle eşcinsel olmayabilir ya da yaşamlarının yalnızca belirli dönemlerinde eşcinselliğe yönelebilirler. Eğer öyleyse eşcinseller de en azından genlerinin kuşaktan kuşağa aktarılmasına yetecek kadar çocuk yapıyorlardır; böylece eşcinsellik de kursaktan kuşağa aktarılıyordur.

İnsanoğlu, henüz yaşarken üreme potansiyeli sonlanan hepsi topu üç canlı türünden biridir. Diğer iki tür, katil balinalar ve kısa yüzgeçli kara balinalarıdır. Kısa yüzgeçli kara balinalarının hali en zorudur. Menopoza girmeleri yetmezmiş gibi, bazen menopozda görülen ateş basmalarına karşı yelpaze olarak kullanabilecekleri tek şey de kısa yüzdeleridir).

Menopoz, dişinin yumurtaları tükendiğinde gerçekleşir. Her aylık döngüde yumurtalıklardan bir yumurta bırakılır, Fakat toplam yumurta sayısı daha doğmadan önce belirlenmiştir. Yaklaşık 400 tane olan yumurtalar, bir kadın 50’li yaşlarına geldiğinde genelde tükenmiş olur.

Bu arada ilginç bir nokta: Bir kadının yumurtaları, henüz annesinin rahmindeyken oluşmuş durumdadır; dolayısıyla yaşamınıza annenizin değil, anneannenizin bedeni içinde başladığınızı söylemek yanlış olmaz.

Menopozun gizemini şu şekilde sorgulayabiliriz: Eğer canlıların hedefi mümkün olduğunca çok sayıda yavru üretmekse ve dişinin, yaşlandığında bile "araya bir yavru daha sıkıştırması" avantajlı bir şey ise, yumurta sayısı neden 400 ile sınırlıdır? Neden bir ömür boyu yetecek kadar yumurta bulunmaz?

Belki devreye giren başka etkenler vardır. Şurası bir gerçektir ki, yaşamın ileri evrelerinde doğurmak kadın için daha riskli olduğu gibi, çocuğun da kalıtım yoluyla genetik kusurlar alma ihtimali daha yüksektir. Ayrıca doğurduktan sonra çocuğu erişkinliğe ulaştırmak da büyük enerji gerektirir. Yaşlı bir kadın bu enerjiye sahip olmayabileceği gibi, çocuğu büyütürken ömrü de sonlanabilir.

Belki de bir kadın, üreme yeteneğinin sonlanmasıyla çocuklarının çocuk yetiştirmesine yardımcı olmaya daha hazır hale geliyordur. Sonuçta torunlarının hayatta kalma şansını arttırması demek, kendi soyunun ve genlerinin hayatta kalma şansını arttırması demektir. Bütün mesele fayda-maliyet analizine bağlı: kendi gebeliği ve çocuk yetiştirmenin mâliyetine karşılık, bir torunun yetiştirilmesine yardımcı olmanın faydası. Belki belirli bir yaştan sonra bu stratejinin faydaları maliyetlerini geçiyordur. Bu argümana göre, büyük annelerin, bencilliklerinden dolayı özverili davrandıkları bile iddia edilebilir!

Beyin

Bilimin en derin sorularından biri şudur: Evren, neden kendisini merak etme becerisi kazanacak şekilde inşa edilmiştir? Bu soru, nesnel bir evrenin mevcudiyetini varsayar. Oysa gerçeklik hakkında bildiğimiz her şey, evren modeli de dâhil olmak üzere, insan beyninin bir kurgusudur.

Beyin, şair Emily Dickinson’ın da yazdığı gibi, gökyüzünden geniştir. Bu yüzden evrede ilgili derin sorular hakkıyla irdeleyebilmek için, önce o evreni algılamada kullandığımız filtreyi anlamamız gerekir.

Yıldız gemisi Atılgan'ın komutanı Kaptan James Kirk, uzayı "son sınır" olarak nitelendirmişti. Ama yanılıyordu. Son sınır uzay değil, insan beyniydi: "merak eden madde".

Beynimiz, sanattan, bilimden, dilden, gülüşten, ahlaki yargılardan ve akılcı düşünceden sorumludur. Ve tabii kişilikten, anılardan, devinimden ve dünyayı algılayışımızda. “Gelincik beyinde kırmızıdır, elma beyinde kokar, tarla kuşu beyinde öter” diye yazmıştır Oscar Wilde.“Temelde iki tip hayvan vardır”der Kolombiyalı nörobilimci Rodolfo R. Llinas. “Hayvanlar ve beyni olmayan hayvanlar; ikinci gruba bitki diyoruz. Bunların bir sinir sistemine ihtiyaçları yoktur, çünkü aktif biçimde hareket etmez, ormanda yangın çıktığında köklerini topraktan çekip koşmaya başlamazlar. Ama aktif hareket eden her şey, sinir sistemine gerek duyar; aksi takdirde ölümle karşılaşması kaçınılmazdır.éİnsan beyni yaklaşık 1,5 kilogram ağırlıkta olup 100 milyar kadar nöron içerir. Tesadüfen de olsa bu sayının, galaksimizdeki yıldızların, evrendeki galaksilerin ve şu ana kadar yasamış olan tüm insanların sayışıyla kabaca aynı olması ilginçtir.

Edward Wilson'ın sözleriyle: “İnsan beyni evrence bilinen en karmaşık nesnedir. Zaten bunu bilen de yine kendisidir?” Amerikalı nörobilimci Paul Maclean'a göre, evrim sürecinde birbirinden farklı üç tip beyin ortaya çıkmış ve bunlar üst üste binmiştir.

Bilim yazarı Sharon Begley ise şöyle der: “Eski parçaların üzerine yenilerin oturtulduğu beyni, kasetçaların üzerine yapılmış bir iPod'a benzetebiliriz.”

Aslında sürüngen beyin, limbik sistem ve neokorteksi saran bir katman daha vardır: kafatasını oluşturan sert yapılı kemik. Seinfeld dizisinde George Costanza'nın dediği gibi, “Önemli şeyler kılıfa konur. Tarağın plastik kılıfta, paranın cüzdanda, beynin de kafatasında olması bundan.”

Kafatası üç kattan oluşur ve beyin zarı (meninks) olarak bilinen koruyucu bir dokuyla güçlendirilmiştir. Zar tabakaları arasında “serebrospinal sıvı” denilen ve darbelere karşı dayanıklılık sağlayan özel bir sıvı bulunur. Burada gelişecek bir enfeksiyon, menenjit olarak bildiğimiz ve ölümcül olabilen iltihaba neden olur.

Neokorteks, iki yarımküreye bölünmüştür. Aralarındaki bir sinir lifi demeti (korpus kallosum) iki yarımküreyi birbirine bağlar. Dolayısıyla aslında iki beynimiz vardır. Genel olarak problem çözme, matematik ve yazma gibi işlevlerde daha iyiyken sağ taraf daha yaratıcıdır ve resim, müzik gibi sanatlarda daha iyidir.

Tam olarak anlaşılmamış nedenlerden ötürü beynin sol tarafı vücudun sağını, sağ taraf da vücudun solunu kontrol eder. Beyninin sol tarafından felç geçirmiş kişilerin, vücutlarının sağ tarafında; beynin sağ tarafından felç geçirmiş kişilerin ise vücutlarının sol tarafında hareket kaybı yaşamalarının nedeni budur. Felcin nedeni genellikle beyindeki bir kan pıhtısıdır. Pıhtı bölgesel kan akışını engelleyerek yakın çevredeki beyin dokusunda hasar ya da doku ölümüne yol açar.

Beyni ilginç kılan büyük ölçekteki yapısı değil, mikro-yapısıdır: 100 milyar nöron ve etrafındaki, onlara enerji verip sağlıklı olmalarını sağlayan 1000 milyar destek hücresi. Ancak nöron sayısı, beynin işleyişi hakkında tek başına pek bir bilgi vermez. Amerikalı nörobilimci Gerald Fischbach’ın ifadesiyle,”Karaciğer 100 milyon civarı, yani beynin binde biri kadar hücre içerir. Ama bin tane karaciğer bir araya gelse daha zengin bir iç dünyaları olmaz.”

Ve büyük soru: Akıllara durgunluk verecek ölçüde karmaşık olan nöral devreler sistemi, hatırlamamızı ve öğrenmemizi nasıl sağlıyor?

Hafızayla ilgili olarak yaşadığımız ortak deneyim, bizim için önemli olan şeyleri hatırlayıp, önemini yitiren şeyleri unutmamızdır. Ama genel olarak, bizim için dikkate değer, zaten bildiklerimiz ile ilintili olan şeyleri hatırlar ve öğreniriz.

Öğrenme ve hatırlamada tekrarlama da önemlidir. Konuşmayı öğrenen bebekler, aynı sözcükleri defalarca tekrarlar. Tabii bunların hiçbiri beynin elektrik devrelerinin hatırlamayı ve yeni şeyler öğrenmeyi nasıl becerdiklerini açıklamaz. Fakat iki sürecin beyinde kritik önemde olduğunu gösterirler: tekrarlama ve önceden bildiğimiz şeylerle bağlantı kurma.

Beyin bir bilgisayardır ama son derece ilginç bir bilgisayar. Silikon temelli bir bilgisayar, belirli bir görevi bir insanın ona yüklediği programa göre gerçekleştirebilirken, beynin bir dış programcısı yoktur; kendi kendini programlayabilen bir bilgisayardır.

Bir bebek dünyaya geldiğinde beyninde bir nöron ağı ve bu nöronları birbirine bağlamanın akıl almaz sayıda farklı yolu vardır. Bebeğin beyninin programlanması, dünyayla ilgili deneyimleri aracılığıyla gerçekleşir. Bilgi, bebeğin gözleri, kulakları, burnu ve derisi kanalıyla içeriye her gün, her saat sel misali aktıkça yeni bağlantılar oluşturulur, var olan bazı bağlantılar güçlendirilir ve çok daha fazlası da budanır.

“Beyin bir kastır; ya kullanırsın ya kaybedersin” ifadesi biraz klişe bir laf gibi gelebilir. Beynin bir kas olmadığı ayrıntısını bir kenara koyarsak "kullan veya kaybet” sloganı beyinle ilgili derin bir gerçeği barındırır. Nasıl ki ağırlık çalışarak daha fazla sayıda kas hücresiyle sonuçlanan fizyolojik süreçleri kamçılarsa, bir şeyler hatırlamak, bir şeyler öğrenmek de beyni, daha fazla sayıda sinirsel bağlantı kurması için kamçılar. Ve nasıl ki egzersiz yapamamak kasların zayıflamasına yol açarsa, beynin egzersiz yapmaması da zayıflamasına ya da mevcut sinirsel bağlantılarından pek çoğunu kaybetmesine yol açar. Nöronlar hakkında hiçbir bilgisi olmayan Charles Darwin bile “kullan ya da kaybet" ifadesinin doğru olduğunu fark etmişti. “Dünyaya yeniden gelseydim, haftada en az bir kez şiir okuyup müzik dinlemeyi kural haline getirirdim” diye yazmıştı otobiyografisinde. “Belki o zaman beynimin şimdi körelmiş durumda olan bölümleri, kullanım yoluyla etkin kalmaya devam ederdi.”

Beynin büyük sırrı nöroplastisitedir. Noroplastisitite beynin anlaşılmasında öylesine merkezi bir fikirdir ki, DNA'nın genetikte ve doğal seçilimin evrimdeki konumu gibi, o olmadan hiçbir şey anlam ifade etmez.

Evren, neden kendisini merak etme becerisi kazanacak şekilde inşa edilmiştir? Eğer beyni anlayabilirsek, bu soruyu belki yanıtlayabiliriz. Nörobilimin babası Santiago Ramony Cajal’ın ifadesiyle, “Beynimiz bir gizem olarak kaldığı sürece, beynin yapısının bir yansıması olan evren de bir gizem olarak kalacaktır.”

İnsanın Evrimi

Bir zamanlar, ormanda yasayan ilkel bir insansı-maymun türü vardı. Bir nedenle iki ayrı nüfusa ayrıldılar. Belki bir dağ sırası böldü onları, belki ağaçsız bir koridor; gerçekte kimse işin aslını bilmiyor. Sonuçta iki nüfus maruz kaldıkları farklı çevresel baskılara bağlı olarak birbirinden ıraksayıp farklı iki türe dönüştü. Türlerden birinin kaderinde şempanze, diğerinde insan olmak yatıyordu.

İnsanlar ve yaşayan en yakın akrabalarının yolları tam olarak ne zaman ayrıldı bilinmese de, tahminler 6-7 milyon yıl öncesinde yoğunlaşıyor. Evrimsel açıdan bu o kadar yakın bir tarih ki, DNA’mızın %98-99 gibi şaşırtıcı bir yüzdesinin neden şempanzelerle aynı olduğunu da açıklıyor. Ancak tuhaftır ki şempanzeler konuşamaz, kentler inşa edemez, bilgisayar kullanamaz ve Ay'a gidemez. Her nasıl oluyorsa, %1-2'lik genetik fark, gerçek dünyada % bir milyarlık avantaja dönüşmüştür.

DNA’daki böylesi küçük farkların uygulamada nasıl böylesi büyük farklara yol açabildiğini anlayabilmek için DNA’ya dair bir inceliği bilmek gerekir. Yaygın algıya göre DNA, göz renginden kan grubuna kadar her şeyi belirleyen proteinlerin adım adım nasıl inşa edileceğinin talimatıdır. Gelgelelim DNA bundan ibaret değildir. Bazı genler diğerlerini açıp kapama, dolayısıyla da gelişmekte olan embriyoda hangi sırayla okunduklarını ya da "ifade edildik­lerini" denetleme yetisine sahiptir. Bu tür düzenleyici genler insan ve şempanze DNA’ları arasındaki %1-2’lik farkın yalnızca küçük bir kısmını oluştursa da, gelişim sürecine büyük etki ederler.

Düzenleyici genleri yemek tarifi, standart genleri de yemeğin malzemeleri olarak düşünün. Belirli malzemeler, farklı tariflere göre farklı biçimlerde kullanıldığında birbirinden çok farklı yemekler ortaya çıkabilir. Yumurtayı ele alalım. Nasıl pişirildiğine (veya pişirilemediğine) bağlı olarak farklı sonuçlar elde edebilirsiniz: çiğ yumurta, rafadan yumurta, lop yumurta, yumurta turşusu, çılbır, sahanda yumurta, omlet vs. Aynı şekilde genler de farklı moleküler tariflere göre bir araya geldiklerinde, birbirinden insan veya maymun kadar farklı hayvanlar ortaya çıkarabilir.

Modern insan vücudunun santimetrekare başına barındırdığı tüy ve kıl miktarı şempanzeninkinden farklı değildir. Ancak evrim, insan tüylerinin çoğunluğunu kolayca seçilemeyecek kadar ince ya da açık renkli hale getirmiştir.

Kro-Magnon’lardan sonra insanların hızla küçülmelerinin nedeni ne olursa olsun, bu gidişat açıktır. Beklentilerin aksine, geleceğin insanları muhtemelen bizimkilerden büyük değil, ciddi oranda küçük beyinlere sahip olacaktır. Tabii bir geleceğimizin gerçekten olup olmayacağı, çoğunu kendi ellerimizle yarattığımız küresel ölçekteki sorunları çözüp çözemeyeceğimize bağlıdır. İbretlik geçmişimizle karşılaştığımız nokta da burasıdır. Amerikalı biyolog E. Wilson’ın dediği gibi, “Bir Yıldız Savaşları uygarlığı yaratmış olsak da duygularımız Taş Devri’nden kalma.”

Uygarlık

“Karşısındakine taş yerine hakaret savuran ilk insan, uygarlığın kurucusudur.” Sigmund Freud

İnsanların kontrolden çıkmaksızın birbirlerine yakın konumda yaşayabildikleri yerleşimlerde ölüm oranı daha az oluyor, dolayısıyla bu toplumlar diğerlerinden daha hızlı büyüyorlardı. Bu sayısal egemenlik, insanların zamanla birbirlerine karşı daha da hoşgörülü ve uysal hale gelmesi anlamına geliyordu. Kanada doğumlu psikolog Steven Pinker'ın savunduğu görüş de budur. Pinker yirminci yüzyılın dünya savaşlarında milyonlarca kişi ölmüş olsa da, insan ırkının şiddet ve savaş eğiliminin yavaş yavaş azalmakta olduğunu savunur. Yazar Tennessee Williams ise Uygarlık nazik olmayı öğrenmenin aheste sürecinden başka bir şey değildir,” diye yazmıştır.

İnsanlar birbirleriyle geçinme işini öyle bir noktaya vardırmıştır ki, artık çok daha fazla kişiyle etkileşimde bulunabilecekleri şehirlerde toplaşmayı yeğliyorlar.

Kendini, benzersiz bir zaman diliminde, on dokuzuncu yüzyıl Londrası'nın milyonları bulan mega kent olma yolunda dönüşüm geçirdiği bir dönemde bulan Charles Dickens, bu kadar çok sayıda insanın bir arada olmasının doğurduğu fırsatları ilk fark edenlerden biriydi. Yazdığı romanlarda tesadüfi karşılaşmaların böylesine büyük rol oynamasını da bu şekilde açıklayabiliriz.

Toplumların büyümesi ve barındırdıkları karmaşıklığın artması, insanlık tarihindeki müthiş bir gelişmeyi daha tetikledi: yazının icadı. Bu, bir gecede olmadı. Sümerler tarafından MÖ 3400 dolaylarında kil tabletler üzerine yapılan kama biçimli işaretler, başlangıçta yalnızca sıkıcı ticari etkinlikleri kayda geçiriyordu. Ama sonraları temel çivi yazısının yerini, düşünce ve duygular gibi faydacı olmayan olguları da ifade edebilen yazılı diller aldı.,

Yazı, insan türüne ortak bir beyin sağladı. Türün tam bilinçlenmesi için okuryazarlığın geniş kitlelere yayılması gerekecek, bu da binyıllar sürecekti. Ama insanoğlunun alın yazısı yazılmıştı artık.

Hayvanların Büyüsü: İlk evcilleştirilen hayvanlar, MÖ 8000’li yıllarda ve yine Bereketli Hilal bölgesinde koyun ve keçi oldu. Çin'de ise MÖ 7500’e gelindiğinde pirinç ve darının yanı sıra domuz ve ipek böceği de evcilleştirilmişti.

Hayvanların insanlar için taşıdığı önemi ne kadar anlatsak azdır. Dünyada insanın olduğu her yerde onlarla yasayan hayvanlar da vardır; üstelik sadece ayaklı birer yiyecek deposu olarak değil, ev hayvanı olarak da. Amerikalı antropolog Pat Shipman'a göre insanın olağanüstü başarısını anlamak için hayvanlarla olan ilişkisini anlamak gerekir. Shipman, insanların sanatla ilk haşır neşir oldukları MÖ 50.000’li yıllardan itibaren kendilerini ya da çevrelerini nadiren tasvir ettiklerine ve resmini yaptıkları neredeyse tek şeyin av hayvanları olduğuna dikkat çekiyor.

Köpeklerin evcilleştirilmesi, günümüzden en az 17.000 yıl, hatta bir ihtimal 32.000 yıl öncesi gibi çok eski zamanlara dayanır. Shipman’a göre evlerimizde evcil hayvan beslememiz de derin ve önemli bir gerçeği ortaya koyar: Hayvanlar olmadan, insan insan değildir.

Coğrafyacı Jared Diamond'ın “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabındaki ifadesiyle: “İnsanlığın son 13.000 yıldaki gelişimi farklı kıtalarda neden bu kadar farklı hızlarda ilerlemiştir?”

Diamond'a göre bunun nedeni insanlar arasındaki doğuştan gelen farklılıklar değil, şartlardaki farklılıkları (yani örneğin Amerika ve Avustralya'daki insanlar, Avrupa'daki insanlardan daha aptal veya tembel değildi). Batı’daki pek çok icadın kaynağı olan Asya'nın ve Avrupa'nın birlikte toplam nüfusu Amerika ya da Avustralya'nınkinden çok daha fazla ve çeşitliydi. Birbirleriyle etkileşime giren daha fazla toplumun yanı sıra, her toplumun içinde birbirleriyle etkileşime giren daha fazla birey vardı. Böylece fikir alışverişi arttı ve yeni icatlar ivme kazandı.

Tabii bu sefer de akla şu soru geliyor: Avrupa ve Asya’nın nüfusu, neden Amerika ve Avustralya'nınkinden daha büyüktü? Diamond'a göre bunun nedeni, yiyecek üretiminde en başta avantajlı olmalarıydı. Çünkü Bereketli Hilal bölgesi çölden zengin topraklara, zengin topraklardan dağ tepelerine kadar çok geniş bir habitat çeşitliliğine sahipti; bu yüzden bölge bitki çeşitliliği açısından süper bir bolluk bölgesiydi. Bu türlerden en az on iki tanesi evcilleştirme için uygun aday konumundayken, örneğin Amerika’da bu sayı ikiydi.

Bitki ve hayvanları evcilleştirmedeki büyük dezavantajlarından dolayı Amerika ve Avustralyalı yerlilerin nüfusları yeni icatlar için gerekli olan etkileşim seviyesine izin verecek eşiğe ulaşmadı. Bu da Aztek ve İnkaların okyanusu aşıp Avrupa’ya ulaşmasındansa İspanyolların Güney Amerika’ya ulaşmasına giden yolu hazırladı.

Avrupa ve Asya'da kendilerini insanlara uyarlayan hayvan hastalıkları, kalabalık nüfuslara hızla yayıldı. Milyonlarca insan öldü, ama hayatta kalanlar bağışıklığa sahip oldu-Amerika ve Avustralya yerlilerinin sahip olmadığı bir bağışıklık. Ressam Paul Gauguin, “İnsanı hasta eden şey uygarlıktır,” gözleminde bulunmuştur.

Diamond'a göre farklı kıt'alardaki insan toplumları arasında görülen farkların kökeni insanlar arasındaki biyolojik farklar değil, coğrafyalar arasındaki farklardır.

Mark Twain bunu daha on dokuzuncu yüzyılda anlamıştı, “Dünya'da gülünç olan çok şey vardır,” diye yazmıştı, “bunlardan bir tanesi de beyaz adamın kendini diğer vahşilerden daha az vahşi sanmasıdır.”

Yaşadığımız belki de en olağan dışı gelişme, insanın ilk kez bir başka dünyaya adım attığı 20 Temmuz 1969'da gerçekleşmiştir. Dünya'daki yaşamın tarihçesinde, Neil Armstrong’un attığı “insan için küçük, insanlık için dev adım”, ilk amfibinin okyanustan karaya doğru emeklediği 350 milyon yıl öncesinden bu yana belki de en önemli gelişmedir.

Ama kendimizi çok kaptırmayalım ve neden burada olduğumuzu bir kez daha hatırlayalalım: Çünkü çiftçilik yapan atalarımız genetik mühendislik sanatının inceliklerini öğrenmişti. Anonim bir yazarın ifadesiyle“bütün sanatkarane havalarına, gelişmişliğine ve başarılarına karşın insan, varlığını on beş santimlik yüzey toprağına ve yağmurun yağıyor olmasına borçludur”.

Programlanabilir Madde- Bilgisayarlar

Bilgisayarların tarihçesi üzerine eserler vermiş Amerikalı Yazar Stan Augarten bu süreci şöyle özetler: “Bilgisayarlar, engin bir sayısal sulama kanalları sistemi içinde ufuklara kadar uzanan mantık kapılarından ibarettir.”

1965’te ABD'nin cip üretim şirketi lntel'in kurucularından Gordon Moore, belirli bir bedel karşılığı elde edilebilen bilgisayımsal gücün -veya da bir çip üzerindeki transistör sayısının- her on sekiz ayda kabaca ikiye katlandığını söylemişti.

Info World dergisinin teknoloji yazarlarından Robert X. Cringley’nin bu konudaki yorumu ise şöyledir:“Arabalar bilgisayarların gelişim döngüsünü izlemiş olsaydı, bir Rolls-Royce bugün 100 dolara satın alınır, size galon başına bir milyon mil sürüş imkânı tanır ve yılda bir kez patlayarak içindeki herkesin ölümüne neden olurdu.”

Moore Yasası’nın dile getirilisinden bu yana yasanın çökmek üzere olduğu iddiaları her on yılda bir gündeme gelir. Ama bugüne kadar haklı çıkan olmamıştır.

Ancak kuşkusuz Moore Yasası günün birinde çökmeye mahkûmdur. Çünkü bu sosyolojik yani insan yaratıcılığıyla ilgili bir yasadır. Ama insan dehası ve yaratıcılığı bile imkânsızı başaramaz. Doğa yasalarınca konmuş ve bilgisayarların da nihai sınırlarını belirleyen fiziksel sınırlamalar vardır. Ve bu yasaları atlatmak imkânsızdır.

Zamanda Yolculuğun İcadı-PARA

Para bir metal parçası değil, güvenin yazıya dökülmüş halidir.” Niall FERGUSON

“Gençken paranın hayattaki en önemli şey olduğunu sanırdım,” diye yazmıştı Oscar Wilde “Ama artık yaşlandım, öyle olduğunu biliyorum.”

Oscar Wilde, dünyayı döndüren şeyin ne olduğunu anlayan ne ilk ne de son kişidir, Peki ama nedir para? Nasıl ortaya çıkmıştır?

Çoğu kişi parayı mal ve hizmet alımı için bir takas aracı olarak kullandığımızı söyleyecektir: Mallarınıza karşılık size paramı veririm. Ya da mallarımın karşılığı olarak siz bana paranızı verirsiniz. Dolayısıyla “Para nedir?” sorusunun ardında daha derin ve temel bir soru yatar: "Takas nedir?"

Takas ve uzmanlaşma, giderek daha fazla uzmanlaşmayı beraberinde getirir; bu da daha fazla takas ve daha da fazla uzmanlaşmayı…

Bu iki olgu, frensiz bir döngü içinde birbirinden beslenir ve bu öyle bir döngüdür ki, bir kez başlamaya görsün, durdurulamaz bir ivmeyle sürer gider. Nasıl doğal seçilim yoluyla evrim, çevremizdeki biyolojik dünyayı yarattıysa, ticaret ve uzmanlaşma kavramları da dünyayı dönüşüme uğratmış ve günümüzün ticari dünyasına biçim vermiştir.

Ticaret ve uzmanlaşma, birbiri üzerinden beslenip karşılıklı güçlenerek günümüz dünyasında akıllara durgunluk verici, olağanüstü uçlara taşınmış du­rumda. Çok büyük çoğunluğuyla hiç karşılaşmamış olduğumuz, dünyanın her köşesinden binlerce -belki de milyonlarca- kişinin uzmanlığıyla ortaya çıkmış ürün ve hizmetlerden yararlanıyoruz.

Görünüşe bakılırsa ticaret ve uzmanlık yalnızca insanlara özgü bir durumdur. Aynı şeyi insansı maymunların da yaptığını günün birinde keşfetsek bile bunu çok daha kısıtlı derecelerde yapıyor olacaklardır. Ne de olsa dünyayı dönüşüme uğratmış olan onlar değil, bizleriz. Karınca ve arı gibi sosyal böceklerin, yüz milyonlarca yıldır kendi aralarında takas ve uzmanlıktan yararlandıklarını biliyoruz elbette (Güneşin altında yeni bir şey yok gerçekten).

Fakat bu hayvan toplumları yalnızca belirli işleri yapan sınırlı sayıda grupla öylece kalmıştır. İnsanlar bu konuda esnek olan tek gruptur. Gerekli eğitim ve fırsat sunulduğunda, bir insan ister bir veteriner, ister bir pilot, isterse de bir öğretmen olmak üzere yetiştirilebilir.

Doğrudan takasla ilgili sorunlardan biri, bu işi yapmak için iki veya daha fazla sayıda kişinin aynı zamanda aynı yerde -Pazaryerinde- bulunma zorunluluğudur, Arna diyelim -ki kişilerden birinin takas edeceği şey büyük ve ağır (örneğin mısır taneleri öğütmede kullanılabilecek bir öğütme taşı) ve karşılığında almak istediği şey de boncuk. Dağları aşıp boncukları bulabileceği pazara varması da bir gününü alacak.

İşte tam bu noktada, uzak geçmişte birileri şu dahiyane fikri ileri sürdü: "Sana öğütme taşının karşılığı olarak şu fişi vereyim; sonra nereye gidersen git, bunu boncuk, çömlek veya istediğin herhangi bir şeyle takas edebilirsin." Bu fiş yerine paraydı. Bu yenilik de ticaretin olanaklarını katladı, Para ticaretin mekânda yolculuk yapmasını sağlamış oldu. İnsanlar uzak yerlere yolculuk yapıp mallarını orada takas etmek için sanki bir anda bir Uzay Yolu ışınlama cihazını kullanabilir olmuştu. Ekonomistler bunu da daha renksiz bir dille “takas aracı” olarak ifade eder.

Büyük Dönüşüm-KAPİTALİZM

“Kapitalizm, insanların en kötüsünün, yapılabilecek en kötü şeyleri herkesin azami iyiliği için yapacağı yolundaki, akıllara durgunluk veren inançtır.”

John Maynard KEYNES

Serbest pazar, söz gelimi her şeyin ticaretine izin verir - çocuk iş gücü dâhil. Bir zamanlar İngiltere ve bazı ülkelerde böyle bir ticaret gerçekten de uygulanmıştı. Ancak şimdilerde çocukların işçi olarak kabul edilemez olduğu yönünde evrensel denebilecek bir görüş birliği söz konusudur ve bunu önlemek için sıkı düzenlemeler vardır.

“Eşitsizliğin Bedeli”kitabının yazarı Joseph Stiglitz, “Pazar güçleri boşlukta tek başlarına var olmaz,” der, “onlara biz şekil veririz.”

Pazarların siyasi kararlarla nasıl tanımlanıp dizginlendiğinin belki de en çarpıcı örneği, işçi yevmiyelerinde karşımıza çıkar. İşçilerin ücretlendirilmesi ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösterebilir, Yaşadığı ülkede kazandıklarıyla neler alabildiğini ölçek olarak alırsak, örneğin Londra'daki bir taksi şoförü, Bangladeş’in Dakka kentindeki bir taksi şoförünün kazandığının otuz katı kazanıyor olabilir. Oysa gerçekten serbest pazar olsaydı, tüm taksi şoförlerinin ücretleri de üç aşağı beş yukarı aynı olurdu. Sonuçta kazancından memnun olmayan Dakkalı taksi şoförü, çok daha fazla kazanabileceği Londra’ya gidebilirdi. Şoförler daha iyi bir kazanç arayışı içinde dünya ülkeleri arasında gidip gelebilseydi, eninde sonunda hepsinin ücretleri eşitlenirdi. İnsanların emeklerinin karşılığı gibi temel bir şey bile pazar güçlerince değil de siyasi kararlarla belirleniyorsa, serbest pazar denen şeyhayali bir yaratık olsa gerek. Pazar, dünyanın her yerinde dışardan dayatılan düzenlemelerle sıkı sıkıya dizginlenir. Hiçbir yerde serbest olmadığı gibi, hiçbir uygar ülke de serbest olmasına izin vermez. Serbest pazar, küresel ekonomiyi tehdit eden riskli yaklaşımlara izin vermenin ötesinde, gelişmekte olan ülkelere dayatıldığında daha olumsuz ve doğrudan etkiler de gösterebilir.

Sorun emekleme dönemindeki bir endüstrinin, olgunlaşmış bir endüstrinin verimliliğinden henüz çok uzak olmasıdır. Bunun yanında markası da fazla bilinmemektedir ve yeterince saygınlık kazanmamıştır. Sonuçta gelişmekte olan ülkede imal edilen motosikletler, ithal edilen benzerleriyle ne kalite ne de fiyat bakımından boy ölçüşebilecek ve zamanla ölüp gidecektir. Serbest pazar taraftarlarının inançlarının aksine, serbest pazar yoksul bir ülkeyi zenginleştirmemiş, en iyi ihtimalle olduğu yerde kalmasına neden olmuştur.

Buradaki büyük ironi, zengin ülkelerin hepsinin yeni doğmuş endüstrilerini on yıllar süren dönemler içinde hem destekleyip hem koruyarak zengin hale gelmiş olmalarıdır. Örneğin 19. Yüzyıl İngiltere’si, ithal Hint tekstiline fahiş gümrük vergileri koyarak Hint tekstil endüstrisini yok etmiş, böylece Hindistan’a kendi tekstil ürünlerini satabilmişti. İngiltere bundan önce de 18. yüzyılda Hollanda'ya yetişebilmek için çeşitli koruma tedbirlerini devreye sokmuştu. 19.yüzyılda ise ABD İngiltere’yle arayı kapatmak için aynı taktikten yaralandı.

“Gelişmekte olan ülkelere serbest pazarı dayatmaya çalışan zengin ülkeler, kendi tarihlerini unutmuş gibidir” der Chang. Gelişmekte olan ülke vatandaşlarının bu çifte standardı son derece can sıkıcı bulmaları ise şaşırtıcı değildir.

Oscar Wilde 19. Yüzyılda, “Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyor ama hiçbir şeyin değerini bilmiyor,” diye yazmıştı.

Kapitalizm Komünizmi öldürdü; şimdi de Demokrasinin peşinde” 21. yüzyılın yaygın deyişlerinden biridir. Fakat insan davranışlarını belirleyen şeyler sırf kâr ve kişisel çıkarlar değildir. “Alışveriş yapıyorum, öyleyse varım,” ifadesi bir insanı tanımlamaz. Adam Smith serbest pazarı insanın efendisi değil kölesi olarak görmüştü.

JEOLOJİ-Levha Tektoniği

Daha 1620’de, tam kesinlik taşımayan ilk dünya haritalarını incelenmekte olan Francis Bacon, Afrika ve Güney Amerika’nın kıyı şeritleri arasında şaşılası bir benzerliğin varlığını fark etti. Tıpkı iki dev yapboz parçası gibi, bu iki şerit birbirine uyar görünmekteydi. Bu durum yirminci yüzyılın başlarına kadar tuhaf bir rastlantı sayılmaktan öteye gidemedi. Derken bir Alman jeolog, ortaya öylesine tartışmalı bir fikir attı ki, tanınmamış biri olarak dünyadan göçüp gittiğinde, fikrin doğruluğu konusunda neredeyse kimseyi ikna edememiş durumdaydı.

Alfred Wegener’ın sıra dışı düşüncesi, kıtaların hareket ettiği yönündeydi. Güney Amerika ve Afrika kıyılarının birbirine bu ölçüde uymasının nedeni de uzun zaman önce birleşmiş olmalarıydı. İki kıta daha sonra bölünüp birbirlerinden uzağa sürüklenmişti. Wegener’ın bu kıt’a kayması fikrine destek olarak ileri sürdüğü kanıtsa, birleşme çizgisinin her iki yakasındaki kayaların yanı sıra, fosillerin de aynı olmasıydı.

İnsanların Wegener’in düşüncesine inanmamasının nedeni, kıt’a kayması için herhangi bir mekanizma ileri sürememiş olmasıydı. Ayrıca Güney Amerika ve Afrika, birbirlerinden binlerce kilometrelik bir deniz tabanıyla ayrılmıştı. Böylesine sağlam ve sert bir engeli nasıl aşmış olabilirlerdi ki?

Atlantik tabanının incelenmesiyle birlikte her şey değişti.

Transatlantik telefon kablolarının döşenmesi sırasında Atlantik ortasında tuhaf bir yükseltinin varlığı dikkat çekti. ABD Deniz Kuvvetleri'nin 1960’larda gerçekleştirdiği sonar incelemeleri ise bunun bir yükseltiden fazlası olduğunu ortaya koydu. Söz konusu oluşum, Atlantik’i ikiye bölen ve İzlanda’dan Falkland Adaları'na kadar 10.000 kilometre kat ederek uzanan devasa bir dağ sırasıydı. İyi de burada ne işi vardı?

Kilit bir delil, okyanus tabanındaki kayaların manyetik alan ölçümlerinden geldi. Bu kayalar başlangıçta eski yanardağlardan lav olarak püskürtülmüştü. Lavlar sıvı haldeyken atomları da Dünya’nın Kuzey-Güney yönelimli manyetik kuvvet alanı doğrultusunda sıralanmakta özgürdü.

Dünya’nın bir mıknatıs çubuğunkine benzer alanı, belli aralıklarla yön değiştirir. Böylece bir zaman manyetik kuzey kutbu olan nokta manyetik güney kutbuna güney kutbu da manyetik kuzey kutbuna dönüşür. Bunun nedeni bugün bile tam olarak bilinmemektedir.

Olup bitenler bir anda açıklık kazanmıştı. Atlantik Ortası Sırtı, yerkabuğu üretiyordu. Güney Amerika ve Afrika 120 milyon yıl kadar önce gerçekten de yapışıktı. Derken devasa bir çatlak oluşarak lav püskürtmeye başlamış ve bölgeye su akın etmişti. Lavlar yıldan yıla, yüzyıldan yüzyıla, binyıldan binyıla Dünya’nın yüzeyindeki bu yarıktan fışkırmaya devam etmiş ve iki kıtayı birinden giderek daha fazla uzağa itmişti. Günümüzde benzer bir durum Etiyopya'nın. Afar bölgesinde gerçekleşmekte olup, bu sefer iki yerine üçyerkabuğu parçası birbirinden ayrılmakta ve yeni bir okyanus oluşmaktadır.

Okyanus ortası sırtlarında durmaksızın kabuk üretilirken neler olduğunu artık açıklayabiliriz. Kıt’asal kabuk taşıyan iki levhanın bir araya geldiği dev çarpışmada, daha hafif olan kıtasal kabuk yukarı kıvrılarak dağları oluşturmak üzere yükselir.

Himalayalar’ın bulunduğu bölgede gerçekleşmekte olan şey de budur. Ancak kıyının yukarı kıvrılması, kabuğun sürekli olarak artan kütlesi karşısında yalnızca geçici bir çözüm sunar. Kabuğun bir yerde yok edilmesi gerekmektedir. Edilir de…

Okyanusta kabuk taşıyan bir levhanın, kıtasal kabuk taşıyan bir levhayla çarpıştığı yerde. Bu durum günümüzde Güney Amerika’nın batı kıyısı boyunca gözlenmektedir. Levha tektoniği gezegenimizde gördüğümüz her şeyi açıklar. Darwin’in evrim kuramı olmadan biyoloji ne kadar anlamlı olabilirse veya DNA olmadan genetik bilimi ne kadar anlamlı olabilirse, levha tektoniği olmadanda jeoloji ancak o kadar anlamlı olabilir.

Peki, ama Dünya’nın levhalarını hareket ettiren güç nedir? 1930’da, henüz 50 yaşındayken Grönland’a yaptığı bir inceleme gezisinde hayatını kaybeden Wegener, bu sorunun yanıtını bulamamıştı. Fakat cevap, ısının Dünya’nın derinliklerinden kaçmaya çalışmasından başka bir şeydeğildir.

DÜNYANIN AURASI-Atmosfer

Atmosfer, yalnızca dünyayı saran, Oksijence zengin bir battaniye olmakla kalmaz; aynı zamanda Güneş enerjisinin yönlendirdiği, sürekli hareket halindeki bir hava katmanıdır.

Eğer Dünya dönmüyor olsaydı -veya da Venüs gibi çok yavaş dönseydi- ısının ekvatordan kutuplara yaptığı yolculuk basit olurdu. Soğuk havadan daha hafif olan sıcak hava (sıcak hava balonunu düşünün) ekvatorda yükselir ve kutuplara yönelirdi. Burada ısını kaybedip aşağı iner ve yer yüzeyine daha yakın bir seviyeden ekvatora dönerdi. Bu tür daimi hava taşıma kuşaklarına-1735’te fikri ortaya atan İngiliz avukat ve meteorolog George Hadley'nin adından hareketle-Hadley Döngüsü denir. Dönmeyen bir Dünya’da, biri Kuzey, biri de güney yarımkürede olmak üzere ikiHadley Döngüsü olurdu.

Ancak Dünya kendi ekseni çevresinde hızla döner-24 saatte bir tur. Buna bağlı olarak yerin -ve dolayısıyla havanın-hareket hızı ekvatorda en yüksek, kutuplarda en düşüktür.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın fırlatmalar için Florida’yı, Avrupa Uzay Ajansı ESA'nın ise Fransız Guyanası’ndaki Kourou’yu seçmiş olmasının nedeni budur. Ekvatora mümkün olan yakın mesafeden kalkış yapan uzay araçları, böylece Dünya’nın dönüşünden azami itkiyi sağlayabilir.

Ekvator bölgesinde yaşayanlar, farkında olmaksızın bir Boeing 747'nin hızının neredeyse iki katı hızla hareket eder: saatte yaklaşık 1.670kilometre. Ekvatordan uzağa hareket eden sıcak hava ise, bu yüzden altında kalan yerden hep daha büyük hızla yol alır. Yerde durmakta olan birine göre, hava kutba doğru yol alırken Dünya’nın dönüş yönüne, yani doğuya doğru sapmış görünür.

Sonuç olarak yükseklerdeki rüzgârların, Dünya’nın dönüşüne uygun olarak, batıdan estiği söylenir. Kutuplara ulaşan hava soğur, alçalır ve sonra da alçaktan yol alarak geldiği yere döner. Yerden daha yavaş hareket ettiği için de yerdeki birine, Dünya’nın dönüş yönünün tersine sapmış görünecektir.

Okyanuslar, ekvatordan kutuplara ulaşan ısının yaklaşık yarısının taşınmasından sorumludur ve bu da onları atmosfer kadar önemli kılar. Ancak okyanuslar ısıyı ekvatordan kutuplara taşımakla kalmaz aynı zamanda ısıyı depolar ve sonradan yavaşça salarlar. Böylece örneğin yaz ve kış arasındaki sıcaklık değişimleri daha dengeli olur.

Atmosferin gece ile gündüzün uç sıcaklıklarını dengelemesi gibi, okyanuslar da yaz ile kış mevsimlerinin uç sıcaklıklarını dengeler.

Hava durumu, atmosfer koşullarında günden güne görülen değişikliklerdir; iklim ise “hava durumunun kapsadığından daha uzun zaman dilimleri içinde atmosfer ve okyanusların ortalama durumu”dur. Bu zaman dilimi genelde 30 yıl veya fazlasıdır.

“İklim, umduğumuz şeydir” demiştir Mark Twain,“hava durumu ise bulduğumuz”.

Bilimin çarpıcı keşiflerinden biri, Dünya’nın ikliminin her zaman bugünkü gibi olmadığıdır. Örneğin son 1 milyon yılın %90’ı küresel sıcaklıkların düşüp Kuzey veGüney yarımkürelerin geniş buz örtüleriyle kaplandığı buzul dönemi olarak geçmiştir.

Ancak son buzul dönemleri, eskileriyle karşılaştırıldığında hafif kalır. Genel görüşe göre Dünya, buzun kutuplardan ekvatora kesintisiz bir örtü gibi uzandığı iki dönemden geçmiştir.

Kartopu Dünya olarak bilinen bu dönemlerden biri 650 milyon, diğeri 2,2milyar yıl kadar önce gerçekleşmişti. Nedenleri hâlâ tartışılmalı olsa da birincisi için öne sürülen akla uygun bir açıklamaya göre, bu döneme yol açan etken, birdenbire fotosentezle su moleküllerini parçalayıp oksijen moleküllerini serbest bırakma becerisini kazanan mavi-yeşil alglerdi. Bu, yaklaşık 2,3 milyar yıl önce gerçekleşmişti.

Tümüyle buzla kaplı bir gezegen, güneş ışığını da uzaya geri yansıtacaktır. Buna bağlıolarak Dünya, girdiği kartopu dönemlerinin her ikisinde de milyonlarca yıl boyunca hapsolup kalmış olabilir. Her iki süper-soğuk dönemin sonunu da muhtemelen volkanik patlamalar getirdi. Patlamalarla atmosfere giderek daha fazla karbondioksid pompalanmış, bunun yarattığı ısıtma etkisi sonunda, Dünya'nın buzunu çözmek için yeterli hale gelmişti.

Aslına bakılırsa atmosferdeki açık ara en önemli sera gazı su buharıdır. Su buharı, atmosferin ısıtıcı etkisinin yaklaşık %75’inden sorumludur; Karbondioksit ise yalnızca %20’sinden.

Sonuçta sera gazlarına çok şey borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz çünkü onlar olmasaydı Dünya’nın ortalama sıcaklığı, dondurucu şekilde -18 °C olurdu.

Ancak, insanlar atmosfere giderek daha fazla karbondioksit eklemeye devam ettikleri sürece küresel sıcaklık da giderek artacaktır. İngiliz kimyacı James Lovelock'ın sözleriyle: "Jeolojik değişimlerin gerçekleşmesi genelde binlerce yılalır; şu an ise iklimin yaşam süremiz içinde bile değil, yıldan yıla değiştiğini görüyoruz.”

Grönland buz örtüsü ve Antarktik buz örtüsü şimdiden erimeye başlamış durumda. Bu erime hızlanacak ve deniz düzeyini küresel ölçekte yükselterek alçaktaki kıyı bölgelerini suyla kaplayacaktır. Okyanus ve atmosfer dolaşımını şimdiden öngöremediğimiz değişiklikler geçirecek olması ise Dünya’nın 7 milyarlık nüfusu içinendişe verici sonuçlar doğurabilir. Hiç kimse bu işin sonunu bilmiyor. Ancak doğa bize ihtimallerden birini sunuyor zaten: Venüs.

Varlığı ilk kez Carl Sagan ve William Kellogg tarafından 1961’de ileri sürülen bu kontrolden çıkmış sera etkisi, sonunda Venüs'ün okyanuslarını tümüyle buharlaştırıp yok etti. Bugün okyanusların izine rastlamıyoruz, çünkü Güneş’ten gelen yüksek enerjili morötesi ışınım, atmosferin en üst kesimlerinde su moleküllerini hidrojen ve oksijen atomlarına parçalanmış, bunlar da Güneş rüzgârlarıyla gezegenden dışarı sürüklenmiştir. Venüs sonunda tüm okyanuslarını uzaya teslim etmiştir.

Dünya’nın atmosferi, yanardağlardan gelen karbondioksitten yağmurlarla arındırılır. Fakat su içermeyen Venüs’te böyle bir şeyin olması mümkün değildi. Atmosferdeki karbondioksit düzeyi gitgide artmıştı. Günümüzde Venüs'ün karbondioksit dizeyi, Dünya atmosferindeki karbondioksitin 92 katı kadardır.

Dünya, Venüs’e kıyasla Güneş’e daha uzak olduğundan, gezegenimizdeki ısınmanın kontrolden çıkmış sera etkisi felaketiyle sonuçlanıp sonuçlanamayacağı henüz kesin değil.

Ancak sorumlusu olalım veya olmayalım, kesin olan bir şey varsa o da, bunun günün birinde doğal biçimde gerçekleşecek olmasıdır.

Bunun nedeni Güneşin, içindeki hidrojen yakıtını yaktıkça daha fazla ısınmasıdır. Hatta Güneş şu anda, doğduğu 4,55 milyar yıl öncesine kıyasla yaklaşık % 30 daha parlaktır. Gelecekte, Güneş’in parlaklığı artmaya devam ettikçe, okyanuslardan giderek daha fazla su buharlaşacak, bu da atmosferde daha fazla ısı hapsedecek, bunun sonucunda daha fazla okyanus buharlaşacak ve süreç böyle devam edip gidecektir.

Sonunda, MS milyarlı yıllara gelindiğinde okyanuslar tümüyle buharlaşıp uzaya karışmış olacak, atmosfer de büyük oranda karbondioksit olacaktır.

Sonuçta bu karbondioksitin tümü atmosfere karıştığında, Dünya da Venüs ile neredeyse tıpatıp aynı hale gelmiş olacaktır.

Ama Dünya’anın çilesi bu kadarla bitmiyor. 5 milyar yıl sonra Güneşin çekirdeğindeki hidrojen yakıtı tükenmiş, Güneş de süper-parlaklıkta, korkunç büyüklükte bir kırmızı deve dönüşmüş ve bugün pompaladığının 10.000 katı kadar ısı pompalıyor olacak. Bu koca şişkin yıldız, gezegenimizi olur da tümüyle yutmazsa bile-kendisine daha yakın olan Merkür ve Venüs’ü yutacağı kesin- onu yanmış ve kararmış bir kömür yığınına dönüştüreceğine kesin gözüyle bakabiliriz.

Ancak torunlarımızın (hâlâ hayatta olacakları varsayımıyla) Güneş Sistemi’ni terk edip yaşayabilecekleri başka bir gezegen bulmaları için bundan çok daha kısa bir zamanları var. “Dünya insanlığın beşiğidir,” demişti Sibiryalı öncü roketçi Konstantin Tsiolkovsy, “ama insanlık sonsuza kadar beşikte kalamaz.”

Termodinamik

 “Termodinamiğin ikinci yasasını bilmemek, Shakespeare’in hiçbir eserini okumamış olmakla eşdeğerdir.” C. P. Snow (İki Kültür)

Dünya'nın Güneş’ten alıp hapsettiği enerjinin miktarı nedir?

Cevap: Sıfır. Bir düşünün. Sıcak bir günde Güneş’in altına çıktığınızda terlersiniz. Bu şekilde ısıyı vücudunuzun emdiği hızla atmış olursunuz. Bunu yapamasaydınız, vücudunuz sıcak çarpmasından bayılacağınız noktaya kadar ısınırdı. Dünya da ısıyı, Güneş'ten aldığı oranda uzaya geri yayar. Bunu yapamasaydı o da, kayalar bal kıvamına gelene kadar ısınırdı.

Peki ama Dünya Güneş’ten net enerji almıyorsa, ne alıyor? Sonuçta biyolojik etkinlikler de dâhil, Dünya’daki tüm etkinliklerin gücü bir yerlerden geliyor olmalı. Bir ipucu, Güneş’ten gelen enerji miktarına değil, bu enerjinin kalitesine bakmaktır, Dünya'dan uzaya geri yayılan ısının, gezegene Güneş'ten gelen ısıdan daha düşük kalitede olduğu görülür. Öyleyse Dünya bu ısıdan bir şeyler alıp tüketiyor olmalı. Ama ne?

Öyleyse Dünya’dan yayılan ısı enerjisini, Dünya’ya ulaşan ısı enerjisinden nitelik açısından farklı kılan şey sıcaklıktır.

Termodinamiğin birinci yasası- enerjinin yaratılamayacağını veya yok edilemeyeceğini, yalnızca bir biçimden bir diğerine dönüştürülebileceğini söyler, Örneğin elektrik enerjisi, bir elektrik ampulü içinde ışık enerjisi ve ısı enerjisine dönüştürülebilir; kimyasal enerji, bedenimizdeki kasların hareket enerjisine dönüştürülebilir vs. Ancak daha bilinen adıyla enerjinin korunumu yasası, bize, yalnızca ilkece mümkün olan şeyi söyler; uygulamada mümkün olan şeyi değil.

Entropi, kabaca, bir sistemin (örneğin buharla dolu bir pistonun) içerdiği mikroskobik düzensizlik derecesidir.

Sıcaklık, atomların hangi canlılıkta hareket ettiklerinin bir ölçüsüdür. Düşük sıcaklıkta bir nesne düşünün. Bu nesneye ısı eklemek, kütüphane gibi sessiz bir ortamda hapşırmağa benzer, Büyük bir etki yaratır. Düzensizlik ya da entropide büyük bir artış olmuştur. Bunu yüksek sıcaklıklı bir nesneyle karşılaştıralım. Bu sefer bir önceki örnekte eklediğimiz ısının aynısını eklemek, hareketli ve kalabalık bir caddede hapşırmaya benzer. Etkisi az olur. Düzensizlik veya entropide görülen artış azdır.

İş yapıldığında her zaman evrenin entropisi artar. Aslına bakılırsa, tüm fizik yasalarının belki de en kapsamlısı olan termodinamiğin ikinci yasasının tanımlayıcı ifadesi budur. “Entropinin her zaman arttığı yolundaki yasa, kanımca Doğa yasaları arasında en üst konumdadır” der İngiliz Arthur Eddington,

Eğer ileri sürdüğünüz kuram termodinamiğin ikinci yasasını ihlal ediyorsa, hiç şansı yok demektir. Olabilecek en derin utanç içinde çökmekten başka yolu yoktur.”

Peki, ama entropi -düzensizlik-sürekli artıyorsa, nasıl oluyor da görünüşte düzenin hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz?

Küresel ölçekte bakıldığında evrendeki hiçbir süreç düzensizliğin acımasızca artma eğilimine karşı gelemez. Ne de olsa entropinin sürekli olarak artıyor olması, evrenin er veya geç maksimum entropi noktasına ulaşacağı anlamına gelir. Bu noktada evrendeki tüm ısı, en düşük nitelikli duruma indirgenecek ve herhangi bir etkinliğin gerçekleşmesini sağlayacak sıcaklık farkı olmayacaktır. Alman fizikçi Rudolf Clausius’un Isı Ölümü adını verdiği bu kozmik usanç durumu içinde, tüm kozmik mekanizmalar durma noktasına gelecek ve evren, şair T. S Eliot’ın sözleriyle,patlamayla değil, bir iniltiyle son bulacak”tır.

Bildiğimiz kadarıyla, evrenin böyle hazin bir sondan kaçmasının yolu yoktur. Bu noktada ilginç bir soruyla karşıkarşıya kalırız: evren, Isı Ölümü’ne ne kadar yakın? Yanıt, tahmin edebileceğinizden çok daha fazla. Evrenin uzunluğu ve genişliği boyunca gelişi güzel biçimde ışık saçan sayısız yıldız, düzensizliği açıklar görünür fakat durum böyle değildir. Evrendeki düzensizliğin çoğu aslında Büyük Patlama’yla oluşan ateş topunun ardıl ışımasıyla yakından ilintilidir. İnanılmaz biçimde, zamanın başlangıcından 13,8 milyar yıl sonra bu kozmik arka plan ışınımı hâlâ evrenin her bir noktasında dolaşmaktadır.

Evrenin 13,8 milyar yıl içindeki genişlemesi sonucu hayli soğumuş olan bu ışınım, çıplak gözle görünemeyen uzak kızılötesi ışıkolarak karşımıza çıkar. Yıldızların ışıkları evrendeki tüm fotonların, yani ışıkparçacıklarının hepsi topu % 0,1'ine karşılık gelir, kozmik arka plan ışınımı ise % 99,9’una.

Bu noktada bilinmesi gereken temel şey, ateş topu ışınımının Büyük Patlama’dan yalnızca 379.000 yıl sonra maddeden ayrılarak serbest kaldığı, yani yaratıldığıdır. Bunun sonucunda evren de, var olduğu sürenin çoğunda Isıl Ölümüne görece yakın olmuştur. Buna karşın, kozmik entropinin artması için hâlâ epeyce bir zaman var. Tüm yıldızların sönüp evrenin sonsuz karanlığa dalması için onlarca trilyon yıl geçmesi gerekiyor.

Kuantum Kuramı

Kuantum kuramı, sıradan maddenin yapıtaşları olan atomlar ve bileşenlerinin mikroskobik dünyası üzerine getirdiğimiz en iyi açıklamadır. İnanılmaz ölçüde başarılı bir kuramdır aynı zamanda. Bize lazerler, bilgisayarlar ve nükleer reaktörler vermekle kalmamış, Güneş'in nasıl parladığı, ayak bastığımız toprağın neden sert olduğu gibi sorulara açıklamalar da getirmiştir.

Kuantum kuramı, bir şeyler üretme ve anlamaya yardımcı sıra dışı bir tarif olmanın ötesinde, sıradan, günlük gerçekliğin altında yatan tuhaf, sezgisel olana aykırı Alice Harikalar Diyarında dünyasına da benzersiz bir pencere açmaktadır. Burası, tek bir atomun aynı anda iki yerde birden olabildiği, kesinlikle hiçbir nedene dayandırılamayan olayların gerçekleştiği ve iki atomun, evrenin iki farklı ucunda bile olsalar birbirlerini anında etkileyebilecekleri bir yerdir.

Gündelik yaşam neden kuantum dünyasının özelliklerini göstermez?

Bir kuantum bilgisayar inşa etmek son derece güçtür, çünkü böyle bir bilgisayarın kuantum yapıtaşları herhangi bir şekilde çevreleriyle etkileşime girerse, bilgisayarın çoklu görev özelliği geri dönüşsüz biçimde yok olur.

Öyleyse bir kuantum bilgisayar hava atomları ve ışık fotonlarıyla temastan kaçınmak için, tümüyle yalıtılmış olarak vakumlu bir odada durmalıdır. Bu koşulu sağlamak ise oldukça zordur.

Gündelik hayatta kuantum davranışı göremeyiz, çünkü hiçbir zaman atom ya da fotonları teker teker göremeyiz. Yalnızca büyük sayılardır gördüğümüz. Dünyayı değil, kendimizi gözlemekteyizdir aslında. Bir başka deyişle, beynimiz hiçbir zaman bir fotonu gözlemlemez; o fotonun retinadaki yüz binlerce atom üzerindeki yükseltilmiş etkisini gözlemler. Oluşan izlenim ilk fotonun kuantum özelliğini barındırmaz. İşte bu nedenle, tuhaf da olsa, hiç de kuantummuş gibi görünmeyen bir kuantum dünyada yaşarız.

Dünyada kuantum kuramıyla açıklanamayacak şey yok gibidir. Şu ana kadar geliştirilmiş en başarılı fizik kuramı da budur. Kuantum kuramıyla filizlenmiş fikirlerden yararlanan icatlar tahmine göre ABD gayrisafi yurt içi hasılasının yaklaşık %30’una karşılık gelir. İstisnasız her birimiz de kuantum kuramının birer ürünüolup, aslında bir kuantum dünyada yasamaktayız.

Kuantum dünyası sihirli bir dünya olsa bile, asıl fırtınalar estirdiği yer aklın alanı. “Eğer kuantum fiziği üzerinde düşünürken başının dönmediğini iddia eden biri varsa,” demişti Niels Bohr, “bu, olsa olsa onun kuantum fiziğiyle ilgili en ufak bir şey anlamamış olduğunu gösterir.”

Evvel zaman içinde fizikçiler, uzay ve zamanın evrenin sağlam kayaları olduğunu düşünürdü. Belirli bir nesnenin uzunluğu da olaylar arasındaki zaman aralığını kim ölçerse ölçsün aynı çıkardı. Einstein yanıldıklarını gösterdi. İnsanların yaptıkları ölçümler, bakış açılarına, daha doğrusu birbirlerine göre hangi hızla yer değiştirdiklerine bağlıdır.

Evvel zaman içinde fizikçiler, kütlenin de evrenin sağlam kayası olduğunu düşünürdü: 1 kilogramlık kütleye sahip bir cisim, yarın da 1 kilogramlık kütleye sahip olacak ve bu kütleyi sonsuza kadar koruyacaktı. Einstein, onların da yanıldığını gösterdi. Bir hidrojen bombasında, kütlenin yaklaşık %1’i ortadan kaybolarak, başta ısı enerjisi olmak üzere başka enerji biçimlerine dönüşür.

Ancak doğa bir eliyle bizden aldığını öbür eliyle geri verir. Kütle bir zamanlar düşündüğümüz gibi sert bir kaya olmayabilir ama enerji öyledirve kütle de aslında bir enerji biçiminden ibarettir.

Uzay ve zaman da bir zamanlar olduklarını düşündüğümüz kayalar değildirler belki; ama uzay-zaman öyledir.

Fizik, dünyanın kendi bakış açımızdan bağımsız gerçekleri içine girdiğimiz arayıştır. Einstein ise gerçeklik perdesini aralayarak bize neyin gerçekten kaya gibi sağlam, neyin gerçekten değirmez olduğunu göstermiştir.

Genel Görelilik

Einstein’ın görelilik kuramı, bir ışık demetinin hızını ölçen herkesin aynı sonucu alabilmesi için uzay ve zamanda neler olması gerektiğini söyleyen reçetedir. Einstein’ın “herkes” kelimesiyle kastettiği, birbirine göre sabit hızla hareket eden gözlemcilerdir. Ancak, bir an düşünürsek, bunun çok özel bir durum olduğunu anlarız. Çok az cisim sabit hızla hareket eder. Trafikteki bir araba bir yavaşlar bir hızlanır, ışıklara gelince durur. Turuncu alevler ve beyaz dumandan oluşan bir sütun üzerinde yükselen bir roket, Dünya'nın üzerinde yörüngede kalabilmek için gereken, saatte 29.000 kilometrelik hıza ulaşana kadar hızlanır da hızlanır.

Özel göreliliği genelleştirmeye kalkışan Einstein’ın karşı karşıya olduğu ciddi bir sorun vardı. Özel görelilik, yalnızca özel durumlar için geçerli olmakla kalmayıp, bilimin en önemli temellerinden biriyle de tümüyle çatışma halindedir: Newton'un kütle-çekim kuramı.

Newton’a göre, herhangi iki cisim arasında (örneğin, Güneş ve Dünya), birbirlerine olan uzaklıkları ve kütlelerine bağlı bir çekim kuvveti vardır. Ancak özel görelilik, bütün enerji biçimlerinin etkin bir kütleye sahip olduğunu söyler.

Einstein, özel görelilik kuramını inşa ederken fiziğin temel taşlarından biri olan Newton’un kütle çekim yasasını da kasıtsızca yerle bir etmişti. Kendisini güzel bir binayı yıkan ama yerine yenisini nasıl koyacağı hakkında en ufak bir fikri olmayan bir vandal gibi hissetmiş olsa gerek. Fakat bir çözüm bulma umudunu yitirmek üzereyken aklına parlak bir fikir geldi. Bu fikir yüzyıllardır bilindiği halde önemi daha önce kimse tarafından anlaşılmamış basit bir gözlemi içeriyordu.

On yedinci yüzyıl İtalyan bilim insanı Galileo Galilei’nin, eğik duran Pisa Kulesi'nden biri ağır, diğeri hafif iki kütle attığı ve ikisinin de yere aynı anda çarptığını gözlediği söylenir, Aynı deney daha sonra 1972'de, işleri karmaşıklaştıran hava direnci saf dışı edilerek Ay'da tekrarlandı. Bir çekiç ve bir kuş tüyünü aynı anda yere bırakan Apollo 15 kumandanı Dave Scott, eşzamanlı olarak havalanan iki Ay tozu bulutçuğundan hareketle, ikisinin de yere aynı anda indiğini gösterdi.

Yerçekimi ve ivme aynı şey olduğuna göre, bir ağırlık-yani yerçekimi-algılamayan biri, ivmelenmiyor demektir. Başka bir deyişle, durumu özel görelilikle açıklanabilir çünkü özel görelelik, ivmelenmiyen bir gözlemci için dünyanın neye benzediğini ele alır. Einstein, bir ivme kuramının bir kütleçekim kuramı demek olduğunu bulmakla kalmamış, bunu, elinde zaten mevcut olan özel göreleliğe bağlayan kilit köprüyü de bulmuştu.

Düşmekte olan bir kişi yerçekimini hissetmeyeceği için, dünyayı algılayışı da özel görelilikle açıklanabilirdi.

Başka türlü ifade edecek olursak, kütleçekim zamanı yavaşlatır. Biri bir binanın zemin katında, diğeri de en üst katta çalışan iki kişi düşünün. Zemin kattaki kişi, Dünya kütlesine daha yakın olduğu için yerçekimini diğer kişiye göre çok az farkla da olsa daha güçlü hissedecek ve zaman onun için daha yavaş geçecektir. Özetle, uzun zaman hayatta kalmak istiyorsanız, bir kulübede yaşayın.

Zamanın bu şekilde yavaşlaması, yani "zaman genleşmesi", son derece küçük ölçekte gerçekleştiğinden, bunu ancak kusursuz hassaslıkta bir atom saatiyle görebilirsiniz. Arna ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü fizikçileri 2010 yılında zoru başarmış ve bir merdivende, başka birinden bir basamak aşağıda durduğunuzda, zamanın sizin için çok az farkla da olsa yavaş akacağını göstermişlerdir.

Zamanın yavaşlaması ancak kütle çekimin yeterince güçlü olduğu durumlarda fark edilebilir. Bildiğimiz en güçlü kütle çekim kaynağı ise kara deliklerdir. Bir kara deliğin kenar ya da ufkuna yakın bir bölgede asılı kalabilseydiniz, zaman sizin için öyle yavaş akardı ki evrenin geleceği hızlı çekimde bir film gibi gözünüzün önünden geçerdi.

Özetle, kütle çekim, ışığı büker. Gerçi Einstein kütle çekimin ışığın izlediği yolu büktüğünü, daha genel görelilik kuramını inşa etmeden tahmin etmişti.

Einstein’ın kütle çekim etkisiyle bükülen ışık hakkındaki öngörüleri 29 Mayıs 1919’da gerçeklesen tam Güneş tutulması sırasında doğrulanarak bir zafere dönüştü. Tepeden tepeye en kısa yolu seçerek ilerleyen bir yürüyüşçü düşünün. Yüksekten uçan bir kuşun bakış açısından, yürüyüşçünün düz bir yol izlemediği açıktır. Coğrafyadaki iniş-çıkışlardan dolayı dolambaçlı bir yol olacaktır bu. Aradaki paralelliği görebildiniz mi? Işığın kütle çekimin varlığında kavisli bir yol izlemesi, uzayın da kütle çekimin varlığında kavisli olduğu anlamına gelir.

Gerçekte kütle çekim de bundan ibarettir: Bükülmüş uzay ya da daha kesin bir ifadeyle bükülmüş uzay-zaman.

Einstein’dan önce hiç kimse böyle bir durumun varlığını sezememişti. Buna şaşmamak gerekir aslında.

Uzay-zaman dört-boyutlu bir olgudur; Kuzey-Güney, Doğu-Batı, yukarı-aşağı ve geçmiş-gelecek doğrultuları boyunca uzanır. Bizler üç-boyutlu yaratıklar olduğumuzdan, dört-boyutlu gerçekliği doğrudan deneyimleyemeyiz.

Dünya’nın yüzeyine niye çakılı olduğumuzu nihayet anlayabiliriz. Bizi oraya bağlayan bir kütle çekim “kuvveti”, görünmez bir elastik bağ yoktur. Bizi yerimizde tutan, Dünya çevresindeki uzay-zamanın bükük olmasıdır.

Kütle çekimin ivme demek olduğunu Einstein’dan önce kimsenin tahmin etmemiş olması şaşılası değildir. İçinde bulunduğumuz uzay-zaman vadisini göremediğimiz gibi, yerin yüzeyi de serbest düşüşümüzde engel olur.

Aşina olduğumuz bir örneği daha ele alalım: Dünya çevresinde dolanmakta olan Ay’ı yörüngede tutan, Dünya’ya lastik bantla tutturulmuş etkisini yaratacak türden bir kütle-çekim kuvvetidir. Einstein'a göre Dünya, Ay çevresindeki uzay-zamanı bükerek bir vadi oluşturur, Ay da tıpkı bir rulet çarkı çevresinde dönen top gibi, vadinin kenarları boyunca yol alır.

Bunların hiçbirinin farkına varmayız, çünkü uzay-zaman bükülmesini doğrudan deneyimleyemeyiz. Bu olgunun varlığını keşfetmek için Einstein'ınki gibi bir deha gerekmiştir.

“Kara delik” terimini ilk kez ortaya atan Amerikalı fizikçi John Wheeler, Einstein'ın kütleçekim kuramını-genel görelelik kuramını-tek bir cümleye sığdırmayı başarmıştır: “Madde, uzay-zamana nasıl büküleceğini söyler; bükülmüş uzay-zaman ise maddeye nasıl hareket edeceğini söyler.” İşte hepsi bu.

Kırmızıya Kayma: Beyaz cüce, Güneş gibi yıldızların geçirdikleri evrimin son noktasını temsil eder. Isı kaynağı durumundaki nükleer yakıtını tüketmiş olan böyle bir yıldız, bünyesinde depolamış olduğu ısıyı yavaş yavaş uzaya bırakırken parlamaya devam eder. Bir Güneş'in kütlesini Dünya'nınkini geçmeyen bir hacme sığdırabilen beyaz cücenin bir küp şeker büyüklüğündeki her bir parçası, yaklaşık bir araba ağırlığındadır. Böylesine yoğun bir nesnenin yüzey kütleçekimi, Güneş’inkinin kabaca 10.000 katıdır. Einstein'a göre, bunun anlamı, zamanın da Dünya'da olduğundan çok daha yavaş akması gerektiğidir.

Böyle bir etkinin gözlenebilir olması için, beyaz cüce yüzeyinde rahatlıkla görülebilen bir saat bulunması gerekir. Ve inanılmaz gelse de, vardır böyle bir saat.

Sodyum veya Demir gibi bir elementin atomu belirli renklerde ışık saçar. Bu renkler o elemente özgü olup, onun ışıktan bir parmak izi gibi işlev görürler, Renk dediğimiz şey, özünde bir ışık dalgasının hangi hızla yukarı-aşağı titreştiğinin bir ölçüsüdür. Bu türden düzenli bir titreşim, tıpkı saatin tik-takları gibidir. Gökbilimciler bir beyaz cüce ve üzerindeki belirli bir elementten gelen ışığı gözlediklerinde, ışığın gerçekten de beklendiği gibi, Dünya'da olacağından daha hantal bir titreşim sergilediğine tanık olurlar. Bir başka deyişle, beyaz cüce üzerindeki bir saat daha yavaş isler. Ve bu yavaşlama tam olarak Einstein’ın öngördüğü kadardır.

Kırmızı ışığın titreşim hızı, mavi ışığınkinin yarısı kadardır. Titreşim hızının yavaşlaması, ışığı tayfın kırmızı ucuna doğru iter. Bu yüzden bu olgu "kütleçekimsel kırmızıya kayma" olarak adlandırılır. Uzak galaksilere baktığımızda, aslında evrenin daha genç olduğu zamanki hallerini görürüz, çünkü ışıklarının uzayda yol alıp bize ulaşması uzun zaman almıştır. Evren daha gençken aynı zamanda daha küçüktü. Bunun nedeni evrenin genişlemekte olması ve içerdiği galaksilerin de Büyük Patlama sonrasında kozmik birerşarapnel parçası gibi birbirinden uzaklaşmalarıdır.

Atomlar

-Richard Feynman’ın, geliştirdiği kuantum elektrodinamik kuramı kendisine Nobel Ödülükazandırdı. Bu kuram, ışığın maddeyle nasıl etkileşimde bulunduğunu tanımlarken, gündelik dünyayı neredeyse her yönüyle açıklamış olur. Feynman'ın Fizik Dersleri'ndeFeynman şusoruyu sorar: "Tüm bilgi birikimimiz bir felaket sonrasında tümüyle kaybolsa ve bir sonraki kuşağa yalnızca tek bir cümle aktarılacak olsa, en az kelimeyle en çok bilgiyi içeren cümle hangisi olurdu?"

Feynman yine kendisi yanıtlar: “Tüm nesneler atomlardan yapılmıştır.”

Atom fikrinin tarihi oldukça eskidir. MÖ 440’lı yıllarda Yunan filozof Demokritos eline belki bir sopa, belki bir taş, belki de bir vazo alarak kendine şusoruyu yöneltti: “Bu nesneyi yarıya, sonra yine yarıya bölsem, bu şekilde bölmeye sonsuza kadar devam edebilir miyim?” Devam edebilecek olması, Demokritos için akıl almaz bir durumdu. Ona göre, artık daha fazla bölünemeyecek bir madde parçacığına er veya geç ulaşılması gerekirdi. Yunanca'da "kesilemez", a tomos demek olduğundan, Demokritos bu parçacığa "atom" adını verdi.

“Renk, acı, tatlı, yalnızca zihinde var olan kavramlardır, ama gerçekte var olan, yalnızca atomlar ve boşluktur” sözü ona aitti.

Bu gezegen modelinin yarattığı şoklardan biri, atomun akıl almaz derecede bos olmasıydı. Atomun % 99,99999999 gibi bir kısmı hiçlikten ibarettir. Dünyadaki tüm insanların tüm atomlardaki boş bölgeleri sıkıştırabilecek olsanız, tüm insan ırkını tek bir küp şekere sığdırabilirdiniz.

Atomun daha da küçük yapıtaşlarından-protonlar, nötronlar ve elektronlardan-yapılmış olduğunun anlaşılmasıyla Demokritos'un fikirlerinin de pencereden uçup gittiği izlenimi ortaya çıkabilir. Ancak Demokritos'un ileri sürdüğü düşünce, maddenin en son noktada bölünemez parçacıklardan oluştuğu biçimindeydi. Ve öyle anlaşılıyor ki haklıydı da. Dünya nihai olarak gerçekten de bölünemez parçacıklardan oluşmuştur, Tek uyuşmazlık, bunların, "atom" olarak adlandırmaya karar vermiş olduğumuz parçacıklar olmayışıdır. Bu bizim hatamızdır. Nihai temel yapıtaşlarının atom değil, lepton ve kuark olarak bilinen atom-altı parçacıklar olduğu artık bilinmektedir.

Evrenin tipik bir özelliği -en azından bizim bulunduğumuz köşesi olan Dünya’da- temel yapıtaşlarının daha büyük yapıtaşları oluşturmak üzere bir araya gelmeleri, sonra bunların da bir araya gelerek daha da büyük yapıtaşları oluşturmaları ve bu şekilde devam etmesidir. Örneğin kuarklarla leptonlar atomları oluşturmak üzere bir araya gelir.

Atomlar -DNA mega-molekülleri de dahil- molekülleri oluşturmak üzere bir araya gelir. Moleküller gaz, sıvı ve katıları-ve biyolojik hücreleri- oluşturmak üzere bir araya gelir. Hücreler bitki, hayvan, insan-ve beyinleri- oluşturmak üzere bir araya gelir. Ve insan beyinleri de küresel bir teknolojik uygarlık oluşturmak üzere bir araya gelir.

Giderek daha fazla sayıda yenilik ve daha büyük karmaşıklığı da beraberinde getiren bu hiyerarşik yapılanmada, belirli bir dizeydeki yapıtaşlarının etkileşimini dizinleyen yasalar, bir sonraki düzeyin yapıtaşlarını düzenleyen yasalar hakkında herhangi bir ipucu vermez.

Amerikalı biyolog Edwin Grant Conklin'e göre, “Hayat tek başına atom, molekül veya genlerde değil, organizasyondadır; ortak yaşamda değil, sentezdedir.”

Zaman

Pencereden bakıyor ve dışarıda Vikingleri görüyorsunuz. Arkalarında Romalılar. Onların da arkasında Mısırlılar. Çılgınca mı? Oysa gördükleriniz, teleskoplarından evreni izleyen gökbilimcilerin gördüklerinden daha çılgınca değil. Çünkü göksel bir cisim ne kadar uzaktaysa, zamanın da o kadar gerisindedir.

Berrak bir gecede dışarıda durup gökyüzüne baktığımızda, Ay'ın 1,25 saniye önceki halini, en yakın yıldız sistemi Alpha Centauri’nin (gerçi bunu görmek için güney yarımkürede yasamanız gerekir) 4,3 yıl önceki halini, Andromeda galaksisinin ise (çıplak gözle görülebilecek en uzak cisim) Homo erectus atalarımızın Afrika savanlarına ilk yayılmaya başladığı 2,5 milyon yıl önceki halini görürsünüz.

Gökbilimciler, güçlü teleskopların yardımıyla kozmik zamanın daha gerilerine gidip Güneş ve Dünya henüz doğmamışken yaşayıp ölen galaksileri belirleyebilmektedir. Görebildikleri şeylerde gözlemlenebilir evrenin en dış sınırlarında yer alan, zamanın 13,8 milyar yıl gerisindeki “son saçılma yüzeyinin” ışıldayan perdesidir. Bu bölge, ışıkla görülebilecek en uzak sınırı belirler.

Öyleyse evrenimizde “şimdi” kavramı anlamsızdır.

Alpha Centauri’de şu anda neler olup bittiğini anlamanın hiçbir yolu yoktur çünkü yıldız sistemiyle ilgili bilgiyi taşıyan ışık, yalnızca sistemin 4,3 yıl önce neye benzediğini bilmemize izin verir.

Zaman, uzay ve ışık hızı arasındaki bağlantı evrende ne kadar geçerliyse, Dünya'da da o kadar geçerlidir, Önemli bir fark, Dünya'daki uzaklıkların çok daha kısa olmasıdır.

Büyük ölçekli evrende kesinlikle var olmayan “şimdi” kavramı, Dünya’daki çoğu durum için oldukça iyi bir kestirimdir ve işimizi görür. Dünyadayken hepimizin aynı “şimdi” içinde yaşamakta olduğunu güvenle varsayabiliriz. Öyle mi acaba?

Zamanın birbirine göre yer değiştiren veya farklı kütlece kimlerine maruz kalan insanlar için farklı hızlarda akıyor olması, neyin geçmiş, neyin şimdi, neyin gelecek olduğu konusunda fikir birliğine varmalarını imkânsız kılar. Dahası, gerçekliğin temel tanımı olarak başvurduğumuz, Einstein'ın görelilik kuramında ortak geçmiş, şimdi ve gelecek kavramları yoktur bile. Öyleyse sorulacak soru şudur: Bunun var olduğu yönünde neden bu kadar güçlü bir izlenime sahibiz?

Çünkü göreliliğin zaman üzerindeki etkileri, iki kişinin ancak belirgin bicimde farklı kütle çekimlere maruz kalmaları ya da birbirlerine göre ışık hızının fark edilebilir kesirleri içinde yol almaları durumunda hissedilir. Dünya üzerinde yaşayan 7 milyar insanın deneyimlediği yerçekimi ise hemen hemen aynıdır. Işık hızının milyonda birinden düşük hızla yol alan uçaklarda yer değiştirdiğimiz zamanlarda bile bu değişmez.

Üç-boyutta yasayan sıradan canlılar olarak, 4- boyutlu uzay- zamanı tüm ihtişamıyla görebilme becerisine sahip değiliz. Deneyimleyebileceğimiz tek şey, Minkowski’nin de dediği gibi 4 - Boyutlu uzay-zamanın gölgeleridir. Ve bu gölgeler de (uzay ve zaman) bir başka kişiye göre hangi hızla hareket ettiğimize bağlı olarak büyüklüklerini değiştirir. Üçboyutlu uzay ve tek boyutlu zamanın hüküm sürdüğü bir evrende yasadığımızı düşünüyor olabiliriz, ama gerçekte dört boyutlu bir uzay-zaman evreninde yasarız. Zaman kavramıyla ilgili olarak sözünü ettiğimiz büyük etkiler de bu noktada devreye girer.

Einstein'a göre bunun anlamı, geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin eşzamanlı olarak var olduklarıdır.

Çoğu kişiyi tedirgin edebilecek bu düşünce, eski arkadaşı Michele Besso 1955'te öldüğünde, Einstein’ı bilakis rahatlatmıştı. Besso’nun yaslı ailesine yazdığı (ve onların belki de tam anlamıyla takdir etmemiş olabilecekleri) bir mektupta Einstein şöyle diyordu: "Bu tuhaf dünyadan, benden biraz erken davranarak gitmiş oldu. Bu hiçbir şey ifade etmez. Fiziğe inanan bizim gibi insanlar, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayırımın inatçı bir sürekliliğe sahip bir yanılsamadan ibaret olduğunu bilir."

Peki, ama geçmiş, şimdi ve gelecek inatçı bir yanılsamadan ibaretse ve hiçbir biçimde zaman içinde yol almıyorsak, neden tam tersiymiş gibi hissediyoruz? Hatta neden zaman içinde yol alıyormuş gibi hissetmekle kalmayıp, hep aynı yönde yol alıyormuş gibi hissediyoruz?

Kozmoloji-Büyük Patlama

Büyük Patlama’nın ateş topu, bir nükleer bombanın ateş topu gibiydi. Büyük Patlama’nın ateş topunda var olan ısının gidecek yeri yoktu. Evrenin içinde hapsolup kalmıştı ki zaten tanım gereği evrenden başka bir şey de yoktur. Bunun sonucu olarak, Büyük Patlama’nın ısısı bugün bile çevremizdedir.

Bu "kozmik arkaplan ışınımı" bir zamanlar kör edici bir parlaklığa sahipken, Büyük Patlama’dan sonra evrenin giderek genişlemesiyle soğumuş ve görünür ışık olmaktan çıkmıştır. Onun yerine, çıplak gözle görülemese bile televizyonunuzca yakalanabilen bir tür ışık olan mikrodalgalar halinde gösterir kendini.

Kozmik arkaplan ışınımı, evrenin en çarpıcı özelliğidir. Evrendeki ışık parçacıklarının, yani fotonların % 99,9'u Büyük Patlama’nın arka plan ışınımından, %0,01'lik bölüm ise yıldız ve galaksilerin ışığından gelir. Gözlerimiz görünür ışık yerine mikrodalgalara duyarlı olsaydı, bütün uzayı dev bir ampulün içi gibi bembeyaz parıldar halde görürdük.

Evrende kütledekine kuvvetine baskın gelip galaksileri birbirinden ayıran bir başka kuvvet daha işliyor olmalıdır. Bu gizemli kuvvetin 10 milyar yıl kadar önce ortaya çıktığı ve o zamandan beri etkisini gösterdiği düşünülüyor. Fizikçiler bunun nedenini ararken bakışlarını galaksiler arasındaki vakuma yönlendirdiler. Onlara göre bu vakum, görünmez olan, uzayı tümüyle dolduran ve itici kütleçekime sahip karanlık enerjiyle dolmuştur. Evrenin genişlemesini hızlandıran da bu karanlık enerjidir.

Karanlık enerji, evrenin kütle enerjisinin %68,3'üne karşı gelir. Evrenin en büyük kütlesel bileşenini 1998 yılına kadar gözden kaçırmış olmanın ne kadar utanç verici olduğunu varın siz düşünün.

Karanlık enerji, Einstein'ın kütle çekim kuramının öngördüğü gibi uzayın içsel enerjisi de olabilir, başka bir kökene de sahip olabilir. Bunu kimse bilmiyor. Fizikçiler de işin içinden çıkamıyor.

Temel Büyük Patlama modelini gözlediklerimizle uzlaştırmak için modele eklenmesi gerekenler, karanlık enerji ve şişme ile sınırlı değildir. Büyük Patlama modelinin, kendisini gerçeklerle çelişkili hale getiren üçüncü bir öngörüsü daha var. Bu hiç de hafife alınacak bir öngörü değil. Çünkü buna göre var olmamış olmamız gerekir.

Bir okyanusun aslında kendini sınırlayan ufuk çizgisinin ötesinde de devam ettiğini nasıl biliyorsak, evrenin de kozmik ufkun ötesinde devamettiğini öylebiliyoruz. Hattâ genişleme kuramına bakılırsa, neredeyse sonsuzca devam ettiğini. Bir başka deyişle, gözlenebilir evren baloncuğunun ötesinde sonsuz sayıda başka baloncuk vardır.

Peki,bunlar ne gibi özellikler taşır? Bir kere, hepsi kendibüyük patlamasını yaşamıştır-ya da başka bir bakış açısıyla, bizim Büyük Patlama’mızın bir bölümünü. Ve soğuyan artıklardan yine galaksi ve yıldızlar oluşmuştur- ama bu sefer farklı galaksi ve yıldızlar. Sonuçtaher bir baloncuk farklı bir tarihe sahiptir.

"Zaman nehrinin köpüğündeki baloncuklar gibi akan evrenler, hem sayıca çok hem de tuhaftır," diye yazmıştır İngiliz bilimkurgu yazarıArthur C. Clarke

Kara Delikler

Kara delikler, kütleçekimin inanılmaz ölçüde güçlü olduğu ve bu nedenle hiçbir şeyin, ışığın bile kaçamadığı, uzay-zaman bölgeleridir. Bu göksel varlıkların fazla olağandışı olduğunu, dolayısıyla da günlük yaşamımızla herhangi bir ilgisi olmadığını düşünüyor olabilirsiniz.

Tam tersine. Bu satıları okuyabilmenizi borçlu olduğunuz Samanyolu galaksisinin doğumu, bir kara delikle tetiklenmiş olabilir.

Bu bir yana, kara delikler gündelik gerçeklikle ilgili öylesine şaşırtıcı bir durumu ortaya çıkarırlar ki buna inanmak bile çok güçtür. Buna göre evrenimiz dev bir hologramdan ibaret olabilir. Ve siz de öyle.

Kara delik, Einstein'ın kütle çekim kuramının bir öngörüsüdür. Olay ufku denen bir zarla çevrelenmiştir. İçeri düşen madde ve ışık artık geri dönemez. Bir astronot olay ufkunun hemen dışında asılı kalabilseydi, Einstein’ın kuramının bir sonucu olarak zaman öylesine yavaşlardı ki, gözünü dışarı çevirip evrenin gelecekteki bütün tarihini, hızlı sarılmış bir filmi izler gibi izlemesi ilkece mukimin olurdu.

“Kara delikler, Tanrı’nın sıfıra böldüğü yerlerdir” demişti Amerikalı komedyen Stephen Wright.

Tekillik, Einstein’ın kütle çekim kuramının sınırlarının ötesine uzatıldığı ve artık söyleyeceği akla uygun bir şeyin kalmadığı yerdir. Daha iyi bir kuram-kütle çekimin kuantum kuramı- tekilliğin bir tekillik değil, bir süper-yüksek-yoğunluklu kütle enerjisi düğümü olduğunu neredeyse kesin olarak gösterecektir.

"Kara delik" terimini yaygınlaştıran Amerikalı fizikçi Wheeler şöyle söylemişti:“Kara delik, bize uzayın bir kâğıt parçası gibi kırıştırılarak sonsuz küçüklükte bir nokta haline getirilebileceğini, zamanın tıpkı ateş gibi bir anda söndürülebileceğini, ‘kutsal’ ve değişmez olarak gördüğümüz fizik yasalarının ise hiç de öyle olmadığını öğretmiştir”

Samanyolu'nun karanlık kalbinde, kütlesi Güneş’imizinkinin 4,3milyon katını bulan bir süper-kütleli kara delik saklanmış bulunuyor. Sagittarius A adını alan kara delik, bu özellikleriyle oldukça görkemli bir görüntü sunuyor olsa da aslında bazı kuazarların merkezinde bulunan 30 milyar güneş kütleli akrabalarının yanında oldukça önemsiz ve küçük kalır.

Galaksimizin görece küçük bir süper-kütleli kara delik içermesine yakın zamana kadar bir tesadüf gözüyle bakılmıştır. Ama tesadüf müdür gerçekten? Evrenin her tarafına saçılmış dev eliptik galaksiler tıka basa dolu olabilir, ama bunların hepsinin cansız vekısır birer çöl olması da pekâlâ mümkündür,

Samanyolu'muzun kalbindeki zararsız kara delik ise, başka bir yerde değil de burada yaşamamızı, hattâ şuanda bu satırları okuyor olmanızı büyük ölçüde borçlu olduğunuz etken olabilir.

 

KAYNAKÇA

DÜNYA’NIN TÜM DERTLERİ-(What a Wonderful World)-Bir İnsanın Hemen Her Şeyi Anla(t)ma Girişimi

Marcus CHOWN Çeviri: Zeynep Arık Tozar Domingo Yayınları-I. Baskı: Ağustos 2015 (368 Sayfa)

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazartesi, 20 Kasım 2017