Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

HALİT YILDIRIM'DAN: EVRİM TARİHİNDEN

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1417 kez okundu
  • 0 yorum
  • Yazdır

Bir zamanlar, ormanda yasayan ilkel bir insansı-maymun türü vardı. Bir nedenle iki ayrı nüfusa ayrıldılar. Belki bir dağ sırası böldü onları, belki ağaçsız bir koridor; gerçekte kimse işin aslını bilmiyor.

***

Sonuçta iki nüfus maruz kaldıkları farklı çevresel baskılara bağlı olarak birbirinden ıraksayıp farklı iki türe dönüştü. Türlerden birinin kaderinde şempanze, diğerinde insan olmak yatıyordu. İnsanlar ve yaşayan en yakın akrabalarının yolları tam olarak ne zaman ayrıldı bilinmese de, tahminler 6-7 milyon yıl öncesinde yoğunlaşıyor. Evrimsel açıdan bu o kadar yakın bir tarih ki, DNA’mızın %98-99 gibi şaşırtıcı bir yüzdesinin neden şempanzelerle aynı olduğunu da açıklıyor.Ancak tuhaftır ki şempanzeler konuşamaz, kentler inşa edemez, bilgisayar kullanamaz ve Ay'a gidemez. Her nasıl oluyorsa, %1-2'lik genetik fark, gerçek dünyada % bir milyarlık avantaja dönüşmüştür.

***

“Bizler, kendisinin daha çok kopyasını yapsın diye DNA tarafından inşa edilmiş makineleriz,” der Dawkins, “ve bu, yaşayan her varlığın tek yaşama nedenidir.” Ancak hangi kültüre bakarsak bakalım, kabaca erkeklerde %3, kadınlarda ise %2, oranında eşcinsellik olduğunu görüyoruz. Peki, bu nasıl olabilir? Akla ilk gelen ihtimallerden biri, eşcinselliğin genetik bir bileşeninin olmaması, yani eşcinselliği belirleyen herhangi bir genin bulunmayışıdır.

 

***

Şurası bir gerçektir ki, yaşamın ileri evrelerinde doğurmak kadın için daha riskli olduğu gibi, çocuğun da kalıtım yoluyla genetik kusurlar alma ihtimali daha yüksektir. Ayrıca doğurduktan sonra çocuğu erişkinliğe ulaştırmak da büyük enerji gerektirir. Yaşlı bir kadın bu enerjiye sahip olmayabileceği gibi, çocuğu büyütürken ömrü de sonlanabilir.

***

Belki de bir kadın, üreme yeteneğinin sonlanmasıyla çocuklarının çocuk yetiştirmesine yardımcı olmaya daha hazır hale geliyordur. Sonuçta torunlarının hayatta kalma şansını arttırması demek, kendi soyunun ve genlerinin hayatta kalma şansını arttırması demektir. Bütün mesele fayda-maliyet analizine bağlı: kendi gebeliği veçocuk yetiştirmenin maliyetine karşılık, bir torunun yetiştirilmesine yardımcı olmanın faydası. Belki belirli bir yaştan sonra bu stratejinin faydaları maliyetlerini geçiyordur. Bu argümana göre, büyük annelerin, bencilliklerinden dolayı özverili davrandıkları bile iddia edilebilir!

***

“Bu kitabın ortaya çıkış nedeni olağanüstü bir editörle çalışmış olmamdır. Benim marifetimse, karmaşık fiziği, otobüste yanımda seyahat eden birine anlatabilmemdir (belki de, otobüste benim yanıma oturma talihsizliğine uğramış birine demem gerekirdi). Bilgiyle dolup taşan toplumumuzda her şeyin yanımızdan yüksek hızlı bir tren gibi geçip gittiğini düşünüyorsanız kitabım, Yirmi birinci yüzyılda işlerin nasıl yürüdüğü konusundaki bilgilerinizi hızlı ve acısız biçimde güncellenebilir. Bu kitap, nihayetinde, bir insanın her şeyi anlama çabasından ibarettir.

***

Hepimiz hayata tek bir hücre olarak başlarız. Bu hücre, vücuttaki en küçük hücre olan spermin, vücuttaki en büyük hücre olan ve çıplak gözle bile görülebilen yumurta hücresi ile kaynaşmasının ürünüdür. Beyin hücreleri dışında vücudunuzdaki hücrelerden hiçbiri kalıcı değildir. Mide duvarını döşeyen hücreler, bir jilet bıçağını bile eritebilecek güçteki hidroklorik asitle yıkanıp durdukları için sürekli olarak yenilenmek zorundadır. Bu yüzden her üç-dört günde bir yeni bir mide astar dokusuna sahip olursunuz. Kan hücrelerinin ömrü daha uzun olsa bile onlar da dört ay sonra kendilerini imha eder, Her yedi yılda bir yeni bir insan olduğunuzu söylemek pek de yanlış sayılmaz. Hatta “yedi yıl kaşıntısı” dedikleri durumu da böyle açıklayabiliriz belki.

 

***

Vücudumuzdaki bütün biyolojik süreçlere güç kaynaklığı yapan oksijen, hayatta kalmamız için zorunludur. Besin almaksızın bir ay, su içmeksizin bir hafta kadar hayatta kalabiliriz ama hava kaynağımız kesildiğinde ancak yaklaşık üç dakika yaşayabiliriz. Yaşamımızın her anında ölüme yalnızca üç dakika uzaklıktayızdır. Bir kalp krizi kurbanı, kalbi durup da kan damarlarına oksijen pompalamayı bıraktığında bu gerçeği çok net fark eder.

***

 

Menopoz, dişinin yumurtaları tükendiğinde gerçekleşir. Her aylık döngüde yumurtalıklardan bir yumurta bırakılır, Fakat toplam yumurta sayısı daha doğmadan önce belirlenmiştir. Yaklaşık 400 tane olan yumurtalar, bir kadın 50’li yaşlarına geldiğinde genelde tükenmiş olur. Bu arada ilginç bir nokta: Bir kadının yumurtaları, henüz annesinin rahmindeyken oluşmuş durumdadır; dolayısıyla yaşamınıza annenizin değil, anneannenizin bedeni içinde başladığınızı söylemek yanlış olmaz.

***

 

Köpeklerin evcilleştirilmesi, günümüzden en az 17.000 yıl öncesi gibi çok eski zamanlara dayanır. Shipman’a göre evlerimizde evcil hayvan beslememiz de derin ve önemli bir gerçeği ortaya koyar: Hayvanlar olmadan, insan insan değildir.

***

Coğrafyacı Jared Diamond'ın “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabındaki (*) ifadesiyle: “İnsanlığın son 13.000 yıldaki gelişimi farklı kıt'alarda neden bu kadar farklı hızlarda ilerlemiştir”.

 

***

Diamond'a göre bunun nedeni insanlar arasındaki doğuştan gelen farklılıklar değil, şartlardaki farklılıklardı (yani örneğin Amerika ve Avustralya'daki insanlar, Avrupa'daki insanlardan daha aptal veya tembel değildi). Batı’daki pek çok icadın kaynağı olan Asya'nın ve Avrupa'nın birlikte toplam nüfusu Amerika ya da Avustralya'nınkinden çok daha fazla ve çeşitliydi. Birbirleriyle etkileşime giren daha fazla toplumun yanı sıra, her toplumun içinde birbirleriyle etkileşime giren daha fazla birey vardı. Böylece fikir alışverişi arttı ve yeni icatlar ivme kazandı.

***

1965’te ABD'nin çip üretim şirketi lntel’in kurucularından Gordon Moore, belirli bir bedel karşılığı elde edilebilen bilgisayımsal gücün -ya da bir çip üzerindeki transistör sayısının- her on sekiz ayda kabaca ikiye katlandığını söylemişti.

***

Info World dergisinin teknoloji yazarlarından Robert X. Cringley'nin bu konudaki yorumu ise şöyledir: “Arabalar bilgisayarların gelişim döngüsünü izlemiş olsaydı, bir Rolls-Royce bugün 100 dolara satın alınır, size galon başına bir milyon mil sürüş olanağı tanır ve yılda bir kez patlayarak içindeki herkesin ölümüne neden olurdu.” Moore Yasası'nın dile getirilisinden bu yana yasanın çökmek üzere olduğu iddiaları her on yılda bir gündeme gelir. Ama bugüne kadar haklı çıkan olmamıştır.

***

Hava durumu, atmosfer şartlareında günden güne görülen değişikliklerdir; iklim ise “hava durumunun kapsadığından daha uzun zaman dilimleri içinde atmosfer ve okyanusların ortalama durumu”dur. Bu zaman dilimi genelde 30 yıl veya fazlasıdır.

“İklim, umduğumuz şeydir” demiştir Mark Twain, “hava durumu ise bulduğumuz.”

***

Bilimin çarpıcı keşiflerinden biri, Dünya'nın ikliminin her zaman bugünkü gibi olmadığıdır. Örneğin son 1 milyon yılın % 90’ı küresel sıcaklıkların düşüp kuzey ve güney yarımkürelerin geniş buz örtüleriyle kaplandığı buzul dönemi olarak geçmiştir. Ancak son buzul dönemleri, eskileriyle karşılaştırıldığında hafif kalır. Genel görüşe göre Dünya, buzun kutuplardan ekvatora kesintisiz bir örtü gibi uzandığı iki dönemden geçmiştir. Kartopu Dünya olarak bilinen bu dönemlerden biri 650 milyon, diğeri 2,2 milyar yıl kadar önce gerçekleşmişti. Nedenleri hâlâ tartışılmalı olsa da birincisi için öne sürülen akla uygun bir açıklamaya göre, bu döneme yol açan etken, birdenbire fotosentezle su moleküllerini parçalayıp oksijen moleküllerini serbest bırakma becerisini kazanan mavi-yeşil alglerdi. Bu, yaklaşık 2.3 milyar yıl önce gerçekleşmişti.

***

Güneş şu anda, doğduğu 4.55 milyar yıl öncesine kıyasla yaklaşık %30 daha parlaktır. Gelecekte, Güneş’in parlaklığı artmaya devam ettikçe, okyanuslardan giderek daha fazla su buharlaşacak, bu da atmosferde daha fazla ısı hapsedecek, bunun sonucunda daha fazla okyanus buharlaşacak ve süreç böyle devam edip gidecektir. Sonunda, MS milyarlı yıllara gelindiğinde okyanuslar tümüyle buharlaşıp uzaya karışmış olacak, atmosfer de büyük oranda karbondioksit olacaktır. Sonuçta bu karbondioksitin tümü atmosfere karıştığında, Dünya da Venüs ile neredeyse tıpatıp aynı hale gelmiş olacaktır.

***

Ama Dünya'nın çilesi bu kadarla bitmiyor. 5 milyar yıl sonra Güneşin çekirdeğindeki hidrojen yakıtı tükenmiş, Güneş de süper-parlaklıkta, korkunç büyüklükte bir kırmızı deve dönüşmüş ve bugün pompaladığının 10.000 katı kadar ısı pompalıyor olacak. Bu koca şişkin yıldız, gezegenimizi olur da tümüyle yutmazsa bile-kendisine daha yakın olan Merkür ve Venüs'ü yutacağı kesin-onu yanmış ve kararmış bir kömür yığınına dönüştüreceğine kesin gözüyle bakabiliriz.

 

***

Ancak torunlarımızın (hâlâ hayatta olacakları varsayımıyla) Güneş Sistemi’ni terk edip yaşayabilecekleri başka bir gezegen bulmaları için bundan çok daha kısa bir zamanları var. “Dünya insanlığın beşiğidir,” demişti Sibiryalı öncü roketçi Konstantin Tsiolkovsy, “ama insanlık sonsuza kadar beşikte kalamaz.”

*** 

On yedinci yüzyıl İtalyan bilim insanı Galileo Galilei'nin, eğik duran Pisa Kulesi'nden biri ağır, diğeri hafif iki kütle attığı ve ikisinin de yere aynı anda çarptığını gözlediği söylenir, Aynı deney daha sonra 1972'de, işleri karmaşıklaştıran hava direnci saf dışı edilerek Ay'da tekrarlandı. Bir çekiç ve bir kuş tüyünü aynı anda yere bırakan Apollo 15 kumandanı Dave Scott, eş zamanlı olarak havalanan iki Ay tozu bulutçuğundan hareketle, ikisinin de yere aynı anda indiğini gösterdi.

***

Kütleçekim zamanı yavaşlatır. Biri bir binanın zemin katında, diğeri de en üst katta çalışan iki kişi düşünün. Zemin kattaki kişi, Dünya kütlesine daha yakın olduğu için yerçekimini diğer kişiye göre çok az farkla da olsa daha güçlü hissedecek ve zaman onun için daha yavaş geçecektir. Özetle, uzun zaman hayatta kalmak istiyorsanız, bir kulübede yaşayın. Zamanın bu şekilde yavaşlaması, yani "zaman genleşmesi", son derece küçük ölçekte gerçekleştiğinden, bunu ancak kusursuz hassaslıkta bir atom saatiyle görebilirsiniz.

Ama ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü fizikçileri 2010 yılında zoru başarmış ve bir merdivende, başka birinden bir basamak aşağıda durduğunuzda, zamanın sizin için çok az farkla da olsa yavaş akacağını göstermişlerdir.

***

Kara delikler, kütle çekimin inanılmaz ölçüde güçlü olduğu ve bu nedenle hiçbir şeyin, ışığın bile kaçamadığı, uzay-zaman bölgeleridir. Bu göksel varlıkların fazla olağandışı olduğunu, dolayısıyla da günlük yaşamımızla herhangi bir ilgisi olmadığını düşünüyor olabilirsiniz. Kara delik, Einstein’ın kütle çekim kuramının bir öngörüsüdür. Olay ufku denen bir zarla çevrelenmiştir. İçeri düşen madde ve ışık artık geri dönemez. Bir astronot olay ufkunun hemen dışında asılı kalabilseydi, Einstein'ın kuramının bir sonucu olarak zaman öylesine yavaşlardı ki, gözünü dışarı çevirip evrenin gelecekteki bütün tarihini, hızlı sarılmış bir filmi izler gibi izlemesi ilkece mukimin olurdu.

Not: Bütün hayvanların %7'si eşcinsel olup, tedavisi gerekmez ama depresyona girdiklerinde yani benliğe yabancı dönemde, mutlaka müdahale etmek gerekir. Özelikle de dindar ailelerden gelenlerde!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 25 Kasım 2015 Çarşamba

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Perşembe, 22 Şubat 2018