Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

HANGİ BATI?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2809 kez okundu
  • 2 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Vallahi de billâhi de Attilâ İlhan'a perestiş ettiğim veya aşırmacılık niyetim yok.

Megalomania Gravis!

Rahmetli, bu başlığın patentini almamışsa, sorun da yok demektir.

Bu aralar dünyâda oynanan hayâsızca (aslında bu kelimeyi ^ işâretsiz de yazsam yalan olmaz), fütursuzca oynanan ve ancak ahmakların yutacağı basitlikteki oyuna baktıkça içim sıkılıyor.

Önce Batı deyince neyi kastettiğimi târif edeyim (bilim adamı somut olarak neyi tartışacağını söylemelidir): Bütün Hristiyan Âlemi ve Yahudilik. Aslında bizleri Ortadoğu, Hindistan'ı Doğu, Japonya'yı Çin'i vs. Uzakdoğu diye isimlendiren de Avrupa-merkezci, yâni kendilerini "öteki" dünyânın üzerinde ve merkez olarak telâkki eden ırkçı Üstün Hristiyan Beyaz Adamlar''dır (ÜHBA). Yahudiliğin işin içine katılmasını (daha doğrusu içinde hep olduğunu) ileride anlatacağım.

Önce Kendimize Bakalım

Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk ve arkadaşları bütün Batı'yla hârp edip yok olmakta olan Osmanlı'dan (imparatorluk lâfını kullanmıyorum çünkü Osmanlı asla emperyalist olmamıştı ki, ona Imperial / İmparatorluk diyelim) lâik, demokratik ve muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmayı amaçlayan bir millî devlet kuruyorlar. Atatürk hem askerî hem de politik bir strateji dehâsı.

Savaşların çoğunu stratejik müdahaleler sâyesinde ve Mehmetçiğin îmanıyla kazanıyor. O zamanlar uydular filân yok! Aynı basireti memleketi yönetişinde de görüyoruz: Meselâ ilk Türk Komünist Partisi'ni bizzat kurduruyor ki kontrol altına alınsınlar; başımıza belâ olmasınlar diye Bolşevikler'e iltifat ediyor, sonra da İzmir İktisat Kongresi'nde kapitalizmi övüyor. Adamın tek amacı var: Son bağımsız Türk ülkesini her ne pahasına olursa olsun başı dik, şahsiyetli bir şekilde ayakta tutmak. Ağzından asla "Batılılaşma" diye bir lâf çıkmıyor. Deli mi ki senelerce harp ettiği adamlara perestiş etsin. Bilâkis, onların da üzerine çıkmayı hedefliyor.

Çatlak sesler daha o hayatta iken duyuluyor ama bunları kolayca hâllediyor. Vefatından sonraki Millî Şef döneminde ise paralardan onun resmini çıkarıp kendininkini koyan, milletleşerek Batılı'nın değerlerinden hayırlı olanlarını almak düsturunu tersyüz edip, Batılılaşarak millet olma paradigmasına kayan bir İsmet İnönü görüyorsunuz. İhânet orada başlıyor. O İsmet Paşa ki, adının verildiği iki büyük muharebeyi gerçekten kendisinin kazandığı son derecede tartışmalıdır!

Daha sonra bütün dinî mihrakların fitillerini tutuşturma ve Batı'nın emriyle memleketi peşkeş çekme dönemi başlıyor. "Her mahâllede bir milyoner yaratacağım" diye muktedir olan "efendi" döneminde işi o kadar mübalâğaya götürüyorlar ki, geleneklerini koruyan ordu müdahale ediyor ve en büyük hatayı yaparak 3 kişiyi asıyor (ordu bu hatayı hep yapıyor çünkü savaşmak için eğitilmişler, memleket idâresini bilmiyorlar).

Nitekim bunların hepsi de ileride iâde-i îtibar kazanıyorlar. Ordu, sövüldüğüyle kalıyor!

Sonra memleket hep milliyetçi-muhafazakâr, Türk-İslâm sentezcisi diye kendilerini tasvir eden muktedirlerin eline düşüyor. Halkın en temel zamklarını kullanıyorlar: Millî kimlik ve dinî kimlik. Kendilerini sağcı olarak tasvir ediyorlar. Hepsi de Amerika''dan ve Batı'dan destekli. Nedense hepsi de Atatürk'e ve yaptıklarına düşman oluyorlar! Bu adam memleketi mezâlimden ve esâretten kurtarmış, neden bu düşmanlık? Ne Siyonistliği, ne dönmeliği, ne oğlancılığı, ne frengili olduğu, ne de annesinin faziletsizliği kalıyor.

Bir yandan da Said-i Kürdî (sonraki takiyye ismiyle Said-i Nursî) hareketi çığ gibi büyütülüyor. Memleketi 70 senede köktenci dinî çevreler, tarikatlar ve cemaatler yönetir hâle geliyor. Batı'nın bunları sürekli teşvik ettiğini görüyoruz. Marksizm modası başladığında işin arkasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) kadar bütün Batı da var. Buna tepki olarak ortaya çıkan köy-kasaba menşeli milliyetçilik hareketini de bir Başbuğ yaratarak mahvediyorlar. Kıbrıs''ta Türkler''i kesmeye başlıyorlar, korkudan sesi titreyen "solcu" başbakanımız romantik şâir, büyük hatip, lise mezunu büyük entellektüel, karısının çalıştığı şirket vâsıtasıyla ABD'yle dirsek temâsı sağlayıp Bülent Ecevit sonunda müdahale emri veriyor. Kendi gemimizi vurmak üzereyken ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'dan onay isteniyor, o da uykulu bir sesle "vurun anasını satayım" diyor! Hani adam "yapmayın" dese, belki de o boşuna şehit olanlar bu gün aramızdaydı.

Sınırlarını kapadığı takdirde kendi kendine yeterli olabilecek pek az ülkeden biriyken, 80 senede kısır ithâl tohumla çiftçisi sürünen, kuş gribi palavrasıyla kümesçiliği de berhava edilmiş, nüfusunun üçte ikisi sefâlet + açlık sınırının altına düşmüş, tayyarelerini uçurabilmek için İsrail'in imâl ettiği sistemdeki şifrelere muhtaç olan, 60.000 Coni'yi memlekete kabûl etmeyince de bu şifrelerin verilmemesiyle cezalandırılan, askerinin kafasına çuval geçirilerek aşağılanan, sonra da câhil halkı "Polat Irak'ta" zırvalıklarıyla afyonlanan zavallı bir Türkiye!

Peki, bu arada ulusal sol ne yapıyor?

Dünyâyı bölerek yönetip, Votka-Kola ile ceplerinin dolmasını sağlayan Derin Dünyâ Devleti''nin (DDD) oyununa geliyorlar. Senelerce %99''unun anlayamadığı, anlayamayacağı Marksizm ile beyinleri yıkanıyor. 60 mı, 80 mi ne küsur fraksiyona bölünüyorlar. Hepsi diğerini faşistlikle suçluyor. Bir yandan da sağcılar faşist! Bir tek dincilerle araları asla çok bozulmuyor; zâten oyun da bunun üzerine kurulmuş. "Yankee, go home"? diye ilk eylemlerine başladıklarında küçük bir pankart gözlerden kaçıyor: Kürdara Azadi veya benzeri bir lâf, yâni "Kürtler''e özgürlük"?!

Eh, Leninizm''in umdelerine de uygun ya, pek çok Türk komünisti onları destekliyorlar. Ciddi bir kısmı da SSCB'de cinsel özgürlüğün olduğunu, âilenin, özel mülkiyetin filân kalktığını zannedecek kadar saf. Bu arada Mao diye bir adama Çin'de devrim yaptırılıyor; haydi bre, bizim arslan devrimcilerimiz bir kısmı da Maocu oluyorlar. Yürümekle sokaklar aşınmaz diyen çoban eskisi sâyesinde olaylar tırmanıyor, memlekette oluk gibi kan akıyor ve kardeş kardeşi öldürüyor.

Asker gene darbe yapacak ama sonradan Picasso''dan daha büyük ressam olan orta zekâlı ama sicili temiz Kâinat Paşa itiraf ediyor ki bir sene bekliyorlar yeterli kamuoyu oluşması için! Sonunda 12 Eylül Müdahalesi geliyor. Gerçekten de birkaç ay zarfında memlekette barış sağlanıyor; ama memleket idâre etmek askerin mayasında yok dedik ya, beceremiyorlar ve müthiş bir fiyasko ile ellerinde patlıyor.

Ve senelerce Sabancı Holding'de danışmanlık yapan Malatyalı bir Kürt yükseltiliyor, ilk seçimde de kendisine rakip olarak çıkarılan ahmakların kendi kendilerini bitiren beyanlarına kıs kıs gülüp, gene milliyetçi-mukaddesatçıyım diye, dört eğilimi birleştirdim gümbür gümbür TBMM'ye giriyor: Turgut Özal!

"Orta Direk" diye diye dalgasını geçerek Türk kültürünü taşıyan kentsoylu, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı yetişmiş, ahlâklı ve dürüst kişilerden müteşekkil Cumhuriyet neslini, orta sınıfı fakirleştiriyor. Ortalığı iki hâttâ bir nesil öncesi karanlık olan ama muazzam servet sâhibi kırro zenginler kaplıyor; Papatyalar filân türüyor. Ne tesâdüftür ki Öcalan isimli Kürtçe bile bilmeyen bir psikopatın önderliğinde kurulan PKK namlı bir Kürtçü örgüt ilk olarak bu dönemlerde eylemlerine başlıyor! Bu gün itibâriyle 30.000 kişi can veriyor; Güneydoğumuz''daki belli bir bölgede devlet fiilen yok. Her gün yeni şehitler veriliyor.

Birinci Körfez Hârbi'ne bizi sokarken "bir koyup beş alacağız" diyen Özal, bu savaşta Irak'la beraber ekonomik kayıp yaşayan tek ülke olmamızı sağlıyor. Bu arada da bir vecize yumurtluyor: "Kürtler'le federasyon düşünebiliriz". Halk galeyana geliyor ve seçimde kaybedince Çankaya'ya çıkıyor bu zat.

Arkasından gelenler de sağcılık adına memleketin iliğini ABD'ye emdiriyorlar; hâttâ bunlardan sarışın alımlı bir hanımefendi olanı ABD vatandaşı çıkıyor. Ne gam! Kimse bir şey yapamıyor; hâttâ aldığı komisyonlarla Karun gibi zenginleşen kocası Uçuran ağabeyimiz mutluluğun sırlarını anlatan uçuk bir kitap yazıyor, Hürriyet Gazetesi kuponla dağıtıyor, kapış kapış gidiyor.

Bu yakınlarda nihayet mahkemeleri bitirilen, memleketi suç örgütü kurarak yönettikleri alenen açıklanan ama zaman aşımından dolayı davaları düşen isimler gene memleketi kurtarmaya soyunuyorlar!

Nereden?

Sağdan!

Bu arada bir şamata ve bağırtıyla ABD'den Mesih gibi gelen millî kurtarıcımız, ulvî ekonomist Kemal Derviş de misyonunu gerçekleştirip bizi Batı'nın kucağına iyice oturttuktan sonra Dünya Bankası''na gitti. Bakarsınız cumhurbaşkanımız da olur yakınlarda.

Ha, trilyonları kepçeleyen Türklük düşmanı büyük din âlimi sahtekâr ise şahsa özel kanunla hapis cezasını evde çekiyor!

Arada da ABD'yi kamikaze uçakları vuruyor. Alenen hile ile seçilmiş orta zekâlı eski (?) alkolik ağzından kaçırıyor: "Haçlı Seferi". Daha ilk günden tezgâhı görüp de etrafıma söylediğimde herkes benimle dalga geçiyor, Öcalan MOSSAD sâyesinde paketle teslim edildiğinde "bu bir oyun, yeni bir Arafat yaratıyorlar, görün ancak besleyip büyüteceğiz" diye Show TV'de haykırdığımda da aynı muameleye, hâttâ ayıplamaya mâruz kalıyorum.

Peki, Bu Günlerde Ne Yapıyoruz?

Yıl 2006, aylardan Ağustos. Bâzı münevverlerimiz Batılılaşmak'tan, Batı'ya bi'at etmekten dem vurmaktalar. Bir entelimiz gözlerini devire devire "hukukun üstünlüğü önemli tabii ama bâzen de üstünün hukukundan bahsetmek gerekiyor" diyor, karşısındaki her bir şeyi bilen ve her konuda son sözü söyleyecek kadar ilâhî malûmat sâhibi olup, kıyafetiyle de gözlüğüyle de zâten bunu hissettiren tanrıyla çirkin bir Karagöz Hacivat tulûatı oynuyorlar.

Bütün büyük medya alenen ve ar damarı patlamış vaziyette halkımızı afyonlamaya yönelmiş. Zâten bu medyanın tamamı işlerini ve maddî menfaatlerini Batı'yla tevhit ettirmiş patronların elinde; en son olarak da TGRT televizyonunu dünya medya patronu satın aldı; gazeteyi de düşünüyormuş! Bütün ciddi ve kültürel muhtevalı programlar durduruldu; Bir Yudum İnsan bile güme gitti. Ne kadar seviyesiz ve cinsel yönelimi kendine özgü zevat varsa, hepsi "sunucu" yapılmış. "Kaya acaba bu gün de kimi hâlletti" ile kalkıp, "aşiret kızı Hülya bu gün gene kime ne demiş" ile yatıyoruz. Kendini "İmparator" diye niteleyen vatandaş "daha seviyesizce nasıl program yapılır" yarışmasının tartışmasız gâlibi olan bir bayağılıklar manzumesi döktürüyor; aynı vatandaşın Irak'ta Peşmergeler'e nasıl türkü yaktığını internetten ibretle seyrediyoruz.

Daha da bayağı ne olabilir sualine ânında bir başka yarım kan Kürt soytarıdan cevap geliyor; canlı yayında üç kuruş para için oraya gelmiş ekipten birinin tenâsül uzvunu milyonlara teşhir ediyor, sonra da "iş kazası oldu" diyor! Bunun askerimizin kafasına çuval geçirilmesinden pek fazla farkı yok; nasıl mı? İkisinde de Türk halkını istiskal, aşağılama var, en azından şuûrdışı olarak var. Ben bu iş kazasına filân inanmıyorum.

%30 küsur oyla TBMM'nin %70 küsurunu eline geçirmiş Arap Kürt kombinasyonu bir hükûmet, başında da Türkiyelilik filân deyip ona buna fırça çeken, "vatandaşına ananı al git ulan" diyebilen bir başbakan! İçişleri bakanı safkan Kürt ve ne kadar Ülkücü mafya varsa temizlenmiş, bütün "beyaz işini" ve piyasayı kontrolü altına alan PKK'ya ve Kürtçü mafyaya ise çok fena hâlde kızıyorlar(!). Temizlikçilikten "pop starlığa" terfi etmiş bir kızımız aşka gelip saatlerce Kürtçe şarkı söyleyince dayanamayıp arayan ve "millet galeyana gelecek, Türkçe de söyle" diyen yetkiliye kızıyor. Bir başka Kürt şovmen ve oyuncumuz en büyük Kürt isyankârı bir şeyhin torunuyla evlenmeden önce öylesine "barışçı söylemli" bir demeç veriyor ki, bütün entel dantellerimiz "bravoooo" diye çırpınıyorlar; hâlbuki adam bölücü militanlarla Türk Silâhlı Kuvvetleri'ni aynı kefeye koyuyor. 15-20 sene zarfında Kürtler'in Türkler'den daha fazla nüfusa sâhip olacağını Tempo dergisi alenen yazıyor. 60 senedir sâdece Türkler'in yaşadığı bölgelerde nüfus kontrolü yapılıp, Kürt bölgelerinde yapılmamasının meyveleri toplanıyor.

Şimdi Dünyâya Bakalım

Mevcut Tevrat'a göre Yahudiler için "Vaat edilmiş Topraklar"? sınırı şöyle târif ediliyor:

Tekvin Bab: 16 Âyet: 18, S. 13: 18- O günde Rab Abram''la ahdedip dedi. Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar, bu diyârı senin zürriyetine verdim. (Sınırları çizilen bu kara parçası Tevrat''ta, "Kenan Ülkesi"? olarak adlandırılıyor).

Tesniye Bab: 12 Âyet : 23/25 S. 189: 23. O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve sizden büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. 24. Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak; sınırınız çölden ve Lübnan''dan, ırmaktan, Fırat ırmağından Garp denizine kadar olacaktır.

Yâni Kenan ülkesi başta Filistin olmak üzere, Lübnan'ı Ürdün'ü, Suriye, Mısır ve Anadolu'yu ihtiva ediyor; yâni buraları aşırı milliyetçi (dolayısıyla da dinci) Yahudiler istiyorlar. Bunu da önce Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) diye bize yutturarak su havzaları yarattılar hem de trilyonlarımızı batırdık; bir o kadarı da Kürtçü hareketle mücadelede gitti. Şimdi de Büyük Ortadoğu Projesi diye dünyaya dayatıyorlar.

Yahudilik'le Hristiyanlığı bir tutan Evanjelizm'in zuhuruyla ABD''nin kurulması yakın tarihlere rastlar. Zâten hep Beyaz Anglosakson Protestanlarca (WASP) yönetilen ABD'de bu kuralı bozan Kennedy âilesi tamamen çökertildi. Siyonistler'e ve Evanjelistler'e kafa tutmaya kalkan Clinton ise Lewinsky isimli bir kızla yaptığı oral ofis muhabbetiyle bitirildi.

ABD'deki bilim, san'at, mücevherat, USD basımı (Federal Bank Reserve), medya, silâh endüstrisi gibi en temel ve önemli kurumlar tamamen Yahudiler'in kontrolündedir. Henoteist ve sâdece kız veren ama almayan (mitokondriyal DNA anneden geçer ve kültürü anne nakleder), alanı da ânında dışlayan tek dinî millet olan Yahudiler, WASP ile beraber Armageddon Savaşı'nı başlattılar. Apokaliptik sahnelerle saldırılıyor. Lübnan filân hikâye; sırada İran ve en önemlisi, Türkiye var. En baştan Afganistan'ı da vurarak (demokrasi götürerek) önleyemedikleri Çin ve Hint yükselişine karşı bariyer oluşturdular. Bizi de bölüp, kalan kısmı Light Islam şeklinde tampon olarak kullanacaklar.

Irkçılıktan nefret eden bir hars (kültür) milliyetçisi olduğumu, bütün insanların tek bir sevgi mâbedinde toplanması ülküsünü yüreğimde taşıdığımı bilen bir Yahudi dostumdan öğrendiğim kadarıyla onların 6000 senelik takvimlerinin son yıllarındayız.

Kivunim dergisinde 1982 yılında yayınlanan raporda yazılanlar, İsrail'in yayılmacı hedeflerini ve bunun için kullanılması düşünülen yöntemi ortaya koyuyordu. Kullanılması düşünülen, daha doğrusu kullanılan yöntem, bölge ülkelerindeki etnik ve dinî çatışmaları körüklemekti. Böylece bu ülkelerin bölünüp parçalanması ve İsrail işgaline hazırlanması öngörülüyordu. Yinon, Irak''ın geleceği hakkında ise şu kehanette bulunmuştur: "Irak etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünecektir; kuzeyde bir Kürt Devleti, ortada bir Sünnî ve güneyde Şiî devleti."

''Oily lands''''= Petrol Toprakları 

''Holy lands''''= Mukaddes Topraklar

''Watery lands''''= Sulu Topraklar

oynanıyor!

Sonuç

Fakıyrın fikri de zikri de odur ki, bu Batı'dan bize hayır gelmez, gelemez. Avrupalı ve Batılı olup da Ortaçağ'da da, Yakınçağ'da da, Yeniçağ'da da Türkler'i seven tek bir Allah'ın kulunu bulamazsınız. Çünkü Hristiyan Âlemi "ötekilere" hep en hafifinden "2. sınıf" diye, hâttâ "insan türünden değildir" diye bakmıştır (bilim tarihi bunun ibretengiz örnekleriyle doludur).

Hâttâ, "bütün dünyânın işçileri, birleşin" diyen Marx bile Türkler'den nefret eder. Diğer "ötekileri" sâdece aşağılarlar ama Türkler'den çok çektikleri ve korktukları için özellikle nefret ederler.

Sebebi çok basittir: Müslümanlığı da benimseyip 600 sene tepelerinde at koşturup 3 kere Viyana'ya gitmişizdir. Bizim tarihimizde onların anladığı anlamda sınıflar da, ırkçılık da yoktur. Hâlbuki ÜHBA kendini ötekilerden üstün bir ırk olarak görür. Haçlı Seferleri'nde hârp ettikleri de bizlerdik. Kollektif şuûrdışlarnda, hâttâ şuûrlarında bu o kadar bellidir ki, yurtdışına giden herkes bunu görür, bilir. Meselâ Çek Cumhuriyeti''nde Türk nefretini anlatan iskeletlerden yapılmış bir kilise bile vardır. Tabii ki bireysel temelde nefretten söz etmiyorum.

Ama iş büyük projelere, devletlerarası münasebetlere, filânca ihâlenin kime verileceğine irca olunca gerçek yüzleri ortaya çıkar. Zâten AB'nin bize yaptırımlarına bir bakmak yeter. Ha, bu arada, AB bize 2020'ler için tarih veriyor ya, pek gülüyorum. Zâten ABD + İsrail'e karşı bir güç olmak iddiasıyla kurulan AB bir "dead born child" yâni ölü doğmuş çocuktur. Avro'nun da 5-10 seneden fazla yaşayacağını sanmıyorum. Kiyoto Protokolü'nü ısrarla imzalamayan ABD atmosferi en çok kirleten ve küresel ısınmayı en çok arttıran ülke (bir ara büyükbaş hayvanların yellenmesiyle ortaya çıkan metanın buna yol açtığını iddia etmişlerdi :). Geri dönüşü olmayan noktayı geçmek üzereyiz, buzullar eriyor ve dünya ısınıyor. Denizler 2020''ye kadar 3-5 metre yükselecek ve zâten girilecek Avrupa kalmayacak!

Peki, Batı'nın bu kültür ikliminde yetişip de farklı düşünen biri olmuş mu? Evet! W. Amadeus Mozart!

Bunun psikodinamikleriyle ilgili bir monografi hazırlamaktayım, bitince sizlerle paylaşırım inşallah.

Doğruluğu çok tartışmalı bir kutsal kitaptaki âyetlere istinâden başlatılan bu anti-İslâm savaşının sonucunu kestiremiyorum ama Murphy'in kurallarını unutmamak lâzım.

Bir de, başka bir Amerikalı iş adamı olan Parkinson'un ünlü kuralını: "Murphy was a very optimistic man"? (Murphy çok iyimser bir adamdı).
   Her zaman güçlü olan kazanmaz; hâttâ bu iş nükleer harbe kadar azarsa, kimse kazanmaz!
      Dilerim öyle olmasın.

Mehmet Kerem Doksat - Nişantaşı - Ağustos 2006

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    M M Perşembe, 20 Eylül 2012

    İnönü Muharebeleri

    Hocam Selâmlar,

    Uzun zamandır yazılarınızı facebook grubundan takip ettiğim için yorum yaz(a)mıyordum. Ama bu konuda artık dayanamadım. :D

    Bu, İnönü Mubereleri mevzûu gerçeten ilginç. Bu konuda Yalçın Küçük'ten Mehmet Çelik'e, yani en sağından en soluna kadar geniş bir siyasî yelpazeden insanların muhalif görüşleri var. Bunlar iki ana kısımda toplanıyor. Birincisi gerçekten de İnönü Muharebeleri'nin aslında hiç gerçekleşmediği; ikincisi gerçekleştiği ama bu muharebenin kaybedildiği yönünde. İkincisi daha kabûl görüyor. En büyük delili ise bundan sonraki savaşın Sakarya'da, yâni İnönü kasabasının bulunduğu Küthya-Bilecik hattının daha doğusunda gerçekleşmiş olması ve arada yunanların başka bir saldırısının bulunmaması.

    Bu konu son zamanlarda gündeme gelmiş de değil. Daha 1950'de, İnönü iktidardan gider gitmez, bu konu TBMM'nin gündemine gelmiş ve nihâyetinde bu savaşa dair bilgiler tarih kitaplarından çıkarılmış. Demek ki gerçekten insanları bundan şüphe ediyorlardı ki, İnönü gider gitmez bu konu masaya yatırıldı.

    Bir görüş de İnönü Zaferi'nin İsmet İnönü'yü miralay (albay-yarbay) rütbesinden paşa rütbesine terfi ettirebilmek ve böylelikle kurulması düşünülen düzenli ordunun başına geçirebilmek için bizzat Atatürk tarafından uydurulduğu. Daha doğrusu oradaki bir kaç askerî manevrayı Atatürk'ün TBMM'ye zafer olarak sunup bu işin hazırlığını yaptığı... Bu hareket varlıkları faydadan çok zarar getiren çerkes ethem vs gibi çetelerin tasfiyesinin de siyasî altyapısını oluşturmuştur.

    Benim bu yazdıklarıma da itiraz eden de çıkacaktır -ki bu da konunun gerçekten netâmeli olduğunun kanıtı olacaktır.

    Saygılarımla...

  • Misafir
    Baysungurozan Pazar, 13 Ocak 2013

    Maalesef dedikleriniz aşama aşama gerçekleşiyor

    Sevgili Hocam,

    Bir savaş patlayacak gibi görünüyor, inşallah yanılıyorumdur, yanılmış olmayı temenni ediyorum. İcab ederse savaşmaktan çekinmem, icab ederse bu millet savaşır, (kimliğini çok kaybetti bozuldu ama zor oyunu bozar; bu iş başımıza gelirse biraz canı yanan merkep ata sözüne benzeyecek ama ne yapalım bu söz uygun düşüyor, sonuçta zor oyunu bozar) mecbur kalınca tamam da, insan gidişata üzülmeden edemiyor. Ne lüzum var bu kadar hır güre savaş çıkarmak için sanki bilinçle çabalamak ne ola acaba, Mesih gelip bu babaları kurtaracak herhâlde (ne düşünüyorlar anlamak zor, gülelim mi üzülelim mi, inşallah gerçekten böyle düşünmüyorlardır, akıl işi değil bu yapılanlar) vah ediyorum bunun için yanılmayı diliyorum ve bu savaş patlak verir ise maalesef nükleere kadar da uzayacak. Sebebi basit; yıllar yılı silolarda biriktirilen bu silâhlar bir gün patlayacak, bugün olmasa yarın olacak; çünkü o kadar çoklar ki ve ortalık o kadar kızışıyor ki, konvansiyonel savaşla bu dalaşma bitmez. Mutlaka taraflar kesin vuruşu yapma düşüncesine kapılacaklardır, ne kadar çeşit silâh ,bomba üretildi ise kullanılacaktır, nükleer silâhlar baş rolde oynayacaktır. Nükleer devletler bu kadar bombayı üstünde oturmak için yapmadılar; bir gün kesinlikle kullanılacak ve sanki bunu biz de görecekmişiz gibi geliyor... Maalesef geleceği karanlık görüyorum, hiç iyi görmüyorum, iç karartıcı kelâm ettiğim için kusuruma bakmayınız, sabahı aydınlık göremiyorum. Karanlık ağır ve yoğun, inşallah yanılıyorumdur, bunu bütün kâlbimle diliyorum.

    Dünyânın gidişatı iyi mi, çevirilen bunca dolabın yanında küresel ısınmayı, dünyânın gittikçe kıtlık ve açlığa, susuzluğa, enerji dar boğazına gittiğini de unutmayınız... Nereye varacak bu işler... Bahar şarkıları söyleyecek hâlimiz yok, ne yapalım durum da fena yâni...

    Yaşayacağız göreceğiz, karamsar düşüncelerimiz yanlış çıkar inşallah, temenniden başka bir şey yapamıyoruz. Her şey sel önünde kütük gibi, durum fena, bakınız dört bir yan yanıyor Hocam...

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017