Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

HARCADIĞI HER ŞEYİ NOT ALAN PROFESÖRÜN BAŞINA GELENLER

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 4305 kez okundu
  • 5 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Yazacaklarımın hepsi doğrudur ve aynen cereyan etmiştir.

Mahremiyet ve hürmet sâikiyle, ufak zamansal ve mekânsal oynamalar yapılmıştır sâdece…

***

Bir zamanlar yaptığı bütün harcamaları kırmızı kaplı küçük not defterine kaydeden bir profesör beyefendi vardı.


Dolmuşa bindi, para verip üzerini aldı ya meselâ…

Yazardı “ZC20…. numaralı 2.5 TL’yi 34 … … plâkalı dolmuşun Feridun Zerzevat isimli şoförüne verdim (doğum tarihi, memleketi), bana  … numaralı 1 TL ise, üç adet …. tarihli 25 kuruş geri verdi” diye…

Pazara gidip alışveriş yaptı diyelim… “…. numaralı 50 TL’yi ….. marketin sâhibi olan Abuzittin Sennittin’e verdim (doğum tarihi, memleketi), karşılığında 1.5 Kg sızma …. Marka zeytinyağı (… TL), 3 adet ekmek (…. kuruş), 5 adet limon (…’er kuruş) ve … aldım. Bana geriye 2 tâne 10 TL (…. numara ve …. Sayılı … TL’den….)” vs.

Anlayacağınız, bu zât, tipik bir Obsesif Kompulsif Kişilik yapısına sâhipti ve bunun belirtisi olarak da bütün harcamalarını defterine kaydederdi.

Karısı da aynı tıbbiye dalından profesördü ve hemen aynı kişilik özellikleri de onda mevcuttu. Hastalanmaktan, pislik bulaşmasından, kirden pastan çok korkar ve tiksinirdi.

Binlerce takıntıları (obsesyonları) ve zorlantıları (kompulsiyon) arasında denk düşürüp de bir kere cinsî münâsebette bulunup bir erkek veled sâhibi oldular, onu da aynı daldan uzman etmeye karar verdiler. Biricik oğulları Türkiye Cumhuriyeti’nde ihtisas kazanamayınca da, diyâr-ı küffâra yollayarak orada kendini bulmaya çalıştı.

***

Neyse, profesör hanımın cinselliğe buz gibi bakmasına rağmen, profesör beyin arada bir de olsa canı çekiyordu ve sürekli olarak istimna etmekten bıkmıştı.

Ne yapsın, arkadaşlarının da dolduruşuyla, hayatında ilk defa Lüks Neriman’ın ünlü randevuevine gitti.

Memnun kalmıştı muameleden.

Çıkışta da, gene aldı kırmızı kaplı küçük defteri eline, başladı yazmaya: “Lüks Neriman Hanımefendi’nin (… doğumlu, memleketi …) mavi-mor lâmbalarla (20’şer mumluk, 17 adet, biri sönük) loş bir şekilde aydınlatılmış randevuevine arkadaşım, çürük yumurta tüccarı Pezo Panzer’le gittik (doğum tarihi, memleketi), beni Albeni Ziko Hanım’la tanıştırdı, doğum tarihini ve memleketini söylemeyerek çok ayıp etti; akabinde üst kattaki 5 numaralı odaya çıktık. 1 saatte 2 kere bonservis verdi, teşekkürlerimi tebessümle kabûl eyledi. Kattaki ortaklaşa kullanıma açık banyo bana pek tekin gelmediği için lavabodan su dökerek, silinip temizlendim (lavabo da biraz pisti, önce Hacı Şâkir Sabunu -yeşil renkli, orta boy, çok kullanılmış- ile önce onu temizledim). Lüks Neriman Hanımefendi bana memnuniyet derecemi suâl eyledi, hijyeni pek beğenmesem de, Ziko’yu maharetinden ve işine olan hörmetinden mütevellit pek tuttuğumu arz ettim. Pek memnun kaldılar, müşteri tutmak için tenzilât yaparak, 100 yerine 75 TL alacaklarını söylediklerinde pek sevindim. Hiç itiyadım olmamasına rağmen 5 TL de bahşiş bırakacağımı ifâde ederek, iki adet 50 TL ödedim (…. numara ve …. sayılı … 50 TL…. ve …. numara ve …. sayılı … 50 TL….). Bana 20 TL (…. numara ve …. sayılı …) verdi. Dönüşte beni eve Abuzittin Bey bıraktı”.

Devir, hergelelik devri.

Kürsüdeki dolabını kendisinden gizli olarak açıp, her gün yazdıklarını okurken gülmekten yerlere yatan diğer profesör arkadaşları bu sefer tam anlamıyla bir mâden bulmuşlardı!

Kalkıp bunu karısı profesör hanıma gösterdiler.

Yaklaşık 2 saatlik sinir krizini müteakip, profesör hanım kocasını evden kovdu.

Profesör bey de her gece dış kapının eşiğinde uyudu, sabahlara kadar yalvardı. Çok soğuk gecelerde klinikte yattı ama klinik başkanı da karısı olduğu ve bunu yasakladığı için, gizliden gizliye girip çıkıp tekrar girdi.

Ta ki affedip de, 4 sene salonda yatma şartıyla evine tekrar girme izni alınıncaya kadar!

Daha sonra kırmızı kaplı küçük defteri gören olmadı.

6. senenin hitâmında ayrı yataklarda uyumak şartıyla aynı odada uyuma affı da çıktı.

Toplam on senelik cezanın sonunu göremeyen ve andropoza da giren profesör bey sonunda felç geçirdi.

12 seneyi doldurmuştu hâdise, o zamana kadar hep muhalif olduğu şeyi yapıp, kocasına yurtdışından getirilen düşük molekül ağırlıklı heparin verdirtti profesör hanım, haftalarca başında bekledi.

Ama artık pili tükenen profesör beyin de kâlbi tekledi. Profesör hanım baygınlık geçirirken de durdu. Kürsüdeki dolabını kendisinden gizli olarak açıp, her gün yazdıklarını okurken gülmekten yerlere yatan ve bunu profesör hanıma ihbar eden diğer profesör arkadaşları bu sefer kâlbinin içine adrenalin zerk ettiler.

I ııııh.

Bitti ve gitti!

Profesör hanım hâlâ hayattadır, emekli oldu.

Saçını asla boyamamıştı ve sonra da hiçbir zaman boyamadı, asla zaman kendi mesai arkadaşları hâricinde bir arkadaşı olmadı. Hafiften bunamaya başladı ve hürmeten dâvet edildiği her yerde oturacağı sandalyeleri, önündeki masayı kolonyalı mendillerle temizledi de temizledi…

Yâni, bu istibdat 12 senede sona erdi, müstebit de hâlâ temizlemekte her yeri.

Ama onu takan yok, idâre lâmbasına döndü gitti.

Hiçbir zâlim ilelebet bahtiyâr olmaz.

Ve bu dünya da ona asla kalmaz!

***

Bakın, Mason olduğu için pek bir gündeme düşen bir adam vardı ya: Breivik


22 Temmuz 2011’de, bir araca yerleştirdiği bombayı başkent Oslo’da hükûmet binası önünde patlattıktan sonra Utöya Adası’na geçip, burada kamp yapan Norveç İşçi Partisi’ne üye gençleri ateş ederek öldürmüştü; iki saldırıda toplam 77 kişiyi katletmişti. Adada, arkadaşları ile kamp yapan 18 yaşındaki Türk kızı Gizem Doğan da hayatını kaybetmişti.

Ben de televizyonda doğrudan teşhis koymuştum pek çok şeyi dikkate alarak ve “bu adam bir sosyopattır ve bunların cezaî ehliyetleri tamdır” diyerek.

İdam ve müebbet hapis cezasının bulunmadığı Norveç hukuk sistemindeki en yüksek cezaya çarptırılan Breivik’in durumu her beş yılda bir gözden geçirilecek. Norveç yasalarına göre, hüküm giyen mahkûmların cezaları “toplum için tehlikeli” olduklarına kanaât getirilirse arttırılabiliyor. Yâhut tekrar tekrar uzatılabiliyor...

Bakın bu 33 yaşındaki câninin avukatı Geir Lippestad neler yumurtladı: “Verilen cezadan memnun kaldık, tedavi kararı verilseydi karara itiraz edecektik. Mahkeme verilmesi gereken cezayı verdi”!


Kararı dinlerken suratındaki memnuniyete dikkat!

ABG’de böyle cânileri mutlaka “temizlerler” ama öyle ama böyle. Ama resmî infazla ama çatışmada vurarak ama “intihar ettirerek”… Çünkü orada, okyanusun öbür yanında çok rahatsızlar ve düzenlerini korumak için her şeyi yaparlar.

Peki, aynı ABG’nin Avrupa üssü olan Norveç’teki bu karar da neyin nesi?

Bence çok basit: Sâhibinin Sesi.

Kıt’a Avrupa’sında Türk ve İslâm düşmanlığını iyice pekiştirmek istiyorlar.

Bu -affedersiniz- herifin hapiste kaldığı her gün, kahramanlığı artacak ve bir canlı efsâne hâlini alacak. Manifestosu da bir kutsal kitap hâlini alacak, ırkçılık ve ötekileştirme çığ gibi büyüyecek!

Muhayyel kürdî bir Amerikan süper kahramanının baş düşmanı olan The Jocker ile kendini özdeşleşerek Batman filmini kana boyayarak 12 kişiyi öldüren James Holmes neydi? Akabinde Maryland eyâletinde kendisine “joker” diyen ağır silâhlı 28 yaşındaki Neil Prescott, işverenini tehdit ettikten sonra şikâyet üzerine, evinde 20’den fazla ateşli silâhla yakalandı. İşyerindeki herkesi havaya uçurmaya niyetli olduğu ileri sürüldü. Yakalandığında üzerinde “insanları silâhlar öldürmez. Ben öldürürüm” yazılı tişört bulunan bu genç adam neydi?

Peki, bunların ilham kaynağı kim bakın, gene Tom Waits isimli bir Hollywood karakteri:

ABG, Kıt’a Avrupası’na düşmanlık tohumlarını ekerken, kendini de vuruyor ama farkında değil; inanın ki farkında değil!

Farkında olsaydı eğer, bugüne kadar hemen her girdiği savaşta rezil olmazdı!

Bakın, yeni Hollywood filmlerinin hepsi sürrealist, büyüsel, ürkütücü, korkutucu, kısacası terörize edici mesajlarla dolu!

   Bizi hazırlıyorlar, Mars’a da gittiler.

      Ama çok erken, gene acele ediyorlar…

         Ecele gidiyorlar!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 24 Ağustos 2012 Cuma

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    M. Nejat Aksel Cuma, 24 Ağustos 2012

    İşine Gelmeyeni Öldürmek bir ABD Klâsiğidir.

    Değerli Üstâd,

    ABD'nin maruf eski Dışileri Bakanı Henry Kissinger şöyle der: "Biz kendi hâinlerimizi derhâl öldürürüz. Başka ülkelerin hâinlerini ise destekler, toplumda söz sahibi olmalarını temin eder, yönetime gelmelerini sağlarız. ABD işte bunun için büyük bir ülkedir".

    Başka söze gerek var mı?

    Sevgi ve saygılarımla...

    MKD: Sevgili Nejat Üstâdım, gerçekten de yok!

    Bilmukabele sevgim ve saygımla...

  • Misafir
    Nuri Peşkircioğlu Cuma, 24 Ağustos 2012

    soru

    Haklısınız da...
    Ecel kimin elinden gelecek?

    MKD: Sayın NP, bu işi Cibril değil de Azrail yapacak. Kimin veya neyin sûretiyle zuhûr edeceğini bilemiyorum!

  • Misafir
    veritas Pazartesi, 27 Ağustos 2012

    çözüm

    Dünyâ âlem ABG'nin terörü kendi gücünü devam ettirmek için kullandığını biliyor ama çözüm nedir? İçten ve dıştan dâhiîi ve hâricî kanser gibi sarmış ülkemizin tüm organlarını ABG'nin plânları ve oyunları...

    MKD: Farkındalık, birlik, dayanışma ve akıllıca davranmak...

  • Misafir
    Baysungurozan Cumartesi, 22 Aralık 2012

    su akacak,yerini bulacak

    Sevgili hocam; iş olacağına varacak,adamlar kaşıntılı,hastalar,rahat duramıyorlar...
    Dünyâ, insanlar, bunların elinden göreceğini görecek, kendi elleriyle yaptıklarının altında kalacaklar böyle olacağı belli... Böyle böyle de vâdelerini kendileri bitirecek bu dünyâdan gidecekler... Bu müstevlî küresel eşkiyânın ceddi de böyleydi, soylarına cinslerine çekiyorlar AMA HER ZAMAN. Hiç sekmiyor maşallah, mayalarında ...ik var, hayırlı insanlar değiller. Rûhları ârızalı maalesef, armut dibine düşer ata sözümüz çok doğru, işte görüyoruz... Uzun sözün kısası; bu iş birkaç yüzyıldır böyle geldi, dedelerden torunlara bu hastaların eliyle gittiği yer belli, iş olacağına varacak bunlar dünyâyı, insanlığı kendileriyle beraber batırıp d.... gidecek, kibirlerinde boğulacaklar, farkında değiller çünkü en başta çok kibirliler, kibirlerinde yaşarken boğulmuşlar zâten... Bir insanlık hastalığı bunlardaki... onlar için yapacak bir şey yok, öğüt almazlar, yoksa dediğiniz gibi, kide bir elleri ile çıkartıp deli gibi girdikleri her savaşta rezil olup çekip gitmezlerdi... Gözümüzün önünde oluyor her şey... Türk milleti olarak bize ve insanlığa farkındalık, dayanışma ve akıllı olma söylediğiniz gibi. Ayrıca insan kandırılmaya teşne ve müsait olmadıkça kandırılamaz, şeytan bile âciz kalır bunun için, kabahatin yarısıda ev sâhibindedir aslında... Çakal eve alınmaz, bu işlerde ev sâhibi de kabahatlidir... Su akacak yatağını bulacak hocam, isteyen istediğini yapsın, dünyânın kimseye kalmayacağınıda bu kibirli kimseler bir türlü anlayamadılar gitti... Hastalık işte, insanlığın hastalığı, azgın kibir... ne fena şey o, şeytanın ta kendisi... Ne diyeyim hocam, işte insan...

  • Misafir
    Sabriye Nalçakan Salı, 19 Şubat 2013

    iki profesör

    Hocam, bu iki öğretim üyesi hastaları nasıl tedavi ediyorlardı? Kendileri hasta olan insanlar başkalarını nasıl iyileştirebilirler? Saygılar...

    MKD: Bu sorunları hâricinde işlerini iyi yapıyorlardı. Hayat bu...
    Bilmukabele Sayın SN.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017