Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

HASTALIKLARI BİZ Mİ YARATIYORUZ?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2720 kez okundu
  • 0 yorum
  • Yazdır

GİRİŞ

Beynelmi lel ilâç endüstrisinin etkisiyle ve etik olmayan yâhut etikliği tartışılır yöntemlerle birtakım hastalıkları pompaladığı, hâttâ yarattığı, yâni uydurttuğu epeydir gündemde olan bir konu.

Hayâlet yazarlar (hiç okumadığı yazıya ücreti mukabili imza atarak prestij kazandıran), sahtekâr yazarlar (birtakım yöntem ve istatistik oyunlarıyla, istenen sonucu gerçekmiş gibi yutturan yazarlar) maâlesef var ve mevcut. Bunları da iki alt gruba ayırabiliriz: 1) Ücreti(!) mukabili filânca firmanın ilâcını göklere çıkaranlar; 2) Ücreti(!) mukabili falanca firmanın ilâcını yerin dibine batıranlar.

Tıp tabii ki sürekli olarak ilerliyor, yeni paradigmalar eskileri çöpe attırıyor ama insan türünün, bilimsel ismiyle Homo sapiens sapiens'in biyolojik evrimi son 30 senede çok hızlanmamışsa, bu işte bir karışıklık var!

Hazindir ki, bunlardan dolayı kurunun yanında yaş da yanabiliyor.

Belki de konuyu "abartılmış", "yaratılmış" ve "tam aksine göz ardı edilen" hastalıklar olarak iki ana başlıkta tetkik edebiliriz:

ABARTILMIŞ HASTALIKLAR

Buna en iyi örnek hipertansiyondur. Ben tıbbiyede talebeyken (18 yaş ve sonrası) 145/95 mm Hg kan basıncı için "hudutta denir ve iyi takip, tuz kısıtlaması, kafaya her şeyi takmama filân tavsiye edilirdi (nasıl olacaksa). Şimdi yaşım 51, hipertansiyonun târifi "120/80 mg Hg'nin üstündeki kan basıncı olmuş durumda! Hemen her gün bir yenisinin piyasaya sürüldüğü, çok farklı mekanizmalarla kan basıncını düşüren ilâçlar, bunları araştırıp geliştiren firmaların muazzam kazançları dikkate alındığında, ortada ne kadar bilim, ne kadar film oynadığını anlamakta inanın ben de zorluk çekiyorum; samimi kardiyologlar da.

Kan yağlarıyla ilgili olarak da aynı şeyleri rahatlıkla söyleyebilirim. Böyle giderse, kanı yağsız bir türe evrimleşeceğiz, tabii ki böyle olamayacağına göre, birtakım tedaviler elimizde patlayacak! Meselâ son senelerde statinlerin kan yağını düşürmekten tutun da, Alzheimer hastalığına, hâttâ psikiyatrik depresyona iyi geldiğine dâir dünya kadar neşriyat birikti. Hâlbuki fazla değil, on sene öncesinde tam aksini iddia eden, yâni kolesterolün fazla düşürülmesinin depresyona, hâttâ intihara yol açtığını söyleyen yayınlar var. Yakınlarda ağzına silâhı dayayıp intihar eden ünlü bir eski bankerin kan yağlarını düşürtmek için çok ilâç aldığını bana anlatan dostum geliyor aklıma.

Romatizmal hastalıkların bâzı çok spesifik olanları hâricinde, çoğunu bu gruba sokabiliriz. Meselâ eskiden "yumuşak doku romatizması denen şeyin şimdiki alt grubu olan fibromiyalji! Parmağınızı târif edilmiş 11 noktaya bastırdığınızda, 8'inde hasta ciyaklıyorsa teşhisiniz hazır! Tedavi ise bir muamma: Fizik tedaviciler, romatologlar, psikiyatrlar, nörologlar, algologlar. Hastalar paylaşılamıyor.

Stres ve tükenmişlik sendromu: Hans Selye'nin stres kavramını tıbba sokmasından beri, bu büyülü kelime âdeta bir teşhis kategorisine terfi etti. Aslında Türkçesi "zorlanma". Homeostazisi (ultrastabiliteyi, dinamik dengeler üstü denge durumunu) değiştirecek her türlü etkinin yarattığı hâl değişikliğine stres denir. Bu hâl değişikliği adaptif, sorun giderici ve hayırlı ise, buna östres (iyi zorlanma), maladaptif, soruna yol açıcı ve hayırsızsa distres (kötü zorlanma) denir. Meselâ bu yazıyı yazarken belli bir zorlanma içerisindeyim çünkü beynimi çalıştırıyorum, düzgün bir şey çıksın diye özen gösteriyorum ama bu bana keyif de veriyor ve bittiğinde memnuniyet duyacağım. Belki ergonomi önem taşıyor; ara sıra bilgisayarın başından kalkıp başka bir şeylerle uğraşmak, ıhlamur içmek gibi stres azaltıcı şeyler yapabilirim. Eğer stresör (zorlayıcı) şiddetli, uzun süreli ve homeostazisi aşırı derecede zorlayıcı ise, önce bir alârm reaksiyonu verilir; sorun bu dönemde çözülemezse, akabinde direnç safhasına geçilir. Bu yıpratıcı bir süreçtir ve kendini ruhsal ve bedensel pek çok şeyle belli eder. Eğer distres gâlip gelip, organizmanın homeostazisi kırılırsa, alt düzeyde yeni ve istenmeyen bir seviyeye düşerse, buna da tükenme (burn out) hâli adı verilir.

Bu tükenme sendromu depresyon ve anksiyete hastalıklarına benzer belirtiler verirse de, iyi bir muayeneyle ayırıcı tanı yapılabilir ve sâdece bâzı gevşeme teknikleri, kısa süreli psikoterapilerle üstesinden gelinebilir. Yok, eğer bir psikiyatrik hastalık başlamışsa, o zaman da tıbbî müdahale yapılır.

Bakıyoruz sanki stres bir teşhis, burn out da bir hastalıkmış gibi muazzam bir endüstri almış başını gidiyor. Stres topları, stres terlikleri, stres tabletleri, stres losyonları, stres anti-aging hapları - aşıları - kürleri - türleri, NLP, Feng Shui, Shui Bui, Hai Hui. almış başını gidiyor. Medyumlar, falcılar filân da çok nemalanıyorlar tabii!

Baş ağrısı da bir sektör oldu çıktı! Bugün baş ağrısı ile primer olarak nörologlar ve algologlar ilgileniyorlar. Her geçen gün yeni bir baş ağrısı tipi fark ediliyor, her yeni ilâç da eskilerine fark atıyor.

YARATILMIŞ HASTALIKLAR

Bir örnek verip geçeceğim.

Metabolik sendrom: Efendim, her geçen gün daralan ölçülerle, eğer ensülin direnciniz (ensülinin dokulara girememesi) + pre- veya âşikâr diyabetiniz + hipertansiyonunuz + HDL azalmanız + trigliserit yükselmeniz + kadınsanız 88, erkekseniz 102 cm'yi aşkın göbeğiniz varsa, siz bir metabolik sendromlusunuz.

İngilizce'de güzel bir deyiş vardır: Old wine in new bottles (eski şarabı yeni şişelerde sunmak). Bir metabolik sendromlu olarak, önceleri "X sendromu", "Reaven sendromu, "CHAOS" gibi isimlerle pazarlanan bu tablonun daha nereye çevrileceğini tecessüsle takip ediyorum.

GÖZ ARDI EDİLEN HASTALIKLAR

Esas işi farmakologluk olan, yâni preklinikçi bir profesör çıkıp "kıpırdak bacak sendromu diye alay ederek, dünyada milyonlarca kişinin ıstırap çektiği huzursuz bacak sendromunu "yok" ilân ediyor. Bir yandan da bu kişi baş ağrısı polikliniği yapıyor!

Bir sosyal psikolog "psikiyatri yoktur" diyor! Dahası, yasal açıdan suç olmasına rağmen, kendi açtığı sözüm ona danışma merkezinde psikiyatrik hasta tedavi ediyor.

Bir başka mânevî şifâcı üçkâğıtçı yüz milyonlarca çocuğun hayatını karartan ve ileride iş, güç, statü ve ruh sağlığı kaybına yol açan Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Hastalığı'nın olmadığını, çocuklarımıza kokain vererek onları öldürdüğümüzü söyleyebiliyor.

Bir yandan depresyon, şizofreni, manik depresyon (bipolar bozukluk) gibi gâyet sâhici hastalıklar varken, bir grup marjinal kişi bunların olmadığını iddia edebiliyor.

SONUÇ

Tıbbın günümüzdeki durumu deveninki gibi. Neresi düzgün!

İyi de, şu dünyanın kaosundan bizim durumumuzun farkı ne ki?

Öte yandan da, giderek daha etik, iyi klinik uygulamaya yönelik, aklıselîm ile bezenmiş güzel uygulamalar gündeme geliyor.

Hukukta bir deyim vardır: "Sûi misâl, emsâl teşkil etmez"; yâni kötü örnek, örnek oluşturmaz.

Ben, ne olursa olsun, insanın ve bütün canlıların, dünyamızın daha sağlıklı, huzurlu ve mutluluk verici hâle geleceğine inanmak istiyorum.

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 23 Kasım 2008 Pazar

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Perşembe, 22 Şubat 2018