Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

HAZRETİ MUHAMMED TÜRK MÜYDÜ?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 12260 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Önce bir bakalım, şu çılgın Türkler, Biz Kimiz?

http://members.internettrash.com/pkk/a-Trk-Anadolu.html#mozaic

TÜRKLÜK ve ANADOLU (A. T. Önder)

Türkiye’nin etnik yapısını değerlendirirken bir kesim aydın ve araştırmacının iki yanlışından biri bu yapıyı “mozaik” olarak nitelemeleri diğeri ise Türk’leri “çok karışık” bir unsur olarak göstermeleridir.

Daha önce de açıklandığı gibi etnik kimlik tanımında geçerli ölçüt “grubun kendi bakışıdır”. %65'i Türklükten farklı bir kökeni kabûl etmeyen, %90 gibi bir oranla Türklüğü benimseyen bir toplumu “mozaik” olarak nitelemek bilimsel olarak mümkün değildir.

Türklerin “çok karışık” bir unsur olduğu iddiası da bilimsel olarak aynı derecede geçersizdir.

Nâmık Kemâl Zeybek

Çok kısa bir dönemi bilinen insanlık tarihi göstermektedir ki, dünyâda bugün “karışık olmayan” hiç bir toplum mevcut değildir. Bir asırlık çabaya rağmen antropoloji bilimi bütün toplumlara uygulanabilir standart ırkî ölçütler ortaya koyamamıştır. İnsanları dil, renk, boy, kafatası ölçümleriyle tasnif etmek mümkün olmamıştır.

İnsanlık tarihinin çok değil 5000 yıllık geçmişi incelendiğinde, bugünkü ulus devletlerin (MKD: millî devletlerin) egemen unsurlarının hiç birinin “saflığından” söz etmek mümkün olmamaktadır. Dün Roma, Hun, Hitit gibi “saf” bir soy nasıl mevcut değil idi ise, bugünde “saf” bir Alman, Fransız, İtalyan, Arap, Acem mevcut değildir. (MKD: Pigmelerin bile karıştıkları bildirilmektedir).

“Karışık” nitelemesindeki yanlışlığın temelinde, bugünün etnik guruplarını hala soy-ırk gibi kavramlarla tanımlama alışkanlığındaki sakatlık yatmaktadır.

Irkî mülâhazalarla değerlendirildiğinde bir İspanyol, bir İtalyan, bir Fransız, bir Çinli, bir Özbek’ten, bir Kırgız’dan, bir Türk’ten “daha az karışık” değildir.

Bir toplumun etnik yapısını değerlendirirken, bilimsel ölçütlerin objektif uygulanma prensibini inkâr ederek, çifte standartlı tanımlara yönelmek tespitlerin evrensel geçerliliğini ortadan kaldırdığı gibi, o toplumun varlığına yönelik tehlikeleri etkili kılma fırsatlarına da zemin hazırlar.

Türkler Anadolu’ya adım attıkları günden bu yana Batının en acımasız, topyekûn saldırısına mâruz kalmış bir millettir. Bugün de saldırı aynı acımasızlıkla sürdürülmektedir. Batı için “Şark Mes’elesi” bitmemiştir.

Maddiyat ve çıkarı bir hayat felsefesi, tâvizsiz bir politika temeli olarak asırlarca âdeta genetik (MKD: memetik) bir nitelik olarak kuşaktan kuşağa aktarmış olan Batılı, Türkiye kuşatmasını bu ülke kayıtsız şartsız denetlenebilir bir “bölge” hâline getirilinceye kadar sürdürecektir.

Batı, Türkiye’yi zaafa uğratacak olan PKK ise PKK’nın yanında, irtica ise irticaın yanında, çifte standartlı demokrasi ise demokrasinin yanındadır.

Türklük ve Anadolu başlıklı bir bölüm içinde yukarıdaki konulara değinilmesi amaçsız değildir.

Çünkü bizler, Türklüğü de aynı Batı’nın empoze ettiği bir çerçevede tanımlamaya yönlendirilmiş bir toplumuz.

Öz kaynaklarına inilerek, objektif bir yaklaşımla incelendiğinde Türklük anıtsal bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün Türklükle ilgili bilimsel veriler, bir Batı ülkesinin kendi gerçekleri olsa çok farklı değerlendirilirdi.

Gerek “millî” bir kültür politikasının bulunmayışı, gerekse eğitimin yetersizliği nedenleriyle bizler ne Türk ne de Türklük hakkında fazla bilgi sâhibi değiliz.

Kimdir Türk? Anadolu'daki, Ön Asya’daki Türk varlığının derinliği nedir?

Türklerden söz eden ilk belgeler:

Çin kaynakları, Türkler’den söz eden ilk belgeler olarak kabûl edilmiştir. Çinliler Doğu Hunlarından bahsederken CONG ve TIK adlı iki Türk kavmi hakkında geniş bilgi vermişlerdir. Edhanson ve De Groot gibi bilim adamları da Türk sözünün Çince’deki telaffuzunun Tık (Tırk) olduğunu belirlemişlerdir. Tirk’larin ortaya çıkışı MÖ 1582 olarak kabûl edilmektedir.

Gy Nemeth ve R. Rasonyi de Türklerin anayurdu olarak Orta Asya'nın batısındaki Aral Gölü’nün kuzeyini belirlemişlerdir. Bugün, artık, Türklerin Orta Asya’dan çıkarak pek çok devletler kurduktan sonra Oğuz boyları olarak 1071’de Anadolu’ya yerleşmeğe başladıkları bilinmektedir.

MS 23-79 Anadolu’da Türk varlığı:

Ancak, bölgedeki Türk varlığı çok daha öncelere dayanmaktadır. Romalı yazar Pomponius Mela MS 43 senesinde yazdığı De Situ Orbis adlı eserinde TURCAE (Türk) isimli kavimden söz etmektedir. Yine Romalı Plinius MS 23-79 yıllan arasında yazdığı Histoire Natur adlı eserinde Sarmat ırkına mensup kavimler içinde TYRCAE’leri de saymaktadır. İskitlerin MÖ 7’nci YY’da Doğu Anadolu üzerinden Zagros’a kadar inip, Medler’i yıkarak 28 yıl bölgede hüküm sürdükleri bilinmektedir.

Ancak çok daha eski tarihlerde Anadolu’da Türk varlığını işaret eden bulgular bugün gün ışığına çıkmıştır. Değerli bilim adamı Prof. Dr. A. Haluk Çay'ın bu konuda verdiği her satırı belgeli bilgi şudur;

MÖ 2350 bölgede Türk varlığı:

MÖ 2350-2150 yılları arasında Mezopotamya’da büyük bir devlet kurmuş olan Akad hükümdarlarından Naram-Sin’e âit “Mücadelenin kralı” anlamında “Şartamhari metni” olarak bilinen yazılı kaynak Anadolu’daki Türk varlığı bakımından oldukça önemli bilgileri ihtiva etmektedir. Bu belgenin üç kopyası olup, ilki Mezopotamya’da Babil’de, ikincisi Mısır’da Tel el-Amama’da, üçüncüsü ise Anadolu’da Hattuşaş’ta (Boğazköy) ortaya çıkarılmıştır. Hattuşaş arşivinde “KBo-III, 13” sıra numarası ile tesbit edilmiş olan bu yazılı belge Hitit (MÖ 1750-1200) çivi yazısıyla, Akadça orijinalinden kopya edilerek taşa kazınmıştır. H. G. Gütebock tarafından deşifre edilen bu belge, Anadolu hakkında ilk tarihi bilgileri vermesi bakımından çok kıymetlidir. Bu tarihi belgede, Akad Kralı Na-ram-Sin’e karşı 17 Anadolu kralının güçlerini birleştirerek harekete geçtikleri ancak, yenik düştükleri anlatılmaktadır. Bizim için önemli olan husus bu 17 Anadolu kralından birisinin TURKİ Kralı İlşu-Nail adındaki hükümdar olmasıdır (bu belgenin 15. satırında yer alan bu kayıt, çok açık bir şekilde Anadolu’da Milâttan önceki yıllarda Asya menşeli Türk topluluklarının yurt tutmuş olduklarını göstermektedir.

MÖ 4000 bölgede Türk varlığı:

Diğer yandan Fırat Nehri kıyısında Mari bölgesinde (Telle-Hariri) ortaya bir takım tabletler çıkarılmış, bunların MÖ 4000-2000 yıllarındaki Sümer ve Babil nüfûzunun bölgede hâkim olduğu dönemden kaldıkları tesbit edilmiştir. Ortaya çıkan bu tabletlerden 13 tânesinde “TURUKKU” adlı bir kavimden bahsedilmektedir. Bu tabletlerin Türkçe tercümeleri Sadi Bayram tarafından yayınlanmıştır.

Sümer, Elam, Kalde, Guti, Urartu vb. toplulukların Asya menşeli olmaları hakikati yanında bir de karşımıza Türk adının değişik söylenişleri “Turki ve Turukku” isimleri çıkmaktadır.

Anadolu’nun diğer iki sâkinleri de Hurriler ile Urartular idi. MÖ 2000’lerde Van Gölü’nden Kızılırmak ve Yeşilırmak’ın Karadeniz’e döküldüğü yerlere kadar uzanan saha Hurrilerin hâkimiyetinde idi. Daha sonra MÖ 13. Yüzyıl civarında Van Gölü çevresinde Urartu hâkimiyeti görülecektir. Hurriler ile Urartuların dilinin Sami ve Hind Avrupa dilleriyle herhangi bir yakınlığı yoktur. Yapılan incelemelerden HURRİ ve Urartu dillerinin fonoloji, sentaks ve gramer bakımından Asya menşeli oldukları ispat edilmiştir (Her Yönüyle Kürt Dosyası sf. 52, 53).

Tarihin tanığı arkeoloji bilimin sunduğu bu açık ve kapsamlı deliller Anadolu’daki Türk varlığının MÖ 4000 yılına kadar uzandığını düşündürmektedir.

Daha da ilginç olan Kürtlerin ataları arasında gösterilmek istenen HURRİ ve URARTU’ların da karşılaştırılabilir özelliklerinin sâdece Türk bölgesiyle ilişkilendirilebilmesidir. İ. Zeki Eyuboğlu da Anadolu Uygarlığı isimli eserinde Hurri diline genişçe yer verir ve bu dilin “Türkçeye yaklaşan” özelliklerini vurgular (s. 62).

Ayrıca, Sümerler ve Guti(Kut)ler’in ırkî ve dil özellikleri itibariyle tek “karşılaştırılabilir” unsurun Türkler olduğu artık kabûl edilmiştir.

Konuyla ilgili olarak Türk ve Batılı araştırmacıların bu gerçeği ifâde eden çok sayıda eseri mevcuttur.

Ancak, son derece objektif bir yaklaşımla konuyu inceleyen Prof. Dr. A. Halûk Çay’dan aşağıdaki alıntılar aydınlatıcıdır.

“Anadolu’daki ilk Türk varlığı ile ilgili olarak elimizdeki bilgiler Sümerler ve Kut (Guti) kavimlerine âittir. Özellikle Sümerler ile Kutlar’ı (Gutiler) kendilerine mâl etmek isteyen Kürtçü ideolojik yaklaşımlar bizi öncelikle Sümer ve Kut mes’elesinin hâlline zorlamaktadır.

Bizim Sümerleri veya Kutları Türk tarihine mâl etmek gibi bir endişemiz ve düşüncemiz olmadığını öncelikle belirtmemiz gerekiyor. Çünkü Türk tarihinin bu türden zorlamalara ihtiyacı yoktur.

MÖ 5000 bölgede Türk varlığı ve Sümerler:

Her şeyden önce Ön Asya’nın Sümer, Elam ve Hurri gibi medenî kavimlerinin belli bir etnik gurubu temsil etmediğini vurgulamak gerekiyor. Ön Asya’nın bu toplulukları, aynı çağda ortaya çıkan Hindistan'daki, MÖ 2000’li yıllarda Uzakdoğu’da görülen büyük devletler ve medeniyetler kuran kavimler gibi, biri diğeri üzerine gelerek karışmış, tesalüp etmiş konglomeralardan ibâret oldukları düşüncesi kanaâtimizce yerindedir. Antropolojik buluntular, Sümer ve Kut dilinden kalan örnekler Sümer, Kut, Elam, Hurri gibi adlarla anılan bu toplulukların bünyesine brakisefal Ural-Altay kavimlerinin bilhassa atlı-göçebe Türk unsurların karışmış olduğunu göstermektedir. Eski Ön Asya Tarihi uzmanlarından Fr. Hommel, Sümerler’i tamamıyla bir Türk kavmi olarak kabûl etmekte, Orta Asya’dan MÖ 5000’lerde kopan Türk gruplarının Ön Asya’ya geldiklerini ve Sümerleri teşkil ettiklerini ileri sürmektedir. Sümer dilinden 350 kelimeyi Türkçe ile açıklayan Fr. Hommel’in bu iddialı tezine karşı V. Christian ile Benno Landsberger daha ihtiyatlı davranmakta, Sümercede Türkçe ile birlikte diğer Ural-Altay kavimlerinin de lisan hâtıraları olduğunu kabûl etmektedirler.

B. Landsberger, Sümer lisanının özelliğini karşılaştırmalı olarak incelemiştir. Bilindiği gibi Sami dilleri kursif şekildedir... Hâlbuki Türkçe bununla taban tabana zıt bir karakterde olup kompleks bir yapıdadır. Landsberger bu karşılaştırmayı yaptıktan sonra Sümer lisanının, yalnız fenomenolojik bakımından değil, aynı zamanda tarihî bakımdan bütün Asya boyunca uzayan dağlık havâlide konuşulan geniş bir dil gurubuna dâhil olup, bu grubun bugün de varlığını sürdüren Türk lisanları olduğunu kabûl etmektedir.

Sümer lisanını sonradan kabûl eden Akadlar bu dilin Ön Asya’nın diğer kavimleri arasında yayılmasında önemli rol oynamışlardır.

Sümerlerle Türkler arasındaki münasebeti lisan açısından araştıran bir diğer bilim adamı da Osman Nedim Tuna'dır. O. N. Tuna diller arasındaki münasebetin tespitinde birtakım kriterler tesbit etmiştir. Ona göre: Birbiriyle hiç ilgisi olmayan dünyâ dillerinde, tesadüfî kelime uygunlukları bir mucize kabilindedir. Örnekleri bir elin beş parmağını geçmez... Diğer yandan iki dil arasında, tarihî bir münasebeti ispatlamaya yetecek en az sayıdaki benzer çiftin kaç olması hususunda belirtilen sayı oldukça düşüktür. Benzerlik sınırlarını tâyin eden şartların gevşeklik veya sıkılığı yalnız ikiden yediye kadar çift tarihi bir münasebeti ispatlamaya kâfidir. O. Nedim Tuna, Sümercede 165 Türkçe kelime tespit etmiş, bunların “tesadüfî benzerlikle” açıklanamayacağını, bunun matematik bakımından da mümkün olmadığım, ayrıca tespit edilen bu kelimelerin büyük çoğunlukla “benzerlik” ve “uygunluk” sözlerinden de öte gerçek anlamda Türkçe olduğunu ortaya koymuştur...

Yapılan tesbitlere göre prehistorik dönemde Kutların Hazar denizinin Güneydoğusu ile Amuderya/Ceyhan (Oxus) nehri arasındaki bölgede yâni Batı Türkistan’da oturdukları anlaşılmaktadır. MÖ 2500-2400 yıllarında Kutlar batıya yönelerek Zağros dağlık bölgesinin Kuzeydoğusuna yerleşmişlerdir.

Eski Akad (MÖ 2340-2159) zamanında başlayarak, Kutlardan kalan az sayıdaki belgede ve onlarla çağdaş olanlarda, eski Babil (MÖ 1894-1600) çağının geç zamanlarına kadar her devirden yazılı kaynaklarda geçen kişi yer ve nesne adları toplanmıştır. Bu mâlzemenin değerlendirilmesi sonrasında B. Landsberger, “tarihte Türklerle en yakın münasebettar olan, hâttâ belki de Türklerle ayniyet gösteren kabile Kutlar/Gutilerdir demektedir” (a.g.e., s. 47, 48, 49, 51).

Sümer ve Guti (Kut) topluluklarının Türk menşeli olmaları Messoud Fany tarafından da benimsenmiştir.

Yukarıdaki alıntılarda verilen bilgiye, Fırat kıyısında Mari bölgesinde bulunan tabletlerin Sümer nüfusunun bölgede etkin oldukları döneme âit olduklarım ve bu tabletlerin 13’ünde TURUKKU isimli bir kavimin anıldığını da eklemek gerekir. Dolayısıyla, bu tabletler de Sümerlerin Türklüğünü düşündürebilecek tarihî belgelerdir.

Hurri ve Urartu lisanlarının fonoloji, sentaks ve gramer bakımından Asya kökenli oldukları kanıtlanmıştır. Bâzı araştırmacılar daha da ileri giderek Hurri (MÖ 3000) lisanının “Türkçeye yaklaşan” özelliklere sâhip olduğunu kabûl etmektedirler (İsmet Zeki Eyuboğlu, Anadolu Uygarlığı s. 62).

Türklüğün Anadolu’da MÖ 17. Asır’da mevcudiyetine işaret eden bir başka veri de Hollanda’da yayınlanmış olan İslâm Ansiklopedisi’nde geçmektedir. Adı geçen eserin 4’ncü cildinin 839. sayfasında “Hititlerin bakiyesi (kalıntısı) sayılan Kite uruğu içerisinde ACARAY TÜRKLERİ’NİN (bkz. Aristov, Jivaya starina, Petesburg 1896, 111-IV, 383) yaşamakta” (olduğu) bildirilmektedir.

Mezopotamya’da Babil, Mısır’da Tel el-Amama ve Hattuşaş’ta bulunan çivi yazılı tabletlerde, Akad kralı Naram-Sin' e karşı güçlerini birleştiren 17 ANADOLU kralı arasında adı geçen TURKİ ve Fırat kıyısındaki Mari (Telle-Hariri) tabletlerinin 13’ünde anılan TÜRUKKU kavimler, HURRİLER, ACARAYLAR Anadolu’daki Milât öncesi (2000-4000) Türk yerleşiminin önemli verileri olarak değerlendirilmektedir.

Saka-İskitler:

Türklüğün Anadolu’daki yerleşim derinliğinin değerlendirilmesinde önemli bir unsur da İskit/SAKALAR’dır.

MÖ 7. Asır’da Kafkasya, Hazar üzerinden inerek Doğu Anadolu’yu ele geçirip Medler’i 28 yıl egemenliklerine alan Sakalar (İskit) konusunda Yrd. Doç. İlhami Durmuş doktora tezinde şu bilgileri vermektedir.

Yaklaşık olarak MÖ 5. Yüzyıl’da tarih sahnesine çıkan ve bu tarihten MS 2. Yüzyıl’a kadar hâkimiyetlerini devam ettiren İskitler, doğuda Çin Seddi’nden Batı’da Tuna Nehri’ne kadar uzanan geniş bir sahada varlıklarını biraz önce verilen rakamlardan da anlaşılacağı üzere, yaklaşık olarak 1000 yıl gibi uzunca bir zaman korumuşlardır. Onlar bu coğrafyada Atlı Kavimler Medeniyeti'ni oluşturan kavimlerin ana gurubunu meydana getirmiştir. Oldukça geniş coğrafyaya yayılmış olan İskitler değişik kavimler tarafından tanınarak onların kaynaklarına geçmişlerdir." (İskitler, s.99)

“İskitlerin tarihi, lisanı, dini, gelenek ve görenekleri, san’atları hakkında yazılı kaynaklar ve arkeolojik mâlzemelerden bilgi sâhibi olabiliyoruz. Çok geniş bir sahaya yayılmış olan İskitlerin çeşitli kavimlerle münasebetleri ve onlarla mücadelelerini Pers, Asur ve Grek kaynaklarından öğreniyoruz. Antik kaynaklardan lisanları, dinleri, gelenek ve görenekleri hakkında bilgi sâhibi oluyoruz. San’atları hakkında ise arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkarılan çok sayıda sanat eseri bize ışık tutuyor...

Eskiden bu yana en kuvvetli nazariye olan Ural-Altay ırkı nazariyesi ve bunlar içerisinde de İskitlerin Türkülüğü fikri gitgide daha fazla taraftar bulmuş ve bilim adamları çeşitli yönleriyle mes’eleyi değerlendirmiştir.

Biz de İskit tarih ve kültürü üzerine yazılı kaynaklan inceleyerek ve arkeolojik mâlzemeyi de değerlendirerek yaptığımız bu çalışmamızda, ilk yurtlarının Türk coğrafyası olduğunu belirterek, adlarının Türklükle olan bağlantısını ortaya koyduk. Gerek Sus ve çevresinden toplanılan çivi yazılı metinler ve gerekse antik kaynaklardaki bâzı adlardan İskitler’in lisanıyla Türk lisanı arasında bağlantı kurarak, elde edilen kelimeleri Türkçe ile irtibatlandırabiliyoruz. Saka tigrakhauda’ya âit olduğu kabûl edilen Esik kurganından çıkarılmış olan yazı ve onun lisanı da bizi Türkçe ve Türk yazısına götürmektedir. Bu kurgandan çıkartılmış olan yazının daha sonraki Türklerin, özellikle Göktürklerin kullandığı Orhun yazısının prototipi olduğu kabûl edilmektedir.

İskitlerin dinlerinin, lisanlarının, san’atlarının, gelenek ve göreneklerinin eski Türklerinki ile bağlantıları ve bu kadar çok yönlü benzerliklerin olması, İskitlerin büyük çoğunluğunun özellikle hâkim tabakanın Türk olduğu kanaâtini doğurmaktadır. Çünkü bu derece çok benzerlik ve hâttâ ayniyet bizi bu düşünceye sevk etmektedir. Fakat zaman içerisinde batı kolu olarak kabul ettiğimiz grup, diğer etnik gruplar içerisinde eriyerek kaybolmuştur. Asıl ana kitleyi oluşturan Saka tigrakhauda ve doğu kolu olan Saka haumavarga daha sonraki devirlerde de varlıklarını sürdürerek, Orta Asya’da kurulan Türk devletlerinin ve günümüz Orta Asya Türklüğünün oluşumunda temel teşkil etmiştir. Günümüzde kendini hâlâ Saka olarak belirten Türk topluluklarının varlığı da bunu açık bir şekilde göstermektedir. (İskitler s. 100, 102).

Büyük Zap’ın Dicle’ye karıştığı bölgeye yakın yerlerde Siirt, Muş dolayları dâhil Güneydoğu’da görülen Karduların Pers mağlûbiyetinden sonra bölgeye yerleşen Sakalar oldukları düşünülür.

Ayrıca bugün Yakut Türkleri kendilerini SAKA olarak tanımlamaktadırlar. Azerbaycan İran edebiyatındaki Efreysab efsânesindeki SAKA kahramanının ALP ER TUNGA (Oğuz) olduğu da belirlenmiştir. Bizanslı yazarlardan ATTALIATE de “İskitlerle (Sakalar) Türkler aynı ırktandır” demektedir.

Bugün Anadolu’nun pek çok yerleşim biriminin adı SAKA ve KARDU kelimeleriyle ifâde edilmektedir. Kardu(k) Orta Asya’da Doğu Türkistan’da bir Türk kavminin de adıdır. Tiyenşan’ın güneyinde Kardu(k) isimli bir Türk köyü de mevcuttur.

Bugün Anadolu’nun pek çok yöresinde SAKA ve KARDU kelimeleri yerleşim birimlerinin adlarıdır.

Siirt’in Beytuşebap ilçesine bağlı bir köyün, Kütahya ve Zonguldak'ın il merkezlerine bağlı iki köyün isimleri SAKA’dır. Van’a bağlı bir köy SAR, Artvin’de bir köy SAKALAR, Çankırı’da bir köy SARA-ELİ, Artvin’de bir köy SAKAPOR (por eski Türkçede dere) ismini taşır.

Adıyaman, Afyon, Mardin de KARDI isimli köyler mevcuttur. Diyarbakır’ın Çermik ilçesine bağlı bir köyün adı KARDU, Trabzon Akçaabat’ta bir köyün adı GARDI MERA’dır. Diyarbakır Kulp, Erzurum İspir, Sivas Suşehri’nde HORTIK isimli birer köy mevcuttur. Urfa’nın Yaylak ilçesinde iki köy KURTUR ÖZYA ve KURTUK SÜFLA isimlerini taşır. Trabzon, Akçaabat’ın tarihî kökenli âilelerinden biri Sakaoğulları’dır.

Bütün bu veriler Sakalar’ın ve onların bir kolu olduğu düşünülen Kardular’ın MÖ 7. Asırdan başlayarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu yurt tuttuklarını göstermekte ve Sakaların Türklüğü tezini pekiştirmektedir.

Hunlar ve Selçuklular öncesi Anadolu’da Türk varlığı:

Türklerin Anadolu’ya “açık” kimlikleriyle girişleri ise 1071 Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 700 yıl öncedir.

Tarihî belgelerle ve yazıtlarla kanıtlandığı üzere Anadolu’ya ilk giren Türk devleti Hunlardır. Suriye Irak sınırına yakın bir yerde bulunan DURA-EUROPOS yazıtı Hunların III. Asır ortalarında başlarında Kapgan, Topçak, Tarkan Bey, Kubrat ve Kurtak gibi komutanlarla Doğu Anadolu’ya indiklerini ispatlamaktadır. Hunların İkinci Anadolu Seferi ise 395’te gerçekleşmiştir. Azerbaycan üzerinden Doğu Anadolu’ya giren Hunlar Erzurum, Malatya üzerinden Çukurova’ya inmişler ve buradan Antakya, Urfa, Sur’u kuşatarak Kudüs yakınlarına kadar varmışlar, aynı yıl aynı yolla geri dönmüşlerdir. Komutanlarının isimleri ise Bask ve Kursık’dır. 398 yılında Hunlar aynı bölgeye bir defa daha girip çıkmışlardır. 451 yılında Azerbaycan’da Mugan’ın güneyine yerleşerek burada Balasagan isimli bir şehir kuran Akhunlar Kuzey Doğu Anadolu’ya sürekli girip çıkmışlardır. Arap kaynaklan bu Akhunlar’ı “Ekrad-ı Bilasagun” olarak tanımlamışlardır. Ekrad kelimesini iki anlamdan biri “Kürtler” diğeri “konargöçerlerdir”. Kelimenin ikinci anlamını bilmeyen bâzı araştırmacılar Akhunlar’ı Kürt olarak tanımlamışlardır.

466 yılında Avrupa Hunları’na bağlı Ağaçeri Türk boyu Azerbaycan yoluyla Doğu Anadolu’ya gelmiştir. Sasani kaynakları bunları Akkatlar, Bizans kaynakları Akatzir olarak tanımlamaktadır. Ağaçerilerin bir bölümü Halep Şam yörelerine kadar inmişlerdir. Kafkasya, Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da güçlü bir devlet kurmuş Karakoyunlular içinde önemli bir boy olarak bu Ağaçeri kavmi de mevcuttur.

558 yılında Azerbaycan üzerinden Doğu Anadolu’ya gelenler arasında bugünkü Hazer Denizi’ne adını veren ve Hazar Türk devletinin kurucularından olan Sabır (savar, suvar, sibir) Türkleri de mevcuttur.

Doğu Anadolu'daki 7 yüzyıl ve öncesi Türk varlığının kesin kanıtı 7. Asırda yaşamış Ermeni Tarihçisi Moisey Kagankatvasi'ni yazdığı “Ağvan Tarihi’dir”. Yazar bölge halkını Türklüğünü gösteren birçok bilgi verirken şöyle yazmıştır: “Bu topluluklar uzun saçlı, mâhir ok atan kimseler olup, taştan koç, at vb. gibi heykeller yontmakta da oldukça usta idiler. İlâhlarına da Khan-Tengri (Han Tanrı) derlerdi”. Moisey’in bu toplulukları anlatırken değindiği tüm öğeler Türklüğe âittir.

Buraya kadar aktarılan bütün veri ve tesbitler göstermektedir ki, Doğu Anadolu “yerli unsur” olarak diğer bölgelerden çok daha Türk’tür.

Kürtlerin kökenini ve özellikle “bugünkü tabakasını” araştıranların 2600-3000-4000 yıl önce tarih sahnesinden çekilmiş kavimleri “karışım” unsurları olarak zikrederken, bu bölgedeki “köklü” varlıklarını yüzlerce yıl ve bugüne kadar da sürdürmüş Türk unsuru dışlamalarını anlamak mümkün değildir.

Tarihî verilere dayanılarak, Anadolu’daki Selçuklar öncesi “Türk unsur” mevcudiyetine bir başka örnek Bizans döneminde Anadolu’ya yerleştirilmiş Türk Peçenek, Uz, Kuman, Bulgar topluluklardır. Selçuklular ve Osmanlılar Batı’ya yayıldıklarında bu Türklerle karşılaşmışlardır. Batı kaynakları da Alpaslan’la karşılaşan Roma İmparatoru Roman Diogen’in 200.000 kişilik ordusunda önemli bir grup olarak Uz’lar (Oğuz) ve Peçeneklerden (Becene, 24 Oğuz boyundan biri) bahsetmektedir. Selçuklu kaynaklarında da 1071 Malazgirt Savaşı’nı kazanılmasında Roma ordusundaki Uzların ve Peçenekler’in soydaşları Türklerin tarafına geçmesinin önemine değinilmektedir.

Romalıların Türk gurupları Muğla, Manisa, Tarsus, Misis, Antakya, Adana, Klikya yörelerine iskân ettikleri de bilinmektedir.

Anadolu ve Azerbaycan’daki Arap istilâları dönemi bu bölgelere Arap ve Türk unsurların yerleştiği bir dönemdir. Bu dönem Hz. Ömer’in 637'de Güneydoğu’ya dayanan Arap ordularının Emevîler ve Abbasîler döneminde Güneydoğu, Doğu Anadolu, Klikya’yı daha sonra Azerbaycan’ı işgâllerine kadar sürmüştür. Romalılar Anadolu’daki bölgelerin bir kısmını geçici olarak ancak 900’lerde geri alabilmişlerdir.

Doğu Anadolu’nun büyük bir bölümü Erzurum dâhil olmak üzere daha Halife Hz. Osman zamanında (644-656) fethedilmiştir. Abbasîler dönemine gelindiğinde İslâm-Bizans mücadelesinin kilit noktalan olan “Sugur” adı verilen “uç” vilâyetler olan Adana, Misis, Maraş, Malatya, Ahlat hattı Erzurum dâhil olmak üzere Arapların elindeydi.

Anadolu'da 300 yıl süren Arap-Bizans çekişmesi fevkalâde önemli sonuçlar doğurmuştur.

Araplar bu bölgelere egemen olabilmek ve egemenliklerini sürdürebilmek için işgal ettikleri yörelere Arap ve Türkleri iskân etmişlerdir. Buralarda gerek “savunma” gerekse “sefer” hâlinde dayanabilecekleri “askerî” garnizonları da kurmuşlardır. Özellikle Abbasîler döneminde gönderilen ordular ve “sugurlara” yerleştirilen askerler çoğunluk olarak Türklerdir.

Esasen daha 753 yılında Emevîleri yıkarken Abbasîlerin dayandığı güçlerden biri Türklerdi. Bu Türklerin daha 753 yılı öncesi Irak’a geldiklerini göstermektedir. Abbasîler döneminde Türk nüfus, Türk askerî gücü öylesine yoğunlaşmıştır ki, Abbasîler Türkler için özel bir şehir- Samarra - kurmuşlardır.

Bizans’la 300 yıllık çekişmeleri sırasında Abbasîler gerek “yerleşik ordular” gerekse halk olarak Anadolu’ya büyük Türk toplulukları iskân etmiştir. Askerî garnizonlar sâdece askerlerden değil, onların âilelerinden oluşmuştur.

Abbasîlerin özellikle Anadolu’nun fethi ve Azerbaycan’daki isyanları bastırmak için ordularının başında görevlendirdikleri ünlü Türk komutanlardan bir kaçı şunlardır; Ebu Suleym Fe-rec el Hadim et-TURKİ, Muhammed b. SÜL, EI AFŞİN Haydar b.Kaus, Ebu's Sac, Mübarek et TURKI, Zirek et TÜRKÎ, BOĞA el-Kebir.

Hilmi Göktürk, Türk Mührü isimli eserinde H. Fehmi Turgal ve Prof. Dr. M. Fuat Köprülü'ye dayanarak ve pek çok belge zikrederek 760-925 yılları, Anadolu’daki Türk yerleşimine ilişkin şu değerli bilgileri vermektedir. “... Diğer taraftan Bizans imparatorlarından Aleksi Kommenos’un Muğla’ya, Andronikos'un Manisa’ya çok sayıda TÜRK OYMAKLARINI yerleştirdiklerini de biliyoruz. Binaenaleyh, daha birçok Bizans imparatorlarının Türk Kollarından BULGARLAR’I, HAZARLAR’I, AVARLAR’I, PEÇENEKLER’İ, KUMANLAR’I, UZLAR’I kesif kitleler hâlinde Anadolu’nun muhtelif yerlerine yerleştirdikleri de bilinen hususlar arasındadır.

Abbasî Devleti’nin sultanlarından Mutasım zamanında gerek Amuriyum ve gerekse Ankara üzerine gönderilen ordunun tamamı da Türklerden meydana getirilmişti. Eski tarihlerden beri, Şimali Suriye ve Klikya havâlisi de gayet kesif Türkmen Kitleleriyle kaplıydı. HALEP SALNÂMELERİ üzerinde kıymetli araştırmalar yapan Sayın H. Fehmi Turgal da bu gerçeği ortaya koymuş ve hâttâ bu salnâmelerde H. 1290’dan 1310 yılına kadar olanlarının Antakya ahâlisinden bahsettiğini ve Antakya Müslümanları ile Ermenilerinin Türkçe konuştuğu hususunda bir kaydın da mevcut olduğunu görmüş ve bu itibarla haklı olarak, bu hususa temâs eden müellifimizin belirttiği gibi, “değil Halep’te, o zamanlar İstanbul’da bile Türkçülük bir günah, milliyetçilik bir küfür sayılırken hiçbir iddia gözetmeyerek Halep salnamelerine yazılan bu gerçek ancak intakı hak tâbiriyle ifâde edilebilir. Çünkü gerek Müslüman Türkler, gerek Gregoryen Türkler ancak Türkçe konuşabilirdi”. (68) Ana lisanlarının Türkçe olduğunu gördüğümüz bu cemaât de eski Türkmenlerin birer kalıntılarından başka bir şey değildir. Daha doğrusu Hristiyan olmalarından ötürü, bu Türklere de Ermeni gözüyle bakılmıştır. Buna imkân yok ama şâyet ana lisanları Türkçe olan bu Türkmenleri Ermeni olarak kabûl etsek dahi “daha Küçük-Ermenistan krallığının yıkılmasından önce, Şimali Suriye ve Klikya havâlisi gâyet kesif Türkmen kitleleriyle kaplanmış bulunuyordu ki, bunların büyük bir kısmı daha o sahada Ermeni Devleti teşekkül etmeden, hâttâ Ermeniler oraya ayak basmadan öne gelip yerleşmişlerdi. Tafsilât için İBN-İ BATUTA’nın ilk cildinde bu havâli hakkında verilen izahlara, (CihanNüma’ya, sf. 593) ve İbn-i Battuta’dan hemen bir sonra o yerlerden geçmiş olan BERTRANDON de la BROQUİERE ve XVII. Asra ait EVLİYA ÇELEBİ’nin verdiği kıymetli malûmata bakınız. Eldeki tarihî ve coğrafî vesikalar bu mes’eleyi lâyıkıyla aydınlatmağa kâfidir”. (59) Mesudî de bir rivâyetinde Malazgirt Savaşı’ndan iki asır önce Tarsus gemileriyle bir kısım VOLGA TÜRKLERİ’NİN Tarsus kıyılarına çıkarak, o taraflarda yerleştiklerinden bahseder. Hâttâ Nureddini Şehid’in babası İmadüddin ZENGİ de Oğuzların bir kolu olan YIVA’ları Suriye sınırlarında yerleşmişti. Şâyet daha eski tarihlere inecek olursak, “Milâdî 722’de çıkan bir kargaşalığı bastırmak için, bu havâliye Suriye’den gelen OTUZ BİN kişilik” ordunun tamamı Türklerden mürekkep olduğu gibi, Milâdî 760’da, Abbasîlerin bu havâlinin asâyişiyle vazifelendirdiği bu ordunun hemen hemen tamamı yine Türklerden teşekkül ettirilmişti. Bu mühim hususları büyük ilim adamı merhum PROF. DR. M. FUAD KÖPRÜLÜ’nün kaleminden takip edelim.

“Abbasîler zamanında Klikya’ya gelen İslâm muhacirleri arasında, Türkler, orada kesif kitle teşkil ediyorlardı. Millî bir an’anelerine riâyetle, eski SARUS ve PİRAMUS’a Türkistan’daki SEYHUN ve CEYHUN adlarını veren bunlardır. İslâm sınırının bekçiliği vazifesini gören ve TARSUS’u merkez ittihaz eden İslâm emirleri arasında EBU SÜLEYMAN-AL TURKÎ gibi bir takım Türkler de yetişmiş, hâttâ içlerinde sikke bastıranlar bile olmuştur. Bu saha Nikefor Fokas tarafından zapt olunduktan sonra da (M. 962-965), memleketin sarp köşelerinde Türk kitlelerine tesadüf olunuyordu. Selçuklu istilâsı buralara tekrar kuvvetli Türk kitleleri gelmesini ve Şimali Suriye ile beraber bu sahanın da son derece gelişmesini intaç etti (Tafsilat için Taberî, Mes’üdî, İbn Havkal gibi eski Arap tarihçisi ve coğrafyacıları ile Schlumberger'in Un Empereur Byzantin adlı eserine ve bilhassa Ramazanoğlu’nun Ebi Amr Osman b. Abdullah b.Ibrahim-al Tarsusi'nin Siyerü's-Sugur (Kâtib Çelebi, Keşfü’z-Zünün, c. l. s. 481)’una dayanarak yazdığı La Provinci D’Adana’sına (Constantinople, 1920) bakınız. G. Le Strange, The Lands of the Eastern Caliphate (1905, chap. vl) adlı mühim eseriyle, Ramsey’in Küçük-Asya Tarihi Coğrafyası’na ve Lebeau’nun Bizans Tarihi’ne de müracaat olunabilir. Sonraları doğrudan doğruya Anadolu Selçuklularının hâkimiyeti altına veya metbu’iyyetine geçen bu sahada Ehl-i Salip (Haçlılar), kesif Türk kitlelerine tesâdüf ettiler (Albert d’Aixe, Ehl-i Salip Müverrihleri Külliyatı, c. IV. s. 342-354; Michaud) Türklerin bu sahadaki ESKİLİKLERİNİ ve ÇOKLUKLARINI ERMENİ TARİHÇİLERİ BİLE İNKÂR EDEMİYORLAR (Alichan, Sissouan. s. 42)” (70)” (s. 9, 31, 32)”.

Bugün Tarsus, Mersin, Adana, Hatay’da yaşayan nüfusları 1 milyon civarında olan Nusayri Alevîlerin kendi Türk kimlikleri hakkındaki inançları Abbasî dönemi Anadolu Türkleşmesinin en açık delilidir.

Nusayriler büyük çoğunlukla kendilerine Arap denilmesini reddeder ve “biz Harun-er Reşid’in (Abbasî Halifesi) oğlu Mutasım’ın Türk olan annesinin Horasan Türkmeni kabilelerinden Horasan Türküyüz. Atalarımız buralara Abbasîler tarafından yerleştirildi” derler.

2. Arap fütuhatları Anadolu’da 9. Asır başlarında daha Selçuklular gelmeden önce Türk yerleşimine sebep olmanın dışında, Anadolu’nun etnik yapısında bir başka değişikliğe daha sebep olmuştur.

300 yıl süren Bizans, Arap mücadelesi, savaşlar halkın geçim kaynağı olan tarım ve ticareti geriletmiş, halkı yoksullaştırmıştır. Yerli halk bölgelerini terk etmiş Anadolu ıssızlaşmıştır. Özellikle Arapların işgâl ettiği bölgelerden kaçmıştır. Dolayısıyla ll. Asır’dan itibâren dalgalar hâlinde Anadolu’ya gelen Oğuz Boyları ve diğer Türk grupları ciddi bir direnişle karşılaşmadıkları gibi, kısa bir süreç içinde Anadolu’da “çoğunluğu” sağlamışlardır.

Selçuklular Dönemi

Göktürklerden ayrılarak Batı’ya doğru göç eden Oğuzlar 1040 Dandanakan Savaşı’yla Türk Gazneli Devleti’ni yıkarak Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun temelini atmışlardı. Selçuklular bu tarihten itibaren Anadolu’ya girip çıkmışlar ve bölgeyi keşfetmişlerdir. 1071 Malazgirt zaferiyle Anadolu’ya girmişler ve ilk yerleşim başlamıştır. 1156 yılında Sultan Sancar’ın ölümünden sonra Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuştur. Bu yeni bir devlet olmaktan ziyâde, Büyük Selçuklu Devleti’nin yeni bir dönemidir.

Selçuklular tarihte 5 grup olarak incelenir: l. Büyük Selçuklular (Horasan Selçukluları), 2. Anadolu Selçukluları, 3. Irak Selçukluları, 4. Şam Selçukluları (Suriye), 5. Kirman Selçukluları. Büyük Selçuklular 1071’de Anadolu’ya girmiş, Oğuzların Anadolu’ya yoğun yerleşimini ise Anadolu Selçukluları döneminde gerçekleşmiştir (1077-1302).

Bu arada 1220’li yıllardaki Moğol istilâları sonucu çok kalabalık Türk kitleler Anadolu’ya ikinci bir dalga olarak gelmişlerdir.

Ayrıca 1243 yılında Sultan II. Keyhüsrev’i Kösedağ’da yenerek Anadolu Selçuklu Devleti’ni kukla haline getiren Moğollarla birlikte büyük Türk toplulukları Anadolu’da yerleşmiştir. Moğol ordularının önemli kısmı Türklerden oluşmaktaydı.

Anadolu’nun Türkleşmesindeki dönüm noktalarından biri Bizans’a karşı 1176 yılında II. Kılıçaslan tarafından kazanılan Karamukbeli/Myriokefolan Zaferidir. Yurt peşinde koşan Oğuzlar Anadolu’ya öylesine kararlı bir şekilde girmişlerdir ki, yeni vatanları için her şeylerini ortaya koymuşlar, Anadolu’ya sâhip olabilmek için dişleriyle tırnaklarıyla mücadele vermişlerdir. Göçer Oğuzlar Anadolu’ya sâdece askerler olarak girmemişlerdir.

Büyük devletler kurarak, tecrübeli bir topluluk olarak Anadolu’ya gelen Oğuzlar özellikle atlı, kıvrak askeri bir güç olarak Bizanslıları âdeta felç etmişlerdir.

Hantal güçlerden oluşan Bizans orduları, sığındıkları kale ve burçlardan Oğuzlar’ın gelişlerini âdeta seyretmişlerdir.

Bizans ordularını oluşturan yerli halk Oğuzların üstünlüğünü görünce Batı’ya ve Güney’e göç etmeğe başlamış veya Selçuklulara sığınmıştır.

Bizans özellikle “Rum” nüfusu sistemli olarak İzmit, İstanbul ve Trakya’ya göndermiştir.

300 yıl süren Arap-Bizans savaşlarında tarım ticaret imkânı kalmayan halk, bir de Moğolların kendilerine hayat hakkı tanımayan vahşeti karşısında çâreyi göçte ve kaçmakta buluyordu.

Selçuklulara karşı ordu kurmakta “yerli” halk unsurundan yoksun kalan Bizans sürekli mağlûbiyetlerle gerilemekteydi.

Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinden, Anadolu’nun etnik yapısı da homojen değildi.

Romalıların bölgeye hâkim olduğu Selevkuslar döneminde (MÖ 323) Anadolu’da 6 krallık mevcuttu. Bunlardan Kapadokya, Bitina, Bergama krallıkları Rum, Pontus ve Kommagame krallıkları İran kökenliydi. Pontus daha sonra Rumlaşmıştı. Ayrıca Sami Süryanîler ve Âri Ermeniler mevcuttur.

Doğu Anadolu’daki yerli halk “Kürt” olarak tanımlanmıyordu.

Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinde kendilerine karşı koyan topluluklar Bizans egemenliğindeki Rumlar, Ermeniler ve Süryaniler idi.

Burada bugünkü Türk halkının çeşitli unsurların ve bu arada İslâm’ı kabûl ederek Türkleşmiş Rumlar’ın oluşturduğu “varsayımını” ileri süren bâzı araştırmacıların iddialarının büyük bir hata olduğuna da değinmek gerekir.

Birincisi, özellikle Rum nüfus Anadolu’dan hızla çekilmiştir. İkincisi, Selçukluya sığınan azınlıklar Türklerle karışmamışlardır. Bu gerçeğin görgü tanığı Arap gezgini İbn-i Batuta’dır. İbn-i Batuta Anadolu’da gezdiği şehir halkıyla ilgili açık bilgiler vermiştir. Ziyâret ettiği şehirlerde Türklerin, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin her birinin “ayrı ayrı” mahâllelerde oturduklarını ve Rumların az olduklarını belirtmiştir.

Ayrıca, Sir William Ramsey, Rumlukla ilgili bir gerçeği de dile getirir: “Anadolu Rumluğu DİN üzerine yerleştirilmiş bir millettir. Doğrudan doğruya bir millet değildir. Grekler ancak Ortodoks Kilisesi’nin sâyesinde bir araya gelebildiler. Anadolu’da milliyet ve millet mânâsında Rumluk yoktur”. (Hilmi Göktürk, Türk Mührü, s. 44).

Anadolu Rumlarının Grekliği Prof. Manfreal Korfman'ın 1998 yılında Truva kazılarındaki bulgularıyla artık iyice tartışmalı bir hâle gelmiştir. Bulgular Truvalıların Grek olmadığını, dillerinin bir Anadolu dili olan Luvice olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Anadolu’da Oğuz yerleşimini ayrıntılı olarak incelemiş olan C. Cahen’in pek çok kitapta yer alan aşağıdaki tesbitleri birçok soruyu aydınlatmaktadır.

“XI. Asır’daki Küçük-Asya’nın antik çağdakine benzemediğini hatırlatmakta yarar var... Her şeyden önce iki husus iyice belirtilmelidir. Zayıf nüfus yoğunluğu ve halkın bir kısmının yeni menşei, unsurlarından pek çoğunun YUNANLAŞMAMIŞ olması, Küçük Asya’nın çevresindeki vâdiler, özellikle, bir tarafta Ege’ye doğru, diğer taraftan Ermenistan’da gâyet kalabalık iseler de, Orta bölgenin yan çöl iklimli yaylaları seyrek bir nüfus veya sâdece nüfusun yoğunlaştığı birkaç noktadan ibâretti. Antik Çağ sonunda kazanılmış olan halk zirâî çalışmalar ve sulama işlerinde çalışmaya alışmış olduklarından çalışmalarına engel olacak istilâ hareketlerinde özel bir nâzik duruma sâhiptir. Hâlbuki bundan daha beteri başlarına gelmişti. Arap istilâsı bir fetih ile sonuçlanmamış Bizans ise bunları tamamen geri atamamıştı. Ülke üç yüzyıl boyunca akınlara ve karşı-akınlara mâruz kalmıştı. Halkın bu durumdan son derece fazla acı çektiklerini tahmin etmek hiç de zor değildir. ÜSTELİK BİZANS, YUKARI FIRAT TARAFLARINI BOŞALTARAK BÖLGENİN AHÂLİSİNİ (Kİ BUNLAR HRİSTIYAN TARİKATINA MENSUP OLAN PAULİCİENLER’DİR) SİSTEMLİ BİR ŞEKİLDE TRAKYA’YA SÜRÜYORDU. Cezire’nin Monofizistleri Malatya bölgesine yerleşmişlerdi. Daha sonra Ermeniler, kalabalık bir şekilde ülkelerini terk ederken Kapadokya, Klikya, Antakya ve Urfa taraflarına göç etmişlerdi”.

14. Asra gelindiğinde Anadolu, Batılı gezginlerce Türkomania-Türk İli olarak tanımlanmaktadır. İsim babası ise ünlü gezgin Marco Polo’dur. Adı tesbit edilemeyen bir başka yazar da aynı yüzyılda Erzurum Van yöresini Türkmenistan olarak anmaktadır. Ermeni araştırmacılar da bölge için Türk İli tâbirini kullanmaktaydılar.

Selçuklular ve Osmanlıların ilk dönemlerinde Beylikler:

Anadolu’nun ne denli yoğun bir şekilde Türkleştiğinin en önemli kanıtları, Selçuklular ve Osmanlıların ilk dönemlerinde kurulmuş beyliklerdir.

1. Yukarı Fırat’ta Saltuklar (1072-1202) Erzurum, Bayburt, Tercan, İspir, Oltu, Muangert ve Kaçmar şehirlerini içine alan bölgede kurulmuştu.

2. Aşağı Fırat’ta Mengücekler (1080-1228) Erzincan, Kemah, Divriği ve Şebinkarahisar.

3. Bitlis ve Erzen’de Dilmaçoğulları (1084-1393).

4. Van Bölgesinde Sökmenliler (Ahlatşahlar) (1110-1207) Malazgirt, Ahlat, Ercis, Adilcavaz, Eleşkirt, Van, Tatvan, Silvan ve Muş.

5. Diyarbakır’da Yınal Oğulları (1098-1183).

G. Harput’ta Çubukoğulları (1085-1113) Harput, Palu, Çemişkezek, Arabgir.

7. Artuklar (12-15. YY) Doğu ve Güneydoğu Anadolu; Harput, Palu, Siirt, Diyarbakır, Harran, Halep, Silvan, Malatya, Hani.

8. Karakoyunlu Türkmen Devleti (1365-1496) Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Kafkasya, kısmen İran, Irak ve Herat.

9. Akkoyunlu Türkmen Devleti (1469-1508) Karakoyunlu bölgeleri.

10. Danişmendoğulları (1097-1178) Bayburt, Kayseri, Sivas, Maraş, Elbistan, Ankara, Çankırı, Çorum, Amasya, Tokat bir ara Ünye, Bafra.

11. İnal Oğullan (1095-1195) Diyarbakır, Harput kısmen Tunceli.

12. Çobanoğulları; Kastamonu ve Çevresi.

13. Çaka Bey; İzmir ve çevre adaları.

Osmanlılar’ın ilk dönemlerinden başlayarak uzun bir süre Anadolu’yu denetleyen beylikler ise şunlardır:

1.Karamanoğulları; Konya.

2. İnançoğulları; Denizli.

3.Saruhanoğulları; Manisa.

4. Aydınoğulları; Birgi, Keles, Ayasluğ, Bodemya, Sultanhisar, Sard, Güzelhisar, Tire, Alaşehir ve kısmen İzmir.

5. Candaroğulları; Kastamonu, Sinop, Safranbolu, Taraklı-borlu, Çankırı, Kalecik, Samsun.

6. Germiyanoğulları; Kütahya, Tavşanlı, Gediz, Eğriöz, Simav, Eşme, Kula, Sirke, Selendi.

7. Hamidoğulları; Antalya, Teke ili.

8. Ramazanoğulları; Çukurova.

9. Dulkadiroğulları; Maraş, Elbistan.

10.Ertene/Aratna; Sivas, Kayseri.

Özet: Anadolu’daki Türk varlığının derinliğinin MÖ 2000 yılma uzandığını düşündüren fevkalâde önemli veriler mevcuttur. Türkler Oğuzlardan 700 yıl önce Hun, Ağaçeri, Sabir olarak Anadolu'ya girmişlerdir. Romalıların Uz, Peçenek, Bulgar, Rumen gibi Türk unsurları Anadolu’da iskân ettikleri bilinmektedir. Özellikle 8 ve 9. Asırlarda Arap fetihleri sırasında “sugurlar” olan Erzurum, Malatya, Maraş, Ahlat, Tarsus, Misis, Antakya, Adana hattına büyük Türk guruplar yerleştirilmiştir. 1071 Malazgirt zaferi sonrası büyük bir güç olarak ve birkaç dalga hâlinde Anadolu’ya giren Oğuzların kurduğu Selçuklu Devleti onu takip eden Osmanlı Devleti dönemlerinde daha 15. Asır gelmeden Anadolu Türkleşmiştir.

Dolayısıyla Türkler, Anadolu’da 13 asırdan bu yana çoğunluk ve egemen unsur olagelmişlerdir.

Ayrıca, Türkler “çok karışık” bir unsur da değillerdir. Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinde Bizans, Arap çekişmeleri döneminde özellikle Rum nüfusu Batı’ya çekmişti. Halk göç etmişti. Oğuzların geldiği dönemde de Rum nüfusun Trakya’ya kaydırılması sürmüştü. Ayrıca Rumların Hristiyan Oğuzların Müslüman olmaları karışımı engellemiştir. Seyyahların da belirttiği gibi, farklı din grupları farklı mahâllelerde oturmaktaydılar.

Diğer yandan 13. Asırdan bu yana Türklerin büyük bir gurubunu oluşturan Alevîler inançları gereği 700 yıl boyunca dışarıya kız vermemiş, dışarıdan kız almamışlardır. Alevîliğin Alevî âileden doğma şartına bağlı olduğu da düşünüldüğünde, Türklerin Anadolu’daki en az karışık unsur oldukları gerçektir.

***

Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Osman Nedim Tuna tarafından yazılan Sümerce ve Türkçe arasındaki ilişkiyi karşılaştırmalı olarak inceleyen kitap.

Yazarın tezi, her dilde başka dilden ödünç kelime bulunabileceğidir; nitekim Sümerologlar da (meselâ Landsberger) vaktinde Sümerce metinlerde geçen ama Sümerce olmayan, daha kuzeydeki (yâni Anadolu’nun Doğusu) bir kavimden alınmış olabilecek kelimeleri listelemiştir. Yazar işte o kelimeler üzerinde çalışır ve linguistik yöntemlerle onlardan 166 tânesinin Türk dilinin kelimesi olduğunu savunur.

Sümerce

Karaçay Türkçesi

Türkiye Türkçesi

az

az

Az

baba

ata

Baba (ata)

gaba

gabara

Yünlü yelek

daim

dayım

Doyum, doyma

me

men

Ben

mu

Bu, ol

Bu, o

ne

ne

Ne

Ru

ur

Vur

Er

er

Er, asker

Tu

Tuv-

Doğ-

Tud

tuvdu

doğdu

Ed

öt

geç

Çar

çarh

çark

guruvaş

karavaş

Kadın köle

üç

üç

üd

ot

Od, ateş

Uzuk

uzun

uzun

Tuş

tüş-

Düş-, aşağı inmek

Eşik

Eşik

Eşik, kapı

Aur

avur

ağır

Jau

Jav/cav

Yağ

Jen

Jer/cer

Yer

Egeç

egeç

Kız kardeş

Or

or

Orak çalmak

Kal

kal-

Kal-

Kız

kız

Kız

Kuş

kuş

Kuş

Uat

uvat-

Ufala-, kır-

Jarık

Jarık/carık

Aydınlık, ışık

Jaz

Jaz/caz-

Yaz-

Jün

Jün/cün

Yün

Jol

Jol/col

Yol

Jır

Jır/cır

Türkü, şarkı (Ir)

Jarım

Jarım/carım

Yarım

Çolpan

çolpan

Çoban (Sabah) yıldızı

Çibin

çibin

Sinek (cibin-lik)

İrik

İrk/irik

5 yaşındaki koç

Kur

kur

Kur-

koru

koru

Koru-

küre

küre

Küre-

Kadau

kadav

Sürme kilit

Kan

kan

Kan

San

san

Sayı

İkki

eki

İki

Buz

buz

Boz

Üz

üz

Kopar

Süz

süz

Süz

Ez

öz

Öz, kendi

Ör

öl

Öl

Ul

ul

Oğul

Kitap Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanmıştır.

***

http://www.bilgipasaji.com/forum/tarih-cograyfa-418/73595-sumerler-turk-mu.html

1847 yılında Mezopotamya’da Asur ve Babil Medeniyetlerini araştırırken hiç tanımadıkları bambaşka onlardan daha eski “Sümerliler” denilen çok yüksek seviyeli bir kültür bulmuşlardır.

Bugün Sümerliler denilen medeniyeti Almanlardan İngilizlere, Farslardan Araplara kadar birçok millet sâhiplenmekte ve atalarının Sümerliler olduğunu ileri sürmektedirler. Bunun nedeni şüphesiz medeniyetin, tarihin, hukukun, bilimin, edebiyatın, tarım ve ekonominin Sümerlerle başlamasıdır. Sümerolog çoğu Türk Dili ile Sümer lisanının akraba olduğunu başka bir bağıntıları olmalarını ileri sürmekte ve Türklüğünü saklamaktadır; ta ki Cumhuriyet Dönemi’nde Atatürk zamanına kadar.

İnsanlık tarihinin insanlığın inanç edinmesiyle geçmişi MÖ 13.000 yıllarda sona eren Buz Çağı ve Altay inançları ile başlar. Daha sonra MÖ 9000 yıllarında Altay Dağları’ndan inen Sümerler Güneye daha sıcak coğrafyaya yerleşmişlerdir. Türkmenistan’ın Aşkabat kenti yakınlarında Gök tanrı ANU adına ANAV kentini kurmuşlardır. İlk olarak insanlığın tarım yaptığı yer burasıdır. MÖ 4500 yıllarda ANAV kentini bırakıp Mezopotamya’nın verimli topraklarına göçmüştür.

Sümerlerin Altaylar’da Buz Çağı’nın eski karanlığın gecelerin bezginliği ile güneşin ışığını tanrının tezahürü kabul ve tanrının gökte var olduğuna inanarak bir inanç geliştirdiler. Buna Giganu (Göktanrı) adını verdiler. Daha sonra geceleri güneşin ışıklarını yansıtan ayı 2. Tanrı olarak gördüler ve dişi inanç kavramı olarak Toprak Ana ile özdeşleştirdiler. İşte tüm dil ve dillerin çıkmasının kaynağı güneş olmuştur. Daha sonra bir Sümer Türk’ü olan Hz. İbrahim (er-baim) Tanrı’nın ne güneş, ne ay ne de başka bir cisim olmadığa inanarak, Semavî Dinlerin doğmasına sebep olmuştur. Bunu iyi bilen Atatürk, devrin en büyük projesi olan Güneş Dil Teorisi’ni hazırlatmış, desteklemiş ve inanmıştır. Güneş Dil Teorisi, bütün dillerin Türkçeden geldiğini ispatlayan bilimsel çalışmadır.

Sümerlerde 8 yıldız inancı olması Türklüğünün diğer bir kanıtıdır. 8 yıldız (Göktanrı, Oğuz Kağan ve 6 oğlunu simgeler) sâdece Sümerler’de değil Hititler’de, Asurlar’da, Akadlar’da ve Maya ve Aztek medeniyetlerinde görülmektedir. Ayrıca hükümdarın Tanrı tarafından tahta çıkarılması inancı (kut anlayışı) Sümerlerde de olması bir tesadüf değildir.

Sümerlerle bir benzerliğimiz de edebiyat alanındadır. Sümerlerin Gılgamış Destanı ile Dede Korkut destanları birbirine benzemektedirler. 2 destan da 12 parçadan meydana gelmekte, kahramanların başına ne gelirde uykudan gelmesi, Sümerlerde Guti Kralı İnkuşi ile Dede Korkut’taki Enkuşun isim benzerliği bir tesadüf değildir. Zâten Orhun Âbideleri’ndeki Edebî Dil Türk Dili’nin çok eskiye dayandığını göstermektedir.

Sümer Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasındaki benzerlikler:

SÜMER TÜRKÇE’Sİ TÜRKİYE TÜRKÇE’Sİ

Gadun -------- ---------Hatun

Assinu ------------------Asena

Gig-Anu ----------------Göktanrı (Gök ana)

Tammuzi --------------Temmuz

Domuzi -----------------Domız

Ginç --------- -----------Genç

Auşk -------- ------------Aşk

Tar- kus-u --------------Tâlih kuşu

Ungar -------------------Uygar

Altun --------------------Altın

Anu ----------------------Ana

Tengiz--------------------Deniz

Gozam-Ozam ----------Ozan

En-gur-ra ----------------Ankara

Tamga -------------------Damga

Me-en ---------- ---------Men-Ben

Agıl -----------------------Akıl

Bar ------------------------Var

Er-Eş ----------------------Erkek-Kadın

Rakibu --------------------Rakip

Aga ------------------------Ağa

Balag-ba ------------------Balaban

Kes-da --------------------Kesmek

Bira ------------------------Bira

Tagga ---------------------Takke

Ge --------------------------Gel

İlig --------------------------İlik

Et ---------------------------Et

Mum -----------------------Mum

Huma-kus-a --------------huma Kuşu

Sin --------------------------Sin(e)

Karra -----------------------Kara

Batu ------------------------Batı

Sar --------------------------Sar(ı)

Heak------------------------Hak

Mesu -----------------------Meşe

Engin -----------------------Engin

L-elvan-ı -------------------Elvan

Nun -------------------------Un

Apa -------------------------Apa (ağabey)

Ambar----------------------Ambar

Gaazi -----------------------Gâzi

Gid-de ----------------------Git gide

Amelu ----------------------Amele

Zindan ---------------------Zindan

İsum ------------------------Işık

İş-ti --------------------------İşitmek

Uri ---------------------------Arı

Kaskadu --------------------Kaskatı

Arpu -------------------------Arpa

U-ru -------------------------Uyruk

U-ku -------------------------Uyku

Murad -----------------------Murat

Nusa -------------------------Neşe

Yukarıda görüldüğü gibi 6000 sene geçmesine rağmen birçok Sümer Türkçesi günümüze kadar çok az değişiklikle ulaşmıştır. Bâzı kelimeler kesinlikle Arapça olmayıp, Sümer Türkçesinden Arapçaya geçmiştir.

Sümerler ve bâzı devletlerin Türk olduğu saklanarak Türklerin 1071 Malazgirt Savaşı’yla Anadolu’ya geldiği ve istilâcı olduğunu, hiçbir kültürü olmayan barbarlar olduğunu insanların kafalarına empoze etmeye çalışmışlardır. Atatürk bunu engellemek için tarih kitaplarına Sümer Türklerini koydurmuş fakat ölümümden sonra İnönü ve Menderes gibi devlet adamları Sümerleri sâdece Mezopotamya’da kurulan başka bir medeniyetmiş gibi tarih kitaplarında yerini aldırdı. Böylece Sümerlerin, Akadların, Gutilerin kalıntıları olan Zazalar ve Ermeni ve Yahudi asılı olmayan Öz Kürtler Türklükten dışlanmış oldu.

Ziya Gökalp, Türk Felsefesi (Tanrı’nın Türkleri) adlı eseri oluşturmaya çalışırken buna dikkat çekmiş fakat ömrü yetmemiştir. Yine Türkçülüğün Fikir adamı, Ruh Adamı, Dava Adamı Atsız da Sümerlerin Tarih kitaplarından çıkarılmasına karşı gelmiş ve İnönü ile ters düşmüştür. Daha eskiye gidersek Kaşgarlı Mahmut,  Divan-ı Lûgat-ı Türk’te Türkçenin Arapçanın üstünü olduğunu belirtirken, Sümer Türkçesinden faydalanmıştır ve Arapçanın Türkçeden ibâret olduğunu savunmuştur. Ulu Önderimiz Atatürk köy olan Ankara’yı (en-gar-ra) başkent yapmasından tutun da Güneş Dil Teorisi’ne kadar Sümerlerin Türk olduğun inanmıştır.

***

http://members.internettrash.com/pkk/a-Trk-Anadolu.html#BC5000

MÖ 5000 bölgede Türk varlığı ve Sümerler: Her şeyden önce Ön Asya’nın Sümer, Elam ve Hurri gibi medenî kavimlerinin belli bir etnik gurubu temsil etmediğini vurgulamak gerekiyor. Ön Asya’nın bu toplulukları, aynı çağda ortaya çıkan Hindistan’daki, MÖ 2000'li yıllarda Uzakdoğu'da görülen büyük devletler ve medeniyetler kuran kavimler gibi, biri diğeri üzerine gelerek karışmış, tesalüp etmiş konglomeralardan ibâret oldukları düşüncesi kanaatimizce yerindedir. Antropolojik buluntular, Sümer ve Kut dilinden kalan örnekler Sümer, Kut, Elam, Hurri gibi adlarla anılan bu toplulukların bünyesine brakisefal Ural-Altay kavimlerinin bilhassa atlı-göçebe Türk unsurların karışmış olduğunu göstermektedir. Eski Ön Asya tarihi uzmanlarından Fr. Hommel, Sümerleri tamamıyla bir Türk kavmi olarak kabûl etmekte, Orta Asya’dan M.Ö. 5000’lerde kopan Türk gruplarının Ön Asya’ya geldiklerini ve Sümerleri teşkil ettiklerini ileri sürmektedir. Sümer lisanından 350 kelimeyi Türkçe ile açıklayan Fr. Hommel’in bu iddialı tezine karşı V. Christian ile Benno Landsberger daha ihtiyatlı davranmakta, Sümercede Türkçe ile birlikte diğer Ural-Altay kavimlerinin de dil hâtıraları olduğunu kabûl etmektedirler.

B. Landsberger, Sümer lisanının özelliğini karşılaştırmalı olarak incelemiştir. Bilindiği gibi Sami lisanları kursif şekildedir... Hâlbuki Türkçe bununla taban tabana zıt bir karakterde olup kompleks bir yapıdadır. Landsberger bu karşılaştırmayı yaptıktan sonra Sümer lisanının, yalnız fenomenolojik bakımından değil, aynı zamanda tarihî bakımdan bütün Asya boyunca uzayan dağlık havâlide konuşulan geniş bir dil gurubuna dâhil olup, bu grubun bugün de varlığını sürdüren Türk lisanları olduğunu kabûl etmektedir.

Sümer dilini sonradan kabûl eden Akadlar bu dilin Ön Asya’nın diğer kavimleri arasında yayılmasında önemli rol oynamışlardır.

Sümerlerle Türkler arasındaki münasebeti dil açısından araştıran bir diğer bilim adamı da Osman Nedim Tuna'dır. O. N. Tuna diller arasındaki münasebetin tesbitinde birtakım kriterler tesbit etmiştir. Ona göre: "Birbiriyle hiç ilgisi olmayan dünya dillerinde, tesadüfî kelime uygunlukları bir mucize kabilindedir. Örnekleri bir elin beş parmağını geçmez... Diğer yandan iki dil arasında, tarihî bir münasebeti ispatlamaya yetecek en az sayıdaki benzer çiftin kaç olması hususunda belirtilen sayı oldukça düşüktür. Benzerlik sınırlarını tayin eden şartların gevşeklik veya sıkılığı yalnız ikiden yediye kadar çift tarihi bir münasebeti ispatlamaya kâfidir. O. Nedim Tuna, Sümercede 165 Türkçe kelime tesbit etmiş, bunların “tesadüfî benzerlikle” açıklanamayacağını, bunun matematik bakımından da mümkün olmadığım, ayrıca tesbit edilen bu kelimelerin büyük çoğunlukla “benzerlik” ve “uygunluk” sözlerinden de öte gerçek anlamda Türkçe olduğunu ortaya koymuştur...

Yapılan tesbitlere göre prehistorik dönemde Kutların Hazar denizinin Güneydoğusu ile Amuderya/Ceyhan (Oxus) nehri arasındaki bölgede yâni Batı Türkistan’da oturdukları anlaşılmaktadır. MÖ 2500-2400 yıllarında Kutlar Batı’ya yönelerek Zağros dağlık bölgesinin kuzeydoğusuna yerleşmişlerdir.

Eski Akad (MÖ 2340-2159) zamanında başlayarak, Kutlardan kalan az sayıdaki belgede ve onlarla çağdaş olanlarda, eski Babil (MÖ 1894-1600) çağının geç zamanlarına kadar her devirden yazılı kaynaklarda geçen kişi yer ve nesne adları toplanmıştır. Bu mâlzemenin değerlendirilmesi sonrasında B. Landsberger, “tarihte Türklerle en yakın münasebettar olan, hâttâ belki de Türklerle ayniyet gösteren kabile Kutlar/Gutiler’dir demektedir” (a.g.e., S. 47, 48, 49, 51).

Sümer ve Guti (Kut) topluluklarının Türk menşeli olmaları Messoud Fany tarafından da benimsenmiştir.

Yukarıdaki alıntılarda verilen bilgiye, Fırat kıyısında Mari bölgesinde bulunan tabletlerin Sümer nüfusunun bölgede faâl oldukları döneme âit olduklarım ve bu tabletlerin 13’ünde TURUKKU isimli bir kavimin anıldığını da eklemek gerekir. Dolayısıyla, bu tabletler de Sümerlerin Türklüğünü düşündürebilecek tarihî belgelerdir.

Hurri ve Urartu lisanlarının fonoloji, sentaks ve gramer bakımından Asya kökenli oldukları ispatlanmıştır. Bâzı araştırmacılar daha da ileri giderek Hurri (MÖ 3000) dilinin “Türkçeye yaklaşan” özelliklere sâhip olduğunu kabûl etmektedirler (İsmet Zeki Eyuboğlu, Anadolu Uygarlığı, s.62)

Türklüğün Anadolu’da MÖ 17. YY’da mevcudiyetine işaret eden bir başka veri de Hollanda'da yayınlanmış olan İslâm Ansiklopedisi’nde geçmektedir. Adı geçen eserin 4’üncü cildinin 839. sayfasında “Hititlerin bakiyesi (kalıntısı) sayılan Kite uruğu içerisinde ACARAY TÜRKLERİNİN (bkz. Aristov, Jivaya starina, Petesburg 1896, 111-IV, 383) yaşamakta” (olduğu) bildirilmektedir.

Mezopotamya'da Babil, Mısır’da Tel el-Amama ve Hattuşaş’ta bulunan çivi yazılı tabletlerde, Akad kralı Naram-Sin'e karşı güçlerini birleştiren 17 ANADOLU kralı arasında adı geçen TURKÎ ve Fırat kıyısındaki Mari (Telle-Hariri) tabletlerinin 13'ünde anılan TÜRUKKU kavimler, HURRİLER, ACARAYLAR Anadolu’daki Milât Öncesi (2000-4000) Türk yerleşiminin önemli verileri olarak değerlendirilmektedir.

***

Gelelim Sayın Namık Kemâl Zeybek’e

http://sozluk.turkbirlik.gen.tr/lang-tr/Makale/101-n-kemal-zeybek/231-sumerlerturk.html

26 Mart 2008 Namık Kemal Zeybek

Sümerler Türk mü?

Elimde küçük ve şirin bir kitap var. 1935 yılında basılmış ve Türk Dil Kurumu yayını... Türkçe’den Osmanlıca’ya Cep Kılavuzu... Önsözünü İbrahim Necmi Dilmen yazmış. Buradan bir cümle ile başlayalım:

“Hele Türk olduğuna şüphemiz kalmamış Sümerlerin lisanı hakkında iki-üç seneden beri âlimler tarafından ortaya konulan ince araştırma eserleri göz önüne alınırsa, işaret ettiğimiz büyük hakikatin az zamanda güneş parlaklığıyla kendini göstereceğine şüphe edilemez”.

Onu biliyoruz... Atatürk döneminde Sümer'lerin Türk olduğu biliniyordu. Sümerbank ve birçok kişinin adının ya da soyadının Sümer olması da bundandı...

Sonra o işler bırakıldı. Ama bilim öz yolunda yürüdü...

Kazakistanlı büyük bilgin Olcas Süleymanof’un “Az İ Ya” adlı çıkarması çok ses getirdi. Çok tartışmalara yol açtı. Olcas Bey, Sümerce, Göktürkçe ve bugünkü Türkçeler arasında geçişleri ortaya koyan ilginç çalışmalar yaptı.

Azerbaycan’da Prof. Dr. Aydın Memmedof, Sümerce ile Türkçe arasında 800 ortak söz buldu. Azerbaycan’da bu konuda yapılmış çok çalışma var.

OSMAN NEDİM TUNA

Türk Dil Kurumu’nun 1997 yılında yayınladığı küçük dev çıkarma elimde... Yazarı Prof. Dr. Osman Nedim Tuna... 168 söz üzerinde yaptığı çalışma ile Sümercenin Türkçe ile ilgisini ortaya koydu. Kendisi bana sonradan bunları 600’e çıkardığını söylemişti... Bulup yayınlamalı... Tuna Hoca, çalışmasını bilim kurulları önünde savundu ve kabûl edildi.

Bakınız bunu nasıl açıklıyor:

“9 Nisan 1974’te son defa University of Pennsylvnia’da üniversitenin Yakın, Orta ve Uzakdoğu dilleri uzmanları, ikisi Hind-Avrupa (George Cardona, Henry Hoenigswald), biri Mukayeseli Kızıl Derili Dilleri (John Fauht), biri Sümerolog (Ake Sjöberg), biri Assriolog (Earl Leichty) olan iki çivi yazıları uzmanı, toplam 22 kişilik bir grup konuyu enine boyuna münakaşa ettik. Bu toplantıların hiçbirinde bütüne, 200’den fazla karşılaştırma içinde (Pritsak tarafından ileri sürülen) sipad hâriç, hiçbir kelimeye itirazda bulunulmadı. Tebliğimin sonunda, Sinor metnin bir an önce yayımlanmasını istedi. Hepsinde, kullandığım metot beğenildi ve sonuncusunda impeccable ‘kusur atfedilemez’ olarak tavsif edildi. Son sözü söyleyen lingüistlerden ikisi (Cardona ve Faugnt) değerlendirmelerinde, davayı ispatlanmış kabûl ettiklerini, birisi (Hoenigswald) time depth ‘zaman derinliği’ meselesi dolayısı ile ‘ufak bir rezervasyonla’ ispat edilmiş saydığını açıkladılar”.

Hocamızın çalışmasında kurallı ses değişmeleri ve doğrudan görülebilen denklikler var. Örneklere bakar mısınız?

Türkçe                Sümerce

Ata                        Adda
Agır                       Agar
Asgı                       Azgu
De! (söyle)              Di
Tengri                  Dingir
Dök                       Dug
Es                         
Kom (ağıt)             Kum
Kapkacak            Kapkagac
Kaç                       Kaş
Ko (koy)                Ku
Men                      Men
Sağ                       Sag
Sun                       Sum
Tin                        Tın
Toku                     Tuku
On                         U
Öbür                     Ubur
Yumuş (iş)             Umuş
Us (akıl)                  
Sağ (taraf)             Zag
Çibin (sinek)           Zibin

Peki, bunlardan ne çıkar... Sümerlerin atalarımız olduğu çıkar ne çıkacak...

Belirtmeliyim ki Sümerler On Dokuzuncu Asra kadar bilim dünyâsının bilmediği bir gerçekti...

Diyorum ki, bilim adamlarının araştırması gereken daha neler neler var... Sümerlerin Orta Asya’dan geldikleri biliniyor. Peki, geldikleri yerde ve Avrasya’nın enginliklerinde başka hangi zenginlikler vardı. Avrasya’da binler yıl önce Türklük nelerle uğraşıyordu. Araştırın ve çıkarın.

Sümerler niye mi önemli?

Onun karşılığını da S. M. KRAMER versin. Türk Tarih Kurumu’ndan çıkan kitabın adı: “Tarih Sümer’le Başlar”.

Yâni?

Yâni bugünkü tarih biliminin bilgi birikimine göre tarih Türk ile başlar... İster inan, ister inanma... Ama oku, incele ve araştır... Sonra tartış...

***

Eski bakan Namık Kemal Zeybek bir televizyon programında “Hz. MuhammedTürktür” deyince polemiğin fitilini ateşledi. Yiğit Bulut kayınpederinin söylediği bu sözü kendi hazırlayıp sunduğu Sansürsüz programında tartışmaya açtı. Zeybek, Yaşar Nuri Öztürk ve Murat Bardakçı ile konuyu tartıştı...

PEYGAMBERLER HİÇBİR KAVMİN ÇOCUĞU DEĞİL

Programda ilk sözü Yaşar Nuri Öztürk aldı. Konuşmasına “hiçbir peygamber hiçbir kavmin çocuğu değildir. Kur’ân’ı Kerîm peygamberleri bir kozmik hürriyetin çocukları olarak verir” diye başladı. 

YNÖ şöyle devam etti: “Ama tarih içinde her peygamber de diğer insanlar gibi bir coğrafyadan geliyor, bir anne babadan doğuyor. Yağmurun milliyeti olmaz, güneşin de olmaz... Peygamberler de böyledir. Onların Kur’ân’ı Kerîm’deki adları Nûr’dur, ışıktır...  Peygamberlere milliyet tâyin etmek gibi bir yola gitmeyelim. Ama tarihî gerçeği araştıralım”.

HZ. İBRAHİM SÜMER, SÜMERLER TÜRK, HZ. MUHAMMED İBRAHİM SOYUNDAN, O ZAMAN MUHAMMED DE TÜRK.

Bu sözlerin ardından YB sözü NKZ’e verdi. NKZ bu sözü söylediğini kabûl etti ama ardından bir düzeltme yaptı: “Kimden konuştuğuma dikkat edelim: Allah’ın yarattığı en yüce insan değil, en yüce varlıktır. Cebrail’den de yücedir. Biz Müslümanlar böyle inanırız. Muhammed Aleyhüsselâm’ın gelişi dünya için en büyük devrimdir. O Türkler için Türk’tür, Araplar için Arap’tır, Rumlar Rum diyorsa öyledir. O tüm milletlerdendir”...

NKZ ardından da neden Hz. Peygamber’e Türk dediğini şu sözlerle anlattı: “Peygamberimizin bir de beşerî hayatı vardı. Soyunun Araplaşmış Araplardan olduğu bir gerçek. Araplıktan önceki mensubiyeti bilinmiyor. Bir konferansta Sümerlerin Türk olduğu kanaatimden yola çıkarak şöyle dedim: 'Hz. İbrahim'in Sümerlerden olduğu söylenir. Peygamberimizin de Hz. İbrahim soyundan olduğu söylenir. Dolayısıyla Hz. Peygamber baba tarafından Türk olur. Ana tarafından Arap’tır. Onun peygamberlik yönü değil, beşerî yönü Türk asıllı Arap’tır denebilir. Soy itibarıyla ister Türk olsun, ister Arap olsun, ister Grek, ister Slav olsun... Hangi soydan olursa olsun bizim başımızın tacıdır. O bize Allah’ın sözlerini iletti”.

SÜMERLER TÜRK DEĞİL

Zeybek’in sözlerine MB’nın itirazı vardı. MBNâmık Kemal Bey’in tek söylediğine katılıyorum. Allah affetsin!” dedi ve sözlerine şöyle devam etti: “Muhammed’in Hz. İbrahim'den geldiği söylenir. Fakat Hz. İbrahim'e Sümerlik isnat etmek Kur’ân’a terstir. Sümerlerin Türk olduğu Güneş Dil Teorisi’nden kalma bir fantezidir. Cumhuriyet yeni kurulmuş, o zamanın siyasî ihtiyacı olarak her şey olarak ortaya çıkmış bir şeydi Güneş Dil Teorisi”.

http://arsiv.sabah.com.tr/2005/01/31/gnd109.html

Peygamber Türk mü tartışması

“Türklerinde Hz. Muhammed’in de soyu Sümerlerdir. Yâni Hz. Muhammed Türk’tür” diyen eski bakan NKZ’e uzmanların cevabı şöyle: Hz. Muhammed, soyu Samiler’e dayanan Arap'tır.

***

Hz. Muhammed Türk soyundan değildir” 31.05.2005 SABAH

Eski Kültür Bakanı Nâmık Kemâl Zeybek'in, “Hz. Muhammed Türk’tür” açıklaması tartışmalara yol açtı. Bilim adamları bu tezin gerçeği yansıtmadığı görüşünde...

Alanya Türk Ocağı tarafından düzenlenen “Yeni Dünyâ Düzeni ve Türkiye” konulu konferansta, Türk Milleti’nin kökünün Sümerlere dayandığını öne süren Zeybek, Hz. Muhammed’in kökünün Sümerlerden geldiğini ve dolayısıyla Hz. Muhammed’in de Türk olduğunu söyledi. Uzmanlar, Zeybek’in iddialarına katılmazken, “Peygamberimizin soyu Sami kavmine dayanır. Türklerin de Sami kavminden olmadığı bellidir. İddia ispat edenindir” diyor.

GÜNEŞ DİL TEORİSİ

Nâmık Kemâl Zeybek'in iddiası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında sık gündeme gelen Güneş Dil Teorisi’ne dayanıyor. Güneş Dil Teorisi görüşünün kaynağı, Viyanalı Dr. Phill Hermann F. Kyergiç’in “Türk Dillerindeki Bâzı Unsurların Psikolojisi” isimli eseri... 1935’de Viyana’dan Atatürk’e gönderilen bu eserdeki fikirler bizzat Atatürk tarafından geliştirildi ve teori yeni şekli ile 3. Dil Kurultayı’nda tebliğ edildi. Güneş Dil Teorisi’nin amacı Türkçeye yerleşen yabancı asıllı kelimelerin Türkçe asıllı olduğunun ispatını sağlamaktı. Güneş Dil Teorisi, dönemin kitaplarında şöyle anlatılıyor: Türk Tarih Tezine göre, yüksek kültürün ilk beşiği Türk ana yurtları ve kültürü kuran ve bütün dünyâya yayanlar da Türklerdir. Dil tezine göre de, bu millet yarattığı kültür eserlerinin adını ve bu eserler bağlı fikir sistemlerini Asya’dan sonra Avrupa’ya, Amerika’ya ve bütün dünyâya birlikte götürmüş ve içlerine girdiği milletlere da yaymıştır. Güneş Dil Teorisi Atatürk'ün ölümü ile terk edildi. Ancak dilin Türkçeleşmesi devam etti. Tarih tezi ise Atatürk’ün ölümünden sonra rağbet görmeye devam etti. Etilerin veya Sümerlerin Türk olup olmadıkları veya Avrupa’ya kültürü Türklerin götürüp götürmedikleri, Orta Asya’nın medeniyetin beşiği olduğu düşüncesi devam ediyor.

Pınar ŞENGÜL /HABER MERKEZİ

http://www.biroybil.com/showthread.php?t=2166

Hazreti Muhammed soy olarak Türk’tür.

IŞIĞA DOĞRU

Hazreti İbrahim Sümerli mi? 06.02.2005 NÂMIK KEMÂL ZEYBEK

SÖYLEDİĞİMİ yeniden söylemek istiyorum... En yüce insan olan Hazreti Muhammed, Hazreti İbrahim’in oğlu Hazreti İsmail’in soyundandır.

Hazreti İbrahim, bir Sümerlidir...

Sümerler Türk’tür...

Öyleyse, Hazreti Muhammed soy olarak Türk’tür.

Bunu dedim ve diyorum ki, böylesine yüce bir insanın Türk soylu olmasından kendisini Türk sayan herkes kıvanç ve övünç duyar. Ben de kıvanıyorum ve övünüyorum.

Peygamberimizin, İbrahim Peygamber'in soyundan olduğu konusunda tartışma yok... Sümerlerin Türklüğünü ise yazmıştım.

Bu yazıda ise Hazreti İbrahim’in, Sümerli olup olmadığını incelemek istiyorum. Elimde Prof. Dr. Mümin Köksoy’un yazdığı Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni adlı eser var. Yeni Avrasya Yayınları’ndan çıktı. Meraklısı için telefon 0.312.4687248…

Sümerler, ilk Türkler

KÖKSOY Hoca’ya göre, Sümer halkına Âdem’den sonra da peygamberler gönderildi. Bunlardan en ünlüsü, Peygamber Âdem'in 10. nesilden torunu olan ve MÖ 2900’lü yıllarda yaşamış olan Nuh Peygamber’dir. Nuh’un tufandan sonraki hayatıyla İbrahim’e kadar olan çocukları ve torunları, Yukarı Mezopotamya’da yaşamışlardır. Nuh, Sümer ülkesinin Şuruppak şehrinde doğmuştur. Best'a (1999) göre Nuh, Sümer şehir devletlerinden birisi olan Şuruppak’ın kralıdır.

Hz. Nuh’un torunları Hz. İbrahim’in önderliğinde âdeta göçe zorlanmışlardır. Hz. İbrahim ve yakınları bir süre Harran’da kaldıktan sonra, Filistin’e göç etmiş ve orada İbrahim’in (İbrahimoğulları’nın) atası durumuna gelmiştir. Bu yönüyle Hz. İbrahim, dünyânın en etkin kültür taşıyıcısı sıfatıyla anılmaktadır.
Sümerce konusunda araştırma yapan her ülkedeki bilim adamının birleşmiş oldukları en önemli husus, Sümercenin Ural-Altay Dil Grubu'na âit olduğu ve özellikle Türkçe ile çok yakın akrabalık ilişkisinin bulunduğudur.

Ayrıca bilim adamları, Sümerce ile Türkçe arasında bugüne kadar 1000 kadar ortak kelime tesbit etmişlerdir. Her geçen gün elde edilen yeni veriler, Sümerlerin ve Türklerin ilk Türkler (Proto-Türkler) diyebileceğimiz ortak bir kökten gelmiş olabileceklerine dâir yaygın görüşü destekler niteliktedir.

M. İhsan Oğuz’dan

KASTAMONULU büyük bilgin ve mürşit Muhammed İhsan Oğuz’un İslâm’da Mübârek Günler ve Geceler adlı kitabından da bir bölümü birlikte okuyalım mı:

- İsmail Aleyhisselâm'ın bu iyi ve soylu eşinden nesli türeyip devam ederek, Peygamberimiz, yegâne sığınağımız, Peygamberlerin sultanı ve efendisi Hazreti Muhammed dünyâya geldi. Peygamberlerin sonuncusu olan şanlı Peygamberimiz, annesi yönünden saf Arap, (tarihin rivâyetine göre İbrahim Aleyhisselâm Türk olduğundan) babası yönünden de saf Türk neslinden gelmiş olurlar. Bundan dolayı bütün Arapların ve Türklerin, Peygamberimiz’le övünmeye ve şeref duymaya hakları vardır (Allah’a hamdolsun)…

Hz. Muhammed’in Türklerle ilgili hadisleri:

“TÜRKLER SİZE DOKUNMADIĞI, HÂRBETMEDİĞİ SÜRECE, SAKIN SİZ DE TÜRKLERE DOKUNMAYINIZ”! (en-Nesei, Sünen en-Nesei, 4, s: 44).

“SİZLER TÜRKLER’LE ÇARPIŞMADIKÇA KIYÂMET KOPMAYACAKTIR” (el-Buhari, 4, s: 34, 35, 156, Sahih-i Müslim, 17, s: 37, 38).

“Allah’ın ‘Doğu’da’ bir ordusu vardır. Onun adını TÜRK koymuştur. Kendisine başkaldıranlardan işte onlar vâsıtasıyla intikam alır” (Hadisi nakleden Kazvini. El-Kaşgari, Mahmud, Divanü’l-Lûgat et-Türk, İstanbul, 1333, s: 292).

http://www.frmtr.com/tarih/2130321-hz-muhammed-turk-mu.html

-Hazreti Peygambed’i Medine’ye davet eden Evs ve Hazreç kabileleri Sümer asıllı idiler, Sümerlerin dağılışı sırasında Yemen’e göçmüşlerdi. Medine’ye gelişleri daha sonraydı. Akabe bi’atında “Muhammed bizdendir” demişlerdi ve Hazreti Peygamber’den “kanınız kanımdır” cevabını almışlardı.

-Kureyş ileri gelenleri Ebu Talip’in yanına gelmişler ve ona ya yeğenini susturup davasından vazgeçirmesini ya da Türk yurtlarına çekip gitmelerini tavsiye etmişlerdi. Peygamberimizin amcası Ebu Talip, bu tehdit dolu talebe, 94 beyitten oluşan Kaside-i Lamiyye ile cevap verdi. İşte o şiirden bâzı bölümler: “Düşman bizim gücümüze boyun eğip kahroluyor/Hâlbuki onlar bizim Türk ve Aftalitler kapılarına sığınmamızı isterler/Allah’ın evine ant olsun ki sizler yalan söylüyorsunuz/İşleri karmakarış etmeden ne Mekke’yi terk/Ne de buralardan Türk yurtlarına gideceğiz”. Ebu Talip’in bu şiirinde Türkler yanında “Aftalitler” yâni “Akhunlardan” söz etmesi oldukça ilginç ve önemli. Demek ki Araplar Hazreti Peygamber’in soyunu sopunu çok iyi biliyorlardı.

-Hazreti Peygamber’in torunu Hazreti Hüseyin’in Kerbelâ olayından önce Türk yurtlara gitme isteği, Yezit tarafından reddedildi, çünkü Hazreti Hüseyin Horasan’daki soydaşlarıyla birleşerek tekrar gelecekti.

-Bir gün Peygamberimiz ashabıyla otururken, bilinmeyen bir dille “Ne güzel üzüm” dedi. Sahâbe anlamayarak “Ya Muhammed Arapça konuş” dediler. Yüce Peygamber “durun yakınmayın, ben köküm olan Hz. İbrahim’in dili ile konuşuyorum, Arap benden ama ben Arap’tan değilim” diye cevap verdi. Yukarıdan aldığım bölümler Muharrem Kılıç’ın Gizlenen Türk Tarihi/Hazreti Muhammed adlı kitabından alınmıştır. Oldukça ilginç bilgiler. Tabii ispatlanması gerekir meselâ sakal-ı şeriflerle bir DNA testi yapılırsa bence daha kesin sonuçlara ulaşılabilir. “Eğer araştırırsanız Peygamberimizin Türk olduğunu ispat edebilirsiniz.”

ATATÜRK

***

İmdi, eğer Hz. Muhammed yarı-kan Türk olsa ne olur, olmasa ne olur…

Bir ânda yek Acem Mülkü ve dahi Arap Dünyâsı tövbe edip bizimle sarılıp öpüşmeye mi başlayacaktır? Suudîler bütün petrollerini bizim emrimize verip, Zemzem Tower’ı da yıkacak mıdır?

Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk bir arayışlar adamıydıOsmanlı’nın “Etrak-ı bî-idrak Türk”, “eşek Türk” dediği Türkleri ümmetlikten milletliğe terfi ettirebilmek için tutunabileceği her dala el atmıştı. Sonradan  işin aslı anlaşıldığında da, alenen saçma olanları bertaraf etmişti.

Sorarım, günümüze kalmış hakikaten sahih bir tek hadis dahi var mıdır?

Falancanın rivâyetine, filâncanın tevâtürüne filân istinaden Muhammed Mustafa’nın, İbrahim’in lisanını konuşmuş olduğunu iddia etmek

Hiçbir peygamber hiçbir kavmin çocuğu değildir. Kur’ân’ı Kerîm peygamberleri bir kozmik hürriyetin çocukları olarak verirfilân gibi mistifikasyonlar yapmak...

Ne kadar bilimseldir?

   Bu konuyu tartışmaya aç(m)ıyorum.

      Buyurun…

         Hayırlı Ramazanlar.

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 23 Ağustos 2009 Pazar 

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    hasan hüseyin Pazar, 27 Ocak 2013

    HZ MUHAMMED TÜRK MÜ?

    HZ MUHAMMED TÜRK MÜ?

    EĞER HZ İBRAHİM SÜMERLİYSE

    EĞER SÜMERLER DE TÜRK'SE NEDEN OLMASIN..

    Kİ SÜMERLERİN TÜRK OLDUKLARINI..TÜRK OLDUKLARINI DÜŞÜNDÜRECEK KADAR ÇOK BELGE VE BİLGİ BULUNDUĞUNU HATIRLATMAK İSTERİM..YANİ SÜMERLERİN TÜRK OLMADIKLARINI İDDİA ETMEK TÜRK OLDUKLARINI KABUL ETMEKTEN DAHA ZOR..


    HZ MUHAMMEDİN KIZ ÇOCUKLARINI DİRİ DİRİ TOPRAĞA GÖMEN ARAPLARDAN OLMASINI AKLINIZ ALIYOR DA TÜRK OLMASINI YADA OLABİLECEĞİNİ AKLINIZIN UCUNDAN GEÇİRMEK BİLE İSTEMİYORSUNUZ ÖYLE Mİ?

    İYİ AMA NEDEN?

    NEDENİNİ DE BEN SÖYLEYEYİM..ÇÜNKÜ SORUN HZ MUHAMMEDİN TÜRK OLUP OLMAMASI DEĞİL..SORUN HZ MUHAMMED TÜRK DEĞÜLDÜR DİYE ÖZELLİKLE AYAK DİRETENLERİN TÜRK OLMAMALARIDIR.. BİLMEM YETERİNCE AYDINLATICI OLABİLDİM Mİ?

    ÇÜNKÜ HZ MUHAMMED'iN TÜRK OLMASI BUNLARIN İŞİNE GELMİYOR-GELMEYECEK AZİZİM..ADAMLAR DÜŞÜNSENE EN ÖN SIRADAN MÜSLÜMANLIK KİSVESİ ALTINDA AZILI TÜRK DÜŞMANLIĞI YAPIYOR FAKAT ÖĞRENİYOR Kİ KENDİSİNE EN BÜYÜK DÜŞMAN OLARAK BİLDİĞİ KABUL ETTİĞİ IRK ASLINDA DÜNYADA EN FAZLA DEĞER VERDİĞİ İNSANLA AYNI KANDAN AYNI SOYDAN..

    YOBAZLAR NE OLUR BİLİYOR MUSUN? YIKILIR ,YIKILIR..

    HZ MUHAMMED NEDEN TÜRK OLMALIDAN EVVEL ASLINDA CEVAPLANDIRMAMIZ GEREKEN ESAS SORUN HZ MUHAMMED NEDEN ARAP OLMALI?


    EFENDİM HZ MUHAMMED ARABİSTAN'DA YAŞAMIŞ..EVET..ARAPÇA KONUŞUYORMUŞ..HIHI..O ZAMAN HZ MUHAMMED ARAPTIR

    İYİ DE KARDEŞİM HER ARABİSTAN'DA YAŞAYANI ARAP KABUL EDECEKSEK YANDIK BİZ..YADA HER ARAPÇA KONUŞANI -ZAMAN İÇERİSİNDE ARAPLAŞMIŞ OLANI -ARAP KABUL EDECEKSEK O ZAMAN HER AMERİKA'DA YAŞAYANI AMERİKALI,HER İNGİLTERE'DE YAŞAYANI DA İNGİLİZ KABUL ETMEMİZ İCAP ETMEZ Mİ? YADA KİM İNGİLİZCE KONUŞUYORSA İNGİLİZ ,KİM ÇİNCE KONUŞUYORSA ÇİNLİ Mİ OLMALI..BU BU KADAR KOLAY İZAHI EDİLEBİR BİR ŞEY MİDİR?

    O ZAMAN ÖZ BE ÖZ TÜRK İKEN ZAMANLA ,DEVLETİN YANLIŞ VE YANLI POLİTİKALARIYLA TÜRKLÜĞÜNÜ KAYBEDEN HATTA TÜRKÇE KONUŞMAYI UNUTACAK KADAR KÜRTLEŞEN İNSANLARI NE YAPACAĞIZ..MESELA KARAKEÇİLİLERİ NEYLE NASIL İZAH EDECEĞİZ..


    ONA BAKARSAN HZ MUHAMMEDE BİZZAT KENDİSİNİ ARAP OLMADIĞINI,!! ''ARAB-I MÜSTA'RİBE'-SONRADAN ARAPLAŞANLAR'' DAN OLDUĞUNU SÖYLEMEMİŞ MİDİR?

    HZ MUHAMMED'iN ARAP OLMADIĞINI KABUL EDECEKSİNİZ FAKAT TÜRK OLABİLİR Mİ DEDİĞİMİZDE BİZİ ŞİDDETLE İNKAR EDECEKSİNİZ.. BU ANLAŞILABİLİR BİR ŞEY DEĞİL


    BURADA TARTIŞMA KONUSU EDİLEN HZ PEYGAMBERİN SOYU-NESEBİDİR..YOKSA ONUN CENAB-I ALLAH'TAN GETİRDİĞİ MESAJ EVRENSELDİR..



    PEYGAMBERLİĞİ UMUMİ,GETİRDİĞİ MESAJ EVRENSEL BUNU TARTIŞAN YOK ..BİZİM MERAK ETTİĞİMİZ HZ MUHAMMED'iN TÜRK OLUP OLMADIĞI?


    ŞİMDİ BEN ESAS OLARAK NEREYE VARMAK İSTİYORUM..

    EĞER HZ MUHAMMED TÜRK OLDUĞU KANITLANABİLECEK VE KABUL EDİLECEK OLURSA, O ZAMAN HZ MEHDİNİN TÜRKLÜĞÜ'DE ŞÜPHE GÖTÜRMEZ BİR GERÇEK OLARAK KARŞIMIZA DİKİLECEĞİ MUHAKKAKTIR..ZİRA

    "Dünyanın yıkılmasına birgün kalsa bile, Cenab-ı Hak o günü uzatır; Ehl-i Beytimden ismi ismime, babasının ismi babamın ismine uygun birini gönderir..." (Ebû Davud, Mehdî: 4; Tirmizî, Fiten: 43.)


    "Mehdî bizden, Ehl-i beyttendir. Allah onu bir gecede zafere erdirecektir. Mehdî, Fatıma evlâdındandır" (İbn Mâce, Fiten, 34; Dârimî, Mehdî, 1).

    ''Hz. Ali bir gün Resûl-ü Ekreme (a.s.m.) sorar: "Ya Resûlallah! Mehdî bizden mi? Bizim dışımızdan mı?" Efendimiz (a.s.m.) buyurur ki: "Bilakis bizdendir. Allah bu dini bizimle sona erdirdiği gibi bizimle açacaktır. Şirkten bizimle kurtulacaklar. Allah yine bizim sayemizde kalblerini apaçık bir düşmanlıktan sonra telif edecek." (Nuru Í-Ebsar, s. 189.)


    HZ MEHDİ, HADİSLERDE DE BELİRTİLDİĞİ ÜZERE HZ MUHAMMED MUSTAFA SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM EFENDİMİZİN EHL-İ BEYT'iN DEN YANİ SOYUNDAN OLACAKTIR..


    ''Hz. Mehdî'nin neseben Âl-i Beytten olduğuna öğrenmiş olduk. Ancak bu Hz. Mehdî'nin Araplar arasında çıkacağını göstermez. Hatta hadislerden Arapların dışında zuhur edeceğini çıkarmak dahi mümkündür. Meselâ Tirmizî'de yer alan bir hadiste, "Hz. Mehdî'nin Araba hakim oluncaya kadar Kıyametin kopmayacağından" (Tirmizî, Fiten: 43.) söz edilir ki buradan Arapların içinde çıkmayacağını anlıyoruz.


    Doğudan bir takım insanlar çıkacak ve Mehdîye zemin hazırlayacaklar, yani Hz. Mehdî onlar arasında hükümran olacaktır. (İbni Mâce, Kitabü'l-Fiten: 35: 4088.)

    Bu hadis Doğuda bulunan veya Doğudan gelen bir millet içerisinde çıkacağını göstermektedir ki,-Allahu a'lem-bunlar o zamanlar Doğuda bulunan, sonradan Anadolu'ya yerleşen Türklere işaret etmektedir.

    "Hazinelerinizin yanında üç kişi savaşacak. Üçü de halife oğludur. Fakat hiçbiri halife olamaz. Sonra Doğu tarafından bir takım siyah sancaklılar belirir ve öyle bir savaşırlar ki, öyle bir savaşı hiçbir kavim yapmamıştır." Peygamberimiz daha sonra bir kısım şeyler söyledi ki hafızamda kalmadı. Devam edip şöyle buyurdular: "Siz bu siyah sancaklılarla gelen zâtı gördüğünüzde kar üzerinde emekleyerek de olsa gidip ona bîat ediniz. Çünkü o Allah'ın hat lifesi Mehdî'dir." (İbni Mâce, Kitabü'1Fiten, 34 H. 4084.; Müstedrek, 4:464; Tezkiretü'l-Kurtubî, s.186.)

    http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=226

    MKD: Hiç dokunmadım...

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 12 Aralık 2017