Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

HIZLI TÜKETİM TOPLUMU ve MUTSUZLUK

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1863 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Mutsuzluk ve Umutsuzluk günümüzün en büyük sorunlarından biri ve buna mutlaka bir çözüm bulunmalı.

Hamaset ve herkesi ilgilendirmeyen medya demeçleri dışında, insanların daha ciddi ve onları gerçekten oyalayacak kadar güçlü uyaranlara ihtiyacı çok.

En sık rastlanan şeylerin başında ise, modernitenin inanları aşırı hızla tüketmesi yatmakta, bunu inkâr etmek mümkün mü?

Her tarafta Yok Mekânlar dediğimiz ve glokalizasyonu (küreyelleşmeyi), dolayısıyla da insanın diğerlerine, hattâ hemen herkese yabancılaştığı büyük havaalanları, hastaneler ve benzeri yerler var.

Eğer buralara yolunuz düşerse –ki mutlaka düşer, kendinizi bir nev’î deja vu yahut jamais vu içerisinde hissedebilirsiniz çünkü hepsi de aynı.

Pek çok medya programındaki eş bulma ve aradaki paravanı kaldırınca “ayol, ne kadar da zenginmişsiniz” şeklinde cevaplar alınmakta.

Mahremiyetin alenen teşhiri demek olan bu tür şeylere iştirak etmenin ve kendini herkesin karşısına, TV ekranlarında âdeta bir metâ gibi sunmanın bir sonuna gelinebilse ne iyi olur.

En yaygın psikiyatrik bozuklukların başında gelen Depresyon –ki %85’i çok iyi tedavi edilebilir ama demoralizasyonla ve Tükenmişlikle (Burned Out) çok sık karışır, 2050 senesinde belki de dünyada en çok ölüm sebebi olan hastalıkların başında olacak…

Çökkünlük ve benzeri hastalıkların (msl. Bipolar Bozukluk yâni Manik Depresif Hastalık) -ki bu konuda ihtisaslaştım Neslim'le beraber veya bozuklukların en berbatı hâttâ “ruh kanseri” de diyebileceğimiz bu illetin sevk ve idaresinde ise hâlâ antidepresanlar başı çekmekte.

Bipolar Bozukluk için hâlâ en güvenilir ilâç Lityum olup, intihardan %40, Maniden %60 korur...

Bunlar arasında trisiklikler (imipramin ve klorimipramin), tetrasiklikler (mianserin), GABA analogları (bastırıcı esas sinirsel-iletici), parsiyel dopamin egoistleri veya antagonistleri (aripiprazol gibi) en başarılı olanları var…

Elektro Konvülsif Terapi en etkili silahların başı ama artık anestezisiz tatbik eden pek az merkez var. Hâlbuki eskiden ev eve dolaşıp iyi de para kazanırdık. Günümüzde ise reanimayon ve âcil müdahale imkânları yoksa veya mevcut değişe, artık kullanılamıyor. Benim her kongrede ve derslerde söylediğim bir şey vardır "Eğer bir gün 'kafayı yersem' bana 3-5 EKT yapın, sonrasını beraber tartışalım" derim.

Gene Ensülin Koma Terapisi, Elektro-Uyku Terapisi (Rus icadıydı) gibi şeyler de unutuldu.

Hâlâ etkili olabilecek usûllerden birisi de “Kimyasal Şok Terapisi” diyebileceğimiz yöntemdir. Hastaya yüksek doz hâlinde antidepresan, antipsikotik, vitaminler ve oligo-elemanlar (Çinko, Magnezyum, Fosfor vs.) muhtevi şeyleri birkaç gün damardan yavaş olarak verirseniz, ortaya çıkacak yarı-ölüm (koma) benzeri hâlden sonra, hasta pırıl pırıl açılır. Merhum Pederim ve Nedim Zenbilci gibi hekimler bunu tatbik ederdi. Bugün de yapılabilir ama hastahâne şartları altında ve bütün âcil müdahale şartları hazır olmak kaydı ile…  

Düşünün ki bir havaalanında veya benzeri bir mekândasınız ve pasaportunuz yahut maddî gücünüz yok!

Pratik açıdan, sonsuza kadar orada kalabilir ve banklara, sedirlere uzanıp,  geçmek bilmeyen zamanı doldurabilmek amacıyla vaktinizi nasıl geçirebileceğinizi şaşırıp, öylece afallayarak kalabilirsiniz.

Medyadaki bu alenen teşhir ve herkesin başka “ötekilerle” sürekli olarak, neredeyse çiftleşmeye hazır azgın Bonobolar gibi, “ötekilerle” tanıştırılması ve parasının, maddî gücünün ve muhitinin sorgulanmasını müteakip, “efendim, falanca beyefendi, filânca bayana (kadın, hanımefendi) tâlip şeklinden arz edilip, Vahşi Kapitalizmin pazarına sunulması da başka bir husus.

İnsanların, kimin yayınladığı veya yaptığından tamamen ayrı ele alırsak, bu tür şeylere itibar etmelerinin amacı ne olabilir?

Tabii ki, tam bir kısır döngü (daire-i fâside) şeklinde, diğerlerinin hizmetine sunulmasına.

Diyelim ki Ahmet Bey ve Ayşe Hanım (uyduruk isimler tabii ki) böyle bir şeye katılmaya tenezzül veya tevessül etti ve kendinin bütün kanallarda –ki buna çanak antenle ulaşılan hemen bütün dünya dâhildir (komşumuz Arap ve Ortadoğu ülkeleri, İran ve diğerleri de dâhildir, bunları seyrettiler ve müracaat etmeye karar verdiler)!

Ne olacak bu işin sonu? Oraların çoğunda Muta Nikâhı denen kepazelik mevcut!

Başka bir örnek vereyim: Bir yerde hapse düştünüz (Silivri meselâ) ve arayanınız soranınız yok…

Kim size el uzatacak yahut da hâl hatır soracak?

En yakın akrabanız yahut hemşehriniz dahi bir müddet sonra bıkmaya ve arayıp sormaktan kaçınmaya başlamaz mı?

Diyelim ki tâlibiniz çıktı ve pek de memnun oldunuz…

Acaba Arap mı, Acem mi, Suriyeli bir mülteci mi yoksa bir cingâne (Roman, Çingene) mi belli değil.

Malûm, bence vatanımız bir mozaik değil, aşuredir ve Millet (Ulus) olarak çok zengin bir etnisiteye sâhibiz.

Bütün bunların hepimizde husûle getirdiği (ben lehçe-i Lugat-i Osmaniye’yi hâlâ tercihan kullanmaktayım (çünkü tababette ve hukukta, bütün arılık-duruluk çabalarına rağmen, hâlâ bu Selçuklu – Osmanlı – Türk sentezinin teşkil ettiği lisan muteberdir) bu dili (lisanı) kullanmayı da unutursak, “Hâfıza-i beşer nisyanla mâlûldür" misali, bir koskoca Dîvan Edebiyatını veya Osmanlı Türk Musikîsini nasıl anlayabiliriz veya öğretebiliriz?

Meselâ Atatürk’ün en sevdiği eserlerden birisi ola, Merhum Dedem Giriftzen Âsım Bey’in meşhur şarkısı, anlayana göre, bir porno şâheseridir: (Sevgilimin yatak odasına girdim, öyle bir perişanlığını gördüm ki, kendi derdimi unuttum ama sonra da dudaklarımla vücudunda gizlenen şeyleri toparladım vs). Ama sembolik olarak alırsanız, nefsanî aşkın, ruhanî olana delâlet ettiğine hükmedebilirsiniz.

Yûnus Emre’nin öylesine mısraları vardır ki, bunları değme arı - durucu dahi anlayamaz:

Çağırayım Mevlâ’m Seni

Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni

Sular dibinde mâhiyle
Sahralarda âhû ile
Abdal olup yâhû ile
Çağırayım Mevlâm seni

Gökyüzünde İsâ ile
Tûr dağında Mûsâ ile
Elimdeki asâ ile
Çağırayım Mevlâm seni

Derdi öküş Eyyûb ile
Gözü yaşlı Ya’kûb ile
Ol Muhammed mahbûb ile
Çağırayım Mevlâm seni

Bilmişim dünya halini
Terk ettim kıyl ü kâlini
Baş açık ayak yalını
Çağırayım Mevlâm seni

Yûnus okur diller ile
Ol kumru bülbüller ile
Hakkı seven kullar ile
Çağırayım Mevlâm seni

Bunları başka nasıl anlayabilir veya öğretebiliriz şimdiki nesillere (sevmediğim bir tâbir olan “kuşaklara”, çünkü çağrışımı belden aşağı; nesil daha hoş gelir bana”). Kerhen de olsa kullanıyoruz hepimiz çünkü bir galat-ı meşhur oldu…

Bu da hoş ama otatatik hâli daha câzip...

Yâni her yazıp çizdiği Sarı Çiçek’teki kadar kolay anlaşılır değildir.

Aynı şey Mesnevî için de geçerlidir ve öylesine inanılmaz ayrıntıyla doludur ki, eğer sansürsüz tercümelerinden kıraat ederseniz, akla hayâle sığmaz gibi gözükebilecek örneklerle, meselâ hayvanlarla cinsî münasebetten bahseden şeylere rastlayabilirsiniz, çünkü bunlar ibret teşkil etsin diye o dönemde (tabii ki Arapça veya bâzen Farısî, yâni Acemce) kaleme alınmış menkıbelerdir. Merak edenler http://www.erimsever.com/hikayeMesnevi.htm#7 mekânına bakabilirler ama bu da çok yetersiz tabii…

Bu gibi gönül erenlerinin hemen hepsi Alevî ve Bektaşî menşeli (kökenli) olup, Merhum Gazi Mustafa Kemâl’in de mensubiyetinin bu tarikte olduğu ama namazını ve duasını hiç eksik etmediği günümüzde dahi pekâlâ bilinmektedir,

Yâni imansız değildi ama Hasan Âli Yücel, Ziya Gökalp (ki Kürt’tü ama Turancılığın da kurucusuydu).

Bir başka trajikomik örnek de, Merhum Gazi’nin bir gece radyo dinlerken, efkârlanıp da “kapatın şunu” demesinden sonra, senelerce öz musikîmizin men edilmesidir.

Hâlbuki Safiye Ayla gibi o dönemin büyük icracıları hemen her gece huzura çıkar ve bunları icra edermiş…

Bu “ilga’” işini yapan da, hiç tanımadığı büyük büyük Dayım imiş; dokümanı Murat Bardakçı’nın evinde mevcut. Yapan da, işi mübalağa ile ciddiye alan Musa Süreyya Bey’miş meğer! Bana ailem hiç bahsetmemişti ve evine gittiğimde öğrendim…

Onun makalesinden nakledeyim: Atatürk’ün Alaturka (Türk usulü) musikî yasağıönceki gece yaptığımız Tarihin Arka Odası’na” gelen izleyici sorularından biri, Atatürk’ün Türk Müziği’ni bir dönem yasaklattığı yolundaki söylentilerin doğru olup olmadığı idi. Programda konunun söylenti değil, hakikat olduğunu anlattım ve Atatürk döneminde bu konuda iki ayrı yasak olduğundan bahsettim. Daha sonra bu konuda Atatürk gibi Türk Müziğini seven bir kişi bu müziği nasıl yasaklar” meâlinde bir hayli mesaj geldi. Musikî çevrelerinde çok iyi bilinen ama ayrıntıları eskilerin tabiriyle umuma malûm olmayan bu yasağın, daha doğrusu yasakların nasıl konduğunu kısaca anlatayım: 1926'da, İstanbul’daki Sarayburnu Parkı’nda dinleyicilerinin arasında Reisicumhur Mustafa Kemâl’in de bulunduğu bir konser vardır ve konsere Mısır’ın o senelerdeki meşhur hanım seslerinden olan Müniretü’l-Mehdiyye de katılmaktadır. Mısırlılardan sonra sıra Rebâbî Mustafa Bey’in çalıştırdığı Eyüplü gençlere gelir, onların da programlarını tamamlamalarından sonra Mustafa Kemâl, bir konuşma yapar ve “burada icra edilen musikî, yüz ağartıcı olmaktan uzaktır” der. O günler inkılâp günleridir ve ortalığı birden bir “musikî inkilâbı” tartışması kaplar. Tartışmalar birkaç gün içerisinde resmiyet kazanır ve zamanın “Maarif Vekâleti Sanayi-i Nefise Encümeni” yâni “Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Komisyonu”, resmî belgelerde “Alaturka” diye geçen Tük Müziği'nin eğitiminin yasaklanmasına karar verir. Resmî açıklama, kararı Tâlim ve Terbiye Heyeti’nin de kabûl etmesinden sonra yapılır. Karara göre biri Ankara’da, diğeri de İstanbul’da olmak üzere iki yeni konservatuvar kurulacak ve bu okullarda sadece Batı Müziği öğretilecektir. İstanbul Belediyesi'ne ait olan “Dârülelhan’ın” Alaturka kısmı bir “icra heyeti” halini alacak, resmî şekilde alaturka öğretimi yapılmayacak, Dârülelhan’ın bünyesindeki bir komisyon da sadece ilmî çalışmalarda bulunacaktır. Kararı, 1926’nın 25 Ekim’inde o sırada İstanbul Valisi olan Muhittin Üstündağ açıklar. Haberi, gazeteler de “Alaturka musikîye elveda! Resmî müesseselerde alaturka musiki ilga' edildi, artık bu musikîden tarih derslerinde bahis olunacaktır” gibi başlıklarla verirler. İlk “Alaturka Musiki yasağı”, işte böyle konmuş ve yasak tam 50 sene boyunca, Süleyman Demirel’in meşhur “Milliyetçi Cephe” hükûmetinin İstanbul’da 1976’da bir Türk Müziği Konservatuvarı açmasına kadar titizlikle uygulanmıştır. Diğer yasak ise, 1934 yılında Atatürk’ün Meclis’i açış konuşmasında musikîden bahsetmesinden hemen sonra gelir, sekiz ay devam eder ve bu müddet zarfında radyolarda alaturkanın icrası yasaklanır. Ancak bu yasak resmî şekilde değil, bir bakanın sözlü talimatıyla konmuş ve daha sonra bizzat Atatürk'ün emriyle kaldırılmıştır. Resmî yazışmaları bir tarafa bırakalım, o günlerin gazete kolleksiyonlarında bile yasaklar hakkında dünya kadar haberin çıkmış olmasına rağmen, konu bugüne kadar maalesef ciddî şekilde araştırılmadı, sosyal hayatımızdaki etkileri hiçbir şekilde ele alınmadı ve hadise bazı söylentilerden ibaret kaldı. Bu gazete haberlerinden birini, hâttâ en önemlisini, bu köşede yayınlıyorum: İstanbul Valisi Muhiddin Bey, 1926 Ekim'inde “Alaturka musiki ilga' edildi” diyor. Musikî nasıl “ilga'” edilirse (02.02.2010, Habertürk)...

***

Murat çok haklı, olmadı ve tutmadı bu yasak, sansür.

Günümüzde, Alâeddin Yavaşça gibi pek çok üstat bunun zirvesindeler.

Ben kendisini, eski asistanlarımdan ve Türk Musikîsinde de ustalaşan Adnan Çoban sayesinde ve medyada dinledim, seyrettim. Bu dâhi evlâdımız, eğer benim müdahalem olmasaydı, belki psikiyatriyi de bırakabilirdi. Şimdilerde şirketleşti arkadaşlarıyla ve pek güzel şeyler yapmakta…

Kendisinin şimdiki hâlini http://www.adnancoban.com.tr/biyografi.html adresinden okuyabilirsiniz...

Bekir Sıdkı Sezgin’i sâdece bir kere İstanbul’daki bir vapur seyahatinde görmüş ve kendimi tanıttığımda da büyük hürmet göstermişti. Onu da mel’ûn sigara iptilâsı aldı bizden!


Şimdilerde epey gazelhan ve tekkelerden çıkan (her ne kadar yasaklanmışsa da, fiilen mevcutlar) kişi yanı sıra, konservatuvar mezunu pek çok icracı da bunlardandır.

Yeşim Salkım da konservatuvar mezunudur ve istediği vakit çok güzel Alaturka icra eder…

Bundan sonrası için de en umutlu olduğum şeylerden birisi, hızlı tüketim ve zorla hâlis musikimizi polifonize (çoksesli) etmeye zorlamadan, aynen muhafaza edilmesi ve böyle öğretilmesi.

Bizim musikimizdeki koma sesleri (1/9'luk nüansları) sâdece Flamenko'da ve Ortodokslar, Musevîler gibi cemaatlerin  gibi ilâhilerinde görebilir, dinleyebilirsiniz...

Yoksa mutsuzluk ve umutsuzluğa daha da kapılırız.

Gene bu "eş bulma" programlarına da (kimiz yaptığından bağımsız olarak) RTÜK bir el atsa iyi olabilir kanaatindeyim...

İstikbâl bizi çok daha güzel, yasaksız ve baskısız günlere taşısın dileğimle...

Geçmiş "Sevgililer Günü" de herkese kutlu olsun.

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - İstanbul - 15.02.2015

 

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Cuma, 20 Ekim 2017