Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

İNSANÎ ile BEŞERÎ FARKI ve MUSTAFA

Posted by on in Politik
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2987 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Güzelim Türkçemiz'de menşei ne olursa olsun, çok yakın ama farklı anlamlarda kullanılan iki kelime vardır: Beşerî ve insanî. İkisi de "insana dâir" demekse de, önemli bir nüans (küçük farklılık) mevcuttur.

İnsanî derken "humanitarian" anlamına yakın bir şey kastedilir. Bir kişinin iyi, faydalı, hayırlı ve güzel yanları, yönleri demektir. Meselâ "çok insan bir adamdır" tasviri tek başına kullanılır ve o kişinin iyi, doğru dürüst biri olduğunu anlatır. Bir memlekette tabiî bir âfet vuku bulduğunda insanî yardımda bulunulur. Sevgi, şefkat, merhamet, aşk, fedakârlık, cefakârlık, vefakârlık gibi şeyler insanî özelliklerdir.

Beşerî derken de kişinin nefsanî, hoş olmayan, güzel kaçmayan, hâttâ kötü tarafları kastedilir. Asabîlik, fevrîlik, işrete (alkole) ve şehvete düşkünlük, kumarbazlık, uluorta gaz çıkarmak, korkaklık, salya sümük ağlamak, kibirli olmak, geçimsiz ve yalnız olmak, kindarlık, diktatörlük, gibi şeyleri buraya katabiliriz. "Beşer yaşar da, şaşar da" atasözü buna güzel bir örnektir. Beşerî zaaf denir ama insanî zaaf denmez; insanî çirkinlik denmez ama beşerî ayıp denir. Son zamanlardaki insanlık ayıbı gibi kullanımlar da bu anlamdadır; insanî ayıp demiyorlar.

Mustafa filmindeki bize "insanî yön" diye abartılarak ve çarptırılarak dayatılmaya, yutturulmaya çalışılan şey, olsa olsa, Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk'ün beşerî zaafları veya yönü olabilir.

İşte, bu noktada da mühim bir kırmızı nokta vardır: Tarihe mâl olmuş, milyonların sevgisini ve saygısını, minnetini kazanmış şahsiyetlerden bahsederken "edep yâhû" ilkesi önem kazanır.

Bu deyiş Ahilik'te, tasavvufta ve genel ahlâkta "terbiye ve hürmet, edep ya Allah" anlamındadır.

Memlekette anomi hâkimken, etnik bölücülük ve kaos her tarafı sarmışken, edepsizce bir filme Gâzi'yi beşerî açıdan ele alan ve san'at değeri de, belgesellik kıymeti de nâkıs olan bir filmi çekip sinemalarda oynatmanın ancak sûiniyetle izahı mümkündür, gerisi boş lâf.

Biraz iktibasta bulunalım.

***

Ateş Akaydın'ın İsyanı

Sayın Can Dündar,

Ben Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde yüksek lisans yapmakta olan bir öğrenciyim. Adım Ateş Akaydın.

Atatürk ile ilgili yaptığınız belgeseli üzülerek soyluyorum hiç beğenmedim. Özetle belgeselde rahatsız olduğum konular şunlar:

Öncelikle, Vahdettin'in Atatürk'ü bilinçli olarak vatanı kurtarması için Samsun'a gönderdiği konusundaki iddia hâlen tartışılan, temelsiz ve acık söyleyeyim, Fethullah taraftarları ve Osmanlı sevdâlıları tarafından sıklıkla dile getirilen bir görüştür. Böyle bir konuya belgeselinizin son derece taraflı yaklaşması kanımca çok üzücüdür. Bilâkis, Vahdettin, Atatürk için tutuklama ve idam kararı çıkartılmasına ön ayak olmuş biridir.

İkinci olarak, Mustafa Kemâl'i Atatürk yapan ve en büyük savaşlardan biri Çanakkale Harbi'ne son derece az yer verilirken, Atatürk'ün özel hayatına, özellikle Madame Corinne'e yazdığı mektuplara gereksiz derecede çok yer verilmiştir.

Belgeselinizde Atatürk'ün yüksek ideâlleri ve amaçları etrafında şekillenmek yerine, Atatürk'ün aldığı - ve kanımca alınması Cumhuriyetimiz için hayatî zorunluluk teşkil eden - kimi kararları Atatürk'ün kişiliğine zarar verecek şekilde kullanmanız kabûl edilemez. Özellikle Atatürk'ün Ankara Meclisi'nin açılması sırasında takiyye yaptığını imâ eder şekildeki açıklamalarınız, Atatürk'ün Lenin kozunu oynadığını dile getirirken üstüne vura vura Müslüman ve komünist yoldaşlarım şeklinde ifâdelerin geçtiği gazete kupürlerine özellikle yer vermeniz, üslûp açısından çok üzücüdür ve kullandığınız ifâdeler de Atatürk'ümüzü dinsiz bir Komünist gibi göstermektedir. Bu olaylar ile ilgili gerçekler ve yöntemler ayırt edilebilir şekilde ve düzgün bir üslûp ile sunulabilirdi ama siz bundan gördüğüm kadarıyla kaçınmışsınız.

Atatürk'ün not defterindeki, kendisinin iktidara gelmesi hâlinde bir darbe ile ve zorla sistemi baştan aşağıya değiştireceği konusundaki ifâdelerin pek çok kere vurgulanmış olması, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın liderleri ve silâh arkadaşlarını idama göndermiş olması veya onları bastırmış olması, Mussolini'nin ressamına bir portresini yaptırmış olmasına ve ressamın yorumlarına özellikle yer verilmesi ve Avrupa'da kimi gazeteler tarafından bir diktatör olarak nitelendirilmesine özellikle yer verilmiş olması bence Atatürk'ün kişiliğine hakarettir. Yine aynı dönemdeki gazeteler Atatürk'ün dünya tarihinde bin yılda bir görülen bir dâhi olduğunu beyan etmektedir. Ve sizin çalışmanız, Atatürk'ün bütün dünyanın kabûl ettiği bir dâhi ve gerçek bir lider olduğunu âdeta saklamak ister biçimde seçilmiş gazete kupürleriyle doludur. Bunlar Atatürkümüz'ü sanki bir diktatör gibi göstermektedir! Size soruyorum Sayın Dündar, siz şeriatla ve faşizmle yönetilen bir ülkede Cumhuriyet'i getirmeyi başaran, kadınları sosyal hayata katan, nerdeyse hiç okuma yazma bilmeyen bir halkı 10 sene gibi kısa bir surede okuma yazma bilir hâle getiren kaç tâne diktatör gördünüz? Medeniyet için gerekli yol ve yordamları lûtfen diktatörlükle karıştırmayınız. Siz Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın irticaî faâliyetlerinden bahsettiniz mi? Kubilay olayından ve Atatürk'e gönlünü vermiş diğer Kemâlistler'den bahsettiniz mi? Gerçekten bir diktatörlük ve faşizm örneği görmek istiyorsanız lûtfen bir İran'a bakin bir Mısır'a bakin, Afganistan'a, Pakistan'a bakın. Ve hâttâ hâttâ özellikle AKP iktidarıyla birlikte son dönem Türkiye'sine bakın.

Hele hele Türkiye'mizde Ergenekon gibi eşi kara çarşaflı ve kendisi imam hatipli olan ve adı yolsuzluklara bulaşmış bir savcının yönettiği bir dava varken, Atatürkçü düşünce derneğinin üyeleri, profesörler, emekli komutanlar, Cumhuriyet gazetesi yazarları, Cumhuriyet mitinglerini organize edenler, Cumhuriyet'le yaşıt olan insanlar ve halkın bilinçlenmesine gerçekten yardım eden insanlar haklarındaki suçlama bile netlik kazanmadan ve onlara bildirilmeden tutuklanırken, cezaevlerinde ölüme terk edilirken ve DARBECİLİKLE suçlanırken, sizin çıkıp da Atatürk'e DARBECİ demeniz iğrenç ve acıklı bir benzetme olsa gerek!

Türkiye'nin her gün PKK terörü yüzünden şehit verdiği günümüzde, ülke iç savaşın ve bölünmenin eşiğine gelmişken, o kadar saçmalıkla doldurduğunuz belgeselinizin arasında sanki çok gerek varmış gibi 'Atatürk de Kürtler'e Özerklik verilmesi ile ilgili konuşmuştu' gibi ifâdeler kullanıyor olmanız yangına benzinle gitmek demek değil de nedir Sayın Dündar? Sizin belgeseliniz vizyona girdiği sırada farkında mısınız ki mecliste DTP'liler güzelim ülkemi 25 parçaya bölebilmek için uğraşmaktaydı

Atatürk'ün günde bir şişe rakı bitiren, sarhoş ve yalnız bir adam olarak nitelenmiş olması ve devletin önemli mes'elelerinin tartışıldığı ve Cumhuriyet'in coşkusunun yaşandığı Atatürk'ün sofrasının bayağı ve sıkıcı olarak gösterilmesi de ayrı bir konu...

Sayın Süreyya Ciliv'in ve Turkcell'in sponsorluğunuzu yapmaktan vazgeçmiş olmasına şaşmamak gerek. Zâten bu karar bile nasıl bir manzara ile karşılaşacağımızı işin en başından haber vermişti. Zâten size olsa olsa 'Bizim Üniversitemizde Atatürk'ü bile eleştirebilirsiniz' diyen vakıf üniversiteleri sponsor olabilirdi ve oldu (MKD: Yâhu, Hâlitçiğim, Bilgi Üniversitesi neden kaçırdı bu şerefi, belki Fethoş Belgeseli'ne katılırsınız).

Sonuç olarak ben bu belgeseli izledikten sonra sizi gerçekten çok ayıpladım. Siz benim eskiden tanıdığım Can Dündar olmaktan cıkmışsınız. Bu yapım kanımca sâdece iki maksatla yapılmış olabilir diye düşünüyorum. Ya siz Cumhuriyet'in ve Kemâlizm'in ilkelerine ters düşüp Fethullahçılar'ın, yobazların ve bölücülerin ekmeğine yağ sürer bir hâle geldiniz ya da entellektüel anlamda Türkiye'de vatan sevdâsını, Atatürk sevdâsını yitirmiş kimi san'atçılar ve yazarlar gibi doğru bilinen ve kabûl edilen değerlere radikal ve uygunsuz bir şekilde ters düşüyor olmanın san'at olduğunu düşünmeye başladınız. Şahsen ben Türkiye'nin ikinci bir Orhan Pamuk'a ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum.

Şâyet size Atatürk'ümüze diktatör diyen  o Avrupa'dan veya o Amerika'dan birkaç ay içinde 'Mustafa'dan ötürü ödüller yağmaya başlarsa lûtfen bu dediklerimi hatırlayınız ve özellikle Şevket Süreyya Aydemir'in "Tek Adam'ını Atatürk'ün Nutuk'unu tekrar ve bu sefer anlayarak okuyunuz ve Mustafa'ya Atatürk demeyi öğreniniz!

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ateş Akaydın

***

Benim eksantrik eski Ülkücü ve Türkçü, yeni köklü solcu ve Bilgi'li arkadaşım Hâlit Kakınç gripten dolayı filme gidememiş ama 14 yaşındaki oğlu filmi seyrettikten sonra Atatürk'ü daha çok sevmiş (Yâhu Hâlit, Allah [cc] senden râzı olsun, sâyende çok gülüyorum)! Aynı gazeteden (Akşam'daki) köşesinde Oray Eğin 11 Kasım 2008'de şöyle yazdı:

Paragöz, Romantik ve Sanki Çocuk Kandırıyor

Can Dündar'ın "Mustafasında öne çıkan iki nokta var. Biri Sovyetler Birliği'nden alınan üç kasa altın. Diğeri de Savarona yatının 1 milyon 200 bine alınması. Tarihe baktığımızda Sovyetler'in yardımının sâdece altınlarla sınırlı olmadığını anlayabiliriz, ama belgeselci özel olarak bu kısmı cımbızlamış. Özel olarak parayı vurguluyor yani. Tıpkı Savarona yatının fiyatı gibi. "Yat alındı demiyor, fiyatının altını çiziyor. Ne demek istiyor olabilir? Dönem için çok mu lüks, çok mu pahalı?

Bir belgeselde tarihsel gerçekleri ancak kafası sâdece paraya çalışan bu yöne çekebilir.

Can Dündar'a paragöz demem de boşuna değil. Beyni sadece paraya çalıştığı için yaptığı işler de bu vurgudan bağımsız olamıyor, bunu anladım.

AĞLAYAN ÇOCUĞU AKLAMA KAMPANYASI

Ama ağlayan çocuk her zaman kandıracak birilerini buluyor. Dün, beyhude bir aklama kampanyasının devamı olarak Ayşe Arman ağırlamış romantik paragözü. Pek çoğu bana cevaplardan oluşan bu röportajda, tarih konusundaki bilgisiyle tanınmayan Ayşe Arman'ın bu zaafından yararlanıp filmini temize çıkarmaya çalışmış Dündar. Sonra da "Benim kafam paraya basmaz" gibilerinden bir şey demiş.

Kahkahayı patlattım.

Doğru! Para işlerini karısı Dilek Dündar hâllediyor. Beraber kurdukları şirketin bütün hesapları iyi bir hesapçı olan Dilek Dündar üzerinden gidiyor, bu şirketin iş yapması içinse vitrin olarak Can Dündar kullanılıyor. Kadife sesi ve ağlayan çocuk suratıyla, sempatik sempatik iş adamlarının önüne gidiyor, köşesinde bir şeyler çiziktiriyor, iş bağlıyor. Daha sonra Dilek Dündar tarafından fatura yollanıyor.

Medyada çokça dile getirilen bir iddiaya göre, Diyarbakır Belediyesi'nin tanıtım işlerini de bu şirket yürütüyor ve bağlantıyı kuran bizzat Can Dündar.

GARİH BELGESELİNE 250 BİN DOLAR ÇEKTİ

Hadi onu geçelim, çok kısa süre önce sembolik bir Üzeyir Garih belgeseli yapması için ona giden Alarko'culara 250 bin dolar fiyat çekip, komplike bir bütçe çıkartan da Can Dündar'ın şirketiydi. Çok pahalı bulunduğu için ondan vazgeçildi ve Nebil Özgentürk'e bu iş verildi.

Dikkatimi çeken şeylerden biri de Can Dündar'ın edindiği yeni üslûp. Üçüncü sınıf magazin figürü gibi konuşmuş. Neredeyse Sibel Can gibi, bütün söylemleri herkesi kandırmak üzerine kurulu insanlar gibi cümleleri var: "Beni linç ediyorlar, üzgünüm, ağlıyorum gibi duygu sömürüsü yapan cümleler de sıkıştırılmış araya. (Ekranda, kırmızı çerçevelerin ardından süzülen gözyaşları ve hıçkırıklar da rating yapardı, en kısa zamanda bir haber bülteninde ağlamasını tavsiye ediyorum.)

Yine çocuk kandırır gibi aktardığı olaylardan biri şu: Said-i Nursî belgeseli. Diyor ki "Fethullah Gülen'den para almadım".

Herhalde Hocaefendi kalkıp da elinde bavulla Ankara'daki Dilek Dündar'ın ofisine gidip para getirecek değil.

Meğerse bizim romantik tüccar Said-i Nursî'ye kendi kendine merak salmış.

Kime anlatıyor, kimin bunlara inanacağını düşünüyor acaba? Bütün bir kariyer motivasyonu para üzerine kurulu biri hiçbir şeye kendi kendine merak salmaz ki.

'TAHSİLÂT'I DİLEK DÜNDAR YAPACAK

Bu belgesel de, Can Dündar'ın bütün diğer belgeselleri gibi parası bastırılarak çektirilecek ve o İkinci Cumhuriyetçi yazıları, Fethullahçı Ali Babacan'ı yıkama yağlamalarının karşılığını nakit olarak alacak bizim romantik.

Paraya kafası basmayan Can Dündar yerine de Dilek Dündar tahsil edecek bu belgeselin gelirlerini de.

Tabii Can Dündar'ın sözleri kandırabildiğine mânâlı. Kandırabildiği kadar da kandırsın. Nâçizâne bir tavsiyem, kendini kandırmasın.

***

Şimdi de sahtekârlıktan ve dolandırıcılıktan mahkûm olmuş, üniversiteyi bitirememiş Mehmet Ali Birand namlı kalemin yazdıklarına bakalım:

Gençlerimizi de kendimize benzetmişiz!

Abbas Güçlü'nün Genç Bakış'ını izlerken gençlerimizi de kendimize benzettiğimizi görmek içimi sızlattı. Gençlere de tabulara tapınmayı öğrettik. Onlar da sorgulamadan, klişelere sarılıyorlar. Oysa insan üniversitelilerden kalıpları kıran, yerleşik fikirlere karşı çıkan yepyeni açılımlar bekliyor.

Abbas Güçlü'nin GENÇ BAKIŞ'ı bu hafta rekor kırdı. Zâten dâima ilgi   toplayan bir programdır, ancak bu hafta Can Dündar'ın ünlü MUSTAFA filmini tartıştırdığı için, daha da bir heyecanlıydı.

Bu film hakkındaki görüşlerimi defalarca yazdığım için, burada tekrarlamayacağım. Beni asıl üzen, bâzı öğrencilerin sloganlardan öteye geçemeyen, artık çiğnene çiğnene bıkkınlık getirmiş görüşleri tekrarlamalarıydı. Hani nerede o genç adamın farklı bakışı? Programı izlerken, o acı gerçek bir daha karşıma çıktı. Gençlerimize de, kendimiz gibi, tabulara tapınmayı öğretiyoruz.

Üniversite dediğiniz nedir (MKD: Yâhu, okumadığın şeyin ne olduğunu hangi yüzle anlatacaksın be adam)?

Gençlerin nasıl olmalarını istersiniz (MKD: Aman senin gibi olmasınlar)?

Babalarından, annelerinden daha ileri ve farklı bakan, başka bir dünyanın mensubu olmalarını arzulamaz mısınız?

Nerede... Bizim kuşağımızın küçük birer kopyası konumundalar. Gazete manşetleriyle cümle kuran, bâzı yazarların kullandığı klişelerle konuşan bir gençlik.

Allahtan (MKD: "Allah'tan denir ama MAB ne bilsin) Can Dündar sinirlenmedi ve mütevazi (MKD: CD paralelmiş) yaklaşımıyla gençlere amacını çok iyi anlattı. Onlara âdeta vizyon dersi verdi. Yine de, gecenin geç saatlerinde   televizyonu kaparken içim sızlamadı, değil.

Mehmet Ali Birand

Eh, benim canavar gibi genç dostum Seblâ Kutsal hiç durur mu, 12'den vurmuş MAB'ın alnına:

Seblâ'dan,

Sayın Birand kendisini de Atatürkçü çağdaşlarının içine katıp "gençleri kendimize benzettik" demiş. Biz, Atatürkçü gençler, eski Atatürkçü kuşağa benziyoruz, bu konuda haklı ama kendisini bu "az gelişmiş sınıftan ayırmalı bence. O bizden çok farklı, çok daha başarılı! Biz, eski kuşağa benzeyen gençler olarak, Birand gibi "fileto bireyler olamadığımızdan lüp diye yutulamayız. Kılçıklarımız var. Bu sebepten, "mütevâzi ile "mütevâzı arasındaki farkı bu yaşımızda biliyor olsak bile, kendileri kadar iyi paralar kazanıp, her hafta sonunu bir Avrupa başkentinde geçiremeyeceğimiz aşikârdır.

***

İmdi ve şimdi, insanî hislerle Can Dündar'ı da, Mehmet Ali Birand ve benzeri mahlûkatı da öpüyorum, beşerî duygularımla ne yapmak istediğimi yazmayayım daha iyi!
     Hele hayvanî yönüm bir ortaya çıkarsa.
           Ne siz sorun, ne ben yazayım, ne de tahayyül edeyim.
                 En iyisi bu gece sevgili kardeşim Tâhir'lerde et mangal ve rakı.
                       Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk'ü anar, şerefine kadeh kaldırıp dua da ederiz.

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 11 Kasım 2008 Salı

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Kaan Özsayıner Çarşamba, 16 Ocak 2013

    Hakkında

    Belgesel demiyeceğim değinilen konular belgelere dayandırılmıyor. Sinema diyemiyeceğim zaten çok açık.. Ne olduğu belirsiz, sırf zamanlama itibari ile Mustafa Kemal Atatürk'ü tartışılabilir kılmak için hazırlanmış, kesinlikle iyi niyet taşımayan kişiler tarafından üretilen bir üründür. Pazarlamasını da medya çok güzel yapmıştır. Bu sırada kendilerinden hiç haz etmesemde Koç ailesinin bu filme sponsor olmayı red ettikleri için teşekkür ediyorum.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017