Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

KERKÜK TÜRKLERİ'NİN RUHLARINA EL FÂTİHA

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 3188 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Dün bir dostum bana şu mesajı yolladı: Saddam'ın cep telefonuyla çekilmiş tam asılma sahnesi burada. TV'de kesmişler hep tabii, ama burada tamamını seyredebilirsiniz. Önce hakaretler var. Saddam çok vakur ve tam kelime-i şahâdet getirirken sallandırıyorlar. Düşüşü, ipin ucunda sallanması, gözü açık gidisi ve sâire, hepsini görebilirsiniz: 

http://www.liveleak.com/view?i=863ce7d4a3

Akabinde ekliyor: "O takdirde Öcalan'ı niye besliyoruz" diye düşünüyor o zaman insan!

Saddam kimdi?

Batı emperyalizminin iyice yayılıp İsrail'in de kurulmasını sağlamak için çıkarılan İkinci Dünya Harbi'nden sonra sınırları cetvelle çizilerek ilân edilen bir kukla Arap ülkesinin başkanıydı. Yâni bu adamı oraya ABD ve Avrupa oturttu. Özel Muhafız Ordusu ilk ihânet edenleri oldu (bu kişilerin etnik özelliğini bir araştırın, hiç şaşırmayacaksınız).

Sonra plânlar değişti, Bush ve çetesi oraya demokrasi götürdü(!), kendilerine kafa tuttuğu ve artık işlerine yaramayacağı için ve Sünnî Şiî çatışmasını körüklemek amacıyla hemencecik astılar. Hem de aşağılayarak, darp ederek. Şimdi Irak'ta üç saf var: Sünnîler, Şiîler ve Kürtler! Türkler'i (Türkmenler'i) katlediyorlar, nüfus kayıtlarını silmek de ilk icraatlarıydı. Alenen Türk soykırımı yapılıyor.

Eğer TBMM kararıyla 60.000 tam teşekküllü Coni'yi kansız barutsuz Türkiye'de "konuşlandırsalardı"? (mevzilendirselerdi), zâten bize de çoktan demokrasi gelmiş olurdu(!) ve şimdilerde Türkiye'de üç saf olurdu: Dinciler, Türkler ve Kürtler!

Aslında yok mu? Var da, henüz Irak'taki vahşet ve dehşet boyutunda değil, dedik ya, çünkü ABD henüz bize demokrasi getiremedi.

Türkiye'nin içinde de bu var esasen; her gün şehit düşen askerlerimiz, öğretmenlerimiz ve diğerlerini kim katlediyor?

PKK!

NEDİR BU PKK?

Marksist ama Kürt ırkçısı bir terör örgütü!

Başkanı kim? Abdullah Öcalan diye biri.

Kim bu kişi?

http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1134 web mekânından özetle cevabını verelim:

Abdullah Öcalan 1948 yılında Güneydoğu Anadolu'da bir köyde dünyaya geldi. 7 Kasım 1978 tarihinde terör örgütü PKK'yı kurdu. Kısa bir süre sonra Suriye'ye geçen Abdullah Öcalan, örgütün kanlı eylemlerini buradan yönetmeye başladı. Kandırdığı gençler bölücü terör örgütü adına eylem yaparken, Öcalan savaş alanına hiç inmeden oturduğu yerde rahat bir hayat sürdü.

Türk Güvenlik Güçleri'nin düzenlediği bir operasyonla Kenya'da kıskıvrak yakalanan terörist başının üzerinden sahte bir Kıbrıs Rum Kesimi pasaportu çıktı. Eli kanlı terör örgütünün başı, Türkiye'de, İmralı Cezaevi'nde yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı, bu idam cezası Yargıtay tarafından 25 Kasım 1999 tarihinde onandı.

İlk başlarda MİT için Öcalan Kürt Millîyetçisi veya Kürtçü bir akımın lideri değildi. O dönemin (1970/1979) MİT raporlarına baktığınız zaman görürsünüz, Öcalan dosyalara uzun süre sol faâliyetleri nedeniyle girmişti. Aşırı solcu bir Kürt olarak nitelendirilirdi. Fazla da önemsenmezdi. Zâten Kürt hareketleri 1970'lerde Kürtçülükten ziyâde sol faâliyetler çerçevesinde ele alınırdı. İzlenirler, ne yaptıkları bilinir, ancak genelde solun içinde bulunduklarından dolayı, bu yönleri ön plâna çıkarılırdı. Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler.

ÖCALAN'In HAYATININ  VE KÜRT AYRIMCILIĞININ KISA HİKÂYESİ:

GİRİŞ

Türkiye 12 Eylül 1980'e dayandığında, sol orijinli terör örgütlerinin yanında özellikle Doğu bölgesinde ismini yeni yeni duyurmaya başlayan Ala/Rızgari ve Apocular gibi birkaç yasadışı grup ufak tefek dikkat çekmeye başladı. Bu grupların ortak özelliği, "Kürtlük" unsuru üzerinde durmalarıydı.

Ala/Rızgari grubu, 80 öncesinde yayınlanan Rızgari dergisinin etrafında toplanan kişilerden oluşuyordu.

PKK, 1978'de Lice'nin Fis köyünde kuruluşunu ilân edip, oluşturulan Merkez Komite etrafında örgütlenmesine karşılık, bu grup Apocular olarak biliniyordu.

Öcalan'ın en yakın arkadaşlarından Haki Karel, 1977'de Gaziantep'te öldürüldü. 1979'da ise Elazığ ve Diyarbakır'da, "Apocular"a önemli bir darbe indirildi. Geniş tutuklamalar yapıldı, Merkez Komite üyesi Şahin Dönmez de tutuklandı.

Bu sırada Abdullah Öcalan'ın izine de Diyarbakır'da ulaşıldı. Bir güvenlik yetkilisi, olayı şöyle anlatıyor: "Öcalan, Kesire Öcalan ile birlikte Diyarbakır'da Günaydın Apartmanı'nda kalıyordu. Polis yerini tespit etti. Millî İstihbarat Teşkilâtı da biliyordu. Ancak, hemen baskın yapılıp alınması yerine, izlenip bir örgütsel faâliyet sırasında tutuklanması düşünüldü. Eğer o sırada gözaltına alınsaydı bir süre sonra serbest bırakılırdı.

Kesire Yıldırım ile 24 Mayıs 1978 günü Ankara'da evlenmişlerdi. Belki de o tarihlerde fazla önemsenmediğinden yeterince izlenmediği için Öcalan, 1979 Temmuz'unda izini kaybettirip Urfa üzerinden Suriye'ye kaçmayı başardı.

İlginçtir, Öcalan, bu tarihte asker kaçağıydı. Onun karanlık ilişkilerini çözmeye çalışan Uğur Mumcu, Kürt Dosyası kitabında şunları yazıyor: "Askerlik Şubesi Öcalan'ı adım adım izliyordu. 26 Temmuz 1977 günü yeniden son yoklama çağrı pusulası göndermişti. Ancak Öcalan izini kaybettirmeyi başarmıştı. Bu yüzden son çağrı pusulası kardeşi Mehmet Öcalan'a tebliğ edildi. 26 Eylül 1978 gününden sonra da son yoklama kaçağı olarak aranmaya başlandı. Öcalan o günlerde Diyarbakır'daydı. Diyarbakır'ın Ofis Mahallesi'nde eşi Kesire ile Günaydın Apartmanı'nda kalmakta; evde günlerce kitap okumaktaydı.

Peki, o dönemde güvenlik birimleri Apocular'ın lideri Abdullah Öcalan'a nasıl bir teşhis koymuştu? Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi iken 12 Mart 1971 muhtırasından sonra, tutuklanıp Mamak Askeri Ceza Evi'ne konulmasından sonra kazandığı sakıncalı kimliğe rağmen izini kaybettirmesi yalnızca güvenlik birimleri arasındaki eşgüdüm eksikliğinin bir sonucu muydu?

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılarının İmralı iddianamesinde şöyle denildi: "Mayıs 1979 tarihinde PKK Merkez Komitesi Üyesi ve Örgütlenme Genel Sorumlusu Şahin Dönmez ile birlikte Elazığ Bölge Komitesi üyelerinin büyük çoğunluğunun yakalanması örgütte paniğe yol açmıştır. Şahin Dönmez'in itirafları ile birlikte güvenlik kuvvetlerinin başlattığı bir dizi operasyon nedeniyle Abdullah Öcalan, Diyarbakır'da saklanmakta olduğu evde yakalanmaktan son anda kurtulmuştur."

ÖMERLİ'DEKİ ÇOCUKLUĞU

Öcalan ile ilgili giriş bölümünde yer alan sorulara sağlam cevaplar alabilmek için, onun hayata gözlerini açtığı Ömerli köyüne kadar uzanmak gerekiyor. İmralı Mahkemesi'ne verdiği 81 sayfalık savunmasında çocukluk yıllarını şöyle anlatıyor: "Yoksul, aşiret özelliğini yitirmiş dar bir köylü âilesi içinde Cumhuriyet'in, başka bir köyde de olsa her gün yayan gidip geldiğim bir ilkokulunda okudum. Çevremiz köyleri yarı Kürt yarı Türk nitelikteydi. Âilem anam tarafından Türkmen diyebileceğimiz bir komşu köy kökenliydi. Türkçe/Kürtçe birlikte konuşulabiliyordu... Tepkim, feodal âile bağlarınaydı. Denebilir ki, ilk isyanım bir çocuğun beklentilerine cevap vermekten çok uzak âile ve köy yapısına karşı gelişti... Erken yaşlarda âile ile önemli bir kavga ile büyük bir gözyaşı içinde hüngür hüngür ağlayarak köyden koptum. O dönemde beni tanıyan köylüler bir yandan karıncaezmez, diğer yandan her yılan bulduklarında çağırdıkları bir yılan avcısı olarak tanırlardı... Üniversite son sınıfa kadar ilk ondan aşağı hiçbir zaman düşmedim. Liseye kadar dinin etkileri vardı. Yetmişlerde solculuğa ve o dönem Kürtçülüğü'ne ilgim gelişti. Kişi olarak müminceydim..."

Liseyi 1966-68 döneminde Ankara'da Tapu Kadastro Lisesi'nde okudu. Öcalan, Uğur Mumcu kadar PKK hareketi üzerine kafa yoran, iki kez Bekaa Vadisi'ne gidip kendisiyle konuşmalar yapan Mehmet Ali Birand'a lise yıllarını daha da açıyor:

"20 yaşlarında ya vardım, ya yoktum. Çok pasif bir durumdaydım. Ankara'nın da verdiği çelişkiler içinde biraz da muhafazakâr bir yapıdaydım... Necip Fâzıl Kısakürek'in konferanslarına gider, bayağı da etkilenirdim. Daha çok burjuva felsefesi ile ilgileniyor, bu tip yazar ve kitaplarını okuyordum. Bir yandan da Maltepe Câmii'nde namaz kılardım. Din ile felsefenin yer değiştirmeye başladığı bir dönemdi... 1969'da meslek okulunu bitirdim ve hemen ardından Diyarbakır'da kadastro memurluğu yaptım. İşte her şeyin dönüm noktası 1970 tarihidir. O sıralarda elime Sosyalizmin Alfabesi diye bir kitap geçti. Kitabı okuduktan sonra her şey değişti..." (Apo ve PKK, Mehmet Ali Birand, sayfa, 79, 80).

Diyarbakır'daki görevinden, Bakırköy Tapulama Müdürlüğü'ne atanıp İstanbul'a geldi. 1971 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırdı. Öcalan aynı yıl Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne yatay geçiş yaptı. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından, Mahir Çayan'ın öldürülmesi ve Deniz Gezmiş'in tutuklanması üzerine okulda başlayan boykot eylemlerine o da katıldı, sol yumruğunu havaya kaldırıp, "Bağımsız Türkiye" diye bağıranlardan biri de oydu. 8 Nisan 1972'de gözaltına alındı, Mamak Askerî Ceza Evi'ne konuldu. Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi'nce üç ay hapis cezasına çarptırıldı, davanın sonuçlandığı tarihe kadar yaklaşık yedi ay cezaevinde yattı.

Cezaevinden çıkmasından son sınıfa gelinceye kadar hem öğrenciliğini sürdürdü, hem de sol hareketlerden yavaş yavaş ayrılıp yine sosyalist eksende Kürtçü bir çizgiye yöneldi: "Kısa bir süre Türkiye soluyla birlikte hareket etmemle birlikte 1973 baharında bir grubun faâliyetine öncülük ederek PKK hareketinin temelini atmada önemli rol oynadım. 1975'te Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği başkanlığı yaptım. PKK programını 78'de kaleme aldık. 79 Temmuz başlarında Ethem Akçan'la Suruç üzeri Suriye ve Lübnan'a Filistinlilerin yanına geçtik..."

AŞIRI SOLCU BİR YARI-KÜRT

İşte 1979'a kadar kişisel hikâyesi satır başlarıyla böyle olan bir Abdullah Öcalan'dan söz ediyoruz. Bu Öcalan 12 Eylül'ün geniş güvenlik önlemleri alınan atmosferinde üstelik yakından da izlenirken Suriye'ye kaçmayı nasıl başarmıştı?

Millî İstihbarat Teşkilâtı'nın Öcalan'a yaklaşımı bir yetkilinin ağzından şöyleydi: "MİT için Apo Kürt Milliyetçisi veya Kürtçü bir akımın lideri değildi. O dönemin (1970/1979) MİT raporlarına baktığınız zaman görürsünüz, Öcalan dosyalara uzun süre sol faâliyetleri nedeniyle girmişti. Aşırı solcu bir Kürt olarak nitelendirilirdi. Fazla da önemsenmezdi. Zâten Kürt hareketleri 1970'lerde Kürtçülük'ten çok sol faâliyetler çerçevesinde ele alınırdı. İzlenirler, ne yaptıkları bilinir, ancak genelde solun içinde bulunduklarından dolayı, bu yönleri ön plâna çıkarılırdı. Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler". "MİT Öcalan'ı 1977'den itibâren yakından izlemeye başlamış, üstelik kontrol altında tutmak için çok yakınına kadar elemanlar görevlendirilmişti; verdiğimiz dosyalar dolusu bilgiler oldukları yerde kaldı veya devlet harekete geçtiğinde o kadar geç olurdu ki, kimseyi bulamazlardı. Kısacası, devlet oluşumların farkına varamadı. Biz biliyorduk; ancak, sesimizi duyuramıyor ve çarkları çeviremiyorduk." (Apo ve PKK; sayfa 99, 100). İlginçtir ki, emperyalizme karşı "savaşım" veren bu solcu-komünist gruplar Kürt ırkçılığına hep sıcak bakıyorlardı (hâlâ da öyledir); buna mukabil, Türk'ü ve Türkçülük'ü dâima düşman görmüşlerdir (hâlâ da öyledir). Hâttâ, "solcu" olup da "Kürtler'e özgürlük" dememek dışlanma, yerine göre dayak yeme sebebiydi (hâlâ da öyledir).

Öcalan ise sıkıyönetim altında polisin, MİT'in ve askerin elinden kurtuluşunu şöyle anlatıyor: "3 Haziran'da yine bir toplantımız olacaktı. Bir gece öncesinden Pilot Necati tutturdu, 'Yarın nerede toplanacağız?' demeye başladı. Yanımızda Kemâl Pir de vardı. Kemal 2 Haziran gecesi eve yaklaşırken yakalandı. Üstü aranınca silâh bulundu... Ertesi sabah da biz eve gideceğiz. Gitmeden önce tesadüfen birini yolladım. Git bak eve, dedim. Dönünce, abi evin her tarafı çembere alınmış, dedi. Şans eseri kurtuldum. Üç dört tâne kirli silâh vardı. O silâhlarla yakalanacaktık. 30 yıl cezası var. Sonradan haber aldık. Baskını Özel Harp Dairesi yapmış. Mustafa Karasu içeri alındı. Üç de silâh yakalandı. En azından yedi yılım gidebilirdi." (Apo ve PKK, sayfa 88)

Öcalan, Suriye'ye kaçış öncesi faâliyetlerini anlatırken, kendisine yanaştırılan casuslara rağmen güvenlik birimlerine yakalanmayışını, sürekli olarak kendisinin başarısı olarak gösterdi ve bunu örgüt içinde de bir propaganda aracı olarak kullandı.

Öcalan, Mahir Sayın ile yaptığı konuşmaları içeren Erkeği Öldürmek kitabında "casuslar" olarak karısı Kesire Öcalan ve Pilot Necati (Necati Kaya)'yı gösteriyor. Ona göre CHP geleneğinden gelen ve Kürt kökenli olan bir âilenin çocuğu olarak Kesire Öcalan kendisi ile bilerek tanıştırıldı. Yine Pilot Necati de, Kürt kökenli olması sebebiyle pilotluktan atıldığını ileri sürerek kendisine yanaştı; ama o da MİT'in bir tuzağıydı. Öcalan, Pilot Necati'nin ilk kadın pilot Sabiha Gökçen'i öldürme teklifinde bulunmasını ve bâzen örgüte yüklü miktarda paralar sağlamasını, "örtülü ödenekten bunun için paralar sonuna kadar gözden çıkarılır. Bize de biraz nem'ası kaldı" iddiasını ileri sürerek açıklıyor. Öcalan'a göre Ankara'da görünüşte kontrol altındaydı; Urfa ve Diyarbakır'a geçtiğinde ise bu kontrol güçleşti. Nihâyet Urfa'da çemberin daraldığını ve öldürüleceğini hissedince de sınırı geçerek Suriye'ye gitti.

SİVRİLENLERE MİT DAMGASI

Öcalan bu "MİT kontrolü" korkusunu hep yaşadığı gibi, örgütte sivrilme istidadı gösteren birçok önde gelen ismi "MİT ajanı" kulpuyla tasfiye etti. Bunların başında Kesire Öcalan, Mehmet Cahit Şener, Ali Çetiner, Hüseyin Yıldırım, Şemdin Sakık, Resul Altınok, Abdullah Kumlu, "Kör Cemal" kod adlı Halil Kaya, "Baran" koduyla bilinen Cihangir Hazır, Abdullah Ekinci, Osman Tim, "General Zinnar" kod adlı Alaattin Kanat geliyor.

1970'li yıllarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarını protesto için Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde yapılan "boykot eylemleri"nin öncülerinden biri olması sebebiyle güvenlik birimlerinin yakın takibindeydi. Bu eylemler üzerine kısa süreli olarak gözaltına da alınan Öcalan, Güneydoğu kökenli bir isim olması ve sivrilmesi sebebiyle, sürekli olarak MİT tarafından kontrol altına alınmak istendiği hezeyanı ile yaşadı.

NE BEBEK DEDİ NE DE ARKADAŞ

Daha önce bahsedildiği gibi, 27 Kasım 1978 günü Diyarbakır'ın Lice İlçesi Fis Köyü'nde toplanan Abdullah Öcalan ve birkaç arkadaşı PKK'yı kurdular. Daha sonraki tarihlerde bu toplantıyı PKK'nın birinci konferansı olarak kabûl ettiler. Ancak aradan geçen 20 yıl içerisinde Abdullah Öcalan, birlikte yola çıktığı neredeyse bütün arkadaşlarının ölüm emrini verdi. Öcalan'ın acımasız katliamcı kişiliğini görmek için onun yıllarca birlikte hareket ettiğini yakın arkadaşlarının ölüm emirlerini nasıl kolaylıkla verdiğine ve kundaktaki çocukları hunharca öldürttüğüne bakmak yeterlidir.

Birinci kongresini 1981'de yapan PKK, ikinci kongresini dört yıl sonra Suriye'nin Ürdün sınırı yakınındaki bir kampta yaptı. Altı gün süren bu toplantıda Öcalan örgütün Avrupa sorumlusu ve Merkez Komite üyesi Resul Altınok'u "MİT ajanı" ilân etti. Öcalan daha sonraları yakın arkadaşlarını tasfiye ederken onlara hep bu ajanlık kulpunu taktı ve örgüt tabanının da bu şekilde gözünü boyadı. Öcalan, 1980'de PKK'nın Merkez Komite üyesi ve Urfa bölge sorumlusu Abdullah Kumlu'yu hapsetti. Hapisten kaçan Kumlu, Suriye Gizli Servisi'nin yardımıyla yakalanarak PKK'ya teslim edildi ve öldürüldü. Öcalan bu sıralarda PKK'nın çekirdeğini oluşturan Kürdistan Devrimcileri grubundan Mehmet Uzun, Ali Yaylacık ve Ahmet Ballı'yı da MİT ajanı oldukları gerekçesiyle öldürttü.

HEP HEZEYAN

İşte, Öcalan'ı PKK Merkez Komitesi üyesi yakın arkadaşları için ölüm tuzakları kurmaya iten psikopat ruh hâli bu yıllarda şekillendi, 1979'da Suriye'ye geçti. Gencecik çocukları dağlara sevk eden Öcalan, Ankara'dan ayrıldıktan sonra Diyarbakır ve Urfa'da yalnızca dokuz ay kalabildi, çareyi kaçmakta buldu. Öcalan'ın tasfiye ettiği isimlerden Mehmet Şener, kendisi gibi örgütün önde gelen isimlerinden olan Mustafa Karasu'ya 28 Haziran 1991 günü Zaho'dan gönderdiği mektupta Öcalan'ın bu çelişkisini şöyle anlatıyor:

"Ne yazık ki Karasu, Ortadoğu'nun labirentlerinde siyaset üretiyor diye övündüğümüz Apo, Ortadoğu'nun labirentlerinde can telâşına düşmüş. Bizler ağaçtan ormanı görmeyecek körler olamayız... Apo bizi kaçmakla suçluyor. Önderimiz, çok tatlı konuşuyor. Bizi savaş siperlerinden alıp tutuklayacak ve her türlü zoru da öngören bir plânla, bize ajanlık dayatacaksın ve biz de öyle duracağız, sana boyun eğeceğiz. Biliyor musun Karasu, sevgili önderimiz diyor ki, 'Siz Kürdistan dağlarının kıymetini bilmiyorsunuz, insan orada bir ordu saklar, bir ordu kurar.' Çok doğru söylüyor tabii. Ama şehitlerimize küfredecek kadar saygısızlaşan sevgili önderimiz bir türlü lûtfedip dağlarımıza gelip orduyu kurmuyor. Her nedense kardeşini de göndermiyor. Fidel ve Raul Kastro'ların kulakları çınlasın, bizimkiler uzaktan kumandalı çalışmanın rahatlığını keşfetmişler. Sevgili önderimiz diyor ki, 'Benim ülkeye gelmem provokasyon olur, çünkü düşman bütün gücüyle beni yok etmek için size yüklenir.' İnan Karasu, onun ülkeye gelmesini isteyen yok, kendi pisliğini bize bulaştırmasın yeter. Bizi savaştan kaçmakla suçlayanlar, savaşa lütfetsinler. Mao'nun silâhı sırtından düşmedi. Fidel en önde savaştı. Ho Şi Minh, Vietnam dağlarını ana karargâhı yaptı, önderlik budur."

1978'deki toplantıdan sonra 1990'da Bekaa Vadisi'nde ikinci konferansını yapan PKK'nın bu toplantısının genel sekreterliğini Mehmet Şener yaptı. Kongrede PKK'nın demokratikleşmesinden söz eden Merkez Komite üyesi Mehmet Şener, Baran kod adıyla bilinen Cihangir Hazır ile birlikte tutuklandı. Ancak Şener ve Baran, arkadaşları tarafından kurtarıldılar. (Bu isimler daha sonra PKK/Vejin hareketini kurdular). Ancak Mehmet Şener kısa bir süre sonra Kamışlı'da Öcalan'ın emriyle öldürüldü. Şener ve karısı Peşmergeler'in arasından alınıp infaz edildiler. Şener'i destekleyen Mustafa Puşa da karısı ile birlikte öldürüldü.

ÖNCE AJANLIKLA SUÇLUYOR SONRA DA ÖLDÜRÜYORDU

PKK'nın üçüncü kongresinde Öcalan'ın bütün yetkilerini aldığı Abdullah Ekinci intihar etti. Kesire Öcalan ve Ali Çetiner örgütten kaçtılar. Üçüncü kongrede 10 militan daha MİT ajanı oldukları gerekçeleriyle öldürüldüler. Öcalan'a kadın temin etmekle yükümlü militan olduğu ileri sürülen (PKK; Emin Demirel, GHMD yayını) Hasan Bindal, Öcalan'ın yakın arkadaşı Şahin Bilgiç tarafından kazaen öldürülünce, Bilgiç'in kaderi de kurşuna dizilmek oldu. Örgütün Botan bölgesi sorumlusu Kör Cemal kod adlı Halil Kaya 1987'de kurşuna dizildi. Öcalan 1991'de Botan'ın yeni bölge sorumlusu Nizamettin Taş'ı üç ay hapsetti. Parmaksız Zeki kodlu Şemdin Sakık, Botan bölgesi sorumlusu oldu. Ancak Şemdin Sakık'ın da daha sonra Apo ile arası açıldı ve örgütten koptu. Sakık çâreyi Türk güvenlik birimlerine sığınmakta buldu. Eğer Sakık, Genelkurmay'a bağlı özel kuvvetlerin operasyonuyla Kuzey Irak'tan getirilmeseydi muhakkak ki o da MİT ajanı suçlamasıyla Apo'nun ölüm tuzağına girecekti.

PKK'nın İstanbul ve Marmara Bölge Sorumlusu Osman Tim de, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılanırken 1992'de Sağmalcılar Cezaevi'nde boğularak öldürüldü. Gerekçe yine aynıydı, işbirlikçi olmak ve örgüte ihanet etmek. İsmi Susurluk olayları ile de gündeme gelen General Zinnar kod adlı Alaattin Kanat da Öcalan ile yollarını ayırdı ve itirafçı oldu. PKK'nın üst düzey sorumlularından olan Kemal Burkay 1981'de örgütten ayrılırken Atina temsilcisi Avukat Hüseyin Yıldırım da Öcalan'dan ayrıldı. Avukat Yıldırım, Öcalan'ın ölüm tuzağından yaralı olarak kurtuldu.

Bu tablo, yüzlerce kanlı eylemin emrini veren, 30 bin insanın kaatili, bu sayının çok üstünde PKK militanının da ölümüne sebep olan katliamcı bir kişinin psikopat ruhunu sergiliyor. Mehmet Ali Birand ile yaptığı konuşmada, "Kabaca söylemek gerekirse PKK kadrolarının dörtte biri tasfiye edildi. TC'nin bize verdirdiği kayıplardan daha fazla kayıp verdik" sözleri de canını kurtarmak için köşe bucak kaçan, kafası hezeyanlarla dolu bir kişiliğin yansımaları.

TAM BİR EGOİST

Bu kirli ruhun ölüm tuzağından kurtulamayan PKK Merkez Komite üyesi Mehmet Şener, Mustafa Karasu'ya gönderdiği mektubunda bu kişinin gerçek yüzünü şöyle sergiledi:

"Bizi dışlamanın ilk adımlarını Apo attı. Dördüncü kongrenin üstünden 20 gün geçmeden ben ve Baran arkadaşın görevleri 25 kişilik Merkez Komite'nin beş üyesinin katılmış olduğu toplantıyla Apo'nun tâlimatı üzerine donduruldu ve soruşturmaya alındık. İlginç bir tesadüf olup olmadığına sen karar ver Karasu... Apo'nun plânına göre bana bir itiraf yazdırılacak ve bu itirafta ajan olduğumu, ajanlığımın cezaevine girişle başladığını, cezaevinde gizli şâhin rolü üstlendiğimi, direnişleri kırdığımı, direnenleri kendi erkimin altına aldığımı, cezaevinde direnişleri liberalizme çektiğimi söyleyeceğim. Dışarıdaki görevimin de Apo'yu temizlemek, tasfiye etmek olduğunu açıklayacağım ve af dileyeceğim. Yüce Apo da insafa gelip beni kazanma adına ya af edecek veya ben mazlumlara ihanet eden birini affetmem kahramanlığı taslayıp bir ajanın işini bitirecek. İş bununla bitmiyor tabii, ben ajanlığı kabûl ettikten sonra cezaevindeki tüm kadrolar özeleştiriye çekilecek. Çünkü hepsi ajan Şener'in etkisinde kalmışlar. Tabii, ajan Şener'in en fazla etkisinde kalan da Mustafa Karasu ve Sakine Cansız arkadaşlardır. Bunu her gün Apo vaaz ediyor. Tabii sebepsiz değil, Karasu da Sakine de Apo'nun popülaritesini rahatsız edecek kadar saygın arkadaşlar oldular. Oysa Apo kendi dışında bir kişilik kabûl etmiyor."

30 Haziran 1999/ Fuat Akyol-Zaman

SUİKASTLER

Palme, İsveç güvenlik birimlerine talimat vererek, Kemal Burkay ile bağlantılı olan Kürt gruplar dışındakilere sert tavır gösterilmesini istedi. İsveç polisi Kemal Burkay ile de bağlantı kurarak, PKK yandaşlarına karşı sert önlemler aldı. Bir kısmını tutukladı, bir kısmını da sınır dışı etti. Palme bu talimatıyla Öcalan'ın ölüm listesine de girmiş oldu. 28 Şubat 1986 günü eşiyle birlikte sinemaya gitmişti. Sinema çıkışında evine doğru yürürken bir PKK militanının kurşununa hedef oldu.

"Şemdin Sakık gibi Kör Cemal gibi Şahin Bilgiç gibi Cemil Işık gibi PKK'da yönetimi ele geçirenler baskılarını ve eylemlerini bölge halkı üzerinde yoğunlaştırdılar. Ben bunlara karşı koydum hatta bu şekilde eylemleri gerçekleştirenlerden bazıları Kör Cemal, Halil Kaya, Cemal Işık, Şahin Baliç gibilerini cezalandırdım. Şemdin Sakık'ı da cezalandıracaktım; ancak tutuklu bulunduğu sırada elimizden kaçtı."

Bu sözler PKK başı Abdullah Öcalan'ın savcılık ifâdesinden alındı. Öcalan, geride bıraktığı vahşet dolu kanlı mirastan kendisini soyutlamak amacıyla, özellikle bölge halkına yönelik saldırıların sorumluluğunu, "Avare çete grupları" dediği bu "Eyâlet komutanları"na yüklemeye kalkıştı. Öcalan aynı tavrını İmralı duruşmalarında da sürdürdü. 1987'den itibâren doruk noktalara çıkan PKK vahşetinden kendini sıyırmaya kalkıştı. "Aslında ben hep barışçı çizgideydim; ancak PKK'yı Susurluk benzeri çeteler sarmıştı. Bunlara karşı koyamadım" biçiminde sözler kullandı.

Peki, gerçekte durum böyle miydi, Şemdin Sakık, Kör Cemal gibi kişiler nasıl eyâlet komutanı olabilmişti?

PKK'nın 1978'de Lice'nin Fis köyünde yapılan kuruluş kongresinin ardından, silâhlı mücadeleye başlama kararı dört yıl sonra 1982'de Suriye'nin Ürdün sınırına yakın bir Filistin kampında yapılan ikinci kongrede alındı (25 kişilik Merkez Komite Fis toplantısında belirlendi. Öcalan, Marksist örgütlenme modeline uygun olarak PKK'nın genel sekreteri yapıldı).

Bu tarihlerde bilinen tek silâhlı saldırıları 1979'da Adalet Partisi Şanlıurfa milletvekili Mehmet Celâl Bucak'ın evine yapılan baskın oldu. Bu baskında Celâl Bucak hafif yaralanırken sekiz yaşındaki oğlu hayatını kaybetti.

1984'te Eruh ve Şemdinli'de askerî birimlere yapılan saldırılar, PKK'nın hiçbir sınır tanımayan silâhlı saldırılar yapma kararı aldığı ikinci kongre sonrasında başladı. Bu saldırılarda sivil veya asker fark etmiyordu.

Ancak, 1985 yılı boyunca ve 86 başlarında örgütün silâhlı saldırılarında belirgin bir durgunluk yaşandı. Çünkü sivil hedeflere de yönelen vahşice saldırılar Merkez Komite üyelerinin büyük bölümü tarafından benimsenmiyordu.

TASFİYE HAREKÂTI

1980'li yılların ortasında katliamcı kişiliği giderek belirginleşen Öcalan, "savaşmıyorlar" dediği örgütün önde gelen bütün isimlerine yönelik ilginç bir tuzak hazırladı. Avrupa merkezlerinde ve Türkiye'de bulunan bu isimleri "3. kongre" için Ekim 1986'da Lübnan'daki Helvi kampına çağırdı (daha sonra Helvi kampına, 28 Mart 1986'da Şırnak'ın dağlık kesiminde öldürülen PKK Merkez Komitesi Üyesi Mahsun Korkmaz'ın ismi verildi).

PKK'nın Avrupa temsilcilerinden Çetin Güngör gibi bâzı isimler, Öcalan'ın bu âni davetinden kuşkuya kapılarak bu kongreye gitmezken, aralarında Kesire Öcalan'ın da bulunduğu önde gelen isimler bu tuzağa düştüler ve hapsedildiler. Öcalan, yine Marksist terör örgütlerinin yapısına uygun olarak hapsettiği bu üst düzey yöneticilerden "özeleştiri" istedi. Günlerce tutuklu kalan bu isimler yüzlerce sayfalık özeleştirilerini yazdılar. Örneğin Merkez Komite üyelerinden biri tam 930 sayfa öz eleştiri yazarak, "ben bir siyasî fâhişeyim" dedi (bu tâbiri daha sonra Binbaşı Ahmet Cem Ersever, Kuzey Iraklı Kürt liderlerden Celâl Talabani için kullandı).

İlginçtir, Abdullah Öcalan'ın karısı Kesire Öcalan da 300 sayfaya ulaşan bir özeleştirisini yazdı. Ancak, bu özeleştirisinde bazı hatalarını kabûl etmekle birlikte, Öcalan'ın karşısında en başı dik duran da o oldu.

Sonuçta Öcalan bütün bu önde gelen isimlerin "rütbelerini" söktü, diğer anlamıyla bunları tasfiye etti. Bu isimlerin yerine ise daha sonra büyük katliamlar gerçekleştirecek olan Halil Kaya, Şah İsmail Al, Şemdin Sakık, Nizamettin Taş, Halil Ataç, Haydar Altun, Şahin Balıç, Cemil Işık, Şehmus Yiğit, Müslüm Durgun ve Cihangir Hazar gibi isimleri getirdi. Bunları "eyâlet komutanı" yaptı. Aslında, PKK'nın en başta bölge halkına zarar veren vahşet düzeyindeki katliamları işte bu "eyâlet komutanları"nın dönemiyle başladı.

Öcalan, 3. kongredeki konuşmasında, "en kısa zamanda asker sayımızı 10 binden 50 bine çıkaracağız" dedi. Örgütün terör eylemlerini yürütecek silâhlı güçlerini oluşturan Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu anlamına gelen ARGK bu kongrede kuruldu.

Rütbeleri sökülenler de yine örgütün iç işleyişine uygun olarak örneğin "er" statüsüne indirilip, yeni atanan bir "komutan"ın yanında göreve gönderildiler. Kesire Öcalan da böyle bir görev için Avrupa'ya gönderildi; ama gidiş o gidiş oldu. Kesire, bu tarihten sonra PKK'nın "ölüm listesi"nin en başında yer aldı (Kesire Öcalan, PKK'nın eski Avrupa sorumlusu Hüseyin Yıldırım ve Merkez Komite eski üyesi Mehmet Cahit Şener, örgütten kopmalarından sonra Vejin [Diriliş] örgütünü kurdular).

PALME CİNAYETİ

PKK'nın Avrupa temsilcilerinden Çetin Güngör, Öcalan'ın tuzağına düşmeyen isimlerden biriydi. 3. Kongre'ye katılmak üzere Bekaa Vadisi'ne gitmedi. Ama Öcalan'ın onu affetmesi mümkün değildi. İsveç'te bulunduğu sırada bir sinema salonunda kafasına sıkılan kurşunlarla öldürüldü.

İsveç'te daha çok Kemal Burkay yönetimindeki ılımlı sayılabilecek Kürt gruplar üslenmişti. O tarihe kadar PKK yandaşları da rahatlıkla bu ülkede kalabiliyordu. Ancak, Çetin Güngör cinayeti ve onu izleyen bâzı şiddet hareketleri İsveç Başbakanı Olof Palme'nin dikkatini çekmeye başladı.

Palme, İsveç güvenlik birimlerine tâlimat vererek, Kemal Burkay ile bağlantılı olan Kürt gruplar dışındakilere sert tavır gösterilmesini istedi. İsveç polisi Kemal Burkay ile de bağlantı kurarak, PKK yandaşlarına karşı sert önlemler aldı. Bir kısmını tutukladı, bir kısmını da sınır dışı etti.

Palme bu tâlimatıyla Öcalan'ın ölüm listesine de girmiş oldu. 28 Şubat 1986 günü eşiyle birlikte sinemaya gitmişti. Sinema çıkışında evine doğru yürürken bir PKK militanının kurşununa hedef oldu.

Palme suikastının ardından yalnızca İsveç polisi değil, Türk güvenlik birimleri de araştırma yaptı. O tarihlerde Avrupa'dan Bekaa Vadisi'ne gelen "Faruk" ismindeki PKK elemanı için Öcalan görkemli bir karşılama yapmıştı. Belli ki, iyi bir iş başarmıştı. Birçok örgüt mensubunun ifâdesinden sonra bu esrarengiz Faruk'un eşkali ile İsveç polisinin elindeki bulgular örtüşüyordu. Bu sebeple Türkiye elde ettiği bu bilgileri İsveç'e iletti. Ancak, İsveç polisi başta olmak üzere, hiç kimse bir daha bu militanın izine rastlayamadı.

Öcalan, muhtemelen yine aynı yöntemi denemişti. 1979'da kendisine rehberlik yapıp Suriye'ye oradan da Lübnan'a geçiren Ethem Akçan'ı bir bahaneyle ortadan kaldırttığı gibi, Palme suikastçısı Faruk'un da görevini yapmasından sonra yaşamaması gerekiyordu. Türk veya İsveç polisinin eline geçmesi hâlinde, bu PKK için hiç de iyi olmayacaktı.

Öcalan, İmralı duruşmalarının ikinci gününde, hâkimlerin Palme suikastı ile ilgili sorularına şu cevabı verdi: "Avrupa'da PKK provokatif bir biçimde şiddet eylemlerine karıştırıldı. Olof Palme olayında da bunun etkisi vardır. O dönemde PKK'nın Avrupa temsilcisi Ali Çetiner'dir. Kendisi İsveç polisi tarafından yakalandı. İsveç ve Alman polisi ile birlikte çalıştığı kanısındayım. Yayın organlarında 'PKK üyesiyim' diyerek bu konuda yazılar yazan Olof Palme'yi eleştiren Hüseyin Yıldırım'dır. Kendisi dış ilişkiler sorumlusuydu. Olof Palme'yi tehdit ediyor, 'Başına gelecekleri görürsün' şeklinde sözler sarf ediyordu. Bunlar bana rağmen yaşanan çelişkilerdir. Böyle bir emri ben vermişsem yayınlanmasını istedim, ancak herhangi bir yayınlanma olmadı. Bu bakımdan, benim herhangi bir ilgim yoktur. Örgütten ayrılan PKK Vejin örgütü mensupları bu cinayeti işlemiş olabilir. Vejin örgütü benden ayrılan Kesire Öcalan, Hüseyin Yıldırım ve yakınlarının oluşturduğu bir örgüttür. Bunların geliştirmek istediği bir gruptur. Daha çok yurt dışında faâliyette bulunuyorlar. Bazıları da Kuzey Irak'ta faâliyet göstermiş olabilir..."

Oysa Öcalan'ın ölüm emrinden kaçan Kesire Öcalan ve PKK'nın eski Atina temsilcilerinden Avukat Hüseyin Yıldırım gibi isimlerin Olof Palme'yi öldürmeleri için bir sebep bulunmuyordu. Çünkü bu isimler İsveç'i bir sığınak olarak kullanıyorlardı.

HAYDİ, TEKRAR SADDAM'A DÖNELİM

Saddam bir kukla idi ama zamanla megalomanisi yüzünden hâddini aştı. Batılı "dostlarını" kızdırdı. Üstelik artık Büyük Ortadoğu Projesi için düğmeye basılmış ve alenen hile-i şerriye ile ABD'nin başına eski alkolik, orta zekâlı, itici bir başka kukla Başkan olarak seçilmişti (Amerikalılar buna "Bush was not elected, he was selected" diyorlar. Tercümesi zor).

Yahudi Siyonizmi bunu zâten bekliyordu ama önce bir Hristiyan-Siyonizmi hareketi, akabinde de Hristiyanlık kisvesi altında Tevrat'a hizmet edecek bir mezhep, hâttâ din icap ediyordu. Onun da temelleri ABD'nin kurulduğu yıllara denk düşer: Evanjelizm. Luther'in protestosundan sonra bir grup Protestan din ulemâsı Kitâb-ı Mukaddes'in İncil (Ahd-i Cedîd) kısmını külliyen reddedip, Tevrat (Ahd-i Atik) kısmını Hristiyanlık'ın esası olarak kabûl ettiler. Bu akım ABD'de ve Kanada'da çığ gibi büyüdü ve büyümekte. Bunda Yahudi sermâyedarların ve Moon Tarikatı'nın da büyük katkısı oldu. Hâlen bilinen rakamlara göre ABD nüfusunun %60'ından, Kanada nüfusunun ise %50'sinden fazlası Evanjelist! Avrupa'da bile başlamışlar artmaya. Evanjelistler'le Yahudiler arasındaki tek önemli fark, birinin beklediği Mesih Yahudi olacaktır, öbürününki Hıristiyan İsa /ki, zâten İsa Yahudi olduğu için usûlde sorun yoktur da, İsa dünyamızı hangi dindeki kimliğiyle (Hristiyan mı, Yahudi mi) teşrif edecektir, sorunsal olan bundan ibârettir. Bunu da bekleyip göreceğiz tabii ki! Ortak hedefleri ise Vaâd Edilmiş Topraklar'ı kurtarmaktır.

Bu fikirleri paylaştığım pek çok saf, iyi niyetli Yahudi dostum bana bunların anti-Semitik iftiralar olduğunu söyleyip, İsrail-Amerikan ortak yapımı web mekânlarının adreslerini yolluyorlar. "Ama benim canım kardeşim, Tevrat'ta Kenan Ülkesi'nin târifi gâyet açık, âyetler sarih, bilmiyor musunuz? Tam da Kürtçülük ve BOP oyunlarının sergilendiği yere denk düşüyor" dediğimde neredeyse klişeleşmiş şu cevabı alıyorum: "Siyonizm İsrail'in kurulmasıyla hedefine ulaşmıştır, yok böyle bir şey. Bahsettiğiniz âyetleri de bu konulardan çok iyi anlayan bir Diş Hekimi kardeşime sordum, kesinlikle hayır dedi" Güler misin ağlar mısın! Yâhu, zâten çok da hacimli olmayan ve üslûbu çok sarih olan kendi mukaddes kitabını sen bir açıp okusana kardeşim!

Evanjelizm'in en temel düsturu "ötekilere düşmanlık"tır. Bu "ötekilerin başında da tabii ki İslâm gelmektedir. Zâten İngiliz dominyonluğunun adamları vâsıtasıyla kurulan Vehhabilik mezhebiyle petrol şeyhlerini kucağına oturtmuştur; bütün İslâm tarihi dozerlerle, kepçelerle dümdüz edilip, yerine Kâbe'ye bakan odaları bilmem kaç bin USD'den kiralanan "Zemzem Tower" inşa edilmiştir. Kapitalizmi Suudi'nin ruhuna ve bünyesine her mânâda sokmuşlardır.

Saddam oyunun bir aktörüydü, rolünü fazla ciddiye aldı, zamanı gelince de asıverdiler. Batı, işi biten ama amacını aşan işlere kalkışan bütün kelleleri rolleri nihâyet bulduğunda ipe çeker; ileride bülbüllük etmesin diye. Meselâ kimyasal zehirlerin kaynağı ortaya çıkmasın diye, daha ilk davanın sonunda paldır küldür katlettiler adamı! Tabii, Kürtler'e şirinlik yapmak da cabasıydı.

ŞİMDİ NELER OLACAK?

Bakın bu satırları yazarken internetten ne düşüverdi:

MİT uyardı: Kerkük elden gidiyor

MİT raporunda Kürt Bölgesel Yönetimi'nin petrol bölgesi Kerkük'ü ele geçirme plânları yaptığı anlatılıyor.

Kerkük petrolleriyle ilgili gelişmeleri yakın markaja alan MİT, "gizli ibâreli" raporla ilgili devlet kurumlarını uyardı. Raporda Barzani başkanlığındaki Kürt Bölgesel Yönetimi'nce hazırlanan Petrol Yasa Taslağı'nda gelinen son aşamayı değerlendiren MİT, "ihtilâflı toprak" olarak tanımlanan Kerkük'ün Kürt bölgesine katılması için her türlü şartın olgunlaştığı uyarısında bulundu.

Raporda, "Kürt Bölgesel Yönetimi"nin amacının, oldubitti yaparak, Kuzey Irak'taki petrol ve doğal kaynaklar üzerinde hâkimiyet kurmak" olduğu belirtildi. Irak'ın geleceğini yakından ilgilendiren Kerkük petrolleri, Kürtler için "vazgeçilmez kırmızıçizgi" olarak görülüyor. Bölgesel dengeleri de yakından ilgilendiren Kerkük'ün statüsü ve petrolleri, Türkiye tarafından da dikkatle izleniyor. Bu anlamda önemli istihbarat çalışmaları yapan MİT, bölgeyi bekleyen tehlikelere karşı devlet kurumlarını uyarıyor.

TEMPO, MİT Müsteşarı adına yardımcısı Cemal Uzgören imzasıyla hazırlanan Kerkük konulu bu gizli yazışmalardan birine ulaştı. Kerkük bölgesindeki tehlikeli gelişmelere işaret eden 3 Ekim 2006 tarihli bu yazı, dört başlık ve üç sayfadan oluşuyor. "Gizli" damgalı yazıda, Kürt Bölgesel Yönetimi'nin Irak petrollerinin yarısından fazlasına sâhip Kerkük'ü ele geçirme plânları anlatılıyor. Genelkurmay, Dışişleri Başkanlığı, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığı'na gönderilen yazıda, Kerkük'ün Mesud Barzani başkanlığındaki Kürt Bölgesel Yönetimi'ne katılması için her türlü şartın olgunlaştığı uyarısı yapılıyor.

MİT, yazısında, Kürt yönetimi tarafından hazırlanan Irak Kürt Bölgesi Petrol Yasa Taslağı'nın Türkiye açısından taşıdığı riskleri anlatıyor. MİT, taslağın Kürt yönetiminin geleceğe dönük hedeflerini gösterdiğine işâret ediyor. Kürt Bölgesel Yönetimi'nin, "Irak merkezî hükümetini devre dışı bırakarak müstakil bir devlet gibi hareket etme noktasına geldiği" saptamasını yapan MİT, "gelişmelerin hassasiyetle izlenerek, Türkiye bakımından alınabilecek tedbirlere ağırlık verilmesinde fayda görülmektedir" uyarısına yer veriyor.

Taslağın yasalaşması hâlinde Kürt Bölgesel Yönetimi'nin üçüncü ülkelerle petrol anlaşmaları yapabileceğini ve Kerkük-Yumurtalık Petrol Hattı dâhil bölgedeki tüm kontrolü ele geçirebileceğini vurgulayan MİT, Aralık 2007'de yapılacak referandum öncesinde yaşanabilecek gelişmelere işâret ediyor. Zira bu taslağa göre Kürt Bölgesel Yönetimi, Kerkük'te yaşayan halkın referandumla Kürt Bölgesi'ne bağlanacağı kanaâtine varırsa, referandumdan önce bile petrol sözleşmesi yapabilecek.

"Devlet içinde devlet" mantığıyla hareket etmeye başlayan Kürt Bölge Yönetimi'nin Kerkük dâhil ihtilâflı topraklara el koyabileceğini vurgulayan MİT, saptamalarını dört ana başlıkta topluyor:

Kerkük ve Petrol Sahalarına İlişkin Yasa Taslağı.

Kürt Bölgesel Yönetimi (KBY) tarafından hazırlanarak Kürt Parlamentosu'na sunulacağı belirtilen Irak Kürt Bölgesi Petrol Yasa Taslağı, "Mevcut Saha" ve "Gelecekteki Saha" kavramlarına açıklık getiriyor. 22 Ağustos 2005 tarihi öncesinde ticarî üretimde olan ve bu tarihten önce herhangi bir 12 aylık dönemde günde ortalama 20 bin varil petrol üretmiş olan petrol yatakları "Mevcut Saha", bunun dışındaki tüm sahalar "Gelecekteki Saha" olarak tanımlanıyor.

Kürt Bölgesi Petrol Yasa Taslağı'nın uygulama alanı, Kürt Bölgesi'nin yanı sıra "İhtilâflı Topraklar" olarak tanımlanıyor. Kerkük, ihtilâflı topraklar arasında gösteriliyor. Taslak, Kerkük'ün de içinde bulunduğu "ihtilâflı topraklar" ve "gelecekteki saha" olarak tanımlanan yerlerdeki petrol operasyonlarında Kürt Bölgesel Yönetimi'ni tek yetkili sayıyor.

a) Kerkük Referandumu: Taslak, Kürt Bölgesel Yönetimi'nin Kerkük başta olmak üzere ihtilaflı topraklarda yaşayan halkın bu toprakların referandumla Kürt Bölgesi'ne bağlanmasına karar vereceği kanaatine varması durumunda, referandum yapılmadan önce Kerkük dâhil ihtilaflı topraklarda istediği gibi petrol sözleşmesi yapabileceğini hükme bağlıyor.

b) Irak hükümetinden bağımsız petrol operasyonu: Taslakta, Kürt Bölgesel Yönetimi'nin komşu ülkelerle Irak hükûmetinden bağımsız olarak anlaşma yapma hakkı bulunduğu ve Irak hükümetinin hiçbir yasal ve idarî düzenlemesinin Kürt Bölgesi'ndeki veya ihtilâflı topraklardaki petrol operasyonları için geçerli olmayacağı dile getiriliyor.

c) Boru hatları: Kürt Bölgesi'ndeki mevcut petrol operasyonları ve boru hatları, rafineriler gibi bağlantılı tüm altyapının kontrolü Kürt Bölgesel Yönetimi'ne bırakılıyor.

d) Petrol payı: Taslak, Irak merkezî hükûmetinin ülke çapındaki petrol gelirinden Kürt Bölgesel Yönetimi'ne pay vermesini de istiyor. Aksi hâlde Kürt Bölgesi Yönetimi'nin kendi bölgesinde ve ihtilâflı topraklardan çıkarılan petrolü doğrudan satabileceğini hükme bağlıyor.

Yine taslak, geleceği değil geçmişi de garantiye almaya çalışıyor. Kürtler'in geçmişte yararlanamadıkları petrol gelirlerine işâret eden taslak, belirli bir süre geçmişe dönük ödeme yapılmasını istiyor.

e) Anlaşmalar: Taslak, Kürt Bölgesi'nde yapılan tüm anlaşmaların geçerli olduğunu vurguluyor. Bu yasanın yürürlük tarihine kadar Irak hükümeti'nin Kürt Bölgesi ve Kerkük'te yaptığı anlaşmalara Kürt Bölgesel Yönetimi'nin müdâhil olmasını öngörüyor. Yasanın yürürlük tarihinden sonra yapılacak anlaşmalar için de Kürt Bölgesel Yönetimi'nin onayını şart koşuyor 

Kürt Bölgesel Yönetimi neyi amaçlıyor?

MİT, saptamalarının ikinci maddesinde Kürt Bölgesel Yönetimi'nin zihnindeki arka plânı yorumluyor. Kürt yönetiminin, Irak hükümetine emrivâki yapma düşüncesinde olduğu kanaâtine varan MİT'in konuya ilişkin yorumu şöyle:

"Yasa taslağında, merkezî düzeyde hâlen var olmayan Irak Devlet Petrol Tröst Örgütü (SOTO) adlı bir kuruluş bulunduğu var sayılmakta ve bu kuruluşun Kürt Bölgesel Yönetimi ile ilişkileri ve yetkileri düzenlenmektedir. Ayrıca uyuşmazlıkların çözümünde Uluslararası Tahkim'i kabûl eden taslak, bu hâliyle merkezî hükümet adına kullanılabilecek yetkileri de barındırmaktadır."

MİT'e göre Kerkük'ü bekleyen tehlikeler

MİT, yasa taslağının Kürt Bölgesi Yönetimi tarafından "Devlet İçinde Devlet" mantığı ile kaleme alındığı saptamasını yaparken, bu taslağın yasalaşması hâlinde ortaya çıkacak sıkıntıları da üçüncü maddesinde şöyle sıralıyor:

Geçmişten bu yana Irak yönetimleri tarafından Kerkük başta olmak üzere ihtilâflı topraklarda yapılan araştırmalarda petrol bulunduğu anlaşılan; ancak üretime henüz başlanmamış sahaları doğrudan kontrollerine alacakları;

Kerkük'teki tüm petrol altyapısı ile Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı'nın kontrolünü ele geçirebilecekleri;

Referandum yapılmadan önce, Kerkük dâhil olmak üzere tüm ihtilâflı topraklara ve gelecekteki sahalara ilişkin petrol anlaşmaları yapabilecekleri;

Irak hükûmeti ile mevcut petrol sahalarından elde edilen gelirin paylaşılmasındaki anlaşmazlıkları bahane ederek Kerkük dâhil ihtilâflı topraklardaki tüm sahalara el koyabilecekleri. 

Petrol operasyonlarında Irak hükümetini tamamen devre dışı bırakmak sûretiyle müstakil bir devlet gibi hareket edecekleri değerlendirilmektedir."

MİT'in devlete uyarısı: "Tedbir alın"!

MİT, saptamasına dayanarak öneride bulunduğu dördüncü bölümde, Türkiye'nin gelişmeleri yakından izlemesi gerektiği uyarısını yapıyor.

Zira MİT'e göre, "Irak'ın petrol ve doğal kaynaklarının paylaşımına ilişkin anayasal ve yasal düzenlemelerin henüz hayata geçirilmediği ve ulusal petrol politikasının belirlenmediği bir ortamda Kürt Bölgesel Yönetimi, bir oldubitti yaratarak, Kuzey Irak'taki petrol ve doğal kaynaklar üzerinde hâkimiyet kurmayı amaçlıyor.

Yine MİT'e göre, bu taleplerin hepsinin merkezî hükûmet tarafından kabûl edilmeyebileceğini de hesap eden Kürt Bölgesel Yönetimi, aslında bâzı pazarlık marjları bırakıyor. 

"Taslak, Kürt Bölgesel Yönetimi'nin geleceğe dönük hedeflerinin anlaşılması bakımından önem taşımaktadır" diyen MİT, önlem alınmasını istiyor: "Bu çerçevede, belirsizlik sürecinde Kürt Bölgesel Yönetimi'nin üçüncü ülkelerle Bağdat'ı dışarıda bırakan doğrudan ilişki tesisine ve anlaşmalar yapmasına yol açabilecek gelişmelerin hassasiyetle izlenerek, Türkiye bakımından alınabilecek tedbirlere ağırlık verilmesinde fayda görülmektedir."

Iraklı Kürtler nereye koşuyor?

Kuzey Irak'ta yeni "Kürt Millî Marşı'nın" kabûl edilmesinin ardından, "Kürdistan Bölge Başkanı" sıfatını kullanan Mesud Barzani de çalışmalarını yoğunlaştırıyor. Doğan Haber Ajansı'nın haberine göre, Irak Cumhurbaşkanı Celâl Talabani'nin liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Mesud Barzani önderliğindeki Irak Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Bağdat'ta 15 Kasım 2006'da toplandı. Irak ve Kürt Bölgesi'nin son durumunu ele alan KYB ve KDP üyeleri, Kerkük ve diğer sorunlu kentlerin durumunu çözüme kavuşturmayı öngören anayasanın 140'ıncı maddesinin uygulanmasını "öncelikli görev" olarak nitelendirdi. Kürt liderler, Irak Devlet Başkanlığı Sarayı'nda yapılan toplantıda "Ulusal Birlik Hükûmeti" olarak nitelendirdikleri Başbakan Nuri El Maliki hükümetini desteklediklerini yineledi. Kürt parlamentosunda "Peşmerge Bakanlığı" kurulması ve 180 bini bulan silâhlı Kürt gücünün doğrudan Mesud Barzani'ye bağlanmasını öngören yasa tasarısı üzerinde anlaşıldı.

Ebru Toktar / Tempo Dergisi

http://www.yakinplan.com/news_detail.php?id=1859

YENİ KAŞARDAN TOST, ESKİ KAŞARDAN DOST OLMAZ

Bakın benim sevgili Kürt kardeşlerim nasıl da korunup kollanmakta, Türkler ise sistematik olarak yok edilmektedir.

Garb dünyanın "öteki" kısmına hep düşman olmuştur, öyle de kalacaktır. Bizleri Alevî, Şiî, Sünnî, Kürt, Türk diye birbirimize gırtlaklatırlar. İşleri bitince de "demokrasi getirmek" bahanesiyle hem yeni silâhlarını dener (düşük yoğunluklu Uranyum bombaları filân) hem de öncelikle onlara hizmetkârlık, uşaklık edenleri rezil kepaze edip bir de güzel asarlar.

Gelin el ele verelim, yoksa yarın işleri bittiğinde sizi çok kötü günler bekler dediğim için "Kürt Düşmanı" ilân edildiğim yazı ve haberleri bir hatırlayın.

Şu anda hedef Türkler'in kürre-i arzdan temizlenmesidir. Çünkü binlerce senelik devlet geleneği olan ve tek lâik demokratik İslâm devleti biziz. Türkiye'yi bölmek, kalanını da Kürdiyeleştirmek için bütün satılmış kalemşorlar, medya ve Avro-Dolarlar çalışmakta.

Sanıyorlar ki bu toprakları ve altındaki serveti (petrolü), üstündeki pırlantayı (su) size bırakırlar. 10 sene zarfında küresel ısınmanın hazin bedelleri ödenmeye başlandığında, yerkürenin yaşanabilir pek az bölgelerinden biri hâlini alacak bu topraklara Siyonistler ve Üstün Hristiyan Beyaz Adam gelmeye karar verdiğinde ne Barzani ne de Talabani kalır. Bu gün bize yöneltilen silâhlar, daha da tekâmül etmiş bir şekilde size teveccüh edilir.

Türkiye'yi parçalamak için kullandıkları Öcalan'dan ise öyle bir öç alınır ki, havsalalara sığmaz!

Haydi, el ele verelim, gelmeyelim bu vahşi, soykırımcı, hâin insanımsıların oyunlarına. Hele Türk olup da entellik uğruna bu kardeş harbine çanak tutan, bana "kafatasçı faşist Atatürkçü" diye milletin içerisinde lâf eden profesörcüğü ve benzerlerini asla anlamıyorum.

Saddam'ın sonu hepimize, Batı'nın kucağını seven herkese ibret olmalıdır.

Mehmet Kerem Doksat - Nişantaşı - 06 Ocak 2007 Cumartesi

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 12 Aralık 2017