Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

KÜÇÜCÜK BİR KIZ

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2286 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Bana getirildiğinde henüz 16 yaşındaydı ve pek akıllı, cin gibi bir kızdı.

O kadar gençti ve güzeldi ki, sanki 50 yaşındaki bir kadın kadar olgundu ama garip bir şaka ve mizah güzü vardı.

Burnu da, yüzü de, bedeni nârin ve ufacıktı.

Önceleri biraz şaşırdım ve "bir psikiyatri kliniğinde bu kızın ne işi var" diye düşündüm. 

Ama getirmişlerdi işte; bir şekilde gelmişti.

Denenmemiş bir şey kalmamıştı ve mümkün değildi, âdet göremiyor ve boyu da 140 santimi geçemiyordu.

Her sorduğum şeye gayet zekice cevaplar verip, beni de, asistanlarımızı da şaşırtıyordu.

O kadar nârin ve şirindi ki, teşhisin ve tedavinin ne olacağı hususunda bir mutabakat tesis veya temin edememiştik.

Nörolojide de biraz şaşkınlık yaratmıştı ve oradan psikiyatriye sevke edilmişti. Henüz hiçbir tetkik de yoktu elinde ve tek istenen evlenip evlenmeyeceğini anlatan bir rapor veya varaka vermemizdi.

Dikkatle muayene ettik ve henüz Çocuk Hastalıkları ve Endokrinoloji bölümlerine gönderilmeden baktık ki, meğer çok küçük bir vajinası, memeleri ve genel olarak minnacık elleri ve kolları vardı.

Köy yerinde doğmuş ve bir tarlada ilk defa soluk almıştı.

Ailesi de şaşkındı, kafaları çok karışmıştı.

Nişandan hemen sonra, beşik kertmesi üstüne abanmış ve etrafı kan bürümüştü.

IQ skoru 164 idi ve her şeye cin gibi cevap verebiliyordu ama sesi de -tıpkı vücudu gibi- incecik ve nârindi.

Poliklinikte beklerlerken kendisini orta kattaki asistan odasına aldık ve ayrıntılı olarak öyküsünü anlattırdık. Ebeveyniyle kendi anlattıkları pek tutmamakta ise de, belli ki ondan gizlenmeye çalışılan ama aşikâr olan bir şeyler vardı.

Doğumunu bir köy ebesi yaptırmıştı ve daha 12 yaşındayken hemen nişanlamıştı babası onu.

Ne de olsa feodal yapıdan gelme bir alışkanlıktı bu.

***

Bir duydum ki, Aziz Dostum Bingür Sönmez'i Kars'ta birileri vurmuş.

Kendisini çok ama çok severim.

Dünya çapında tanınan, çok ama çok sevilen, en iyi cerrahlardan biri olan ve Sarıkamış Gönüllüleri, Clup-by Pass gibi pek mühim şeylere kendini adayan, yüzlerce can kurtaran ve Merhume Annemin cenazesine de gelen bu iyi ve fazilet numunesi kişiyi, kim veya kimler Kars'ta kurşunlar?

Hem de iki uzvundan birden?

Amaç ne?

Nerede medya?

 

Bir tek CNN Türk Haber Portalı verdi bunu, sonra da Hürriyet..

Şimdi hepsinde kısacık geçti!

Sonra her yerde çıktı.

Hem bir cerrah, hem de çok iyi bir kardiyolog olan, oğlunun düğününde, Çırağan'da sapasağlamken gördüğüm, pek çok ünlü zevatın buna iştirak ettiği bu aziz kişiyi kim, niçin, neden, nasıl ve en önemlisi niçin bu yapılır?

Neden Kars'ta da, İstanbul'da değil?

Bunu yapanlar neyin peşinde!

Daha kaç kişi bunlara maruz kalacak.

Buna bir izah istemek halkımız, millet adına, yok mu ki?

Sevgili Bingür,

Keşke hemen oraya gelebilsem ve o güzel ellerinden tutup, şifa dağıttığın ellerinden tutabilsem...

Eminim ki bu suikast teşebbüsünün bir müsebbibi, bir azmettiricisi, bir de azmettireni vardır.

Hani şu 5K+1N: Kim, Nerede, Nasıl, Nerede, Neden ve Niçin formülü.

Mutlaka bir anlatan çıkacaktır.

Bu devlet, her şeyi yaptığı gibi, bunu da çözer eminim ki.

Maalesef hâlen Tarabya'dayız, Neslim ve ben. İki kuru kafa (Neslim'in teşbihi)...

Aman kendine iyi bak.

Zaten ekibin mükemmeldir.

Çok dikkatli olmak gerek ama çok!

Artık kimse emniyette değil belli ki... 

Acaba ALS'de buz tedavisi daha mı mühim, etkili ve önemli?

Neden hâlâ futbol yayınlanıyor.

Ben Fenerbahçe'yi tutarım, Neslim de Cimbomludur da...

Şimdi bunlar mı mühim?

Aman ey ekip, ona iyi ney çalın ve...

O şifa dağıtan ellerinizle kendisine çok ama çok iyi bakın.

Dostum...

Hani bana bir kardiyak check up yapacaktın?

Aman dikkat, garip şeyler oluyor ve endişem o ki, daha da olabilir...

Kim bu eski Sarıkamış Belediye eski Başkanı İlhan Özbilen?

Neyi biliyor acaba!

Mensubiyeti ne?

Devlet ise her yerde...

Bulacaklar dostum, güvenmemiz lâzım, şurada kaç kişi kaldık milliyetçi, Atatürkçü ve lâik olan...

Jak ve Georgia Karako'yu da bir Özbek karı koca bıçaklamış galiba...

Amaç ne?

Neyse, İstanbul'a dönmüş ve durumu da iyi...

İlk fırsatta ziyaret edeceğim.

Biraz önce Prof. Dr. Emin önder telefon etti, meğer makalem eline ulaşamadığı için neşretmeyecekmiş. "Alıştım bunlara" dedim. Gülüştük.

Muayenehâneye uğrayacağını söyledi, Nasıl olsa döndük bu güzel şehre.

Bunlar sıradan şeyler, bir şeyler olur ve nedense, hep gecikme yâhut aksama olur.

Bunlar sıradan şeyler.

Şimdi tatil bitti ve okullar başlayacak.

Düşünün ki o küçücük yavrular sevinçle, ürkerek veya sevinçle mekteplere koşacak.

Kimi Fransızca, kimi İngilizce, kimi de diğer lisanlarda ilköğrenimle tanışacak yürekleri hop hop oynayacak...


Görüldüğü gibi, birtakım sorunlar var her yerde...

Neyse, şimdi TORCH'a gidip biraz hava alalım, ne de olsa çok sevdiğimiz ve güzel bir mekân orası...

***

Döndük...

Havuzu, içerideki ve balkon kısmındaki hoşluk ve dostluk bizi pek memnun etti; birkaç kadeh içip eve döndük (tabii ki şoförümüz İbrahim Kılıç kullandı Audi'yi).

Çok iyi ve heyecanlı bir insan, arada azıcık basıyor gaza ama bu kadarı çok tabii.

Hepsi sevgi ve dostlukla bize baktı, bir dost da yanımıza geldi.

By-Pass geçirmişti ama jilet gibi tıraşlıydı! 

Gözlerim Canım Cânanım'ı aradı.

Ne de olsa geçen hafta buradaydı ama, nedense göremedim...

Aklıma epey önceki bir denemem geldi; tekrar paylaşayım:

SEVGİ VE BİLGİ HAKKINDA KISA BİR HİKÂYE

Önce sâdece sevgi ve bilgi vardı.

O’na bâzısı Allah, bâzısı God, bâzısı Tao, bâzısı da başka şey der. O, sonsuzlukla dahi ölçülemeyecek derecede akılhikmetkudret ve güzellikten ibaretti.

Sonra O, sevgisini ve bilgisini varlık hâline getirmeye karar verdi ve bunu uyguladı. Bütün âlem, maddesi ve mânâsıyla var oldu. Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu.

Bâzıları buna Genesis, bâzıları yaratılış, bâzıları da Big Bang der.

Bu ilk yaratılış belli bir yerde olmadı çünkü ondan evvel mekân yoktu; belli bir zamanda da olmadı çünkü ondan evvel zaman yoktu.

Bu sebepledir ki, bizim ölçülerimize göre değerlendirmek için zihnimizi zorlarsak, yaratılış her yerde ve her zaman oldu, olmakta ve olacakBig Bang asla bitmedi, bitmeyecek, tâ ki yaratılanların farklılıkları bitip de her şey aynı hâle gelinceye kadar.

Bâzıları bu farklılıkların azalması, her şeyin sürekli dağılıp gitmesi vâkıasına entropi der. Çünkü var oluş ancak farklılıkla, izafiyetle mümkün ve farklılıklar ortadan kalkınca ne zaman kalacak, ne de mekân.

Bâzıları bu mukadder hâdiseye kıyamet der; ne zaman kopacağı sorulduğunda “ölçülemeyecek kadar uzun bir süre sonra” cevabını verirler çünkü o olduğunda ölçülecek zaman kalmayacaktır.

Üstelik Big Bang de, kıyamet de hep var olmaktaBütün madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup varlığa kavuşmaktaBöyle olduğu için de mâzi, hâl ve âti hep aynı, O hepsini biliyor ve her şey zâten O'nda.

Bâzıları “yaratılışa ne gerek vardı, O’nun ihtiyacı mı vardı” diye sordular zaman zaman; hâlbuki yaratılış kaçınılmazdı çünkü bütün bu olup bitenler akl-ı hikmet, kudret ve güzellikle dolu O'nun bu vasıflarının bir yansıması, bir yanılsaması sâdece; hakikâtte ne yaratılış var, ne de yaratılmış.

Zâten her şey O!

Bu mutlak hakikâti kâlbinde hisseden Hallâc-ı Mansûr diye birisini, yaşadığı rûh hâlini konuşma lisanının kifayetsizliği içinde dile getirdi diye, dar kafalı yobazlar derisini yüzerek yaktılar.

O, fâniler mutlu olsun diye iyi davranan kullarına cennet vaâd etti, kötü davrananların ise cehennemde ceza göreceklerini tebliğ etti; hâlbuki her an yeniden yaratılan ve kıyamet kopan âlemde cennetin de cehennemin de zâten mevcut olduğunu, bâzılarının öbür dünya, bâzılarının öte âlem dedikleri yerin zâten burası, burasının da orası olduğunu allegorik bir şekilde ifâde ettiğini pek çok insan anlayamadı; anlayanlardan Yûnus Emre diye birisi “cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûri, isteyene ver sen onu, bana seni gerek seni” diye yakardı.

O, sevgi ve bilgi olduğu için, kâinatı da sevgi ve bilgi ile yönetti. Big Bang’den sonra her şey sonsuzca dağılıp yok olacağına, kümelenerek maddeyi ve enerjiyi oluşturdu. 

Zâten, madde ile enerji denen yaratıklar aynı şeydiler. En küçük zerrelerden sonsuz bütünlüğe kadar bütün evren bilginin düzeni içerisinde sevgiyle birbirine yaklaştı.

Bâzıları buna gravite, zayıf güç, çekirdek gücü gibi isimler taktılar; Einstein diye birisi hepsinin aynı gücün yansımaları olduğunu göstermeye çalıştı, hâttâ ”Tanrı'nın formülünü bulmak üzereyim” gibi, bâzılarına çok ters gelen lâflar etti. Nötronlar, atomlar, moleküller, gök cisimleri, yıldızlar, gezegenler oluştu. Bâzıları bunlara kapalı ve açık sistemler dediler.

En azından bir tanesinin varlığından emin olduğumuz bâzı gezegenlerde oksijen, karbon ve azot denen elemanlar öylesine sevgiyle ve bilgiyle birleştiler ki, organik moleküller teşekkül etti, sonradan bunlar bâzılarının kozervat dedikleri canlılık öncesi oluşumlar hâline geldiler.

Daha sonra, bunlara sevginin kaçınılmaz gereği olarak can verildi.

Bâzıları buna rûh, bâzıları soul, bâzıları spirit, bâzıları başka isimler verdiler; bu isimlerin hemen hepsi soluk, rüzgâr veya gölge anlamına gelen köklerden türedi çünkü canın uçucu, ölümle cesedi terk edip giden bir cevher olduğu düşünüldü. Can, O’nun mahlûkatın bir kısmına bahşettiği bir ayrıcalıktı âdeta ama evrimin kaçınılmaz özelliği olarak, canlılıkla cansızlığın sınırları da kesin değildi.

Bâzılarının virüs, prion gibi isimler taktıkları yaratıklar bu belirsiz sınırda yerlerini aldılar. Bâzılarının canlıları en mütekâmil açık sistemler olarak tanımlamaları, yâni entropiye karşı çıkarken (negentropi yaparken) çevredeki entropiyi arttırdıklarını söylemeleri pratik açıdan çoğu kişinin işine yaradı ama ekserisi düşünemedi ki, kâinatın kendisi en büyük açık sistemdi ve eğer canlılığın târifi buysa, hareketlilikse, reaktiviteyse, mâlzemeyi alıp kendi işine yarayacak şekilde kullanıp artıkları atmaksa ve eninde sonunda gene entropiye mağlûp düşüp dezorganize olmaksa, bütün bu kıstaslara en mükemmel şekilde uyan yaratık kâinatın ta kendisiydi.

Yâni can her yerdeydiruh her şeydeydi.

Canın ne olduğu, mâhiyeti gibi suâller pek çok zihni binlerce yıl meşgûl etti. Hâlbuki can, mutlak hakikât olan O’ndan, sâdece ve sâdece O'ndan başka bir şey değildi. Bunu insan beyninin kavraması mümkün olmadığı için, gönderdiği kutsal kitaplarda değişik isimlerle candan bahsetti ama ne olduğunu anlatmadı; Kur’ân-ı Kerîm isimli kitabında ise insanların bu mes’eleyi kavrayamayacaklarını açıkça beyan etti.

Daha güzele ve bilgiliye doğru yolculuk devam etmeliydi tabii ki, öyle de oldu çünkü O, kendinin sûretini, yansımasını yaratmak istiyordu. Tek hücreliler, zamanla, birleşerek daha karmaşık çok hücreli canlıları, onlar da, zamanla, muhafaza edilmesi daha zor ama gelişmiş büyük canlıları husûle getirdiler. Güzelliğin ve bilginin gereği, her şeyin hep zıddıyla kâim olması gerekiyordu. Elektronun pozitronu, cansızın canlısı, dirinin ölüsü, erkeğin dişisi, hayvanın bitkisi... gibi sonsuz sayıda zıtlıklar oluştu.

Bâzıları buna diyalektik dediler.

O'nun sevgi ve bilgisinin karşıtı olarak nefret ve cehalet, hikmetinin karşıtı olarak da taassup ister istemez oluştu. O, bu menfî vasıflara şeytan, iblis, kötü ruh, müsbet olanlara melek, peri, arada ve karışık olanlara cin gibi isimler taktı. Doğum ölümle, iyilik kötülükle, merhamet zulümle, sıhhât hastalıkla, barış savaşla zıtlaştı. Bütün bu kötü gibi görünen var oluşlar aslında evrimin devamı, daha iyiye ve güzele akışın temini için gerekliydi. Bu temel espriyi fark edemeyen bâzıları şeytanı O'nun rakibi zannedip perestiş ettiler, hâttâ tapındılar.

Hâlbuki bütün bunlar sâdece ve sâdece insan için mevcuttu; insansız âlemde her şey biteviyeydi, şeytan da kötülük de yoktu. Hepsi, kendi kendini aşmaya mahkûm ve muktedir tek yaratık olan insanla beraber var oldu.

Bâzıları, Mekke isimli şehirde taşlar atarken, orada gerçekten Şeytan diye bir varlığın bulunduğunu, bu sûretle onu zayıf düşürdüklerini sandılar; hâlbuki kendi içlerindeki kötülükleri taşlıyorlardı, kendi ruhlarını temizliyorlardı.

O, aynı şehirdeki çok eski bir mâbedi bütün kendisine inananların teveccüh edecekleri, ibâdet ederken yönelecekleri merkez ilân etti.

Bâzıları taştan tahtadan bu binaya tabiatüstü güçler atfettiler

Mevlânâ gibi mutasavvıf denen bâzıları hâricindeki kişiler düşünemediler ki, bir an için o bina ortadan kalksa, milyarlarca kişi birbirlerine teveccüh etmekteydiler günde beş kez... 

Yâni insana, O'nun sûretine, yansımasına; O'na!

Bâzıları bu aşkın fikir ve gönül zâviyesini, her şeyin başının ve sonunun insan olduğunu, insandan başka kıymet hükmünün bulunmadığını vehmeden Hümanizm isimli felsefî akımla karıştırıp kızdılar; zâten, bu nüansı farkında olmayan pek çok kişi, bu terimi basitçe insanı sevmek anlamında kullanmaktaydı.

Bu zıtlıklar birbirlerini tamamladılar, yeni güzellikler oluşturdular. Hayvanlar âlemindeki gelişme, aynı minvâl üzre, bâzılarının memeliler, primatlar, hominidler dedikleri yaratıklara kadar ilerledi ve sonunda, beyni bilinen bütün diğer canlılardan daha çok gelişmiş, soyut düşünme kaabiliyetine hâiz, kendi kendini aşmaya mecbur ve mahkûm, O’nun hakkında tefekkür etme mazhâriyetine sâhip bir varlık gelişti; bâzıları ona insan, bâzıları eşref-i mahlûkat, bâzıları Homo erectusHomo sapiensHomo faberHomo economicus... gibi isimler taktılar. 

O, sevgi ile birbirlerine yaklaşsınlar diye onları ırklara, milletlere, dinlere... böldü; farklılıklar olacaktı ki tekâmül sürsün.

Hep O'nun hikmeti, kudreti ve bilgisiyle oluşan, sevgisiyle süslenen, tâ ilk yaratılıştan insana kadar mevcut olan bu tekâmülü Darwin ismindeki bir bilim (ve ne ilginçtir ki din) adamı gibi bâzıları kör tesadüflerle izah etmeye çalıştı, bâzıları da kutsal kitapları hatalı tefsir edip, bağnazlıkla reddetmeye kalkıştılar.

O’nun varlığı idrak edilebilecek, kavranabilecek bir şey olmadığı için, ancak sezilebilirdi, hissedilebilirdi, özel bir hâlet-i rûhiye ile daha yakından irtibat kurulabilirdi. Buna bâzısı mistik yaşantıbâzısı nirvanahbâzısı erme, bâzısı başka şey der.

Bâzılarının peygambernebîvelî,ermiş gibi isimler taktıkları insanlar bu irtibattan mânevî kudretlerince nasiplerini aldılar. Çok özel bâzılarına ise, insanlar O’nu bâri bilgi yoluyla bilsinler diye, O'nun kelâmı olan, yazılı hâle getirildiği için de kutsal kitaplar denen bilgiler gönderildi.

Bâzıları bu seçilmiş kulların ortaya koyduğu akâide din adını taktılar. Bütün bu kişilerin arkasından asırlar boyunca milyarlarca insan yürüdü; çünkü insanın özünde, hamurunda îman ihtiyacı vardı, kendini yâni O'nu arıyordu. Bütün yolların O'na, sâdece O'na çıktığını fark edemeyen, çokluktaki birliği göremeyen pek çok insan toplulukları asırlarca birbirleriyle beyhude hârb etti. Çünkü dinlerin O'na ulaşmak için birer vâsıta olduğunu idrak edemeyip, birer gâye hâline getirilmesi hatasına düştüler!

Öyle olunca da, O'nun akıl, hikmet ve güzelliğine ters düşen taassup, yâni yobazlık doğdu.

Şeytanın ta kendisi olan bu illet sırf din plânında tezâhür etmedi zâten; bâzılarının ideoloji, bâzılarının felsefe, bâzılarının dünya görüşü dediği çeşitli inanç sistemlerinin de mutaassıpları, yobazları oluştu birbirlerinin ve kendilerinden farklı gördükleri herkesin gözlerini oymak üzere...

O, aklın, müsbet ilmin ve hikmetin rehberliğini emretti insana. “Maddî âlemin icaplarını yerine getirin, sonuna kadar mücadele edin, ne zaman ki kudretinizin sonuna gelirsiniz, o zaman bana sığının, dua edin” dedi.

Bâzılarının kader, bâzılarının Karma, bâzılarının başka şey dedikleri şeyin O’nun bilgisi ve sevgisiyle oluştuğunu, O’nun kavranamaz ilmiyle düzenlendiğini, ümitsizliğe kapı olmadığını anlattı kullarına. Bâzıları bunu yanlış anladılar, ahmakça bir tevekkülle sâdece duaya, ibadete sığındılar ve bu dünyanın gereklerini yerine getirmediler.

Yenilik ve inkişaftan kaçındılar, aklın önderliğini bir tarafa atıp nakilcilik batağına düştüler. Her zerresi tekâmül için yaratılmış bu kâinatta en ufak bir terakkiye dahi karşı çıkar oldular. Bu gibilerin elinde, O'nun insana bahşettiği en ulvî ve hakikî huzur aracı olan din bir işkence mekanizmasına dönüştürüldü. Din nâmı altında sevgiden yoksun, içtihad nâmı altında tıkanmış tefsir yumaklarına dayandırılmış kör bilgiye istinad eden, hikmetten mahrum bir zulüm sistemi ortaya çıktı. Buna tepki verenlerin bir kısmı ne yazık ki din düşmanı oldular, sahte peygamberlere kapılandılar veya ümitlerini kaybettiler. Ama O her şeyi bilendi, her zehrin panzehirini de hâlk etmişti. Akılla îmanı taassup batağına düşmeden birleştirebilen kullarını hep yarattı, görevlendirdi.

Zaman içerisinde zaman, mekân içerisinde mekân, sürekli yaratılış ve mahvoluş, hiçlikte heplik, her şeyin sâdece ve sâdece O olması Hakikâtinin kâlbden idraki ile titreyen gönül gözleri açık kişiler çalışmayı, tekâmüle ve ilme hizmeti en büyük ibâdet kabûl ettiler.

Zâten O’un da mesajı açık ve netti!

En son gönderdiği ve değiştirilemezliği O'nun garantisi altında olan kitap OKU diye başlıyordu ve peygamberinin âlimlerin mürekkeplerinin şehitlerin kanından daha kıymetli olduğunu, ilmin dünyanın öte tarafında da olsa gidilip alınmasını tavsiye eden sözleriyle süsleniyordu.

Tekâmül hep sürüyordu, sürmekte ve sürecek; her şey aslına, O'na dönünceye kadar.

Ve bu dönüş çoktan oldu, oluyor, olacak. Çünkü “önce”, “şimdi” ve “sonra” hep aynı…

Haydi, bu hikâyeyi bitirelim: 

Önce sâdece sevgi ve bilgi vardı.

***

Şöyle bir düşündüm de...

O zamandan bu vakte kadar fikirlerim değişmemiş.


Bizim Red Kit (İbn-ül Muhteşem)

Sâdece daha mülâyim, içgörülü ve sevecen oldum.

Yaşlandıkça -yaş aldıkça- takvim daha hızlı dönmekte ama ihtiyarlığın taşıdığı bir hikmet çöküyor beşere.

Ayhan ve Reyhan Songar çifti çoktan Hak'ka kavuştu.


Aklıma düştü âniden, Sevgili Ertan hâlâ kahve falı bakıyor mu acep?

 

Kapımızda hâlâ şu sevimli apartman görevlisi durmakta:


Geçen gün de Silivride'ydik.

Oradaki hapishâneye gitmedim, gidemedim...

Her neyse.

Zaman o kadar hızlı akıyor ki, Şimdi gene Tarabya'dayız. 


Düştün aklıma be Sevgili Ertaç Hocam, Cânan da ilk seni öpmüştü.

Memleket nereye gidiyormuş?

Bunca sene neler söylenmiş?

Göreceğiz hep birlikte!

Neyse, şimdi Tarabya'dayız, biraz istirahat etme zamanı...

Yâhu, zaman da ışık hızında hızlı mı akıyor ne?

Gittik, geldik, Beykent'le imzalar yapıldı ama hâlâ Ertaç Ağabey'in kızı ve oğluyla da görüşemedik.

Garip bir tecelli, yâhut ta teselli ama bu işler böyle

ve sanırım da hep böyle olacak....

MKD-29.08.2014

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 20 Eylül 2017