Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

KUNDURACILAR

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 6299 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Bir meslek erbabı vardır ki, halkın esas nabzını onlar tutar: Kunduracılar.

Orhan Baba da hep kendini tekrarlıyor; tükendi!

!

Burada, Şanlıurfa’nın bağrından yükselen bir gencin hazin hayat hikâyesi yazılıdır.

Ben, kendisini sâdece bir kere, Mersin’deki bir dumanlı Cafe-Bar ortamında gördüm. Götüren de, tabii ki, Tuncay Kaplan’dı.

Esnaf lokantalarındaki komiler, diğer bütün melodramalar ve trajikomik öyküler kifayetsiz kalır onlarınkinin yanında.

O zamanlar mahcup, kaytan bıyıklı bir adamdı ve ilk meşhur olduğu şarkıyla kalkıp da kimin gönlünde taht kurmuştu: Ülkücüler.

Sonra da ikinci bombasını patlattı:

Sarışınsın, sarısın güzel! Benim hayatımın özetini anlatmıştın delikanlı…

***

Bakın, bütün zamanların en büyük yarış otomobili pilotu nasıl da ölümüne atladı.

Görüntüler konuşsun:

Bu dünyA ona da kalmadı.

Papatya falına mı baksak…

Yaşayacak mı, kalacak mı, yoksa boyut değiştirerek yıldızlara mı katılacak?

Bizi, oralara, Neslim’in kuzini Mükerrem’in, James Bond kıvamındaki kocasının bonservisiyle götürmüşlerdi. Avian’da gazsız su dahi içmiştik.

Şimdi İbrahim’e dönelim…

Mağaradan çıktı ve yükselirken başı çok döndü, çok…

Belki de balıkları yeterince beslememişti, her şeyin dozunu kaçırmıştı.

Zırhlı otomobil aldı; yetmedi.

Jet aldı, kesmedi.

Guinness Rekorlar Kitabı için uçtu, Büyük Kulübe kondu.

Olmadı.

Daha da büyümeliydi.

O, bir imparator olmalıydı!

Kokoreç, işkembe, döner, piliç…

Herkes ona danışmalı ve “bir bilen, bir anlatan” hâline gelmeliydi!

Sonunda ayının teki (pardon, az gelir ya, aslında o sevgi sembolüdür) tetiği çekti ve sol eli cebinde kaldı; tıpkı sevincinin kursağında düğümlendiği gibi.

Dedik ki “şimdi sosyopat olacak”!

Tam aksine, artık o hep ağlıyor ve ağlayacak.

Ve mezarına gömülürken, gâliba onun için üzülen kimse kalmayacak.

***

Ta Ankara’daki evimizin altında bir İnegöl Köftecisi vardı. Meşrutiyet Caddesi’ndeki ikinci sokakta, Kâhyaoğlu Apartmanı’nda ikamet ediyorduk.

Pederin muayenehânesi ikinci, evimiz ise beşinci kattaydı. Mesai arkadaşı da yakışıklı, boylu poslu bir Ermeniydi: Bir şey Kevorkyan.

Karısı da çok güzeldi ve muhteşem yemekler yapardı.

Sonradan bıktılar buralardan ve Burak’lardan, Amerika’ya göçtüler!

Neyse, içeri giren hastaların ve yakınlarının bütün ihtiyaçları orada giderilir, tahliller ve tetkikler istenir, gece olmadan kepenk indirilir ve huzur içinde evlere dönülürdü. Ama bizim hâne sâdece üç kat yukarıda olduğu için, kimsenin kimseyi özlemesine pek vakit kalmazdı.

Kürt kökenli, posbıyıklı bir kapıcımız vardı; çok iyi kâlpli, hiç konuşmadan sürekli olarak çalışan bir adamdı. Dar alanda dalgalı hareketlerle sürekli olarak temizlik yapardı ve hiç yakınmazdı.

O zamandan Borsa gibiydi hani…

O zamanlar sert konuşan Cavcavlar da yoktu, kavgalarda dahi nezaket ve nezahet vardı. Kimse diğerine kolay kolay bıçak da, pala da çekmezdi. Dönerler katkısızdı, köfteler tam kıvamındaydı.

Hâlâ kuşkulandığım o Apollo’nun mehtâba konuşunu orada seyretmiştim, ABG’ye güvenmemeyi ilk orada öğrenmiştim. Her şeylerinde mutlaka bir yalan vardı ve olacaktı.

Gâliba ilk atomun patlayışına da oradan şâhit olmuştum Sarı Adamların göbeğinde!

***

İşte, o caddenin Çankaya’ya çıkan bulvarla kesiştiği köşede iki tâne kunduracı vardı.

Ödemezsen ahmaksın fiyatına herkesin ayakkabılarını boyar, bahşişe tenezzül etmez, harıl harıl çalışırlardı.

Birinin oğlu da benim en iyi arkadaşlarımdan biriydi.

Hâttâ, bir sene kadar yatağımın altında besleyeceğim kömür renkli tavşanı da o hediye etmişti. Yandaki apartmandaki bir arkadaşımda Asperger Sendromu vardı; karşıdaki berber deliydi, bir de savcı arkadaşları gelirdi ve kapımıza park edenlerin arabalarına tükürürken, okkalı bir şekilde söverdi. Babam da öksürerek mukabele ederdi! Annem ise “n’olacak bu memleketin hâli” diye söylenirdi.


Ne kadar tipik ve sâhici...

O tavşan çok şirindi ama yatağımın altını da aynı renkteki kakalarıyla doldurunca, evde kokudan durulmaz olmuştu ve ben de in vivo bir şekilde, kokmaz-bulaşmaz olmamayı çok kötü bir şekilde öğrenmiştim!

***

Konya’da, Medine Bebeği döverek öldüren İsmet Halıcıoğlu filân yoktu; o şirin şey de el sallayarak kahkahalar atmıyordu.

İnsanlık henüz ölmemişti.

Celâl Eroğlu diye bir yaratık önce sevgilisini, sonra da kendini kurşunlamıyordu!

Her taraf polisle dolu değildi.

Kimse “Bayan Sürücü” demezdi.

Katar’daki iğrenç “sonradan görmelik şovu” yoktu…

***

Bulûğa erdiğim senelerdi, sünnet düğünümü o apartmanda idrak etmiştim. Belki de anamı ve babamı bir arada gördüğüm yegâne düğünüm olacaktı ve aynen de öyle oldu (dün gece gelip üstümü örttü, sağ olsun).

Bir daha asla bu ikiliyi toparlayamayacaktım, çabalarım boşuna olacaktı.

Hayat da keçiboynuzu ile tavşan boku arasında gelip giden bir oyun olarak geçecekti.

***

A 10 belediye otobüsünden indikten sonra ayakkabılarımı boyattığım Kabataş vapur iskelesindeki iki kunduracıdan biri de zırdelidir ve hep toplumu dinamitleyen kulüpçülerden, gizli örgüt üyelerinden bahseder. Tikleri vardır. Parmakları her ikisinin de boya doludur ama diğeri de, arkadaşları da orada toparlanınca, onunla sürekli olarak dalga geçerler.


Bu garibana bakıp da gözleriniz doğmuyorsa eğer, çekip gidiniz...

Şişli’deki otoparkın karşısındakilerin hepsi öksürür ve sigara içer. Eğer adam yerine koyar da dinlerseniz, size anlatacakları pek çok öyküleri vardır.

Kemal Sunal’ın, otopark ücretini ödememek için, Jaguar’ını tersten çıkardığından bahsederler ve gülerler. Sonra da burunlarını çekerler.

Birisinin asla kavuşamadığı bir sevgilisi vardır çünkü beğenmemişlerdir. Hiç boyacıya kız verilir mi?

Zâten çoğu da veremlidir!

Onu anlatır, hepsi onunla dalga geçip gene gülerler ve burunlarını çekerler.

Fedon mu?

Onu da bir kere boyundan büyük Mercedes’ini kullanırken gördüm.

Eğer on santim daha uzun olsa, maazallah, herhâlde piyasada münhâl kadın kalmayacaktı.

Tanışıklığımız ise ta Diyarbakır’daki kahır günlerimizdendir.

Cankurtaran simidi gibi sarılmıştık onun yanık, gevrek, rakı ve balık kokan sesine.

***

Neyse, dün gece Han’ladık.

Cânan, arkadaşlarıyla birlikte, Papermoon’daymış, gelemedi ama istedi.

Bre Emin Bey Kardeşim,

Engin Eker Hoca gibisin, erenlere karışıp Halvetî Cerrahî bile olmuşsun da…


Neredeyse 40 senelik müşterini, daha Nazlı’yı bile anamadan, Âraf’ta, buz gibi soğukta ve yarısı yağmurun altında kalan masada oturtmayıp da, içerideki yerde ağırlasan ne kaybederdin?

Hâttâ herkesi dışarıda konuşlandırsan ne olurdu…

Program mı vardı, Noel Baba mı kiralamıştın, yoksa özel mönü mü yapmıştın?

Sanki kuyruğun bir ucu Feneryum’da, öbürü de Spatium’da mıydı?

Senin yüzünden birer porsiyon İskender ve İnegöl yeyip erkenden kalktık ve yolda geyik yapıp, balonları da Tarabya’daki evden gökyüzüne saldık.

 

Üstelik Büyük İkramiye de çıkmadı, amortisörlere kaldık!

Vallahi çok ayıp ettin…

Bu arada, Bülent Ersoy'un programında bir baktık Sibel Can'a... O da bir "Tzigan" ama bir dilber-i âhu, pek hoş. Fazla kilolarını vermiş; hemen hiç makyajı yok, estetik yok. Transparan bir kıyafetle kendini cömertçe sergilemiş. Dileriz RTÜK gene ceza kesmez!

Bu arada, haber akışı sürüyor, yazı da bitemiyor.

Bakın bu Ağaoğlu denen Utanmaz Adam, yılbaşında ne yapmış:

Ne güzel ama, değil mi?

Ezelî ve ebedî Başkanımız Alı Şen, şen şakrak iştirak ettiği yarışmada aynen şöyle çuvallamış:


Kanada'da çok güzel sahneler yaşanmış:


İyi de, bu ne yâhu!


Hâlâ mı uslanmadı bunlar? İşte cezası:


Dedik ya, Allah'ın sopası yok...

Hazırlanın, Frank hortlayacak pek yakında.


Irkçı Almanlara kalkıp da bunu ihraç eder misin?


Bizim Esas Oğlan da bir zamanlar böyle çığırmıştı...

Yecüc de, Mecüc de Çin'den geliyor; Frank, Mark şeklinde...


Veeee.

Hindu-Çin'le, ABG kapışıyor, yavaaaaş yavaş.


Zâten olacağı da buydu.

Neslim & Kerem Doksat – Şimdiki Zamanlar – Tarabya – 01 Ocak 2014 Çarşamba

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Anil Erge Pazar, 21 Eylül 2014

    Duygu okuma

    Merhabalar

    Ben karsimdaki kisinin duygularini okuyabiliyorum. Bu nedir acaba? Kimi zaman beni korkutuyor kimi zaman lehime kullaniyorum. Ustu kapali yalan soyleyen birine su an yalan soyluyosun diyorum. Belli etmiyo ama korkuyosa korkmana gedek yok diyorum. Lutfen benimle iletisim kutup bu durumun ismini bulmama ve yonlendirmeme yardimci olun.

    Saygilarimla

    MKD Beni arayınız, telefonum İnternet var
    Sevgilerimle

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 22 Kasım 2017