Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

Mehmet Aziz Göksel'den: Çağın Ruhu ve Kutsal İnanç

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1392 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Dünyada, devletten, toplumun en küçük birimi olan aileye kadar “yönetimine “inancın modası ve etkisi geçmez”. Bir de bu inancın, toplum yaşamını düzenleyen kurallarla ilişkisine bakmak gerekir. Bir din, kutsal inançlar manzumesi olarak, toplum yaşamını düzenlemeye talipse; o dinden, o toplumun davranış özellikleriyle uyum içinde olması beklenir. Bu beklentinin ötesinde, gelişmiş dünya dinlerinin omuzlarında -ne yazık ki- bir de, kozmogoni kuramı (varlık, yaratılış vb.) ve öteki dünya inancı gibi kamburlar bulunmaktadır. İşte esas bu nedenle, inanç sistemlerinin; toplumun, hatta -mademki evrensel- bütün dünya insanlarının, çağa uygun bir beklentisi olarak “doğanın gerçekleri” karşısında, ikna edici yorumlar yapabilmesi gerekmektedir.

***

Toplumların inanç ibresi, ta majik dönemden bu yana, doğayı ve varlığı, hep daha yetkin ve daha zekice açıklayan yaklaşımlara doğru kaymıştır. Bir bakıma insanlar, yalnızca sosyoekonomik nedenlerle değil, akla ve gerçeklere uygunluk bakımından da, daha gelişkin dinlerin etkisi altına girmişlerdir. Bu anlamda, son beş yüz yıl içindeki ilk sarsıntı Rönesans’ta meydana gelmiş ve skolastisizm çökmüştür. Protestan kiliseleri, bu dönemde, toplumlar için, bin yıl öncesinde olduğundan daha makul bir sosyal düzeni önerdiğinden, kalabalık bir kitleye ulaşabilmişlerdir. Fransız Devrimi sonrası, Katolik Kilisesi’nin taç giydirdiği monarşilerin yıkılması ve burjuvanın, aristokrasiye üstün gelmesiyle, dinin Batı Avrupa toplumlarındaki işlevi devrimcileşmiştir. Hele endüstri devrimi ve makineleşmeyle, batılı halkların kutsiyet yüklediği alanları “ideolojiler” iyiden iyiye biçimlendirmeye başlamıştır. Özellikle “toplum ahlakı” normatif bir sistem olarak, siyasi ekoller tarafından tanımlanır ve yönetilir olmuştur.

Einstein, kendine güre bir Tanrı inancı vardı

Sosyalizm, komünizm ve türevleri “modern çağ dinleri” olarak, siyasi erkin güdümünde, modernizmin dogması, rejimlerin gayrı resmi “dini”  haline gelmiştir. Yıprandığında ise, bazen kendisinden önceki, bazen de daha devrimci ve pozitivist bir ideoloji, o toplumun, kutsiyet ve önem yatırımı yaptığı bir referans sistemi olarak belirmiştir. Bu biçimde; gerçekleri ve doğayı açıklamada ve toplumsal yaşamla uzlaşı içinde olan sistem, gücü yettiğince, git gellerle o toplumu, bu toplumu, etkisi altında tutmuştur. Bu sistem, kendisinden daha iyisi ve güçlüsüyle karşılaşınca da, ya Ortaçağ’daki gibi, değişim geçirmiş ya da uygarlıkla!

İlk kez karşılaşan yabani kabilelerdeki gibi, yok olup gitmiştir. Bugün, dünya siyasetine yön veren dinlerin hepsi, gelişkin, tek tanrılı inanç sistemleridir. Bu gerçeğe dikkat çekmek gerekir.

Diğer yandan, kutsal inancın, çağın gerekleriyle bağdaşmadığı noktada, reformcu olmanın, tıpkı devrimci olmak gibi bir seçenek olduğu görülmektedir.

 

***

Eğer Luther 16. Yüzyıl’da değil de, 3. Yüzyıl’da yaşasaydı muhtemelen onu “peygamber” olarak anıyor olacaktık. Aslında peygamberlik, nebilik, azizlik müesseselerini sonlandıran, dinsel öğretilerdeki dogmatik inançlar -ör. son peygamberden sonra peygamber gelmeyeceği inancı- değil, düpedüz “zeitgeist (çağın ruhu)” olmuştur. Bu bile, bütün dinlerde “reform” yaşandığının bir kanıtıdır. Luther de, esasen, dinin teolojik içeriğine karşı çıkmamıştır. Dinin siyaset aleti işlevi yaptığını görüp, onun sosyolojik ve sosyopolitik yansımalarını hedef almıştır ve o çağın koşullarına göre de, büyük bir zafere ulaşmıştır. Daha fazlasını da yapamazdı.

 ***

Siyasal ideolojilerden en çok “modern dünya dini” olarak değerlendirilen Marksizm, uygulamacılarının elinde, bin bir şekle dönüşmüş olsa da ve işlerliğini yitirse de hala, dünya düzenini etkileyen bir ideolojidir. Bugün Avrupa’nın önemli bir bölümü, herhangi bir dine mensup olmadığını söylemektedir ama onların da, komünizm gibi, Tanrı’yı yok saymak gibi, bayraklaşmış ve adeta din haline getirilmiş bir ekolü, siyasete ve toplum yaşamına dayatmak gibi bir dertleri yoktur.

Neyin “din (religion anlamında din; yoksa İslam Teolojisi’nde hak din bir tanedir)” olup, neyin olmadığı bu kadar tartışmalıyken; herhangi bir inanç sisteminin, toplumsal ve psikolojik açıdan parçası olmamak ve onun uygulamalarını yerine getirmemek, kutsal inanca sahip olmamak anlamına gelmemektedir. Elbette, dünyada, giderek artan bu kesimin de, yaşamlarını düzenleyen, değişime daha dirençli ve kutsiyet arz eden, manevi yatırımlar yaptığı olgular, fikirler, alanlar vardır. Ancak unutmamak gerekir ki, bu kesimi, özellikle bu pragmatizme ulaştıran, Fransız Devrimi sonrası, din temelli değil, kültür ve dil (etnolinguistik) temelli toplumsal birliklerin ortaya çıkmasıdır. Bu birliğin adı “millettir (nation)”.

 ***

Milliyetçilik de, tıpkı “din kardeşliği” gibi, zaman zaman geriye dönüşlerle, toplum yaşamına etki etmektedir. Milletler, en modern ve en çağdaş toplumsal birlik olarak, daha üstün bir yapı ortaya çıkana kadar varlıklarını koruyacaklardır. Modern çağa ait, toplumsal yapıyı tanımlama ve yönetmeye talip ve toplumların muhayyilesinde çok büyük kutsiyet ve değer taşıyan sistemlerin, klasik dinlerden bir avantajı olduğunu da görmek gerekir. Onlar, dinlerin sırtında, binlerce yıldır, yumurta küfesi gibi taşıdıkları bir takım kozmogoni sorularına, yanıtlar üretip, her seferinde daha da çok madara olmak durumunda değillerdir. Bu yüzden, iki yüz elli yıllık kısa bir tarihleri olsa da, modası daha kalıcı ve dünyanın görüntüsünü daha çok değiştirmiş ideolojilerdir.

 ***

Klasik dinlerin, her anlamda ezeli ya da ebedi olmadığını görebilmek adına, şafağın söktüğü yıllara gitmek gerekir. Beş yüz yıl önceki reform depreminden çok önce, Antik Yunan’da, Klasik Çağ’ın başladığı MÖ. 480 yılı, paganizmin (çok tanrı inancı) hüküm sürdüğü bir dönemdir. Bu dönemde, tanrılar, çoğunlukla insanımsı (antropomorf) özellikteydi. Bu tarihten sonraki iki yüz yıl içinde, Antik Yunan coğrafyasında, belki de insanlık tarihin en büyük akıl sıçraması yaşanmıştır.

Varlığa ve evrene ilişkin, insan aklına el ense çeken, çok ciddi konuların, tartışıldığı, en keskin soruların sorulduğu ve yanıtlandığı bu dönemde, paganizm dini gittikçe zayıflamıştır. Sokrat, Eflatun ve Aristo’ya varıldığında, din, artık dünya gerçeklerini açıklayamayacak ilkellik düzeyinde kalmış, iyice yozlaşmış ve alay konusu olmuştur.

***

Daha sonra, Hıristiyan inancı, Roma döneminde, Anadolu ve Mısır üzerinden, Yunan coğrafyasına gelirken, bu çok tanrı inancı, Hıristiyanlığı “trinite (üçleme)” olarak etkilemiştir.

Bugün birçok batı dilinde Tanrı’nın adı, en büyük Yunan tanrısı Zeus’tan gelmektedir. Deus, Dieu, Dio, Dios hepsi, çok tanrılı dönemin baba tanrısının, dönüşmüş şeklidir.

***

Yani, bu büyük felsefe ve akıl devrimini yapan coğrafyaya, paganizm, Hıristiyanlık şeklinde “uyarlanmış” olarak gelmiştir. Bir anlamda geriye dönüş yaşanmış ama yeni inanç, kesinlikle eskisinden daha modern ve sosyal yaşamla örtüşüm içindedir. Yani, toplumların düşünce sisteminde, bazen geriye dönüşler olmaktadır. Ancak Heraklit’in de dediği gibi, reform ve değişim kaçınılmazdır. Bugün, sözü edilen coğrafyalarda, paganizm ve onun dayattığı sosyal düzen artık geçerli değildir. Yarın ise, daha hızlı oluşacak gerçekliklere ve git gellere gebedir.

 ***

Günümüzde toplumsal düzen, geçmişte olduğundan daha çabuk değişmektedir. Elbette, bu hız, bilim ve teknolojinin hızıdır. Yeryüzünün en ücra coğrafyasındaki, en kapalı rejim bile, bu değişimden müstağni değildir. Bu değişimin etkileri, tarihte hiçbir dönemde olmadığı kadar güçlü ve küreseldir. İletişim o kadar hızlanmıştır ki, uzak bir gelecekte, belki milletler arasında, dil farkı da ortadan kalkacaktır. İnternet üzerinde, gramatikal yapısı birbirine benzeyen dillerde, çok iyi cümle çevirisi yapan programlar bunu şimdiden ortaya sermektedir. Umberto Eco “La Ricerca della Lingua Perfetta nella Cultura Europea (Avrupa Kültüründe Mükemmel Dil Arayışı) adlı eserinde bu gelecekten haberler vermektedir.

 ***

Bugün, Asimov’un “Ben Robot” romanında yazılanları kıskandıracak kalitede, insanımsı robotlar yapılmaktadır. Bu, görüntüde insanı andıran makineler, insanlarla sanki gerçek bir kişi gibi, görsel, işitsel -doğal olarak- yapay bir zihinleri olsa da, zihinsel ilişkiler kurmaktadırlar.

Tıptaki ilerlemeler sonucu, insan vücuduna, ameliyatla, inorganik maddelerden yapılmış parçalar takılmaktadır. Bu parçaların bazıları, yapay zekâya sahip, akıllı teknoloji ürünleridir. Zaman ilerledikçe, bu parça ve aygıtların zekâsı (bilgi işlem sığaları) azalmayacak, git gide artacaktır. Bu, organik madde içine girmiş, inorganik nesnelerin organik madde (vücut) içindeki yüzdesi ve insanın psikolojisine etkisi gelecekte nice olacaktır? Bu halde, yarı inorganik yarı organik bir siborglar toplum içindeki yerlerini alacaklardır.

 ***

Bazı genetik araştırmalar, yakın bir gelecekte, erkeklerin, bazı tıbbi müdahaleler sonucu hamile kalabileceğini söylemektedir. Böyle bir durumun oluşması sonucunda, dünyadaki nüfus dengesi ve cinsiyetlerin konumu ne hal alacaktır? Böyle bir senaryoya hazır olmayan dünya toplumları, ne kadar uzakta olduğu bilinmeyen bu geleceği, hangi etik norm sistemiyle karşılamaya hazırlanmaktadır?

***

Klonlama, yüksek primatlarda başarıya ulaşmış ve elbette gelişmektedir. Amipler gibi çoğalabilecek bir dünya toplumunu, isterse dünyanın en kutsal dini olsun, hangi klasik inanç sistemi, buyurduğu doğrultuda yaşamaya ikna edebilir?

 ***

Organ nakli gelişmektedir. 1930’a kadar penisilinin, antibiyotiğin var olmadığı bu gezegende, insanlara, başka insanların böbrekleri, kalpleri, kolları, bacakları dikilip takılmaktadır. Daha bugünden, uzuv ve yüz nakli, çok denklemli bir yeni sosyal dünya düzeninin kapısını açmaktadır. En sonunda, bu hızla “beyin nakli” yapılmasına, daha kaç yıl vardır?

Adına “insan” denen bu ölümlü yaratığın, yüzlerce, binlerce yıl yaşayabileceği bir düzen içinde, hangi değişmez, kutsal değerlerden söz edilebilecektir?

 ***

Kuşku götürmez gerçek odur ki, günümüzün sosyal koşullarını, git gellerle, idare edip karşılayan tek tanrılı dinler, gün gelecek, tıpkı Antik Yunan'daki gibi topu atacaklardır.

Giordano Bruno “toplum bir şeye inanıyor ya da inanmıyor diye, gerçek değişmez” demektedir.

 

Protagoras’ın “her şeyin ölçüsü insandır (metron antropos)” aforizması, artık çok eskilerde kalmıştır. Bize ne uzaklıkta olduğunu kestiremediğimiz bir gelecek, insanlığın, makineleştiği, insancıl değerlerini yitirdiği bir dekor içinde, cansızların da canlılarla eşit bir konuma eriştiği bir sahne olacaktır. Bu önkestirimden kalkışla, bugün dünyadaki inanç temelli baskı rejimlerini; Hıristiyanlar’a paganizmi dayatan güçlü Roma’ya ya da Ortaçağ’da, sihrinin elinden uçup gittiğini gören ve insanlara türlü eziyetler yapan Katolik Kilisesi’nin çaresizliğine benzetmek yerinde olacaktır. Bu, inanç temelli baskı dalgası, up uzun uygarlık tarihinde, olasılıkla, can vermeden önceki son çırpınışları içindedir. Hırçınlığı, zalimliği bu yüzdendir. Zaman içinde, ya çağla uzlaşacak ya da yok olacaktır.

Mehmet Aziz Göksel – İstanbul – 28.03.2016

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017