Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

MEKÂNIN MÜDAVİMLERİNDEN…

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2139 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

ÇOK FECİ BİR ÜSLÛP

Sn. Başbakan'ın, diğer siyasi partilere ve cemaate karşı olan uslûbu, başbakana sevgi ve tazimle bağlı olan ve “Artık özlediğimiz!” devlet adamına kavuştuk düşüncesiyle inşiraha kavuşan bizleri, eski tabirle maksimum şekilde “Dilhûn” etmiştir.

Kasımpaşa’dan neş’et eden, bu toprağın Tayyip ismi ve Erdoğan soyadı ile ismiyle müsemma bir başbakan, millet sevgisi üzerinde güneş gibi parlayan bir demokrasi, özgürlük ve siyaset kahramanının bu günkü adeta her gün duyduğumuz zaman büyük inkisara boğulduğumuz, Gülen Hoca’ya ve bağlılarına, her gün, her yerde en şedit bir şekilde yağan tenkit ve itham okları başbakanın bütün gazetelerinde, âdeta haykırırcasına yönetilmiş bulunmaktadır.

Vaktiyle, Fransız İhtilâli'nin Madam Roland’ı “Ey hürriyet senin adına ne cinayetler işleniyor!” diyerek ölüme gitmiş ve bu söz tarihe mâl olmuştu.


Erzurum’un Korucuk köyünden çıkan; Gülen Hoca’ya yapılanlar, asrın muceddidi, Risale-i Nurların müellifi Bediüzzaman Said Nursi, bu manzarayı görseydi; kendi tilmizlerine karşı yapılan bu saldırı karşısında; İslâm ümmetinin içine düştüğü bu fetret ve fitne dolayısıyla, nasıl bir hüsran ve hicran duyardı?

Şunu matematik bir hüccetle ifade edelim ki, Dadaş ruhlu Gülen Hoca, belki bu ülkenin en nâzik insanlarından birisidir. Yakın tarihte, din adamları veya diğer meslek sâhipleri arasında böyle kibar, adeta müşahhas nezaket olan insanlar geçmemiştir.

Fethullah Hoca, gerçek bir âlimdir. Sâlih bir zattır. Dünya nimetlerini ayağının altına almış; hiçbir, mevkide, makamda, şöhrette, servette gözü olmayan farklı bir şahsiyettir. İmdi, bu şahsiyeti, hele Sn. Erdoğan gibi bir başbakanın “Haşhaşin, sahte peygamber, sahte evliya, sahte imam, sahtekâr din adamı, vatan haini” gibi hiçbir zaman kabul ve tasvip edilemeyecek, hele başbakanımız gibi bir büyüğe Ak Parti gibi bir partiye yakıştırılamayacak şekilde tahkir ve tezyif edilmesi; neredeyse bütün basının alkış tutması, parti içinden, hakka ve cemaate saygı duyan insanların adeta bu yanlışları alkışlaması; siyasete, devlet idaresinde basından, sanki her sahadan, yiğit insan, haksızlıklara karşı çıkan, zulmün karşısında direnen insan kalmaması gibi Everest Tepesi ölçüsünde bir gaflet ve hazinler hazini gerçeklerdendir.

Sn. Başbakan şâir ruhludur, Üstad Necip Fâzıl’dan adeta ders almıştır. Eğer rahmetli sağ olsaydı, Sn. Başbakan böyle konuşamazdı. Veya konuşmazdı.

Rahmetli Üstad bir gün bana “Ben, şeriatın bir zerresine bütün hayatımı vermeye hazırım!” demişti.

Sn. Başbakan, N. Fazıl’ın din konusundaki bütün görüşlerine kayıtsız katılacak yiğit bir insan ve kavi bir inanç sâhibi iken nerdeyse kerametine ve gönül gözü açıklığına, birçok kesimde kail olunan büyük bir din âlimine Haşhaşin, sahte peygamber, sahte evliya, sahte din adamı kelimeleriyle, en ağır ifadelerle saldırmak ve bir partinin neredeyse tamamen bunu tasvip etmesi; çağımızın bir akıl tutulması gibidir. Sayın başbakan da sonuçta bir insandır. O, bâzı sapıkların kabul ettiği gibi “layüsel” ve “layuhti” (insanüstü ve hatasız) insan değildir. Böyle bir düşünce, ilme, hukuka, inanca aykırı sapık bir düşüncedir.

Bugün Ak Parti içinde, çok kıymetli bilim adamları, dava adamları, değerli bakan İdris Güllüce gibi, Sevde Bayazıt Kaçar gibi, Necip Fazıl müştakları vardır.

Bülent Arınç’tan, Salih Kapusuz’dan, Ekrem Erdem’den, hemen bütün bakanlardan, mebuslardan, başbakana hatalarını kabul etmelerini, kendisine hatırlatmalarını bekliyor. Şâir ruhlu, belki şâir, mistik ve metafizik konulara vâkıf ve çok hakim Sn. Başbakan, Yûnus Emre’nin “Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı!” mısralarındaki üstün mânâyı hepimizden iyi bilir.

Gönül yıkmanın, ne kadar acı olduğunu, kalp kırmanın fecaatini Sn. Başbakan, belki bu ülkede en iyi bilenlerdedir.

Eski İran’ın büyük bilgesi, Şeyh Sadi-i Şirazi’nin

“Bir söz ağızdan çıkıncaya kadar senin esirindir.

Ağızdan çıkınca sen onun esiri olursun!”

“Dostuna her sırrını verme; yarın düşman olabilirsin

Düşmanına her kötü söyleme, yarın dost olup; yüz yüze bakamazsın!”

“İki şey akla uygun düşmez. Konuşacak yerde susmak, susacak yerde konuşmak!”

gibi hakimâne sözlerini Sn. Başbakan'a hatırlatacak danışmanlar yoksa; biz Sn. Başbakan'a her konuda, her hafta hiçbir bedel istemeden rapor vermeye hazırız.

Vaktiyle, Hoca Dehhani bir şiirinde “Gönül yıkma; cihanı eylemek âbad!” ifadesiyle, gönül yıkmanın, kalb kırmanın hiçbir zaman fayda sağlamayacağını belirtmiştir.

Sn. Başbakan, bu dirayeti feraseti, siyaseti, fiziği, estetiği, hitabeti ile gönülleri yıkmaya değil, kazanmaya mecburdur. Bütün bakanları, mebusları, parti yöneticileri, özellikle danışmanları bu gerçeği idrak etmelidir.

Sn. Başbakan; biz sizlere, hiçbir menfaat beklemeksizin, hiçbir yalakalık yapmaksızın, Allah rızası için dava için, ülke için, söz söylemek gibi, belki haddimizi aşıyoruz.

Sn. Başbakan; bu mücadelede, İslâm kriterlerine göre, İslâm devlet adamlarının, Sahabe devrindeki yöneticilerin hareketlerine göre Cemaate karşı tavrınızı gözden geçiriniz. Hakemlere sorunuz.

Etrafınızda sizleri her zaman metheden insanlara değil, yanlışlarınızı yiğitçe yüzünüze. haykıranlara yer veriniz. Dalkavuk ve meddah ruhlu insanların nasıl bir felâket olduğunu gelecek yazımızda arz edeceğiz. Allah yar ve yardımcımız olsun.

M. Kemal Bölükbaşı - 05.02.2014 -  Büyükada (Mahlastır)

***

ÇALMAK

Geçenlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu, CNN Türk’te Enver Aysever’in sorularını yanıtlamıştı. 

Enver Aysever: "Solcular neden genelde siyasi suçlardan içeri giriyor da, sağcılar hırsızlıktan giriyor?" sorusunu yönelttiğinde, Kuzu ne demişti hep beraber hatırlayalım:

"Sol iktidara az geldiği için az hırsızlık yapıyor, az yolsuzluk yapıyor…  iktidar olduklarında onları da görürsünüz, hükûmet olunca bunlar ortaya çıkıyor. Çünkü bir adamın elinde para yoksa makam yoksa, neyi çalacak?"

Hay Allah!

Sevgili okur, itiraf etmeliyim ki “çalmak” fiilinden bendeniz de hoşlanıyorum.  Hoşlanmak kelime mi? Çalmaya bayılıyorum. Ama lâf aramızda bu, kolay bir iş değil…

Çünkü çalabilmek için bireyin kaabiliyetli olması gerekiyor. Kişiliğinin gelişmiş olması gerekiyor. Normal, sıradan bir insan çalamaz. Çalmak kimilerine göre basit ve doğal bir eylem olabilir. Ama bu eylem, her kula nasip değil.  Kimisi hiçbir şey çalamıyor… Aksine, kimisi de her telden çalabiliyor.

Mesela keşke ben de Fazıl Say kadar piyano çalabilsem. Bırakın Fazıl Say’ı, en az büyük torunum Zeynep kadar keman çalabilsem dünyalar benim olacak. Ama dedim ya, kaabiliyet meselesi.

Bir insanı, her hangi bir enstrümanı çalarken görmeyeyim… hemen benim de çalma duygularım ağır basıyor. Ben de onlar gibi çalarken mutlu olmak; bu arada karşımdakini de mutlu etmek istiyorum. Çünkü biliyorum ki karşımdakinin beni seyretmesi; çalma eylemimden onun da zevk alması, bendenizi tarifi imkânsız duygulara sürükleyecek.

Piyano veya başka bir çalgıyı çalamayınca, hiç olmazsa bazılarının yaptığı gibi, karşımdakinin ağzına bir parmak bal çalmak istiyorum. Ama düşündüğümde bu eylemin,  karşımdaki insanı azarlamadan önce, söyleyeceklerimin etkisini biraz olsun hafifletebilmek ve karşımızdakinin bize misilleme yapmasını engellemek sebebiyle yapılan gereksiz bir eylem olabileceğini düşünüyorum… hemen bu düşüncemden vaz geçiyorum. Pardon pardon, eksik söyledim. Hiçbir çalgı çalmadığım yanlıştı. Arada anlayışsız birine bir şey anlatmaya çalışmak için ayıya kaval bile çalıyorum.

Sevgili okur, söz veriyorum… Ülkemiz daha müreffeh bir duruma geldiğinde, hepinizi toplayacağım ve sizlere unutamayacağınız saatler geçirteceğim. Özetle hepinize felekten bir gün çaldırtacağım. Dedim ya yeter ki ülkemiz insanları, her bakımdan refah ve varlık içinde yaşayan, gönençli bir konuma gelsinler. Bakıyorum verdiğim sözden dolayı hepinizin etekleri zil çalmaya başladı.

Hâfızalarınızı tazelemek açısından hatırlatıyorum. Bu “etekleri zil çalmaya başladı” deyimi nereden kaynaklanıyor? Hep beraber anımsayalım…

Rivayet bu ya, vaktiyle Anadolu’nun adı lâzım olmayan bir kentinde toplumca sevilen, sayılan, keramet sâhibi bir kişi yaşarmış. Hadi, bu kişinin adı Veli Efendi olsun.

Veli Efendinin bir özelliği dikkatlerden kaçmazmış. Bu kişi, cübbesinin eteklerinde yüzlerce kuzu çıngırağı taşırmış. Dolayısıyla bu zatın varlığı, çıngırakların çıkardığı seslerden hemen anlaşılırmış. Bu çıngırakları neden taktığını soranlara verdiği yanıt çok mânidar: “İnsan, yürürken dikkat etmez ise, önüne çıkan kendinden daha güçsüz canlıları çiğneyebilir. Bir başka husus daha var: Gideceğim yerde, benden önce oraya varmış ve mahrem vaziyette bulunan insanlar olabilir. Benim çıngıraklarımı duyup, kendilerine çeki düzen verecek zamanı bulurlar, böylece mahcubiyetten kurtulurlar.”


Aradan zaman geçmiş, bir gün Veli Efendi’nin yaşadığı mahallede emniyet güçleri,  azılı bir kaatili yakalamak amacıyla bir operasyon düzenlemişler. Veli Efendi, evine girmek üzere emniyet güçlerinin pusu kurduğu yerin önünden geçerken, azılı kaatil, Veli Efendinin çıkardığı çıngırak sesini duyunca, yakalanacağını sanmış ve kaçmaya yeltenmiş… görevliler hemen yakalamışlar.

Kaatilin yakalanmasında Veli Efendinin rolü olduğunu düşünen mahalle halkı, sevinçlerinden kişiyi kucaklayıp havaya kaldırmışlar. Bu hareketten dolayı adamın cüppesinin eteğindeki çıngıraklar, zil çalarcasına çok ses çıkarmış. Bu ses herkesin hoşuna gitmiş, mutlu olmuşlar.

Bu olaydan sonra yöre halkı, çok sevinen, ya da mutlu sona ulaşanları görünce “bakıyorum eteklerin zil çalıyor” demeye başlamış. Bu deyim bizlere bu öyküden kalmış sevgili okur.

Biliyorum ki sizler de toplumun kendini bilen her kesimi gibi, yolsuzluk yapanlar, çalanlar azaldıkça etekleriniz zil çalacak… dilerim öyle olur.

Ali Rıza Saysen - İzmir - Geçenlerde…

***

Bu ise, muzip bir üstadımdan (Nejat Aksel, hatırlarsınız, Çerkezdir ve tam bir Atatürkçüdür):

How Did You Die? 

Two women are new arrivals at the Pearly Gates and are comparing stories on how they had died. First Woman: "I froze to death"

Second Woman: "You froze to death? How horrible"!

First Woman: "Well, it wasn't so bad. After I quit shaking form the cold, I began to get warm and sleepy, and finally died a peaceful death. What about you?"

Second Woman: "I died of a massive heart attack. I suspected my husband was cheating, so I came home early to catch him in the act. But instead, I found him all by himself in the den, watching TV."

First Woman: "So what happened?"

Second Woman: "I was so sure there was another woman there somewhere that I started running all over the house looking. I ran up to the attic and searched, then ran all the way back down to the basement and searched. Then I went through every closet and checked under every bed. I kept this up until I had looked everywhere, and finally became so exhausted that I just keeled over with a heart attack and died."

First Woman: "Too bad you didn't look in the freezer - We'd both still be alive..."

***

Bu da, aynı kaynaktan bir seyirlik:

***

Birileri, hâlâ utanıp sıkılmadan, "hamamda Türk Türk'ü nasıl öper" konulu filmlere bayılırken, bu iflâh olmaz Amerikalılar nasıl da yara kaşıyorlar, bakalım:


***

Bir dahaki makalemde, sizlere BEYKENT ÜNİVERSİTESİ denen yerde olup bitenlerden bahsedeceğim.

Azıcık da medya tavası yapacağım tekrar.

Anahtar kelimeler arasında “ahde vefasızlık, kadir bilmezlik, jurnalcilik” gibi şeyler yer alabilir…

Pek muhtemelen yakında orada ben yer almayacağım ve birileri de horon tepecek. Derslerimi beğenmeyip hakkımda linç kampanyası başlattınız.

İyi de, size ilim ve irfandan kim nasip verecek? Tamam, kadro mükemmel ama ya Doğuş cenahından yeni eklemlemeler gelirse ve Ertan Tezcan Hocanızın da canı tez olmaktan çıkar, Vicdan Hocanız da "yeter be" derse...

Dilekçeler, şikâyetler kolay ama bir kere gidince hocalar, gelen gideni aratır çocuklar!

Bakın, Neslim Hocanız kese kâğıtlarınızı okuyabilmek için sabahlıyor (demiştim ya, sınav kâğıtlarınıza öyle diyor)...

Geçenlerde Aziz Dostum Mansur Beyazyürek de sınav kâğıtlarından birkaç örnek gösterdi.

Soru: Hayatın Birinci senesine verilen isim nedir?

Cevap: Oidipus Kompleksi!

Yapmayın çocuklar...

***

Havanız ne olursa olsun, umudunuz hep yerinde olsun.

Ölümden önce sizi hayatta tutan en büyük silâhınız odur…


Yoksa, değil mi ihvan?

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – Şimdiki Zamanlar – 10 Şubat 2014 Pazartesi

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 20 Ağustos 2017