Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

Meral Akşener’den: BALKANLARDA UNUTULAN TÜRK SOYKIRIMI

Posted by on in Politik
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 7874 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Balkanlar’da Balkan Savaşı’nda işgâl edilen bölgelerdeki Müslümanların savaştan önceki ve sonraki nüfusları ele alındığında, 100 yıldır görmezden gelinen büyük bir insanlık suçu ortaya çıkar.

Osmanlı’nın 1906 yılı nüfus istatistiklerine göre Makedonya’da 1 milyon Türk, 750 bin de Arnavut olmak üzere toplam 1 milyon 750 bin Müslüman (Selânik’te 485 bin, Kosova’da 752 bin, Manastır’da 460 bin). Ulahlar ve Sırplar da dâhil olmak üzere 627 bin Rum, 575 bin Bulgar, 200 bin civarında da Yahudi, Ermeni, Katolik ve Protestan bulunuyordu.

Avrupalı kaynaklar da Müslümanları 1 milyon 200 bin ilâ 1 milyon 500 bin arasında gösteriyordu. Ama Avrupalılar, Hristiyanların toplam nüfusunu biraz daha fazla göstermeye gayret ediyorlardı. Balkan Savaşları’ndan önceki nüfus hareketlerini de hesaba katan McCarthy, yeni göçlerle 1911'de Makedonya'yı oluşturan üç vilâyette (Kosova, Manastır ve Selânik) Müslümanların iki milyona ulaştığını söylüyor. Osmanlı Rumelisi’ndeki diğer Müslümanların sayısının da (Edirne vilâyetinde 760 bin, Yanya vilâyetinde 245 bin, İşkodra vilâyetinde 218 bin olmak üzere) 1 milyon 223 bin olduğunu hesap ediyor. Buna göre Balkan Savaşları’ndan önce Osmanlı Avrupası denen Rumeli topraklarında (Arnavutluk ve Bosna Hersek hâriç) toplam 3 milyon 242 bin Müslüman (Türk, Arnavut, Boşnak, Pomak, Çerkez) yaşıyordu. Bulgarların sayısı 1 milyon 220 bin (Makedon ve Sırplar, Bulgar nüfusu içinde sayılıyor), Rumların ise 1 milyon 558 bin idi.

Müslümanlar tek tek her vilâyette ve bölgenin tamamında mutlak çoğunluğu ellerinde tutuyorlardı. Savaşla birlikte Edirne vilayeti dâhil, Osmanlı toprakları tamamen işgâl edildi. Daha sonra Osmanlılar Edirne’yi kurtardı ve buradaki Bulgar’larla, Bulgaristan’da kalan Türk’lerin bir kısmı mübâdele edildi. 1911 yılı istatistiklerine göre hesaplandığında Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan tarafından işgâl edilen bölgelerde bulunması gereken Müslüman nüfus 2 milyon 315 bindi.

Savaşın başladığı 1912 yılından itibâren Osmanlı topraklarına (Anadolu ve Trakya’ya) sağ sâlim ulaşabilmiş sürgün sayısı 413 bin 922 kişiydi. Türk-Yunan mübâdelesi gereğince, 1921-1926 yılları arasında gelen göçmen sayısı da 398 bin 849 idi. Bu da Balkanlar’dan Türkiye’ye 1912’den 1926’ya kadar toplam 812 bin kişinin ulaştığını gösteriyordu.

Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’da 1920’li yıllarda yapılan sayımlar ise buralarda kalan Müslüman sayısını 870 bin olarak veriyordu. Bunlar, Türkiye’ye sığınanlarla birlikte 1 milyon 682 bine ancak ulaşıyordu.

Bu savaştan önceki miktardan (2 milyon 315 bin) düşüldüğünde 632 bin kişinin kayıp olduğu ortaya çıkıyordu. Kayıpların tümünün katledildiği, açlık ve hastalıklara kurban gittiği kesindi. Savaşlarda ölen, esirken öldürülen on binlerce asker ile devlet görevlisi olduğu için Balkan nüfusundan sayılmayan binlerce kişi bu sayılara dâhil değildi.

Sonuçta Balkanlar’daki Müslüman nüfusunun yüzde 35’i sürülmüş, yüzde 27’si kıyıma uğramıştı. Kalanlar artık azınlıktaydı.

''Irklar Savaşı'' meyvesini vermiş, yüz yıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler, Balkanlar'ın hayatından tart edilmişti.

TÜRKİYE'YE VE TÜRKLERE DE BUNU KABÛLLENMEK DÜŞMÜŞTÜ.

Hayır, kabûllenmek de yetmemişti. UNUTMAK gerekmişti.

Trakya'dan Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar yayılan göçmen köylerinin, kasaba ve şehirlerinin; o şehirlerdeki göçmen mahallelerinin, konusu sürgün ölüm olan pis bir oyunun hazin dekorları olduğu hatırlanmak dahi istenmemişti. Balkanlar'ı gezenler, Balkanlar üzerine yazanlar, SÖZÜM ONA ANADOLU'DAKİ SOYKIRIMLARIN ÇETELESİNİ TUTANLAR, bir kez olsun, bir zamanlar Balkanlar'ın çoğunluk nüfusunu oluşturan Türk’lere ne olduğunu sormadılar. Vicdanlı bir kalem, temiz bir kâlb, kirlenmemiş bir beyin, LEON TROÇKİ bundan 96 yıl önce, ''kültürden nasibini almış her insanın, hissetme ve düşünme aczi yaşamayan herkesin tüylerini ürpertecek, midesini bulandıracak suçları'' bir bir sıraladı ve haykırdı: "Neredeler şimdi? O binlerce yaralı Türk nerede? Onlara ne oldu? Onları ne yaptınız? Bize bu soruların cevabını verin”! Bu soruya kimse cevap vermedi. Ne yazık, o gün bugündür bir daha kimse sormadı.

Balkan Savaşları’nda Batı’da Sırp’ların, Kuzey’de Bulgar'ların, Güneyde Yunanların genişleyerek kendi sınırlarına kattığı Makedonya ve ötede Trakya bir cehenneme dönmüştü. İngiliz konsolosluk raporlarından birinde, “hiç abartmaya düşmeden denilebilir ki, Kavala ve Drama yörelerinde Bulgar komitacılarının ve yerel Hristiyan halkın elinden çile çekmemiş tek bir Türk köyü bile yok gibidir. Çoğunda düzinelerle erkek kıyımdan geçirilmiştir, ırza geçmeler ve talan etmeler olmuştur” diye yazılmıştı.

Bulgarlar, Rainovo, Kilkis ve Plantza’da Türkleri toplu halde yakma yoluyla infaz etmişlerdi. Rodop mıntıkasında Pomak köyleri “insanları ve hayvanlarıyla birlikte” top ateşine tutularak yok edilmişti. Dimotike’de “silâhsız Türkleri nehre atıp yaban ördeklerine ateş eder gibi” avlamışlardı. Mustafapaşa’da hayat bir “şeytan oyununa” dönüşmüştü. Makedonya Lejyonu denen katiller çetesinin geçtiği her yerde, örneğin Tırnova’da, Kırcali’de, kadını ve erkeğiyle Müslümanlar “boğazları kesilmiş” olarak yatıyorlardı. “Türk çocuklarının cesetleri de … o kurtarıcı lejyonun muzaffer yolunu” işaret ediyordu. Troçki, Bulgar ordularına esir düşen veya savaş meydanlarında yaralı ele geçirilen Türk askerlerinin de katledildiğini duyurmuştu.

Sâdece Bulgar askerlerince değil, görevi yaralılara yardım etmek olan sıhhiyecilerin de bu suça katıldığını belirterek, “Kastettiğim… Bulgar komutanlarının emriyle, savaş meydanlarındaki yaralı Türklerin süngülenerek veya hançerlenerek soğukkanlı bir şekilde öldürülmesinden başka bir şey değil. Birçok yaralı Bulgar askeri, bana üzerlerine kalkan süngüleri dehşet içinde seyreden o silahsız adamların nasıl katledildiğini, gözlerini benden kaçırarak anlattı” diye yazmıştı. Yunanlar ise örneğin, “Pravişta kazasında Türkleri toplayıp Kasrub Çayı’nın yatağına götürdüler, hepsini öldürdüler ve cenazeleri, orada becerdikleri işin tanığı olarak bıraktılar”. Doyran, Gevgili ilçelerinin tamamı kapsamında hemen hemen bütün ileri gelen Müslümanları öldürdüler. Yanya’da, Arnavutluk’un güneyinde Yunanların giriştiği kıyım ve yağma olayları, köylerin yakılması konsoloslarca rapor edilmişti. Gene de Yunanlar hakkındaki suç dosyasının, diğerleri kadar kabarık olmamasının bir nedeni, savaşı izleyen gözlemci ve gazetecilerin çoğunun “Hellen âşığı” olmasıydı. Diğer bir sebepse, işgâl altındaki Arnavut topraklarının gazetecilerce tercih edilmemesiydi.

Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün adlı eserinde, Bulgar ve Yunan işgâli altındaki bölgelerde yaşanan olayları tek tek anlatıyor. Trakya’dan geçen demir yolu boyunca tüm köy, kasaba ve kentlerin tamamen talan edilip yakıldığını, kaçamayan Türk'lerin öldürüldüğünü anlatıyor. Dedeağaç, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, Çatalca’ya kadar bütün Trakya bu öldürme ve talandan paylarını almıştı. Ama Gümülcine, Kavala’da, Serez’de, Ustrumca’da öldürülenlerin sayısı hesapsızdı. Örneğin Kavala’da yerliler hâriç, buraya sığınmış yedi bin muhacir katledilmişti. Serez’de öldürülenler beş bin kadardı.

Manastır, en talihsiziydi. İngiliz Konsolos Greig durumu rapor etmişti: “Yalnız Müslümanların yaşadığı köylerin yaklaşık %80’i ve karışık nüfuslu köylerin Müslüman kesimleri, Manastır kazalarından Kirçevo, Florina, Serfiçe, Kialar, Kozan, Elassona, Grevena, Neseliç ve Kastoria’da her yer talan edilmiş veya bütünüyle yakılıp yıkılmıştır”. Bütün bu bölgelerde savaştan önce Müslümanlar çoğunluktaydı. Savaşla birlikte bu nüfusun kimi yerde tamamı, kimi yerde de çoğu yok olmuştu; bir kısmı göç etmişti, bir kısmı da katliama uğramıştı.

Bütün bu suçlar, Birinci Balkan Savaşı (Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ne karşı) bitip de İkinci Balkan Savaşı (Makedonya’nın bölüşülememesi yüzünden bu ülkelerin birbirine karşı giriştiği savaş) başlayınca ortaya çıktı. Yunanlar Bulgar'ların, Bulgarlar Yunan'ların suçlarını sayıp dökmeye başladılar.

Bâzı Avrupa ülkelerinin gazeteleri Yunan taraftarı olarak Bulgar zulümlerini anlatırken Bulgar yanlısı Rus gazeteleri Yunan dehşetini tefrika ettiler. Dünyâ “zavallı Türk’lerin” başına gelenlerin bir kısmını bu sâyede öğrendi.

Meselâ Bulgar yanlıları bildirdiler ki, Türkler Selânik’i Yunanlara değil de Bulgar'lara teslim etseydi, o feci olayları yaşamazlardı. Yunanlar Selânik’i bir protokol ile savaşsız ele geçirmişti. Protokolde Selânik’teki Türklerin ve savaş boyunca buraya doluşmuş on binlerce sığıntının hayatları garanti edilmiş, talan ve yağmaya göz yumulmayacağı taahhüt edilmişti. Tam tersi oldu. Türk’lerin ve bu arada Yahudilerin ne canı ne de malı korundu. Koca şehir teröre teslim edildi. “Büyük karışıklık ve katliam başladı. Epey Müslüman ve Musevî hayatlarını kaybettiler”.

Bir Alman gazeteci, SELÂNİK’İN FETHİNİ şöyle duyurdu: “SELÂNİK’TEKİ AYASOFYA CÂMİİ ÜZERİNDE HAÇ YÜKSELİYOR YENİDEN. YENİ FATİHLER HAÇI DİKTİLER AMA HANİ NEREDE HRİSTİYANLIK VE İNSANLIK BELİRTİLERİ? TALAN, KATLİAM, IRZA GEÇME, KORKUNÇ ORANLARA YÜKSELDİ. ÇETELER CİVAR KÖYLERDEKİ MÜSLÜMANLARA YAPMADIKLARINI KOYMADILAR. ÇOK SAYIDA GÖÇMEN AÇLIKTAN VEYA SÜNGÜYLE ÖLDÜ. YUNANLARIN BESLEMEYİ TAAHHÜT ETTİKLERİ SİLÂHTAN TECRİT EDİLMİŞ OSMANLI ASKERLERİNDEN ÇOĞU KEZA AÇLIKTAN ÖLDÜ”.

Belirtmek gerekir ki, teslim olan Osmanlı askerlerinin sayısı yaklaşık 25 bindi. Times muhabiri de “Yunanistan’ın zaferini ne yazık ki fazla takdir edemiyoruz” diyerek olanları özetlemişti. Bütün bu cinayetler işlenirken İngiliz ve Fransız donanması Selânik Körfezi’nde demirliydi ve olanı biteni izlemekle yetinmişlerdi.

MORA’DA TÜRK SOYKIRIMI VE YUNANİSTAN'IN DOĞUMU

1800’lü yılların başında, bugünkü Yunanistan'ın Güney ucunda, Mora Yarımadası’nda kin ve düşmanlığın çığlığı yükselene kadar: Hristiyanlara huzur! Konsoloslara saygı! Türk’lere ölüm”! Balkanlar’ın Türk'lerden temizlenmesine dönük ilk hareket Yunan başpiskoposunun tarihe armağan ettiği bu sloganla başladı. Mora’da başlayan 1821 isyanı, buradaki Türk'lerin toptan katline dönüştü ve bütün Balkan ülkelerine model oldu.

BU İSYAN HÂLÂ BATI DERS KİTAPLARI VE KAYNAKLARINDA SâDECE YUNANLARIN TÜRK YÖNETİMİNE KARŞI KAHRAMANCA İSYANI VE BAĞIMSIZLIK HAREKETİ OLARAK GÖSTERİLİR.

Model şuydu: “Bağımsız bir Yunanistan yaratma amacına uzanan yolda Türkler, bir engel olarak görülmekte idiler”. Buradaki Türk varlığı, Osmanlı müdahalesi için bahane oluşturabilir ve Türkler doğal olarak Osmanlı’ya bağlılık duyarlar diye varsayıyorlardı. “Çâre, kökten kazıyıp yok etme idi”. Nitekim Mora’daki (o zamanki Yunanistan sadece Mora Yarımadası’nı kapsıyordu) ayaklanma, doğrudan sivil Türkleri hedef aldı. O sırada Mora’da 30 bine yakın Türk yaşıyordu. İki ay içinde çoğu kıyımdan geçirildi.

Yunan ayaklanmasını anlattığı 1861 tarihli kitabında George Finlay, şunları yazdı: "Adamlar, kadınlar ve çocuklar hiç acımadan ve sonra da pişmanlık duyulmadan öldürüldüler. Yaşlılar hala taş yığınlarını parmakla gösterip, gezginlere, ‘işte şurada Ali Ağa’nın kulesi vardı; burada hem onu, hem eşlerini ve hizmetkârlarını öldürdük’ diye anlatırlar. Ve bunu anlatan yaşlı adam, yolu üzerinde bir öç alıcı meleğin bekliyor olabileceğini aklına bile getirmeden, bir zamanlar Ali Ağa’nın olan tarlaları sürmek için yürür gider. İşlenen suç bir ulusun suçu idi”… Finlay’i bu denli dehşete düşüren şey, savaş veya isyanlarda görülecek türden öldürmeler değildi. Yunan çeteci ve köylülerin, düpedüz karşılaştıkları her Türk’ü çocuk, kadın, yaşlı, hasta demeden doğramalarıydı. Kasabalar basılıyor, Türkler toplanıp "bir dere yatağına" ya da uygun bir yere götürülüyor ve orada katlediliyorlardı.

Alison Phillips, 1897’de neşredilen kitabında katliamın boyutlarını şöyle anlattı: “Her yerde daha önceden kararlaştırılmış bir işareti almış gibi, köylüler ayaklanmakta ve yakalayabildikleri bütün Türk'leri, erkeğiyle, kadınıyla, çocuklarıyla kıyımdan geçirmek idi. ‘Hiçbir Türk kalmayacak! Ne Mora’da, ne dünyâda’; ağızdan ağza dolaşarak bir kökten kazıma savaşının başlangıcını ilan eden şarkı böyle”…

Ayaklanmanın patlak vermesinden sonraki üç hafta içinde, kentlere kaçabilenler dışında, bir tek Müslüman bırakılmamıştı. Amerikalı tarihçi Justin McCarthy, ÖLÜM VE SÜRGÜN adlı kitabında, öldürülen Türk’lerin 25 bin kişi olduğunu yazdı. Burada ölenlerin sayısından daha önemli olan, bunun bir arındırma politikası olması ve Balkanlar’ın tarihine damgasını vurmasıydı. Olayların Osmanlı başkentindeki yankıları yakıcıydı. Katliamlar karşısında halkın kapıldığı infial ve öfke o denli büyüktü ki, İstanbul’daki Rum'lara karşı her an misilleme hareketleri başlayabilirdi. Padişah Mahmud da öfkesini dizginleyemeyenlerdendi. Kayseri, Edirne, Tarabya, Edremit piskoposları ile İstanbul’daki patrik Gregorius’un idam fermanını verdi. Ortodoksların davranışlarından patrik sorumlu tutulmuştu. Patrik, Fener’deki patrikhânenin “Orta Kapı’sında” asıldı ve yaftası göğsünde üç gün teşhir edildi (o kapı o gün bugündür kapalı tutuluyor).

Öte yandan, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki ordu, Mora’ya çıktı. İsyan kısa zamanda ve şiddetle bastırıldı. Ama işte tam da bu anda, Batılı devletler müdahale çarkını işletti. İsyana sevk ettikleri, destekleyip yönlendirdikleri Yunanistan'ın daha doğmadan ölmesine izin veremezlerdi. Ordularını Mora’dan çekmesi için Osmanlı’ya yönelen baskı ve tehditler işe yaramayınca, dünyâ askerlik tarihinin en utanç duyulacak saldırısını gerçekleştirdiler. İngiliz, Fransız ve Rus gemileri, Navarin’de demirli bulunan Osmanlı-Mısır donanmasını, savaş ilanına gerek duymadan topa tuttu; savaş hâli olmadığı ve herhangi bir saldırı beklemediği için müttefik gemilerinin gelişini seyretmekle yetinen 57 Osmanlı gemisi batırıldı. Sekiz bin denizci oracıkta öldürüldü. Fransa, denizcilik tarihine "şanlı bir zafer" yazdıklarını açıkladı. İngilizler temkinliydi; bir yanlışlık olmuş gibi davrandılar. Osmanlı’nın Mora’dan çekilmesi için bu da yeterli olmadı. Bu kez İbrahim Paşa üzerindeki baskılar artırıldı. Sonunda İbrahim Paşa ikna edildi ve isyanı bastıran ordu Mora’dan çekildi. Osmanlı hâlâ Yunanistan'ın bağımsızlığını kabûl etmiyordu. Artık tek yol kalmıştı: Savaş.

Rusya'nın saldırısı (1828) bu şartlar altında başladı ve Osmanlı’nın mağlûbiyetiyle sonuçlandı. Edirne Antlaşması’nın imzalanması Yunanistan'a bağımsızlık, Sırbistan’a da özerklik getirdi. Osmanlı’dan koparılan bu ilk ülkenin kralı da Almanya’dan geldi; BAVYERA PRENSİ OTTO, beyaz bir atın üzerinde muzaffer bir komutan gibi Atina’ya girdi. Antlaşmada adına ‘’bağdaşmazlık ilkesi’’ denen yeni bir anlayış da yüzünü gösterdi: Buna göre, ‘çatışmaları önlemek için ‘’Mora’daki Türk'lerin çıkarılması öngörüldü. Özerkleştirilen Sırbistan’daki Türklerin de, Belgrad ve bir iki kale hâriç, ülkeden sürüldüler.

BALKANLAR’I KANA BOĞACAK, İLERİDE MÜDAHALEYE GEREKÇE OLUŞTURACAK OLAN DA İŞTE BU BATILI İLKEYDİ. BAĞIMSIZLIK FİTİLİNİ TUTUŞTURAN HER BALKAN HALKINA, AYNI TOPRAKLARI PAYLAŞAN TÜRK VE MÜSLÜMANLARI SÜRME, GEREKİRSE YOK ETME İŞARETİ VERİLMİŞTİ.

93 HARBİ VE RUSLARIN YAPTIĞI TÜRK SOYKIRIMI

TARİHİMİZE 93 HÂRBİ DİYE GEÇEN BU SAVAŞ, BALKANLAR’DA SİVİLLERİN DOĞRUDAN HEDEF ALINDIĞI İLK SAVAŞTI.

Mes'ele toprak kayıplarının çok ötesindeydi. Kaybedilen topraklarda ve sonradan Bulgaristan olacak ülkede yaşayan Türkler, toptan kıyıma ve sürgüne tâbi tutulmuşlardı. Bir milyonun üzerinde insan sürgünlerin önünde yollara düşmüş ve bunların yüz binlercesi can vermişti. Bulgaristan, Türk'lerin en yoğun yaşadıkları Balkan ülkesiydi. Savaştan önce, yani 1877’de, sonradan Bulgaristan olacak Tuna Vilâyeti ile Edirne vilayetinin Filibe ve İslimye sancaklarında yaşayan Türk'lerin (aralarında Çerkezler de vardı) sayısı 1 milyon 500 ila 1 milyon 700 bin civarındaydı ve toplam nüfusun yarıya yakınını oluşturuyordu. Bulgar'ların sayısı kimi kaynaklara göre Türk'lerden biraz daha az, kimine göre biraz daha fazlaydı. Osmanlı, Rus, İngiliz, Fransız kaynakları her iki halkın nüfusunun aşağı yukarı aynı olduğunda birleşiyordu. Tarihçi Justin McCarthy, Türk nüfusunun 1 milyon 500 bin olduğunu söylüyor. Nüfusla ilgili kaynakları değerlendiren Ömer Turan ise savaştan önce Bulgar olmayanların (1 milyon 949 bin), Bulgar'lardan (1 milyon 793 bin) daha çok olduğunu, Bulgar olmayanların yüzde doksanını da Türk'lerin oluşturduğunu söylüyor: Buna göre, Türkler 1 milyon 600 bin civarındaydı. Rum, Ulah, Yahudi, Ermeni gibi Bulgar olmayan toplulukların sayısı da 350 bin kadardı. Demek ki, “Bulgar devletinin kurulması hazırlıklarının yapıldığı bölgede Bulgarlar çoğunluğu teşkil etmemektedirler”. Bu durum işgâl sonrasını plânlayan Rus Prens Panslavist Çerkaski’nin başkanlığında kurulan Bulgaristan Mülkî İdâre Teşkilâtı’nca da tespit edilmişti. Örneğin Tuna Vilâyeti’ne bağlı Ruscuk, Sofya, Tulça ve Varna sancaklarında Türkler, Vidin ve Tırnovo’da ise gayrimüslimler çoğunluktaydı. Diğer Hristiyan unsurlar dışta tutulunca, hiçbir yerde Bulgarların, etnik bir grup olarak çoğunluğu sağlayamadıkları anlaşılıyordu.

Tarihçi Turan, Bulgaristan Mülki İdâre Teşkilatı’nın Tuna ve Edirne vilayetlerindeki Türk'leri ve Müslümanları "def etmeyi ve yok etmeyi" amaçlayan "nüfus ihtilalinin", bölgenin bu demografik durumunun tesbitiyle planlandığını belirtiyor. Açıkçası katliam ve sürgünlerin nedeni kurulacak Bulgar devletinin Slav çoğunluğa dayanması fikriydi ve önceden planlanmıştı. Savaş ve ardından yürütülen saldırılarla Türk nüfusun bir milyon kadarı topraklarından sürüldü. Bunun 515 bini sığındıkları topraklarda kaldı. Sığıntıların 105 bini Edirne’ye, 60 bini Selânik’e, 140 bini Kosova ve Manastır’a, 120 bini İstanbul'a  90 bini de Anadolu’ya yerleştirildi. Bazıları da savaştan sonra geri döndü. Bulgaristan’ın 1887 yılı nüfus sayımına göre kalan Türk'lerin sayısı 672 bindi. Savaştan sonra da 52 bin Türk’ün Osmanlı Ülkesine göç ettiği kayıtlıydı. Bunlara Osmanlı ellerinde kalmış 515 bin de eklendiğinde, başlangıçtaki 1 milyon 500 bin rakamına ulaşmak mümkün oluyordu. Tarihçi Ömer Turan da Türk nüfusun savaştan sonra yarı yarıya azalarak 800 bin kişiye düştüğünü belirtiyor. Bunun 515 bini göçmen olarak Osmanlı Topraklarına yerleştirildiğine göre, 250 binden fazla (McCarthy’ye göre tamı tamına 261 bin) Türk’ün akıbeti meçhuldü.

Meçhul değildi aslında, nüfus tablolarında “telefat” hânesinde gösterildiğine göre, bu insanlar ölmüştü. Peki, bu kadar insan nasıl öldü? Bir kısmı kuşkusuz, savaşlarda ve çatışmalarda can vermişti. Ama ezici çoğunluğu katliama uğramıştı, sürgün sırasında açlık, hastalık ve soğuğa kurban gitmişti.

VAHŞİ TÜMEN

Bu katliamın sorumlusu Rus ordusu, bu ordunun Rus Kazaklarından oluşturulmuş dehşetengiz birliği Vahşi Tümen ile Bulgar çeteleri idi. Vahşi Tümen, Rus düzenli ordusunun ardı sıra gelerek, Bulgar çetelerle işbirliği hâlinde Türk köylerine kıyım ve yağma saldırıları düzenlediler. Sivil halkın dehşete kapılıp korku içinde topraklarını terk etmeleri için her türlü şiddete ve rezilliğe başvurdular. Düzenli ordu da onlardan geri kalmadı; geçtikleri her yer “çöle döndü”.

Bulgar çetelerinin sırtına ise daha da kirli görevler yüklenmişti. Osmanlı ordusunun ikmâl yollarına sabotaj ve saldırılar düzenlemek sıradan işleriydi. Asıl görevleri köy basmak, tecavüz ve yağmaydı. Ruslar'ın cinayetten imtina ettiği durumlarda, kuşatılmış köylere girip kıyıma kalkışmaktı. Sürülenler geri dönmesin diye köyleri ve çiftlikleri yakıp yıkmaktı. Türk’lerin “tarlalarını, evlerini, besi hayvanlarını ve her türlü mallarını ellerinden almaktı”. En cânice eylemleri ise savaş meydanlarındaki yaralı Osmanlı askerleri ve esirlere son darbeyi indirmekti. Yapılanlar öyle yaygındı ki, diplomatlar ve gözlemciler, yaşananların “istisna değil, olağan” olduğunu bildiriyordu.

Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün adlı eserinde “olayların çoğunda Müslümanlara zulmeden Bulgarların sıradan köylüler olduğunu” söylüyor. “Hâttâ bâzen, halkı karma olan köylerde yüzyıllardan beri babaları dedeleri Müslümanlarla yan yana yaşamış olan köylülerdi. Bunların o çeşit eylemlere girişmelerinin nedeni, Müslümanlara karşı nefret ediyor olmaktan ya da milliyetçilikten çok, mal kapma hevesiydi”. O yüzden sâdece Müslümanların değil, Yahudilerin de malları talan edildi.

Savaştan önce “Türk vahşetine" ilişkin haberleri yapan Batılı gazetecilerin muhabirleri ortak bir bildiri kaleme almak gereğini duydular. Aralarında Times, New York Herald, Republique Français, Frankfurter Zeitung, Daily Telegraph gibi büyük yayın kuruluşlarının da bulunduğu 21 gazete ve derginin muhabiri “Bulgaristan’ın suçsuz Müslüman ahalisine karşı işlenmiş insanlık dışı eylemlerin bir özetini imzaya bağlamayı görev” saymışlardı. Olaylardan Rus ordusunun sorumlu tutan gazeteciler “kurbanların büyük çoğunluğunun kadınlarla çocuklar olduğunu” da bildiriyordu.

Ayrıca, bölgede görev yapan Batılı devletlerin konsolosları, bağlı oldukları bakanlıkları olaylar hakkında günü gününe bilgilendirmişlerdi. Örneğin Burgaz’daki İngiliz Konsolosu Brophy, “Türk yönetiminin en kötü olmuş hâline kıyasla dahi, sözde büyük bir Avrupa devletinin (Rusya) yönetimi altında durumun eskisine göre on kat daha fazla kötü olduğunu” görmüş ve pek büyük şaşkınlığa kapılmıştı. Edirne konsolosu Blunt, Türk’lerin yaşadığı kıyımları derlemişti. Bir başkası, “Rus’ların kararlı benimsedikleri amacın, bütün Müslümanları ülkeden sürüp çıkarmak” olduğunu tesbit etmişti.

Bu tanıklıklar ve araştırmacı Bilal Şimşir’in yayımladığı sayısız İngiliz belgesi, bu büyük kıyımın büyük devletlerin gözü önünde işlendiğini gösteriyor. Kıyımın bir başka boyutu da Osmanlı uygarlığının izleriyle ilgiliydi. Ekrem Hakkı Ayverdi’ye göre bugünkü Bulgaristan topraklarında, Türk evleri ve dükkânları dışında, 3 bin 339 Osmanlı mimarî eseri vardı. Bunların 2 bin 356’sı câmi, 415’i eğitim yapısı, 174’ü tekke ve zâviye, diğerleri de han, hamam, hastâne, çeşme, köprü gibi yapılardı. Çoğu savaş sırasında, geri kalanlar da savaştan sonra şehir planlarını bozdukları gerekçesiyle yerle bir edildi. Örneğin Filibe şehrinde 33, Sofya’da 82 câmi bulunmaktaydı.

Savaş sonrasında her iki şehirde de birer câmi kalmıştı!

Yüzyıllardır hâkim unsur olarak yaşadıkları topraklar üzerinde Türkler, birdenbire azınlık durumuna düşmekle kalmamışlar, mal ve mülklerini, câmilerini, okullarını, hâttâ mezarlıklarını bile kaybetmişlerdi. Gene de Bulgaristan’daki Türk’lerin sayısı, Bulgarlar için hâlâ tehdit edici düzeydeydi. Bosna-Hersek’in bazı bölgelerinde, Balkan ülkelerinin gözlerini diktiği ve her birinin üzerinde hak iddia ettiği Makedonya (Kosova, Manastır, Selânik vilâyetleri) ile Trakya’da ise Türk ve Müslümanlar mutlak çoğunluktaydı. Müslüman nüfusu rahatsız ederek uzaklaştırma siyaseti, o yüzden, savaştan sonra da devam etti. Makedonya’da sivil halka yönelik çete (çentiklerin) saldırılarının ardı arkası kesilmedi. Bulgaristan’ın 1885’de Doğu Rumeli’yi, Avusturya’nın da 1908’de Bosna-Hersek’i ilhakı üzerine, Hıristiyanların yönetimi altında bulunmayı kabûl etmeyen Müslümanlar dalgalar hâlinde Türkiye’ye göçtü. Karadağ’da neredeyse tek bir Müslüman kalmadı. Öte yandan Ege adalarındaki Türkler de bir daha dönmemek üzere Anadolu’ya taşınıyordu.

Meselâ Girit’te, 1821’de Türk’lerin sayısı 160 bindi. Bu sayı 1876’da 95 bine, 1897’den sonra 33 bine düştü (onlar da mübâdelede göçmek zorunda kaldı). Sonuçta bütün bu bölgelerden, savaştan sonra gerçekleşen göçlerle yaklaşık 340 bin kişi daha Osmanlı ellerine sığındı.

Balkanlar’ın Müslüman nüfusu eriyordu. Son darbeyi Balkan Savaşları vuracaktı ama bir farkla: Bu kez ÖLDÜRÜLENLERİN SAYISI GÖÇ EDEBİLENLERDEN, İSTANBUL VE ANADOLU’YA SIĞINABİLENLERDEN ÇOK DAHA FAZLA OLACAKTI.

***

Tarihten ibret alınmazsa, bizi “temizlerler”!

   Devlletlû'nun kongresinde Kürt Yahudisi, Kürtçe konuştu!

      Dilerim öyle olmasın…

         Dilerim asla olmasın!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 01 Ekim 2012 Pazartesi

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Salı, 21 Kasım 2017