Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

MİLLET OLMAK NE DEMEKTİR?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 10247 kez okundu
  • 7 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Hâlen Kütahya Yoncalı’daki Ulusal Tıp Günleri-3 toplantısındayım. Bu, kendini Türk hisseden her hekimin tamamen kendi cebinden ödeyerek başarıyla yürüttüğü üçüncü buluşmamız. Yoksa bütün boyalı basında duyurulurdu zâten…

Dün şifâhen yaptığım konuşmayı yazılı hâliyle klavyeye alıyorum. Bunu yazarken hiçbir kaynağa da bakmıyorum; bugüne kadarki birikimime dayanarak bilgisayarımın önüne oturdum.

Millet ve ulus kelimelerini tamamen aynı anlamda kullanacağım; bu konudaki bâzı tarafgirliklere saygım var ama bu ayrım aslında bizi bölmek için uydurulmuş yapay bir “ötekileştirmedir” düşüncesindeyim.

İlk Honimoidler (insanımsı insanımsılar) ve Hominidler (insanımsılar) Doğu Afrika Kıt’asında evrimleşti. Homo Neanderthalenis, Homo Erectus ve cro-Magnon adamları da birbirlerine yakın zamanlarda dünyâda yerlerini aldılar.

Homo Sapiens yaklaşık 200.000-250.000 sene önce aynı bölgede evrimleşti ve son 100.000 sende de beyni şimdiki hâlini aldı, Homo sapiens sapiens oldu. Bunun anlamı “farkında olduğunun farkında olan adam” demektir.

Bu insanlar kabaca 40 ilâ 60 bin sene önce Afrika’dan çıkıp bütün dünyâya yayıldılar. Hint’e, Çin’e, Kuzey Avrupa’ya, Anadolu’ya doğru yürüdüler ve bu arada mozaik adaptasyonlarla cilt renkleri, boyları, kemik yapıları değişime uğrasa da, bütün insan türü tek bir ırktır. Meselâ çok yakın akraba olan atla eşek çiftleştiğinde ortaya güçlü ama kısır bir hayvan olan katır çıkar; yâni üremesi mümkün değildir. Hâlbuki Afrika’daki Buşmanlar’la kutuplardaki Eskimolar aynı şeyi yaparlarsa dahi, nur topu gibi çocukları olur.

Yâni, hepimiz kardeşiz!

Irkçılık ve etnik bölücülük, bizatihi en büyük insanlık düşmanlığıdır.

Son büyük Buz Çağı’nda Amerika’ya, akabinde Avustralya’ya kadar yayıldı insanoğlu…

Önceleri avcı-toplayıcıydık ve sürekli olarak yer değiştiriyorduk. Son derecede sosyal bir hayvan olduğumuz için, atalarımız hemen âileler kurup bir arada yaşamaya başladılar. Zamanla bunlar çok genişledi, büyük (250-300) kişilik gruplar hâline geldi. Bu kadar büyük grubu alfa-dominant erkekler denetleyemeyince, ortaya bir grup bölücü çıktı; bir miktar kavga gürültüyle de olsa, ayrılıp kendi yerleşkelerini kurdular; tıpkı arılsarın oğul vermesi gibi. Bu sâyede de genetik kirlenmenin önüne geçildi, memetik (kültürel) alışveriş de ufaktan ufaktan başladı…

Dağlar ve sarp kayalardan ovalara inen Homo sapiens sapiensler burada ziraatla yâni kültürle tanıştılar. Tohum ektiler, hasadı beklediler ve düşünecek çok uzun zamanları oldu. Güneşin doğuşu, batışı, mehtâbın uyanması, mevsimler… Bütün bu tabiat olaylarından çok etkilendiler ve onlara perestiş ettiler, zamanla da tapmaya başladılar. Günümüzde de hâlâ güneşe, aya tapanlar var.

İlk büyük dinler de o zamanlar ortaya çıktı. Animizm ve Animalizm’de her şey canlıydı, her şey bir bütünün parçasıydı ve avlarına büyük saygı duyuyorlar, atalarının rûhlarına dua ediyorlar, adaklar ve sunaklarda kurbanlar veriyorlardı. Şamanizm denen inançlar bütünün de de aynı özellikler mevcuttu. O zamanlar, eskiden zannedildiğinden çok daha az kavga, dövüş vardı.

Zamanla daha büyük dinler doğdu ve on binler, yüz binler, milyonlarca kişi bunlara mensubiyet içerisine girdi. İnsanların bilgileri arttıkça, tamamen evrimsel kökenli olan mülkiyet hisleri de uyandı. Mülkiyet demek şiddet demekti ve on binlerce sene filânca tanrıyı, falanca ilâhı bahane eden bilgi sâhipleri, avamı köleleştirerek “kutsal” diye diye hârplere yolladılar. Bütün Ortaçağ bu bataklık içerisinde geçti. Çoğumuz üç beş tânesinden haberdarız ama hâlen dünyâda 5000’den fazla din var!

Daha sonra yazı icat edildi ve büyük bir medeniyet sıçramasıyla, bilhassa Sümerler’den başlayarak, şehir hayatına geçildi. Artık, bilgiyi yâni nüfuzu yâni gücü elinde bulunduran, diğerlerine tahakküm etmeye ve soykırımlar yapmaya başladı.

Derebeylikleri birleşip federalleştiler, sonra devlet oldular. Bâzıları federe devlet, kantonlar gibi idârî bölümlerle doğsa da, uluslararası arenada yerlerini aldılar.

Rönesans ve Reformasyon hareketleriyle beraber pozitif bilim, eleştirel düşünce ve büyük ideolojiler dönemi başladı.

Dinler de, ideolojiler de aslında insan icadı sosyal kurumlar oldukları ve birinciler cenneti bu âlemde, ikinciler öbür âlemde vaat ettikleri için, her ikisinin de mensupları hâlâ ortalıkta cirit atmakta, dünyâmız kanla dolmaktadır.

Hâlbuki Batı Âlemi’nin Avrupa ve Britanya denen kısmının kendi yarattıkları dinlerden çektiklerini fark edip, tarih, kader, keder ve ülküsü içinde yakınlaşmaları yakın zamanlarda oldu. Aynı Jesus (İsa) adına, ideolojiler (Diyalektik Materyalizm, Nasyonal Sosyalizm vs., Faşizm, genellikle sanıldığının aksine bir ideoloji bile değildir) adına binlerce hârpte milyonlarca hemcinsini katleden merhamet yoksunu zihniyet, bal gibi de insancıl (humanitarian) yaklaşımlarla beraber dinler de, ideolojiler de ıslah edilebilirdi. Gene bizden birileri buna müsaade etmedi: Homo hominis lupus est (Plautus MÖ 184)!

Bunun 2012’de ulaşılabilen en güzel örneği millet olabilmekti.

Zâten paylaşılan paylaşılmış, İtalyanlar İtalyan, Portekizliler Portekizli… olup çıkmışlardı. Bu arada Osmanlı da her medeniyet gibi doğmuş, büyümüş, duraklamış, yaşlanmış ve ölmüştü.

Onun küllerinden doğan, dünyânın en haklı İstiklâl Hârbi’ni kendisine “eşek”,”etrak-ı bî-idrak” denen Türk Milleti yaparak, tarihteki 17. Türk Devleti’ni kurdu. Başkomutan da Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’tü.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ne Amerikalılar gibi müstevlî, ne de Portekizliler gibi emperyalistti

En son olarak büyük bir diplomasi başarısıyla son bağımsız Türk Devleti’ni kurdular. Amaçlarını da açıkça ortaya koydular: Yurtta sûlh, cihanda sûlh!

Günümüzde bu dünyâda ayakta durabilmenin tek ve olmazsa olmaz yolu millet olmaktır ve Türk Milleti buna ziyâdesiyle lâyıktır.

Bu memlekette atmışın üzerinde etnik, daha da fazla dinî unsur var ve bu aziz memleketi omuz omuza savaşarak kurduk. Kimliğimiz de belliydi: Türklük.

Türkiye, bilimsel bir deyişle bir eriyiktir, mozaik değil! Mozaiğe vurdun mu darmadağın olur; hâlbuki eriyik aynen kalır. Daha da hoş bir ifâdeyle, çağdaş anlamıyla Türklük aşure gibidir; en ufak parçası eksilirse tadı bozulur. Başka ülkeler için makûl ve mantıklı olan federal devletler ve konfederasyon, bizim için yıkım demektir!

İşte, yeniden Ortaçağ batağına düşmemek için lâiklik (Amerikan modeli sekülarizm değil) bu ülkenin tek dayanağıdır. Çünkü büyüsel düşünce ruhsal aygıtımızın (psişemizin) en temelinde durur ve onu en net olarak besleyebilecek tek şey hâlâ dindir. Meselâ ben hayatım boyunca Allah’a inanmışımdır ama dindarlığımın derecesi sâdece bu kültür iklimine olan alışkanlığımdan, mensubiyetimden kaynaklanan sosyal bir âidiyetten daha fazla değildir. Tamamen kişisel hermenütiğimi dile getirmek isterim: Ben Vahdet-i Vücûd (Diyalektik Teizm veya Panenteizm) inancıyla rûhânî huzuru yakaladım.

Bilhassa artan bölücü hareketlere karşı da en önemli kalkanımız Türkçe’dir; başka anadil olmaz ve olursa da bölünürüz.

Hâlâ bölücülerin önde gelenlerinin dahi Türkçe konuştuğunu unutmayalım.

Eğer müstevlîlerin hâince tuzaklarına düşmezsek ve millî/ulusal değerlerimizi, anadilimizi, ülkü beraberliğimizi korursak, hiç kimse bize bir şey yapamaz.

Belki çok sıkıntı çektik, çekmekteyiz ve çekeceğiz ama bu millet en kötü ahvâl ve şerâitte dahi kendi küllerinden gene doğar, 18. devletini kurar.

Atatürk’ün öldüğü yaştayım.

   Mahcubum ona karşı, yeterince bu vatana hizmet edemedim diye.

      Bu ülkeden başka bir şey beklediğim yok…

         Ne Mutlu Türk’üm Diyene!

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 01 Aralık 2012 Cumartesi

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Cemil Savas Pazar, 02 Aralık 2012

    Sizce Laiklik

    Merhabalar,

    Bunu hep düşünüyorum, laiklik lansman yaparak bilinç haline gelebilir mi diye... Sanırım dönüp dolaşıp eğitim şart mottasına geliyoruz. Bugün laiklik ile ilgili konuşma yapan herkes , toplumun algı segmantasyonun bir yerine düşüyor. Ya ulusalcısınız ya da islamcı.. Yaptığınız konuşmaya göre bu algıdan kaçamıyorsunuz.Daha önce de bu durum farklıydı, ulusalcı diye adlandırılmasanız bile islam karşıtı haline geliyordunuz. Sizce bundan sıyrılmak nasıl mümkün olabilir? Laiklik salt kavramıyla nasıl insanların aklına düşebilir? Toplumların gelişim sürecine baktığımızda bu tip kavramların anlam kazanması için bedelinin toplum tarafından ödenen bir olgu oluyor olması gibi bir gerçekle karşılaşıyoruz. Biz laiklik savaşı yapmadık. Sizce bunun etkisi nedir?

  • Misafir
    furkan Pazar, 02 Aralık 2012

    Durun Siz Kardeşsiniz

    Sürekli tartışılan,özellikle de olumsuz olarak bahsedilen kavramların etraflıca açıklanmaları gerektiğine inanıyorum.Tamam bölünmek kötü ama niye kötü ?Türkiye bölünse mesela bunun sosyal,ekonomik ve kültürel etkileri ne olur,bu olay Türkiye'ye neler kaybettirir,bir bir açıklansa misal fena mı olur.Bunun altı doldurulmazsa,menfi bir yığın getirisi millete anlatılmazsa,kısacası vatanın birliği fikri,boş hamaset ve milliyetçi politikalara terk edilirse,durduğu zemin zayıf ve kırılgan olur.Aynı şey diğer kavramlar için de geçerli,örneğin Ilımlı İslam.Sayanı,söveni çok ama şu Ilımlı İslam denen şeyin ülke için neden zararlı olduğunu bu ülkede söyleyebilecek,yazabilecek bir tane sosyolog,ilahiyatçı veya siyaset bilimci yok mudur ?Sürekli kötülediği halde,neden kötülediğini,niçin eleştirdiğini bir türlü açıklayamayan ve iddiasının altını makul gerekçelerle bir türlü dolduramayan kişilerin (bilim adamı dahi olsalar) bunları bir yerlerden üstün körü öğrendikleri ya da bu iddiaların başkaları tarafından kendilerine ezberletildikleri fikrinden maalesef kendimi alamıyorum.Sürekli "Ilımlı İslam"ı kötüleyen bir ilahiyatçı var biliyorsunuz.Attığı zaman da mangalda kül bırakmıyor.Kendisi,engin ve ulaşılmaz bilgisiyle o her daim kötülediği "ılımlı İslam"ın zararlarını mantıklı gerekçelerle açıklasa,biz de dinlesek feyz alsak,olmaz mı.

    Olmaz tabi,olamaz.Çünkü niye eleştirdiğini kendisi de bilmiyor.Peki bu ülkede konuşandan vergi mi alıyorlar ?
    Tabi ki hayır ! O zaman aynı hızla konuşmaya devam.

  • Misafir
    Tahir Pazar, 02 Aralık 2012

    100 satırda insanlık tarihi

    Koca insanlık târihini pek güzel özetlemişsin be hocam. Eline, beynine sağlık.

    Sevgiler,
    TS

  • Misafir
    Kaan Özsayıner Salı, 04 Aralık 2012

    İnsanlık Tarihi Özeti

    Hocam yine ciltlere sığacak bilgileri bir sayfa da özetlemişsiniz, emeğinize teşekkürler gerçekten.

    Ben evrim sürecinin bir noktasını tam anlayamıyorum. Gülmek ve ağlamak gibi insana dair refleksler bizi diğer canlılardan ayıran temel öğeler. En büyük farklar ise sanat yapmaya ve felsefe ile uğraşmaya başladığımız noktada ortaya çıkıyor. Peki canlıların türleri ile insan arasında ki makas neden bu kadar açıldı. Bazı şempanze türlerinin gülebildiğini duymuştum ama sadece o kadar.

    Birde insan son noktada farkındalığını farkında olan adam olmadan önceki türler farklı coğrafyalarda yaşamıyor muydu? İnsan oğlu bu gün bildiğimiz anlamda insan olmadan önce neden bir çatallanma yaşamadı evrim sürecinde. Honimoidler örneğin büyük göçler yaşayıp Amerika kıtasına Rusya'nın Kuzey Doğusundan geçmemişler mi?

    Evrim sürecini etkileyen en önemli faktör ortam şartları ve genetik miras, bu durumlarda ciddi bir farklılık yaratacak bir kırılma hiç yaşanmadı mı? (Bu son cümlemde ki sorunun Article'lar ve Ontogenetik Psişe ile ilgisi olabilir mi?)

    Saygılar

  • Misafir
    Kaan Özsayıner Salı, 04 Aralık 2012

    İkinci Sorumun Yanıtının Bir Kısmını Eski Bir Yazınızda Buldum

    "Üst primatlarda bu mânâda farkında olduğunun farkında olma kısıtlı derecede de olsa, mevcut."

    Bu cümlenizden hareket ile insan dışında ki goril ve orangutan gibi türlerinde kısıtlı olarak farkındalığını farkında olan canlı olduğunu söylüyorsunuz. Uzun bir dönemin ardından bu primat türleri de ciddi şekilde evrimleşerek bu günkü insanın eriştiği noktaya erişebilir. (mi acaba). Kerem Hocam bilim ile ilgilenmek ilginç bir süreç yaşatıryor insana. Tam bir şeyin cevabına yaklaştım derken karşınıza başka sorular ile çıkıyor..

    Saygılar, Sevgiler...

  • Misafir
    Korkmaz Pazartesi, 10 Aralık 2012

    Vatan yahut Silistre

    Daha evveli gün kuzey Irak' ta enerji konulu konferansa Türkiye Enerji Bakanı' nı sokmadılar. Uçak daha hava da iken uçuş yasağı ilan etti Kuzey Irak... Güya PKK'nın siyasî kanadı olan partinin temsilcilerini yargılayacaklardı. Adamlar ânında cevap verdi... Akp ile pkk'nin yaptığı görüşmeleri açıklarız. Kısa bir sessizlik ve ardından tek bir ses. Fısssss. Fu fıs sönen balonun sesidir. Hizbullah örgütünün amaçları doğrultusunda hareket ettiği gerekçesiyle Diyarbakır 2. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından kapatılan Mustazaf-Der partileşiyor. Önümüzdeki günler bayağı bir bahar havası yaşanacaktır diye düşünüyorum.

    MKD: Benim de tahminlerim aynı yönde...

  • Misafir
    Mehmet Kerem Doksat Çarşamba, 26 Aralık 2012

    MİLLET OLMAK NE DEMEKTİR?

    Değerli Ziyaretçilerim,

    Türkiye çok sıkıntılı ve garip günler yaşıyor.
    Düşünün, ülkemiz halkının en fazla %5'ini teşkil eden bir grup çılgınca para harcıyor ve "cemiyet hayatı" programlarında hep bunların haberleri, kimin kiminle bilmem ne yaptığı haberlerinden geçilmiyor.

    Baştan beri aldığım SÖZCÜ gazetesindeki sosyete haberleri, zerzevat hekimliği kısmı beni şaşırtıyor. Başbakan'a çatarken kullandıkları üslûp ancak provokasyona yarıyor, !.. şeklindeki noktalama işaretleri, çok can sıkıcı Türkçe hataları gırla gidiyor.

    Kaç kere mesaj yolladığım Emin Çölaşan e-postalarımı okumadan siliyor. Yâhu, şurada kaç kişiyiz!

    Ayakta duran tek isim Vatan'daki Can Ataklı; kim bilir o da nelere katlanıyor...

    Ortalığı gazeteci ve yorumcu diye anılan, tek işleri Türklüğe, Türk milliyetçiliğine, onun tanımını bize getiren Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk'e çamur atmak olan bir grup entel türedi! Kürtçülüğü övmek ise en hâlis(!) moda!

    Buraya yorum yazanların bile ekserisi uyduruk e-adresler kullanıyorlar çünkü korkuyorlar!

    Cesur olun, gün dayanışma ve bir olma günüdür.
    Zeki Alasya'nın yorumları ne kadar bilgece idi, onun kadar da cesaretimiz kalmadı?

    İstiklâl Marşıımız'ın nasıl başladığını hatırlayalım:
    KORKMA!

    Herkese sevgiler, selâmlar...

Yorumunuzu bırakın

Misafir Çarşamba, 22 Kasım 2017