Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

MİLLET OLMAK NE DEMEKTİR (TEKRAR ve GÖZDEN GEÇİREREK)?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 4324 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Aşağıda okuyacaklarınız, ilk olarak İzmir’de verdiğim Millet Olmak konferansımın metnidir.


Bunu Youtube’a sırf millî ve vatansever duyguları için yükleyen, bunun için akademik mesaisinden zaman ayırarak, hatta çalarak gerçekleştiren aziz kardeşime sonsuz şükranlarımı sunuyorum ve biliyorum ki böyle yazdığım için üzülecek. Çünkü o, bunu, teşekkür etmem için yapmadı; kendisinin affına sığınıyorum.

Önce, bilimsel tartışma nasıl olmamalı konusunda birkaç video:


Bu konuşmamda millet ve ulus kelimelerini tamamen aynı anlamda kullanacağım; bu konudaki bazı tarafgirliklere saygım var ama bu ayrım aslında bizi bölmek için uydurulmuş yapay bir “ötekileştirmedir” düşüncesindeyim.

İlk Honimoidler (insanımsı insanımsılar) ve Hominidler (insanımsılar) Doğu Afrika Kıt’asında evrimleşti. Homo Neanderthalenis, Homo Erectus ve cro-Magnon adamları da birbirlerine yakın zamanlarda dünyada yerlerini aldılar.

Homo Sapiens yaklaşık 200.000-250.000 sene önce aynı bölgede evrimleşti ve son 100.000 sende de beyni şimdiki halini aldı, Homo sapiens sapiens oldu. Bunun anlamı “farkında olduğunun farkında olan adam” demektir.

Bu insanlar kabaca 40 ilâ 60 bin sene önce Afrika’dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar. Hint’e, Çin’e, Kuzey Avrupa’ya, Anadolu’ya doğru yürüdüler ve bu arada mozaik adaptasyonlarla cilt renkleri, boyları, kemik yapıları değişime uğrasa da, bütün insan türü tek bir ırktır. Meselâ çok yakın akraba olan atla eşek çiftleştiğinde ortaya güçlü ama kısır bir hayvan olan katır çıkar; yâni üremesi mümkün değildir. Hâlbuki Afrika’daki Buşmanlar’la kutuplardaki Eskimolar aynı şeyi yaparlarsa dahi, nur topu gibi çocukları olur.

Yâni, hepimiz kardeşiz!

Irkçılık ve etnik bölücülük, bizatihi en büyük insanlık düşmanlığıdır.

Son büyük Buz Çağı’nda Amerika’ya, akabinde Avustralya’ya kadar yayıldı insanoğlu…

Önceleri avcı-toplayıcıydık ve sürekli olarak yer değiştiriyorduk. Son derecede sosyal bir hayvan olduğumuz için, atalarımız hemen aileler kurup bir arada yaşamaya başladılar. Zamanla bunlar çok genişledi, büyük (250-300) kişilik gruplar haline geldi. Bu kadar büyük grubu alfa-dominant erkekler denetleyemeyince, ortaya bir grup bölücü çıktı; bir miktar kavga gürültüyle de olsa, ayrılıp kendi yerleşkelerini kurdular. Bu sâyede de genetik kirlenmenin önüne geçildi, memetik (kültürel) alışveriş de ufaktan ufaktan başladı…

Dağlar ve sarp kayalardan ovalara inen Homo sapiens sapiens'ler burada ziraatla yani kültürle tanıştılar. Tohum ektiler, hasadı beklediler ve düşünecek çok uzun zamanları oldu. Güneşin doğuşu, batışı, mehtabın uyanması, mevsimler… Bütün bu tabiat olaylarından çok etkilendiler ve onlara perestiş ettiler (öykündüler), zamanla da tapmaya başladılar. Günümüzde de hâlâ güneşe, aya tapanlar var. İlk büyük dinler de o zamanlar ortaya çıktı. Animizm’de ve Animalizm’de her şey canlıydı, her şey bir bütünün parçasıydı ve avlarına büyük saygı duyuyorlar, atalarının ruhlarına dua ediyorlar, adaklar ve sunaklarda kurbanlar veriyorlardı. Şamanizm denen inançlar bütününde de aynı özellikler mevcuttu. O zamanlar, eskiden zannedildiğinden çok daha az kavga, dövüş vardı.

Zamanla daha büyük dinler doğdu ve on binler, yüz binler, milyonlarca kişi bunlara mensubiyet içerisine girdi. İnsanların bilgileri arttıkça, tamamen evrimsel kökenli olan mülkiyet hisleri de uyandı. Mülkiyet demek şiddet demekti ve on binlerce sene filânca tanrı, falanca ilâhı bahane eden bilgi sahipleri, avamı köleleştirerek “kutsal” diye diye harplere yolladılar. Bütün Ortaçağ bu bataklık içerisinde geçti. Bizler üç beş tanesinden haberdarız ama halen dünyada 5000’den fazla din var!

Daha sonra yazı icat edildi ve büyük bir medeniyet sıçramasıyla, bilhassa Sümer’lerden başlayarak, şehir hayatına geçildi. Artık, bilgiyi yâni nüfuzu yâni gücü elinde bulunduran, diğerlerine tahakküm etmeye ve soykırımlar yapmaya başladı.

Derebeylikleri birleşip federalleştiler, sonra devlet oldular. Bazıları federe devlet, kantonlar gibi idari bölümlerle doğsa da, uluslararası arenada yerlerini aldılar.

Rönesans ve Reformasyon hareketleriyle beraber pozitif bilim, eleştirel düşünce ve büyük ideolojiler dönemi başladı.

Dinler de, ideolojiler de aslında insan icadı sosyal kurumlar oldukları ve birinciler cenneti bu âlemde, ikinciler öbür âlemde vaat ettikleri için, her ikisinin de mensupları hâlâ ortalıkta cirit atmakta, dünyamız kanla dolmaktadır.

Hâlbuki Batı Âlemi’nin Avrupa ve Britanya denen kısmının kendi yarattıkları dinlerden çektiklerini fark edip, tarih, kader, keder ve ülküsü içinde yakınlaşmaları yakın zamanlarda oldu. Aynı Jesus (İsa) adına, ideolojiler (Diyalektik Materyalizm, Nasyonal Sosyalizm vs., Faşizm, genellikle sanıldığının aksine bir ideoloji bile değildir) adına binlerce harpte milyonlarca hemcinsini katleden merhamet yoksunu zihniyet, bal gibi de insancıl (humanitarian) yaklaşımlarla beraber dinler de, ideolojiler de ıslah edilebilirdi. Gene bizden birileri buna müsaade etmedi: Homo hominis lupus est (Plautus MÖ 184)!

Batı Âlemi’nin ruhunda istilâ, soykırım, emperyalizm vardır.

Meselâ evrimin soyağacını mizahi şekilde ele alan yukarıdaki şekli ilk fark eden C. Darwin dahi Türk’leri aşağılık ve düşük bir ırk olarak görmüştür.

Keza, buralarda olup bitenleri teorisine uygulamakta zorlanan K. Marx, Asyavi Üretim Tarzı diye geçiştirmiş ve Türklüğü de aşağılamıştır.

Batı tarihinde İnsan Türk’ü tanımaya, onunla empati kurup sevmeye de başlayan tek büyük adam Mozart’tır.

 

Mozart, bir adam, bir insan...

 

İşte, Suudilerin Vehhabilik namına yaptığı ayıp!

Allah'sız denen Atatürk!

Bunun 2013’de ulaşılabilen en güzel örneği millet olabilmekti.


Millet olmak kaderde, kederde, tarihte ve ülküde (mefkûre) birlik demektir.

Zaten paylaşılan paylaşılmış, İtalyanlar İtalyan, Portekizliler Portekizli… olup çıkmışlardı. Bu arada Osmanlı da her medeniyet gibi doğmuş, büyümüş, duraklamış, yaşlanmış ve ölmüştü.

Onun küllerinden doğan, dünyanın en haklı İstiklâl Harbi’ni kendisine “eşek”,”etrak-ı bî-idrak” denen Türk Milleti yaparak, tarihteki en son Türk Devleti’ni kurdu.

Başkomutan da Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’tü.


Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk


Hasan Âli Yücel

O Hasan Âli Yücel ki, kendisiyle negatif özdeşim kuran şair Can Yücel’in babasıdır ve esasında da Mevlevi’dir ama kendini bu memlekete, bu millete hizmet etmek için adeta helak etmiştir. Eğer Köy Enstitüleri planları daha İsmet İnönü döneminde durdurulup, Adnan Menderes tarafından da ortadan kaldırılmasaydı, Türkiye şimdi bir dünya deviydi!


Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla ha düştü, ha düşecek –
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.

Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici hep, hepp acele işi! –
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul’a,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oynunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

Genç Türkiye Cumhuriyeti ne Amerikalılar gibi müstevli, ne de Portekizliler gibi emperyalistti

En son olarak büyük bir diplomasi başarısıyla son bağımsız Türk Devleti’ni kurdular. Amaçlarını da açıkça ortaya koydular: Yurtta sulh, cihanda sulh!

Günümüzde bu dünyada ayakta durabilmenin tek ve olmazsa olmaz yolu millet olmaktır ve Türk Milleti buna ziyadesiyle lâyıktır.

Bu memlekette atmışın üzerinde etnik, daha da fazla dinî unsur var ve bu aziz memleketi omuz omuza savaşarak kurduk. Kimliğimiz de belliydi: Türklük.

Türkiye, bilimsel bir deyişle bir eriyiktir, mozaik değil! Mozaiğe vurdun mu darmadağın olur; hâlbuki eriyik aynen kalır. Daha da hoş bir ifadeyle, çağdaş anlamıyla Türklük aşure gibidir; en ufak parçası eksilirse tadı bozulur. Başka ülkeler için makul ve mantıklı olan federal devletler ve konfederasyon, bizim için yıkım demektir!

İşte, yeniden Ortaçağ batağına düşmemek için lâiklik (Amerikan modeli sekülarizm değil) bu ülkenin tek dayanağıdır. Çünkü büyüsel düşünce ruhsal aygıtımızın en temelinde durur ve onu en net olarak besleyebilecek tek şey hâlâ dindir. Meselâ ben hayatım boyunca Allah’a inanmışımdır ama dindarlığımın derecesi sadece bu kültür iklimine olan alışkanlığımdan, mensubiyetimden kaynaklanan sosyal bir aidiyetten daha fazla değildir.

Tamamen kişisel hermenütiğimi (yorumsamamı) dile getirmek isterim: Ben Vahdet-i Vücûd (Diyalektik Teizm veya Panenteizm) inancıyla ruhani huzuru yakaladım. Başkası başka şeyle yakalayabilir. Bu kişisel bir ruhani tatmindir.

Bilhassa artan bölücü hareketlere karşı da en önemli kalkanımız Türkçe’dir; başka anadil olmaz ve olursa da bölünürüz.

Hâlâ bölücülerin önde gelenlerinin dahi Türkçe konuştuğunu unutmayalım.

ASİMETRİK-GAYRINİZAMİ PSİKOLOJİK HARP (kısaca GNPH)

-Nizami harpte iki ülke veya taraf arasında askeri çatışma vardır. Hedefler ve taraflar bellidir. TSK bu şekilde savaşmak için eğitilmektedir. Asimetrik-Gayrinizami Psikolojik Harpte ise kimin düşman, kimin dost olduğu karışıktır. Tıpkı Kürt meselesinde olduğu gibi… Burada Türkiye’nin hasmı DDD’dir (ABD + AB + Destekleyici Diğer Güçler).

1. Tezkere ile Türkiye’nin 70.000 birinci sınıf Amerikan askerince işgaline millî refleksle karşı çıkılınca, cezası iki yönden kesilmiştir: 1) Peşmergeler’le (ayrılıkçı Kürt gerillaları) birlikte Türk Karakolu’nu basan Amerikan askerleri, büyük bir basiretle direnmeyen(!) Türk askerlerinin kafasına çuval geçirerek halkın gözünde ulu yeri olan TSK’yı küçük düşürmüştür. 2) Dinbazlık (dindar yobazlık) ve cemaatçilik yoluyla sürekli olarak TSK küçük düşürülmeye devam edilmiştir.

-Hemen hepsi yasadışı sol örgüt militanlarıyla ayrılıkçı Kürtçü terör savunucuları el ele vererek kitlesel eylemler yapmaktadır (son IMF toplantısında İstanbul’da yaşanan rezalet gibi). Başbakan “dışarıdakilerin seslerine kulak verin” demiş, ertesi gün de “ben mazlumu, garibanı kastediyordum” şeklinde konuşmuştur. Tipik bir çifte açmaz örneği çünkü mazlum ve garibanın zaten sesi çıkamamaktadır ama Mazlum-Der gibi bölücülük yapan örgütler çağrıştırılarak, eşik altı uyaranla beyin yıkama gerçekleştirilmektedir. Bu arada çoğu F-tipi örgütlenme içerisinde olan polis hem orantısız güç uygulamakta, hem de gereksiz yere daha kolayca halledilebilecek olayların tırmanmasında rol oynamaktadır. Akabinde İstanbul Valisi benzeri bir açıklama yapmış ve “biz onlara bunları yapmaları için 13 yer göstermiştik” demiştir, Başbakan da tekrarlamıştır; tipik bir çifte açmaz! Çünkü “oralarda yapılırsa haktır, buralarda yapılırsa haksızlıktır” mesajı verilmektedir.

-GNPH’de düşmanı yıpratmak için gerilla tarzı eylemler ve medya üzerinden misenformasyon (hatalı ve yalan bilgilendirme) ve dezenformasyon (bilgiyi gizleme) yapılır.

-Ayrıca, çamur ve iftira atarak, sürekli olarak çifte açmaz (double-bind) ile dolu mesajlar vererek halkı şaşkın hale getirme, Pavloviyen ve Seligmaniyen şartlandırma yoluyla inançların kaybettirilmesi, aidiyet ve mensubiyet duygusunun kaybettirilmesi ve biçarelik duygusu aşılanır.

-Bir yandan da sürekli olarak hasımın propagandası yapılır. Atatürk’ün Kürt’lere verdiği sözlerden ve omuz omuza harp ettiğimizden bahsedilir (misenformasyon), sonra sözüm ona “Kürt aydınları ve Said-i Kürdi’siz Türkiye olamaz” lâfları edilip, doğduğu yere esasen Ermenice olan ama Kürtçe diye yutturulan ismi geri verilir ama bunların adalet ve barış için yapıldığı söylenerek sistematik duyarsızlaştırma yapılır (dezenformasyon). Bunda düşmanla ittifak içerisinde, AB’den ve ABD’den maddî yardım alan, hâttâ maaşa bağlanmış hainler kullanılır; bunlar zaten medyanın çeşitli, kısımlarında köşe başlarına yerleştirilmiştir. Onlar istediklerini yazarlar çizerler ama kıllarına dahi dokunulmaz amaAtatürkçüyüm diyeni içeri tıkarlar (terörizasyon ve Pavloviyen şartlı refleks kırılması).

-“Kanları yerde kalmayacak” dendiği gün 8 şehit verilir (çifte açmaz), bu da anomiyi ve kaosu pekiştirir. Polisle, askerle çatışmak üzere çocuklar bilinçli olarak öne sürülür ve mukabele edildiğinde “polis ve asker çocuklara fena muamele yapıyor” denir; özel olarak yapılmış çekimler tekrar tekrar yandaş TV’lerde gösterilerek mağdurlaştırma (victimization) yapılır (daha dün, 9 Ekim’de Diyarbakır’da aynı şeyi yaptılar). Saf halkımız o çocuklara acırken, onları öne itip militanlaştıran büyükleri olduğunu hiç düşünmez ve devletin vatandaşına düşman olduğu mesajı zımnen verilerek temel güvenlik ve aidiyet duyguları iyice kaybettirilir. Dolayısıyla “ötekileştirme” yapılırken, bir yandan da saldırganla özdeşleşip onu benimseme (identification with the aggressor) psişik savunma mekanizmaları yoluyla, Türkler Kürtleşmeye başlar.

-Sonuçta da, bizim örneğimizde olduğu gibi, Türk halkı Kürt’lere hak vermeye dahi başlar. Devamı da Kürtleşme olacaktır.

-Psikolojik harp istihbaratını “bir devletin diğer devlet üzerinde millî menfaatlerini gerçekleştirmek üzere uyguladığı psikolojik harpte kullanacağı her alandaki (siyasi, askeri, ekonomik, sosyal,  ideolojik, teknolojik vs.) zafiyetlerinin ve hassasiyetlerinin sistematik bir tarzda tesbiti, tasnifi, yorumlanması ve istihbarat haline getirilmesi” şeklinde tarif edebiliriz.

-GNPH’e karşı muvaffak olmanın tek yolu, düşmanı aynı silâhla vurmaktır. Güçlü bir istihbarat, karşı GNPH taktiklerinin uygulanması icap eder.

-Bunu ancak hakikaten millî bilince sahip, Atatürk ilke ve inkılâplarına yürekten bağlı kadroların teşkil ettiği bir Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin cesurca kararlarıyla bu uluslararası satrancı iyi oynayarak, sivilin sivilce, askerin askerce, ama ne gerekiyorsa yapması suretiyle bu badire aşılır. Bu kadroların ciddi bir kısmı Silivri’de, diğerleri de şimdilik dışarıda, emre amade beklemektedir.

-Bu hiç de kolay bir süreç olmayacaktır ve muhtemeldir ki çok kan dökülecek, çok iktisadî sıkıntı çekilecektir. Ama durum zaten böyledir ve Türkiye tamamen elden gitmektedir.

- Marcus Tullius Cicero’nun söylediği rivayet edilen “en onursuzca barış, en haklı savaştan iyidir” gibi ahmakça lâfları pankartlar halinde oraya buraya asılmasına engel olunur.

-Sarsılmakta olan kapitalist düzen akabinde kurulacak olan Yeni Dünya Düzeni’nde de Türkiye haysiyetle ayakta durur!

***

PAVLOV’DAN SONRA SELIGMAN’IN DA KÖPEKLERİ

Önce, Pavlov’un köpekleri deneyini bir hatırlayalım:

Hayvana et gösterildiğinde salyası akar (şartsız uyarana verilen şartsız refleks). 

Hayvana et gösterilirken zil sesi de dinletilince salyası akar (şartsız uyarana verilen şartsız refleks, arada eklenen şartlı uyaran). Bu yeterince tekrarlanır.

Akabinde hayvana et verilmeksizin zil çalındığında salyası akar (şartlı uyarana verilen şartlı refleks).

Eğer tekrar tekrar hayvana et verilmeksizin zil çalındığında hayvan ilgisiz kalmaya başlar (şartlı refleksin sönmesi).

Bunun önlenmesi için arada hayvana et gösterilirken zil sesi de dinletilince salyası akar (pekiştirilme).

En iyi şekilde şartlandırılmış köpekler dahi terörize olduklarında şartlı refleksler tamamen söner ve hayvan en tabiî hâline rücu eder (regresyon; terörün şartlı refleksleri silme gücü).

Bütün dinî, millî ve sair inançlarımız, aidiyet ve mensubiyetlerimiz şartlı reflekslerdir ve törenlerle, bayramlarla vs. pekiştirilmeleri gerekir. Terör ise bunları süratle söndürür ve belirsizlik, aidiyetsizlik zuhur eder.

Bundan istifade eden şer odakları kendi arzu ettikleri inançları (yeni şartlı refleksleri) bütün medyada ve gösterilerle pompalayarak, yabancılaşmaya yol açarak, tam aksi inanç ve tercihlerin filizlenmesini sağlarlar.

***

Şimdi bir de 1965 başlarında Martin E. P. Seligman ve arkadaşlarının deneylerine göz atalım.


Martin E. P. Seligman

Pavlov’un tecrübelerini çok iyi bilen Seligman, biraz farklı bir deney plânlar. Herhangi bir deneye tâbi tutulmamış 24 tane köpek alır ve onları üç gruba ayırır.

Birinci gruptaki köpeklere “kaçış grubu” adını verir, beyaz bir kabinin içerisine yerleştirilmiş bir  hamağa sarmalanmış bir halde yatarlarken, arka ayaklarından 500 voltluk zararsız bir elektrik şoku uygular. Bu gruptaki köpekler kabinde kafalarının bir yanındaki paneldeki  bir düğmeye basarak şoku kesme imkânına sahiptirler. Eğer 30 saniye içinde düğmeye basılamazsa şok kendiliğinden kesilmektedir. Bu köpekler düğmeye basmayı hızla öğrenirler ve gittikçe daha az sürede düğmeye basmayı başarırlar.

İkinci grubaboyunduruk grubu” adını verir ve bunlar “kaçış grubu” ile aynı şartlar altında şoka maruz bırakılırlar. Ancak bu köpekler düğmeye bassalar bile şok kesilmemektedir. Bu köpeklere uygulanan şok süresi kaçış grubundaki bir köpeğe uygulanan kadardır. Böylece kaçış ve boyunduruk grubu aynı sürelerde şoka maruz kalmaktadır. Ancak, boyunduruk grubu panele bassa bile şok kesilmediği için 30 denemeden sonra paneldeki düğmeye basmaktan vazgeçer.

Üçüncü gruptaki köpekler ise “kontrol grubudur” ve herhangi bir şoka maruz bırakılmazlar.

24 saat sonra bütün köpekleri kısa bir çitle iki bölmeye ayrılmış kapalı bir alana götürürler. Köpeklere 10 kez şok verilir ve köpeklerin bu 10 denemenin birinde duvarın üstünden karşı tarafa atlayarak şoktan kurtulacakları umulur. Öyle ya, köpeğin kaçması en beklenen şeydir. Hâlbuki köpekler öyle dururlar!

“Kaçış grubu” ve “kontrol grubu” kurtulmada hemen hemen aynı başarıyı gösterirken, “boyunduruk grubu” diğer gruplardan önemli ölçüde farklılık gösterir. Bu gruptaki 8 köpeğin 6’sı 10 denemeden sonra bile duvarın üzerinden atlayıp şoktan kurtulmayı akıl edemez. Bir hafta sonra ise bu 8 köpeğin 5’i hâlâ 10 denemenin herhangi birinde karşıya atlamayı beceremez. Bu gruptaki köpeklerin %75’i neredeyse karşıya hiç atlayamaz, %62.5’i ise yedi gün geçmesine rağmen hâlâ başarısızlıklarını sürdürürler.

Yâni, deneyin sonuçları, tuhaf biçimde ikinci gruptaki köpeklerin çaresiz kalmayı, daha doğrusu “biçare kalmayı” öğrendiklerine işaret etmektedir!

Seligman, bu davranışa, atalet ve hiçbir şey yap(a)mama hâline Öğrenilmiş Biçarelik (Learned Helplessness) ismini takar (pek çok neşriyatta Türkçe karşılık Öğrenilmiş Çaresizlik diye geçiyor ama helplessness karşılığı biçarelik terimini ben tercih ediyorum).

Öğrenilmiş Biçarelik teorisi daha sonra duygu azalması, körelmesinin de görüldüğü depresyonu açıklayan bir model için insan davranışlarını da içine alacak şekilde genişletilir. Buna göre, depresyondaki insanlar biçareliği öğrendikleri için o hale gelmektedir. Depresyondaki insanlar ne yaparlarsa yapsınlar boşuna olacağını, hayatları boyunca hiçbir şeyi kontrol edemediklerini öğrenmişlerdir.

Öğrenilmiş Biçarelik pek çok şeyi açıklıyordu, fakat ardından araştırmacılar birçok kötü hayat olayından sonra bile depresyona girmeyen insanlar gibi Öğrenilmiş Biçareliğin de açıklayamadığı istisnalar bulmaya başladılar. Seligman, depresyondaki insanların kötü olaylar hakkında depresif olmayanlardan daha kötümser olduklarını keşfetti ve bunu “attribution theory” (atıf teorisinden) ödünç aldığı “açıklayıcı tarz” olarak adlandırdı.

Aslında bu keşfi Aaron Beck’in Bilişsel Üçlüsünden (Cognitive Triad) farklı değildir: Depresyondaki insanlar hallerini, mazilerini ve istikballerini hep olumsuz yorumlarlar! Hem iyimser hem de kötümser açıklayıcı tarzların avantajları vardır. Meselâ bir buluş yapabilmek için veya pazarlama gibi bazı işlerde iyimser bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Muhasebecilik veya kalite kontrolü gibi işlerde ise kötümser bakış açısı gereklidir.

Bazı kişilerde ise Öğrenilmiş Biçareliğin tam aksine, Öğrenilmiş İyimserlik de bir savunma mekanizması olarak kullanılabilir.

SeligmanÖğrenilmiş İyimserlik” isimli kitabında, insanların yeni açıklama tarzlarını öğrenerek depresyonlarının üstesinden gelebileceklerini ileri sürer. Ahmakça, âdeta otistik bir iyimserliktir bu!

Öğrenilmiş Biçarelik hepimizin içinde az veya çok vardır. Hepimiz bir şeyleri defalarca dener, yanılır ve başaramayız. Sonra bir daha yanılmamak için, bir daha denememeyi öğreniriz. Bu sırada şartlar değişir. Eğer denersek başarılı olabilece­ğimiz bir hale gelir ama biz ezberlediğimiz gibi yaşamaya devam ederiz. Ortam değişir ama bizim zihin haritamız değişmez. Böylece başarısızlığı öğrenmiş oluruz.

Öğrenilmiş Biçarelik ve Öğrenilmiş İyimserlik atalet, insanın potansiyelini kendinden çalar. Hayallerimizi yok eder. Özgüvenimizi eritir, ce­saretimizi kırar. Aslanı kediye çeviriyor. Kazanmayı değil, kaybetmeye katlanmayı öğretir. Başarısızlık bölgesi­ni vatanımız, zirveleri gurbetimiz gibi görmeye başlarız. İçimizdekini söylemeyi değil, kendi kendimize söylenmeyi öğreniriz. Sorumluluk almak yerine suçlamaya çalışırız. Başarısızlıklarımızın sorumluluğunu dışımızda ararız. Kendi ayakları üzerinde durmayı ve kendi kendine yetebilmeyi beceremeyiz. Hayatımızda bazen maruz kaldığımız gerçek biçarelikler ile öğrenilmiş biçarelik durumu aynı şey değildir. Gerçekten çaresiz olmadığımız halde, biçare olduğumuzu sanarak, çözebileceğimiz bir sorunumuzu çözmek için hiçbir şey yapmadığımızda “Öğrenilmiş Biçarelik ve/veya Öğrenilmiş İyimserlik” yaşıyoruz demektir.

Korkunun kendisi, korkulan şeyden daha fazla zarar verir.

Öğrenilmiş Biçarelik üç şeyi zayıflatır: Akıl, istekler ve duygular!

Öğrenilmiş Biçarelik insanlarda üç önemli yetersizliğe (veya bozukluğa) neden olur:

Motivasyonel zayıflama, entellektüel zayıflama ve duygusal zayıflama: 1) Öğrenilmiş Biçarelik yaşayanlar önce tutkularını kaybederler. İstediğini elde etmenin kendi ellerinde olmadığını gören insanlar, kendi isteklerine karşı ilgisizleşirler. İsteyerek yaptıkları davranışlar azalır, mecburi oldukları için yaptıkları davranışlar artar. 2) Öğrenilmiş Biçarelik yaşayanların akılları ve düşünme yetenekleri de zayıflar. Basiretleri bağlanır. Bunun sebebi olaylar karşısında akıllarını kullanmanın sonucu değiştirmeyeceğine inanmalarından dolayı, sorunlarını çözmek için beyinlerini fazla kullanmamalarıdır. Bu yüzden davranışlarının sonuçlarına karşı özensizleşirler. Bu kişiler kendi iradi seçimlerine değer vermezler. Müebbetten hapis yatanların kendilerine “kader kurbanı” demelerinin de sebebi seçimlerinin sonuçlarını görememektir. 3) Öğrenilmiş Biçarelik durumunda yaşayanların duyguları da zayıflar. Uzun süre acı çeken, ondan kurtulmak için çaba­ladığı halde başaramayan insan, o acıyı kabullenir, onun­la yaşamayı öğrenir. Yaşama sevincini kaybeder. 4) Öğrenilmiş Biçarelik canlıları sadece psikolojik olarak değil, biyolojik olarak da çökertmektedir. Bir araştırmada birer dakika arayla kafesine 5 saniyelik elektrik şoku verilen bir kobay farenin, başlarda panik olurken, sekseninci defadan sonra hiç hareketsiz şoku aldığı görülmüştür. “Acıların faresi”, acılardan kurtulmak için çabalamak yerine acıyla yaşamayı öğrenmiştir. Bu deneyde 80. elektrik şokundan sonra farenin biyolojik savunma mekanizmasının bile çalışmamaya başladığı, sadece psikolojik değil, biyolojik olarak bile tepkisizleştiği gözlenmiştir”.

“Kanları yerde kalmayacak” deyip, Kürt Açılımı diye dayatılırken arka arkaya şehit haberlerinin gelmesi bizlere verilen elektrik şoklarıdır ve ekserimiz Öğrenilmiş Biçarelik içine, bir kısmımız da Öğrenilmiş İyimserlik içerisinde atalet ve umutsuzluğa yahut “nasıl olsa büyüklerimiz doğruyu bilir” nevinden ahmakça bir tevekküle düşürülmekteyiz! Hatta Pavloviyen şartlanmayla da bu pekişerek, “acıların faresi” haline getiriliyoruz!

Bu açıkça bir beyin yıkama yöntemi olarak, asimetrik psikolojik harpte gayet plânlı olarak uygulanmaktadır.

***

Bir de Abraham Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlatayım:


En temel psikolojik ihtiyaç güvenliktir, kendini emniyette hissetmektir.

Bunu ortadan kaldırırsanız, onu üzerine inşa edilebilecek sevme ve sevilme, sayma ve sayılma, aidiyet ve mensubiyet, kendini aşma asla gerçekleşemez.

Bu zaten çoktan “başarılmıştır” ve toplumumuzun bütün bu üst kurumları çökertilmiştir. Ekonomik terör de bunu yeterince pekiştirmiştir.

***

Bir başka psikolojik kavram da çifte açmazdır (double bind): Birbiriyle zıt anlam taşıyan mesajların aynı anda verilmesi demektir ve bireysel temelde şizofreni sebebi olarak kabul edenler vardır. Klâsik örneği suratında soğuk, hatta itici bir ifadeyle çocuğuna “seni çok seviyorum” diyen anne prototipidir (şizofrenojenik anne de denir).

Aynı şey sosyal alanda da yapılmaktadır: Bir yandan halka tepeden bakan, hatta aşağılayan bazı devlet veya Hükûmet mensuplarının, bir yandan da onları sahiplenme ve koruyup kollama hamasetleri eklenmiştir.

Halkın devlete, sisteme, rejime ve insanların birbirine bağlılığı alt üst edilmiş, herkes herkese şizo-paranoid bir tavırla bakar olmuştur!

***

Sonuçta Türk halkı Öğrenilmiş Acizlik ve Öğrenilmiş İyimserlik içine itilmiş, toplumu birbirine bağlayan bütün zamklar eritilmiş, bırakın yarınına, şimdisine güveni kalmamış, şaşkın ve atıl bir hâlde ne yapacağını, kime inanacağını bilemez duruma düşürülmüştür.

Seviyesizce, hatta iğrenç diziler ve yarışma programlarıyla bütün ahlaki kodları berhava edilmiş, antisosyallik ve müptezellik empoze edilerek herkes potansiyel cani haline getirilmiştir. Tam aksine, tamamen irrasyonel dinbazlık telkinleri de “öbür medyada” sürekli olarak yapılmakta, insanlar bilime değil, safsataya itilmektedir. Kerametleri kendilerinden menkul birtakım sözüm ona hocalar, “Mehdîler”, meczuplar en büyük kanallarda cahil halkımıza yutturulmaya başlanmıştır.

Aynı badireleri ben de yaşıyorum. Hasbelkader çağırdıkları yandaş medyanın TV programlarında ya sunucunun başarısız kaldığı tuzağına düşürülmekte, ya da çok eski ahbaplığımız ve mesai arkadaşlığımız olan Prof. Sevil Atasoy tarafından programın tanıtımı değiştirilip, benim bulunduğum sahneler kırpıldı. Yerime de artık epey yaşlandığı ve pek çok konuyu da yeterince bilmediğini açıkça söyleyen, çok hürmet ettiğim Prof. Dr. Özcan Köknel çıkarılmakta.

Psikiyatri doçenti olup, oradan psikoloji profesörlüğüne terfi eden Prof. Dr. Mustafa Kemâl Sayar, kalkıp Youtube’a sevgili karım Çocuk Ergen ve Genç psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’ın çektiği videonun kendisiyle ilgili şov kısmını yükletiyor ama benimkini tamamen kırpmayı tercih ediyor:

Yani işimiz zor, engeller ve kulvarlar zikzaklı, nereden ne geleceği pek belli değil.

Neyse…

Gelelim benim konferansa...

 

Eğer müstevlilerin haince tuzaklarına düşmezsek ve millî/ulusal değerlerimizi, anadilimizi, ülkü beraberliğimizi korursak, hiç kimse bize bir şey yapamaz.

Belki çok sıkıntı çektik, çekmekteyiz ve çekeceğiz ama bu millet en kötü ahvâl ve şerâitte dahi kendi küllerinden gene doğar, 17., 18., 19. … devletini kurar.

Atatürk’ün öldüğü yaştayım.


Mahcubum ona karşı, yeterince bu vatana hizmet edemedim diye.

   Bu ülkeden başka bir şey beklediğim yok…

      Ne Mutlu Türk’üm Diyene!

Mehmet Kerem Doksat – Yaşadığım bu Vatan – Yaşayabildiğim her Zaman

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazartesi, 23 Ekim 2017