Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

MİNİK SERÇE'YE SELÂM OLA

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 657 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

AŞK BİR HASTALIK MIDIR?

Eğer Hitler döneninde yaşıyor olsaydınız ve adınız da Prof. Dr Eguen Minkowsky olsaydı, tabii ki evet.

Psikosomatik Psikiyatrinin kurucusu Prof. Dr. Eugen Minkowsky bir gece karısıyla berber sabaha kadar uyuyamaz. Şiddetli kâbuslar görür.

eugene minkowski ile ilgili görsel sonucu

 

Vakit sabaha karşıdır ve Führer’in adamları kendisine sarı kaplı bir zarf yollamışlardır. Perişan olur. Hepimizin bildiği gibi sarı kaplı zarflar hemen daima kötü bir haberin muhatabına iletilmesi için gönderilir.

***

 

Acaba sevgili karısıyla götürülüp sabun mu yapılacaklardır veya gaz odalarında Dr. Josef Mengele kendilerini ziyarete gelip üzerlerinde dünya tarihin şahit olduğu en korkunç deneyleri yapacak ve bundan aldığı sadistçe hazzı tatmin etmek için eldivenlerini takıp ağzına da bir puro alıp keyfine mi bakacaktır. Gaz odalarına mı götürülecek yoksa sabun mu yapılacaklardır!

Gitmeleri gereken yön sol taraf olanlar, böyle gitti işte ölüme. Hem de öyle bir ölüm ki, ya yanarak ya da kimyasal gaz dolu bir odada nefes dahi alamayarak. 

Ne yargılama oldu ne de mahkeme önüne çıkarıldılar. 

Bu kararın arkasında ise, sola geç ya da sağa geç cümlesi ile binlerce insanı öldürmeye gücü yeten kişi, yani Joseph Mengele vardı. 

Nam-ı diğer Ölüm Meleği.

Ölüm Meleği: Joseph Mengele

Mengele, aile ilişkileri bakımından oldukça zor günler geçirerek büyüyen bir çocuk. Babası, sert ve disiplinli bir adam olan Mengele, babasını soğuk, uzak ve sadece işiyle ilgilenen bir adam olarak tarif eder. 

Ne kadar sevgi ve şefkat görmemiş olsa da, yaşadığı köyde nazik ve güler yüzlü bir çocuk olarak tanınır ve özellikle dakikliği ve davranışlarıyla, herkesten bol bol övgü alırdı. Giyimine özen göstermeye de erken yaşta başlamıştı, özel dikilmiş takım elbisesinin yanında, taktığı beyaz eldivenler de onun simgesi haline gelmişti. Auschwitz’den canlı çıkmayı başaranların dediğine göre onu diğer doktorlardan, beyaz eldivenleri sayesinde ayırıyorlardı. 

Auschwitz toplama kampındaki esirler üzerinde dehşet verici deneyler yapmadan önce Dr. Josef Mengele, antropoloji üzerine çalışmalar yapan çok ünlü bir antropolog idi. Mengele’ nin Afrika’yı gezip insan kanı ve virüs numuneleri topladığı, hayatı boyunca tek hayalinin farklı ırkların kanları arasındaki farklılığı kanıtlayan faktörleri belirlemek olduğu bilinir. Tüm bu çalışmaların sonunda da ırka özel veba yaratan Mengele’nin bulgularının, tel raptiye projesinin parçası olarak ABD’ye geldiği ve CIA’nın Nazi istediği bilim adamlarını affederek, Mengele’nin araştırmasını paylaşmak şartıyla onlara yeni kimlikler verdiği de ilginç bir detaydır.

Ölüm Kampı: Auschwitz

“Auschwitz diye bir yer var ve oraya giden insanlar ya hemen ya da bir süre sonra öldürülüyorlar. Ama mutlaka öldürülüyorlar…’’ 

İşte bu cümle birçok Yahudi’nin kulağına defalarca çalınmıştı. 

dört gündür aç, susuz, banyo yapmadan hatta temiz hava bile göremeyen, yük trenleriyle tıklım tıklım taşınan onlarca insan, Auschwitz’in ortasındaki istasyona ulaşmıştı. Harp boyunca Nazilerin Yahudi ırkını kurutma kampanyasından hayatta kalmayı başarmış son Yahudi topluluk olan Macaristan Yahudileri yeni kurbanlardı. Burası, yani Auschwitz, Polonya´nın Güneydoğusunda bulunan Yahudi sorununun en verimli çözüldüğü noktaydı. SS askerleri mahkûmları rampadan aşağı doğru sürüyordu, onları yönetense oradaki delilik, eziyet ve ölümün içinde tamamen aykırı duran bir SS subayıydı.

 ***

Yakışıklı bir yüzü ve nazik bir gülümsemesi vardı, kusursuz dikilmiş üniforması, özenle temizlenmiş ve ütülenmişti. Elinde bir kırbaç vardı ama onunla insanlara vuracak yere, sadece yön gösteriyordu, sağa veya sola doğru… 

Mahkûmlar farkında bile olmadan bu yapılı askerin zararsız hareketi ile seçiliyordu… Hâlâ çalışabilecek olanlar ile hâlsiz düşmüş olup, hemen gaz odası veya fırınlara gönderilecekler ayrılıyordu. Sağa gidenler şimdilik yaşamaya devam edecekti, sola gidenler ise yargılama veya mahkeme olmadan, sadece bir şöyle bir bakışla ölüme mahkûm edilmişti.

Bu kararı veren, oradaki bütün mahkûmların kaderine karar veren bu kişi Dr. Josef Mengele idi yani Ölüm Meleği.

***

Auschwitz toplama kampında, insanlar üzerinde yaptığı deneylerle “ölüm meleği” olarak tarihe geçmiş bu adamın, yaklaşık iki milyon insanın ölümünden sorumlu olduğu sanılmakta. Sadece Yahudiler üzerinde değil, eşcinseller, çingeneler, geri zekâlılar ve zihinsel engelli insanların üzerinde de deneyler yapan âri Alman  ırkından olmayan Almanları Nazilerin zihniyetindeki forma sokmak için de çalışmışlığı vardır. 

Bunların dışında Mengele, çocukların üstünde basınç testi, hadım etme (uyuşturmadan testislerini kesme), karşı direnç, ilaç testi gibi deneyler yapmıştır. Laboratuvar götürmek için şekerle, çikolatayla kandırdığı çocukları deney sonrası bildiğin parçalayarak öldüren, Auschwitz’de bir koğuşta başlayan bit salgınını da gaz ile çözüp hâlledip, bitlenen 750 kadını bitleriyle birlikte öldüren bir Nazi doktoruydu.

Renkli gözlü çocukların gözlerine bir takım kimyasallar enjekte ederek deneyler yapan, doğum yapmış kadının memelerini bantlayarak, bebeğin beslenmeden kaç gün yaşayabileceğini görmek isteyecek kadar da cani ruhlu bir doktordu.

                                                  ***

Mengele’nin vahşi deneylerine maruz kalan çocuklardan biri olan İzak Ganon’un, yıllar sonra ağzından çıkan şu sözler, kan donduran nitelikte “Mengele içeri girdi. Narkoz yapmadan karnımı yardı ve tek böbreğimi keserek eline aldı. Böbrek onun elinde başı kesilmiş bir tavuk gibi kıvranıyordu. Ben ise acıdan avazım çıktığı kadar bağırıyordum”. 

***

İzak’ın denek olarak kullanılmaya zorlandığı tek olay bu değildi. En sonunda gaz odasına gönderildi ve kapasitesi 200 olan gaz odasının önünde, elinde 201 yazan kâğıt sayesinde o kampta ölmekten kurtuldu. Fakat kız kardeşleri ve annesi kendisi kadar bahtlı değillerdi… 

***

Auschwitz´den canlı çıkan bir diğer mahkûmun anlattığına göre, bir olayda gene böyle bir çukur açılmış ve çevreleri ateşe verilmişti. 10 tane kamyonla çocuklar getirilmiş, bunları doğruca alevlerin gittikçe daralttığı çukurların içlerine attırmıştı, dışarı tırmanmaya çalışanları bir subay sopayla tekrar içeri itiyordu. Hoess (Auschwitz´ın kumandanı) ve Mengele ise gayet memnun bir tavırla seyrediyorlardı…

***

Suçsuz binlerce mağdur ve mağdurelerine uyguladığı psikolojik ve bedensel işkencelerin sayısı ve büyüklüğü her ortaya çıkan yeni olayla gittikçe artıyor. Psikoanalist Dr.Tobias Brocher düşüncelerine göre, acı vermekten değil, ölüm ve hayat arasında karar veren yetkili kişi olmaktan, bu güce sahip olmaktan zevk alıyordu. Bu aslı astarı olmayan yorumlar sebebiyle Psikanaliz de bir dindir.

***

 

Tıpkı komünizmin her türlüsü gibi... Çünkü deney öncesi şartları mutlak doğru olarak kabul edip, deney sonrası sonuçları ona göre yorumlarlar (a priolerini a fortiori olarak kabul edip, a posteriori yorumları buna göre yapmak)

Mesela Marksizm’de (karısı çocukları veremden ölürken) yazdığı das Capital’de hep aslında şuurdışı veya yarı bilerek Museviliğin bir ideolojiye istihalesi (dönüşümü) vardır. Engels ise orta hâlli bir burjuvaymış. Hani acaba bir "Platonik aşk" mı vardı?

                                                 ***

Dr. Josef Mengele 17 Ocak 1945’te Rus ordusunun Almanya’ya girmesiyle Auschwitz’den kaçtı, Arjantin’e yerleşti ve neredeyse unutuldu. 

17 Ocak 1985´te Auschwitz’den canlı kurtulan birkaç kişinin orayı ziyaretleri ve hatıraları sayesinde tekrar gündeme geldi. Bir anda bütün Dünya televizyonlarında ona dair haberler ve görüntüler gösterilir oldu ve herkes yaşanan vahşeti öğrendi. Arama çalışmaları yeniden başlatıldı. 31 Mayıs 1985´te Mangele’nin eski bir arkadaşı ve Avrupa’daki bağlantı noktası olan, Hans Sedlmeyer’in evine yapılan baskın sırasında yazdığı birkaç mektup ele geçirildi. Brezilya´da olduğu öğrenilmişti, yetkililere haber verildi ve bir hafta içinde yanında kaldığı aile ve mezarı bulundu. 1979´da boğularak ölmüştü. İskeletinin adlı tıpta incelenmesi sonucunda gerçekten o olduğu ortaya çıktı. 

Dr. Mengele’nin mazlum ve mazlumeleri uzun süre onun öldüğünü inkâr edip, savaşta ve sonrasında eziyetini çektikleri bu kişiden intikam alma zamanının gelmesini bekliyorlar ama Mengele uzun zaman üzerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığı şeye yenilmişti – Ölümün kendisine.

***

Bu felaketten de beter tarihi olaydan, tam aksi bir konuya geçmek istiyorum. Aşkın çeşitli tanımları yapılmıştır. En çok yanlış anlaşılanının başında şehvet yani azgınlık gelir. Bazıları buna ihtiras yahut tutku da der.  Mevlânâ ile Şems’in aşkı hâlâ tam çözülemediği için fazla üzerinde durmayacağım ama sansüre uğramamış bir Mesnev-i Şerif okursanız, kararı siz vereceksiziniz. Çok şaşırabilirsiniz çünkü İnsan’ın maymundan evrimleştiğini de, çeşitli tasavvufi incelikleri de yazar.

Şehvet, feromonlar denen evrimsel olarak gelişmiş ve bütün canlılarda ama özellikle memelilerin koltuk altları, cinsel bölgeleri civarında bulunan ve eustrus (azgınlık) dönemlerinde bütün canlıları azdıran kokulardır.

***

Amerikan hastanesini çok iyi tanırım. Onca hastamın arasından sıyrılıp Amerikan Hastanesi’ne gidip Şato gibi malikânesinde ikamet eden birisini de orada tedavi etmiştim ve bütün ailesini büyük birkaç beladan kurtarmıştım.  İstanbul küçük, nasıl olsa karşılaşırız.

***

Bu sefer de kadim dostum ve İstanbul’un tartışmasız en güzel gece kulübünü işleten Mehmet Tuna ve Şehnaz Tuna’yı ziyaret ettim.

Güvenlik tedbirlerini a o kadar arttırmışlar ki, hasta başına götürmek için götürdüğüm çiçeği rehin(!) alıp beni de epey rica ettikten sonra hasta yanına aldılar.

Eh, ben asansörle odaya çıktım, çiçek aşağıda; acaba içinde bomba mı arıyorlardı acaba?

Oturup on dakika kadar konuştuk. Hasta ziyareti kısa olur ve Mehmet’i çok iyi gördüm. Vefakâr karısı Şehnaz –ki bir dönem benimle psikolog olarak çalışmıştı yanındaydılar.

***

Magazinden takip ediyordum da, kulaklarımla işitince çok memnun oldum. Meğer İzmirli Sezen Aksu koskoca yalısını onlara tashih etmiş ve “gelirim, beraber program yaparız, para filan da istemem” demiş.

***

Minik Serçe lâkaplı bu hanımın bu evrimsel açıdan altruistik (özgeci), kişisel açıdan fedakârlık numunesini hele bu dönemde kimseler kolay kolay yapmaz. Birkaç selfie de çektik ama Mehmet işini seven ve otoriter bir iş adamıdır. Hoşlarına gitmeyeceğini düşünerek bunları paylaşmayacağım.

***

Helâl olsun Sezen Hanım’a. Bizim gittiğimiz yerler zaten bellidir, gece kulübü olarak Türkiye’nin İstanbul şehrinde bir tek oraya giderdik; gene ilk uğrayacağımız mekân bu şato gibi Şamdan olacak.

***

Bir yanda Karun gibi zengin hükümranların, öbür yanda kömür parası ve vefat etmiş insanları yerine oy kullanacak insanları yaşadığı bir ülke olduk. Biz Türkiye’yi kongre veya turizm için yapacağımız ziyaretler dışında terk etmeme kararı aldık.

***

Burası Türkiye’dir ve mozaik değil, aşure olarak kalacaktır. Buna hâlâ inanıyorum.


Herkese ümit, millî duygularla dolu yürek ve kucak dolusu sevgilerimi sunuyorum. Ne mutlu böyle dostlarımız var.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 15 Şubat 2017 Çarşamba

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 20 Ağustos 2017