Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

MÎSÂK-I MİLLÎ YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİLMELİ, KKTC, MUSUL ve KERKÜK de BUNA DÂHİL EDİLMELİDİR

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 1916 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Sevgili Türk Milleti,

Mîsâk-ı Millî, Atatürk ve arkadaşlarının çizdikleri ulusal ant demektir. Millî Misak (Günümüz Türkçesi ile Millî Yemin veya da Ulusal Ant), Türk İstiklal Harbi’nin siyasî manifestosu olan altı maddelik bildirinin adıdır.


İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan (Vekiller) Meclisi tarafından 28 Ocak 1920’de oy birliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat’ta kamuoyuna açıklanmıştır. Bildiri, I. Dünya Savaşı’nı sona erdirecek olan Barış antlaşmasında Türkiye’nin kabul ettiği asgarî barış şartlarını içerir.


Büyük İsrail'in bir kısmı

Toplantıdan çıkan kararlar arasında, özellikle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi milletvekillerinin yoğun çabasıyla gizli bir oturumda daha önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından hazırlanan Mîsâk-ı Millî’nin kabul edilmesi (28 Ocak 1920) mevcuttur.

Bildiri, Meclis’te Ahd-ı Millî Beyannamesi adıyla kabul edilmiş, ancak daha sonra “Mîsâk-ı Millî” olarak anılmıştır.

Her iki deyim Ulusal Yemin anlamına da gelir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları, büyük ölçüde, Mîsâk-ı Millî ilkeleri doğrultusunda oluşmuştur.

***

Kıbrıs’ta çözüme yönelik müzakereler kapsamında KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile GKRY Lideri Dimitris Hristofyas arasındaki görüşmelere 14 Ekim Pazartesi günü devam edildi. Yaklaşık olarak 2.5 saat süren görüşmelerde mülkiyet konusunun ele alınmasına devam edildi. Liderlerin özel temsilcileri de hafta içinde teknik konular üzerindeki görüşmelerine devam ettiler.

Bu hafta Kıbrıs’a değin yaşanan bir başka önemli gelişme de Yeşilırmak (Limnitis) geçiş noktasının açılması oldu. Açılış törenine, adada temaslar gerçekleştiren Avrupa Komisyonu’nun Genişleme ve Komşuluk Politikası’ndan Sorumlu Üyesi Štefan Füle de iştirak etti.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer konuya ilişkin yaptığı açıklamada, iki liderin bu adayı tekrar bir araya getirebileceği ve Kıbrıs’ı birleştirebileceği umudunun var olduğunu vurguladı. Liderler arasında iki yılı aşkın süredir devam eden görüşmeler sonucunda açılan Yeşilırmak Kapısı, iki taraf arasındaki yedinci geçiş noktası olma özelliğini taşıyor. Bu hafta Kıbrıs’a ilişkin yaşanan bir diğer önemli gelişme ise İngiltere’deki temyiz mahkemesinin, daha önce İngiltere’den KKTC’ye yapılan doğrudan uçuşları yasaklayan mahkeme kararına Kıbrıs Türk Havayolları tarafından yapılan itirazı reddetmesi oldu. İtiraza, Uluslararası Sivil Havacılık kurallarına ve GKRY’nin haklarına aykırı olacağı gerekçesiyle olumsuz cevap verildiği belirtildi.

***

Yakın Tarihi bir hatırlarsak iyi olur

Nikos Sampson (1935 - 9 Mayıs 2001) EOKA-B isimli örgütün lideriydi. Karpaz’ın Vasili (Gelincik) köyünde doğmuştu. Yunanistan’daki Cunta Hükumeti’nin de desteği ile 15 Temmuz 1974'te Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı Rum Millî Muhafız Güçleri ile darbe yaparak “Ulusal Kurtuluş Hükumeti” kurduklarını ve Kıbrıs’ta bir “Yunan Cumhuriyeti” ilan edildiğini açıklamıştı.

Başpiskopos III. Makarios (asıl ismi Mihail Hristodulu Muskos) veya III. Makaryos (d. 13 Ağustos 1913 - ö. 3 Ağustos 1977), Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu ve bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanıydı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi öngörmüştü. 1946’da papazlığa atandı. 1948’de Kition (Larnaka) Piskoposu, 18 Ekim 1950’de Başpiskopos oldu. Osmanlı egemenliği döneminde Rum Ortodoks topluluğunun yöneticisi sıfatını taşıyan Kıbrıs başpiskoposları, düzenin sağlanmasından ve halkın sorunlarının giderilmesinden sorumlu kişiler olarak önemli siyasi roller üstlenmişlerdi.


 

Makarios, Başpiskopos olduktan sonra, Enosis hareketiyle özdeşleşmeye başladı. İngiliz Hükumetinin Kıbrıs’a özerklik yahut Uluslar Topluluğu üyesi statüsü verilmesi yolundaki tekliflerine olduğu kadar, Türkiye’nin adayı taksim etme yolundaki isteklerine de karşı çıktı.

Şubat 1954’te Yunan başbakanı Aleksandros Papagos ile görüşerek Enosis için Yunanistan’ın desteğini sağladı.

Kısa bir süre sonra Albay Georgios Grivas’ın EOKA’yı (Kıbrıslı Savaşçılar Millî Organizasyonu) kurarak başlattığı silahlı eylemleri perde arkasından yönetmekle suçlanırken, siyasî pazarlığı da sürdürerek 1955-56 yıllarında İngiliz valiyle bir dizi görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine Mart 1956’da ayaklanma kışkırtıcılığıyla suçlanarak tutuklandı ve Seyşel Adaları’na sürgüne gönderildi.

Çünkü adada Türk Soykırımı yapmıştı.

Ardından EOKA’nın silahlı eylemleri hızla tırmandı. Adaya dönmesine izin verilen Makarios Şubat 1959’da Enosis isteğinden vazgeçerek uzlaşmaya yanaştı. Sonuçta 13 Aralık 1959’da bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığına seçildi. Yardımcılığına ise Türk toplumundan Fazıl Küçük getirildi.

Millî Marş

Kısa bir süre sonra Anayasanın değiştirilmesi yolundaki isteklerini gündeme getirdi. Aralık 1963’te başlayan Türklere yönelik saldırılar, iki toplum arasındaki çatışmalar ve Yunanistan ile Türkiye'nin sürekli müdahaleleri Makarios yönetimini büyük güçlüklerle karşı karşıya getirdi. Önceleri yalnızca Rum çıkarlarını savunan Makarios, daha sonra amacının iki toplumu bütünleştirmek olduğunu ileri sürdü. Aralık 1967’de Türk toplumunun merkezî yönetimin yetkisi dışında kalan işleri yürütmek için oluşturduğu Kıbrıs Türk Geçici Yönetimi'yle görüşmek zorunda kaldı.

Toplumlararası anlaşmazlıklar sürerken, Şubat 1968’de ikinci bir dönem için yeniden Cumhurbaşkanı seçildi. Anlaşmazlıklara son vermek için başlayan toplumlararası görüşmeler iki toplumun ayrı yetkileri konusunda çıkmaza girdi. 1972 ve 1973’te Kıbrıs’ın öbür piskoposları tarafından istifaya çağrıldı. Ama 1973’te tek aday olarak üçüncü kez Cumhurbaşkanlığına seçildi.

Temmuz 1974’te Kıbrıs Rum Millî Muhafız Birliği'ne bağlı birlikler, Enosis'i gerçekleştirmek amacıyla Yunanistan'daki cunta yönetiminin planladığı bir darbe düzenledi. Makarios Malta’ya, ardından Londra’ya kaçtı. Darbeden birkaç gün sonra, Birleşmiş Milletler genel kurulunda yaptığı konuşmada, Kıbrıs’taki darbeyi Yunan cuntasının yaptığını, garantör ülkeler olan, Türkiye ve İngiltere’nin adaya müdahale etmesi gerektiğini söyledi.

Türkiye, Kıbrıs’a askerî bir müdahalede bulunarak adanın Kuzeyinde ayrı bir Türk devletinin kurulmasını sağladı. Yunanistan’daki askerî cuntanın düşmesinden sonra, Aralık 1974’te Kıbrıs'a dönen Makarios, adanın bölünmemesine yönelik çabalarından bir sonuç alamadan öldü.

Bu gelişmeler üzerine Türkiye Cumhuriyeti garantörlük haklarını kullanarak 20 Temmuz 1974 tarihinde, Kıbrıs Harekâtı’nı gerçekleştirerek EOKA-B’nin ve Nikos Sampson’un faaliyetlerine son verdi.

İşte, o dönemlerde Kıbrıs’ın Atatürk’ü olan Merhum Rauf Denktaş ortaya çıktı.


***

Rauf Raif Denktaş (27 Ocak 1924, Baf - 13 Ocak 2012, Lefkoşa), Kıbrıs Türk’ü, siyasetçi ve yazarı.

Büyük mücadeleyle, EOKA’ya rağmen KKTC’yi kurdular.

Rauf Denktaş 1.5 yaşındayken annesini kaybetti. Babası Hâkim Raif Bey’di.Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul’a  gönderildi. Arnavutköy’deki ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Âti Lisesi’nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs’a döndü ve 1941 yılında Lefkoşa İngiliz Okulu’ndan.

Mezun olmasının ardından, ciddi alkol sorunları bulunan Fazıl Küçük’ün Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Daha sonra bir süre Gazi Mağusa’da tercümanlık, mahkemelerde memurluk ve İngiliz Okulu’nda öğretmenlik yaptı. 1944’te hukuk eğitimi için Lincoln’s Inn’de tahsile devam için İngiltere’ye (Birleşik Krallık) gitti. 1947’de adaya döndü ve avukatlığa başladı. Sonraları savcılığa geçen Denktaş, 1956 yılında başsavcılığa kadar yükseldi.

Mücadele Yılları

27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingde Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Halka ilk hitabını bu vesileyle ve 24 yaşındayken gerçekleştirdi.

Türk cemaatinin iki önemli ismi Faiz Kaynak ve Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu.

Faiz Kaymak’ın teklifi ve Fazıl Küçük’ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu Kongresi’nde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden emeklilik hakkını kazanmasına altı ay kala, Birleşik Krallık yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı.

1949 yılı yaz aylarında avukatlık yapmaya başladı. Yine aynı yıl Aydın Hanım’la evlendi. 1955'te terörist bir kimliğe bürünen Enosis’le mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükumetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlarıyla 1 Ağustos 1958’de Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurdu.

1958 yılında Rum tedhişçiler Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara’ya, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti.

Bu görüşmede Denktaş adaya Türk Askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi. 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile 1960 Antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanmasında emeği geçti.

Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi’yle İcra Komitesi Başkanlığı’na seçildi. 16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı’na ayak bastı.

1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara’ya gitti. Daha sonra bir sandalla Kıbrıs’a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.

1964 Londra Konferansı’ndan sonra, Makarios  tarafından istenmeyen (persona non grata) adam ilan edildi. Memleketine  girmesi yasaklandı. Gizlice Erenköy’e çıkarak savaşa katıldı. 1967’de adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye’ye geri verildi.

1968’de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs’a döndü.

Siyaset Dönemi

1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı’na seçildi. 28 Şubat 1973’e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi. 1974 Kıbrıs Harekâtı’nın ardından 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanını müteakip, Devlet ve Meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, Anayasa uyarınca 1976’da yapılan ilk genel seçimlerde Devlet Başkanlığına seçildi.

1981 yılında ikinci kez Devlet Başkanı oldu.

15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanından sonra tekrar Cumhurbaşkanlığına seçildi. 22 Nisan 1990’da yapılan erken seçimde ikinci kez Cumhurbaşkanı oldu.

1995'teki seçimlerde de Cumhurbaşkanı seçildi. 2000 senesindeki seçimlerde %43.67 oranında oy aldı ve seçim ikinci tura kaldı ama ikinci tura kalan diğer aday olan Derviş Eroğlu’nun çekilmesi üzerine seçimden galip olarak çıktı.

2004 yılında BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs Sorununun çözümü için hazırladığı Annan Planı’na muhalefet etti, buna rağmen plan Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilse de, Kıbrıslı Rumların reddetmesi üzerine hayata geçmedi. 17 Nisan 2005’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylıktan feragat eden olmayan Denktaş, 24 Nisan'da görevi Mehmet Ali Talat’a devretti.

Sosyal Hayatı

Politika hayatının yanı sıra, aynı zamanda yazar kimliğiyle de önemli bir şahsiyet olan Rauf Denktaş, 1985’in son aylarından bugüne, Yeni Asya Yayınları arasında çıkan kitapları bulunuyor.

Ayrıca Denktaş, çok meraklı bir fotoğrafçı özelliği ile de bilinmekte, fotoğraf makinesini elinden bırakmamaktaydı. Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmakta ve ART isimli televizyon kanalında Pazartesi günleri Denktaş'ın Gündemi adlı, görüşlerini anlattığı programı sunmaktaydı.

Ayrıca Kurtlar Vadisi dizisinde kendisini canlandırarak konuk oyuncu olarak yer almıştır.

Vefatı

8 Ocak gecesi organ yetmezliği teşhisi ile Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılan Rauf Denktaş, burada 13 Ocak 2012 tarihinde, 88 yaşında vefat etti. Vefatının ardından Türkiye ve KKTC’de ulusal yas ilan edildi. 17 Ocak 2012 günü, yapılan Devlet Töreniyle Lefkoşa’daki Cumhuriyet Parkı’nda defnedildi.

***

Son gidişimde KKTC’nin hâli hiç iyi değildi. Tamamen olmasa da, çoğu özüne yabancılaşmış ve Rum’la tekrar bir araya gelip barış içinde yaşayan bir toplum hâline gelmişti.

Hâlbuki Rum ilk fırsatta onların tekrar soyunu kıracaktır.

Yunanistan fırsat beklemektedir ve Girne’yi geri alma ütopyaları da bakidir.

Halen kumar, birtakım üniversiteler ve tarım-hayvancılık haricinde pek az gelirleri var. Halk fakir ve yabancılaşmış.

Çoğu AKP’nin dümen suyuna girmiş vaziyette.

Ben oraları çok iyi bilirim ve eski karım da Limasol’da nasıl cesetlerin üstünden atladıkları travmasını hâlâ hatırlar.

***

Gelelim Musul Kerkük Davasına

I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı hâkimiyetindeki Musul ve çevresi petrol varlığı sebebiyle, İngiltere, Fransa, Almanya arasında rekabet konusu oldu. Bölge, 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması ile Fransa’ya bırakılmıştı. Nisan 1920 San Remo Konferansı’nda Fransa, kendisini Orta Doğu’daki menfaatlerini desteklemesi sebebiyle, Musul bölgesini İngiltere’ye bıraktı.

İngiltere bölgedeki Hıristiyanların güvenliği, İngiliz savaş esirlerine kötü muamele edilmesi gibi sebepler ile Mondros Mütarekesinin 7. maddesine göre Musul’un kendilerine terk edilmesini istediler. Musul’da yerleşik Osmanlı 6. Ordusu Komutanı Ali İhsan Paşa şehri İngilizlere terk etmemek için istifa etti. Yerine gelen Binbaşı Halit Akmansü İstanbul’dan aldığı emri yerine getirerek Musul’u boşalttı. 15 Kasım 1918 tarihinde İngiliz askerleri Musul’a asker çıkarıp işgal ettiler.

Ali İhsan Paşa, Dadaylı Halid Bey ve Birleşik Krallık ve Birleşik Krallık temsilcileri, (Kuzey Irak, Kasım 1918) Mondros Mütarekesi gereğince icabınca İtilaf Devletleri’ne güvenlikleri gereği istedikleri yerleri işgal etme yetkisi tanınıyordu. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul  ve çevresi henüz Ali İhsan Sabis Paşa komutasındaki Türk birliklerinin idaresindeydi.

Ateşkesten sonra İngilizler, Musul ve Zaho’daki sivil Hıristiyanların topluca öldürüldüğünü iddia ederek Türk birliklerinin Musul’u terk etmesini istediler. 

Ali İhsan Sabis Paşa bu isteği reddetti bu isteği reddetti ancak Suriye cephesinde Yıldırım Orduları grubunun Şam’dan sonra Halep’te de İngilizlere yenilip Adana’ya kadar çekilmesi neticesinde demiryolu ikmal hatlarının kesilmesi üzerine ve İstanbul hükumetinin de bu yolda emir vermesinden sonra Musul’u bırakıp Nusaybin’e kadar çekildi kadar çekildi.

İngiliz askerleri hiçbir direnişle karşılaşmadan Musul’a girdiler. İstanbul’dan benzer bir emir Mustafa Kemal Paşa’ya da Çukurova bölgesini terk etmesi için gelmişse de, Mustafa Kemal Paşa Adana’yı boşaltmamış ve Harbiye Nezaretiyle yaptığı telgraflaşmalarda emrin kanunsuz olduğunu söyleyerek emre direnmişti. Harbiye nezareti, kendisini görevden alıp karargâha çağırdığında ordunun bir kısmı silahlarını halka dağıtarak düşman eline geçmesine mani olmuştu. Bazı silahlar ise, Anadolu’da bir düşman direnişinde kullanılmak üzere Teşkilat-ı Mahsusa elemanları tarafından daha güvenli olan Doğu cephesine taşındı.

Kürdistan Kralı Mahmut Berzenci ve “Özdemir” müfrezesinin girişi

Eylül 1922 – Temmuz 1924 yıllarında Iraklı Kürtler Süleymaniye merkezli yarı bağımsız Kürdistan Krallığı devletini kurmaya teşebbüs ettiler.Şeyh Mahmut Berzenci, Kürdistan Krallığı’nın kralı olarak kendisini ilan etti.

Sevr Antlaşması’ndan sonra, Süleymaniye ile bütün bölge Birleşik Krallık yüksek komiserliğinin denetimi altına girdi. Eylül 1922’de Özdemir müfrezesinin İran’a çekilmesinden sonra, Birleşik Krallık, Şeyh Mahmut Berzenci’yi vali olarak tayin etti.

Şeyh Mahmut Berzenci, Kasım’da tekrardan kendisini Kürdistan Krallığı’nın kralı olarak ilan etti.

Lozan Antlaşması’ndan sonra Birleşik Krallık yüksek komiserliği, Irak'ın bütün bölgelerini birleştirmek isteyince Şeyh Mahmut Berzenci buna karşı çıktı. Mahmut Berzenci ve hükumetin teslim olmaması üzerine, Birleşik Krallık Hava Kuvvetleri Süleymaniye ve çevresini bombaladı ve bölgede çatışmalar meydana geldi.

24 Temmuz 1924’te burası kesin olarak Birleşik Krallık Mezopotamya Mandası’na bağlanmıştır.

“Musul Harekâtı” planı ve Cafer Tayyar Paşa (Eğilmez)

1924 yılında Mustafa Kemal Musul’a asker göndermeyi ve bölgeden İngiliz'leri çıkarmayı planlıyordu. İngilizlerin desteklediği Yunan Ordusu 150-200 bin askerini ve silahlarının %70’ini Anadolu'da bırakarak kaçmıştı. İngiltere’de Lloyd George Hükumeti istifa etmek zorunda kalmıştı ve Musul’da Türk Ordusu karşısında direnmeleri mümkün değildi.

Ancak, Doğu Anadolu’da ilk önce Nasturi daha sonra Şeyh Said isyanları çıktığı için harekât yapılamadı. Musul için hazırlanan kuvvetler çıkan isyanları güçlükle bastırabildi.

Türk-İngiliz İlişkileri

Musul, Mondronos Mütarekesi’nin 7. maddesine dayanılarak 15 Kasım 1918 tarihinde İngiliz Askerleri tarafından işgal edildi. Birinci Dünya Savaşı sonunda Türk Askerlerinin kontrolü altında kalan bir bölge olduğundan, Türkiye Cumhuriyeti, Musul vilayetinin millî sınırları arasında olduğunu açıklamıştı.

Lozan Konferansında Musul konusunda bir karara varılamamış ancak bir yıl sonra İngiltere ve Türkiye arasında görüşmeler ile çözülmesine karar alındı. Konferans başladığı sırada İngiliz askerlerinin işgali altında olmayan bölgelerde bir ayaklanma çıkması üzerine İngiliz Ordu birlikleri Süleymaniye kentini top ateşi altına alarak işgal etti. Türkiye işgali protesto etti. Ayrıca Türkiye, kendisine karşı silahlı saldırıda bulunan Asuri kabileleri İngiltere'nin silahlandırdığını öne sürüyordu.

19 Mayıs 1924 tarihinde Türkiye ve İngiltere arasında İstanbul Konferansı düzenlendi.

Konferansta Türk tarafı Musul’un tarih olarak daima Osmanlı toprağı kaldığını ve Birinci Dünya Savaşı sonunda da bu durumun değişmediğini, vilayetin nüfusunun üçte ikisinin Müslüman Türk ve Kürtlerden oluştuğu bu durumda tarihi, askeri ve etnik gerekçelere göre Musul’un Türkiye sınırları içinde olması gerektiğini savundu.

İngiliz tarafı Türk Devleti’nin isteğini kesinlikle reddetmesi üzerine İstanbul Konferansı dağıldı. Anlaşmazlık, Birleşmiş Milletler’e götürüldü. Burada Türk tarafı İstanbul Konferansındaki tezlerini tekrarladı ve referandum yapılmasını istedi. İngiltere bölge halkının bilinçsiz olduğunu bildirerek plebisit (halkın oyuna başvurma) isteğini de reddetti. Konuyu araştırmak için Milletler Cemiyeti'nde bir komisyon kuruldu ve çözümlenemedi.

***

Şimdi düşünelim…

Eğer basiretli birileri çıkar da hem KKTC’yi hem de Musul-Kerkük bölgesini Türkiye’ye bağlarsa ne olur?

Daha o zamanlarda bazı kadim akrabalarım (ekserisi komünistti) “benim Türkiyeli’ye verilecek gızım yoktur” derlerdi.

Tamam, İsrail Kuzey’de petrol buldu, menfaati var.

En güzel şarap yapılan her taraf Kuzey’de.

En önemlisi de, oralarda bol miktarda petrol ve Bor var.

Bütün dünya tepemize üşüşse ne yaparlar, hepimizi mi öldürürler?

Siz bakmayın ABD’deki birkaç yüz Türk’ün eylemlerine, çoğu Türkçe bile bilmez.


Kuzenlerim var, babaları ağabeyim sayılır ama oğlanlar (maşallah kocaman da herifler) Türkçe konuşamazlar, AmerikanGlish bilirler ama çok milliyetçidirler!

Doğal bir uçak gemisi gibi duran, jeo-tektonik açıdan da Anadolu’nun parçası olan bu Anayurt parçasını bize katıversek ne olur hani?

Bakmayın İsrail’in demokratlığına…

Orada da tutucu olanlarla demokratlar arasında neredeyse iç savaş var.


Kimse bir şey yapamaz.

AKP, MHP, CHP veya hep düşündüğüm Millî Mutabakat Hükumeti bunu er geç yapmak mecburiyetindedir…

Yoksa hele mukadder İstanbul depremi de ilave olursa, Türkiye darmadağın olur.


Unutmayalım, devletler arasında dostluk değil, menfaatler söz konusudur.

Kürt-Ermeni-Süryani, herkes kardeş olsun ama önce biz yasal haklarımız koruyalım.

Aksi takdirde bizler perişan oluruz.

Önce biz ilhak edelim ki, Rum gene soykırım yapmasın.


Bütün bunlar için çok iyi istihbarat, karşı istihbarat ve Atatürk'ün Hatay'a yaptığı gibi, topsuz tüfeksiz, referandumla bu işi hâlletmek hiç de zor olmaz.

Rauf Denktaş’ın ruhuna el-Fatiha…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 29.04.2015

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Cuma, 20 Ekim 2017