Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

Mustafa Altıoklar'dan "Mustafa" Yorumu

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 5434 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

"Mustafacan" HAKKINDA HER ŞEY.

Can'ı tanırım.

Uzun yıllara dayanan bir sevgi vardır aramızda -sanırım karşılıklı-.

Bilirim ki Can'ın içinde kötülük yoktur. Şâirin dediği gibi, "vallahi yoktur". Mes'ele, sinema dilini bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Sinemanın öyle bir dili vardır ki kendine özgü, "şeytan ayrıntısında gizlidir" o dilin. Bilebilseydi Can, şeytanın gizlendiği sinematografik ayrıntıları, adım kadar eminim ki düşmezdi sâfiyetin tuzaklarına, "Mustafa'da "düştüğü gibi. Ne sevgi dağlarının doruklarındaki pamuklu tahtından olurdu, ne de ülkenin gündemi saçma sapan savunmalara karşı, saçma sapan savunmalarla işgâl edilirdi.

"Mustafa" vizyona girdiği andan itibâren, gerek seyircilerin, gerekse yazarçizerlerin kopardığı fırtına çerçevesinde sâdece belgesel içeriğiyle değerlendirilmiş, eleştirilmiştir. Bir başka deyişle değerlendirme "yarım" yapılmıştır. Çünkü sinematografik estetik bir filmin izleyende bıraktığı "tortunun" esas belirleyicisidir. Can Dündar'ın "Mustafa" adlı belgesel filmi de her biyografik belgeselde olduğu gibi, iki ana başlıkla analitik mercek altına alınmalıdır.

(I) Sinematografik Estetik

(II) Belgesel İçerik

(I) Sinematografik Estetik.

"Tortu" bir filmin seyircide bıraktığı duyguların toplamıdır. Salondan çıktığımız ânda hâfıza süzgecimizin deliklerinden geçip giden ses ve görüntü parçacıklarından artakalanların toplamıdır. Aynı senaryodan iki ayrı yönetmen tarafından çekilen filmler, aynı seyirci grubuna gösterilse, bıraktıkları tortular farklı olacaktır. Yâni, konu ve seyircinin değişmediği durumda, tortunun belirleyicisi yönetmenin sinematografisidir.

Peki, nedir sinematografi? Sinematografi, bir filmin dilidir, dilbilgisidir ve yönetmenin kamerayı, ışığı, mekânı, dekoru, oyuncuyu, ses efektlerini, müziği, kurguyu işleme biçimiyle belirginleşir. Kamerayı örneğin, hareketli veya durağan kullanmak bile aynı konuda iki ayrı film dili oluşturur. Yâhut filmin hâkim renginin kırmızı veya mavi olması iki ayrı sinematografi demektir. Farklı tortular bırakır izleyende. Aynı filme kilise müziği koyarsanız başka, türkü koyarsanız bir başka tortuyla çıkmasına neden olursunuz seyircinin salondan. İşte "Mustafa" ile ilgili kopan vaveyla, tam da buradan, yönetmeninin sinematografik seçimlerinden kaynaklanmaktadır. Şimdi bu çerçevede, "Mustafa'nın" sinematografik değerlendirmesini yapalım.

1. Kamera Kullanımı: Yönetmen, sinematografik anlatımın en belirleyici parametresi olan kamera kullanımını, Atatürk'ü canlandıracak oyuncunun yüzünü görmemek üzerine kurmuştur. Kamerayı, ya Atatürk'ün "amorsuna" ya da onun "bakış açısına"yerleştirmiştir. "Amors", kameraya arkası dönük duran oyuncunun ensesinden bir parçayı çerçevenin içine ve ön plâna alarak, omzunun üzerinden yapılan çekimlerdir. "Bakış açısı" adını verdiğimiz kamera pozisyonunda ise, kamera, oyuncunun gözü gibi yerleştirilir. Bu kamera pozisyonuna "öznel kamera" da denmektedir. Karanlık bir odada iki saat boyunca "amors" ve "öznel kamera" pozisyonlarının seçimi nedeniyle hakkında pek çok şey söylenen bir kişinin yüzünü görmeden izlenen filmlerin seyircide bıraktığı duygu tortusu tek kelimeyle özetlenebilir: "huzursuzluk". Bu nedenle amors ve öznel kamera pozisyonları, gerilim ve korku sineması türlerinin asal olarak seçtiği kamera pozisyonlarıdır. "Mustafa'da" yönetmenin kamera kullanım seçimi, seyircide huzursuzluk ve gerilim duyguları yaratan bir üslûptan yana olmuştur.

Seyirci, empati kurduğu film kahramanının olaylar, veya söylemler karşısındaki tepkilerini, yüzünde görerek rahatlamak ister. Oysa gerilim duygusu isteyen filmler, seyircinin rahatlamasını istemez. Karakter, örneğin karanlık bir koridorda yürür ancak kamera onun gözüdür. Bu çekimi perdede izleyen seyirci, sahne boyunca, yüzünü bir görse rahatlayacaktır ama yönetmen, onu gergin tutmak istiyorsa mümkün olduğunca göstermez o yüzü seyirciye. Çünkü o koridorda yürüyen "kötü adam" dahi olsa, yüzü "insandır". Gözleri vardır ve gözler rûhun aynasıdır. Hele "insanı anlatmak için yola çıktığını" iddia eden bir filmde, kahramanın gözlerini, yâni insanî duygularını göstermeniz şarttır. "Mustafa" filminde ise yönetmen, Atatürk'ün "arkasından" konuşmuştur. Sonuç olarak filmden çıkan seyirciler, gerilim filmlerinin tüm sinematografik elemanlarıyla bombalandıktan sonra içlerinde kabaran huzursuzluk, rahatsızlık ve gerginlikle terk ettiler sinema salonlarını ve fakat bu duygu tortularının, "sinematografik" kaynağını bilmedikleri için, filme dâir oluşmuş olan "negatif" enerjilerini, filmin içindeki kimi altı çizilen mesellere tahvil ettiler. Kimi "Atatürk'ün boyunu kısa göstermişler" dedi, kimi "korkak" göstermişler, kimi "o kadar rakı içmiyordu, şu kadar içerdi" dedi, kimiyse "bu dönemde" zamanı mıydı? Aslında pek çoğu çocukça olan bu tepkiler, yönetmen tarafından ustalıkla manipüle edildi ve "kullanıldı". Bu belgesel içerik mesellerini bir sonraki yazıda tartışacağız. Şimdi "Mustafacanın" sinematografik değerlendirmesine dönelim.

2. Controlling Idea: "beni unutmayınız"... güzel, çok güzel bir seçim. Hayatını bir ulusun özgürlük ve refahına adamış bir kahramanın biyografisini anlatmak için çok güzel bir controlling idea (henüz controlling idea yerine Türkçe doyurucu bir terim bulamadım, çalışıyorum, yardımlara müteşekkir olurum. Şu mânâyı ifâde etmek için kullanılan bir terimdir controlling idea: filmin, ana fikir kavramının tanımlamaya yetmediği çekirdeği, DNA''sı, zerresi, film bir bütünse, o bütünün tüm özelliklerini taşıyan en küçük bölünemez birimi, atomu, en-el Hakk'ı).

3. Senaryo: Maâlesef ortada bu controlling ideadan yola çıkan bir senaryo yok. Sâdece Can'ın öznelinde şekillenmiş bir biyografik kırpıntılar dizini var. Belgesel dahi olsa dramanın 2500 yıldır değişmeyen kalıpları vardır ve bunlara uymazsanız hikâye anlatamazsınız. Mustafa'da senaryoyu senaryo yapan özelliklerden; tetikleyici olay yok, asal çatışma yok, dönüm noktaları yok, küçük sekans zirveleri yok, hikâyeyi zirveye taşıyan büyük kriz yok ve nihayet unutulmayacak bir finâl yok. Bunların olmadığı yerde bir film senaryosundan bahsedemeyiz.

4. Kurgu: Mustafa'da sıradan bir televizyon belgeseli kurgusundan daha öte bir kurgu anlayışı yok. Üstelik var olan televizyon kurgusu, senaryodaki yoklar nedeniyle, düz ve cansız akmakta. Filmin kurgusu, hikâyenin ölüm döşeğindeki kahramanının, "bırakalım her şeyi, gidelim buralardan Âfet" deyişiyle başladıktan sonra bir büyük flashback (geridönüş) yapıp, Atatürk'ün doğumu ve çocukluğuna geri sıçrıyor ve devamında kronolojik bir düz çizgi izleyerek bir hayatı anlatıyor ve finâlde aynı noktaya dönerek kahramanın ölümüyle bitiyor. Çok sevdiğim bir kurgu yöntemidir bu. Ancak, burada da sinematografik seçimin içeriği nasıl etkilediğini göreceğiz şimdi. Duvardaki resimden başlayıp, duvardaki resimde bitirmeyi enfes bir kurgu olarak saptamış olan yönetmen, aslında bir biyografiyi anlatan filmin bittiği yerin, pekâlâ kahramanının öldüğü sahne olduğunu biliyor. 10.Kasım.1938, saat 9:05 Atatürk ölür. Biyografik bir belgeselin finâli budur. Ancak Can, senaryosunun "controlling" ideasını Atatürk'ün "beni unutmayınız" sözünden etkilenerek, yalnızlıktan ve unutulmaktan çok korktuğu vehmi üzerine bina ettiği için ölümle biten bu büyük finâli kullanamazdı. Çünkü 10.Kasım.1938, 9:05'te gerçekte yaşanan, "beni unutmayınız"  diyen kahramanın hiç unutulmadığını, unutulmayacağını dosta düşmana bangır bangır gösteren bir siyah beyaz büyük üzüntübelgeseli, Mustafacan'ın, Atatürk'ünyalnız öldüğü tezinizi çürütürdü. Yüz binlerin hançerelerini yırtarak 1938, 10 Kasımı'nda ağladığı siyah beyaz belgesel filmi, onca arşivler kimselere nasip olamayan bir güven ve samimiyetle açılmış olan bir belgeselcinin atlaması beklenebilir mi? Atlarsa af edilmeyi bekleyebilir mi? Çünkü o belge, Atatürk'ü içkisine, insanî zaaflarına, osuna busuna bakmadan katışıksız bir sevgiyle seven milyonların resmidir. Atatürk'ün unutulmadığının resmidir. "Beni unutmayınız" sözünü controlling idea olarak seçen yönetmen öyküsünü, unutulmamanın o büyük resmiyle bitirseydi eğer, ne drama kurallarını, ne de bir büyük hayatı harcamış olurdu. Olsa olsa Batı'dan gelecek sahte ve üstten bakan "aferin" ufaklık alkışlarından olurdu.

5. Müzik: Bir filmin müziği de, diğer sinematografik parametreler gibi filmin controlling ideasını temsil edebilmelidir. Yâni, müziğin DNA'sı da filmin DNA'sıyla aynı kodları taşımak zorundadır. Aksi hâlde film başka yere, müzik başka yere gider. Bregoviç'in Mustafa için yaptığı müzik de bu alâkasızlıktadır. Atatürk'ün, Mustafa olduğu günlerden beri seçimi değildir Kuzeybatı Balkan romanlarının müziği. Bregoviç'in enâyi zannettiği Türkiye insanları için ise epeyce tanıdıktır filmin ana teması aslında. Çingeneler Zamanı filmiiçin düzenlediği (bestesi anonim balkan romanlarının folk müziğidir) "Hıdırellezin arpejleriyle azıcık oynayıp, ölçeğini biraz değiştirerek, kendinden araklayıp çakması, Atatürk'ün müziği değildir, hâttâ saygısızlıktır". Diğer yandan finâl müziği ise tam bir felâkettir. Finâldeki müzik, yine filmin anlattığı kahramanın DNA'sıyla aynı kodlarda değildir. 5. sınıf berbat bir oratoryo, seyircinin kulaklarını ve ruhunu tırmalayarak bitirir filmi. Ancak -amaç buysa ki inanmam Can'ın böyle bir amaç taşıyacağına- amacına ulaşmıştır. Kamera kullanımındaki, gerginlik ve huzursuzluk yaratan tortuyu perçinleyen bu müzik, salondan çıkan çocuklarda hayatları boyunca Atatürk sözünü duyduklarında unutamayacakları bir bilinçdışı korkusu yaratmıştır ki Can işte burada başarılıdır, Atatürk'ün vasiyetini yerine getirmiş ve unutulmamasını sağlamıştır.

6. Finâl: Bir filmin finâli, kendinden önceki iki saatten seyircide kalmasını istediği tortunun vücuda gelmiş hâlidir. Controlling idea'nın, ne demek istediğini açıkladığı yerdir. Mustafa'nın finâlinde ise şu vardır: "Beni unutmayınız" önsözüyle başlayan film, "gidelim buralardan Âfet" son sözüyle bitmektedir. Yâni, unutulmamak için yola çıkmış bir adamın, yaptıklarından pişmanlık duyarak, "çekip gidelim buralardan demesiyle bitmektedir film". Finâlde, dünyânın saygı duyduğu, bir ulusun arkasından öldüğü bir adam değil, bir kaybeden zavallı karakter vardır.

Umarım anlaşılmıştır, seyircinin "Mustafa'ya" neden kızdığı. Yoksa mes'ele ne Atatürk'ün içki içmesidir, ne karanlıktan korkması.Bunlar zâten anaokulundan başlayarak her Türkiye vatandaşının gayet iyi bildiği özelliklerdir. Mes'ele, filmin sinematografik seçimleriyle bizde bıraktığı tortudur. O tortu da filmin afişinde net bir şekilde "tek karede" vücut bulmuştur.

Filmin afişinde, önüne bakan, rüzgârla savrulmuş, dağınık,  yaşlı bir adam vardır. Arkasında da yarım yamalak bırakılmış boş bir bozkır şehri, yüzünde ağır bir pişmanlık ifâdesi.

Başka söze ne hâcet Can'ım

Sana kızanlara kızmaya hakkın yok.

Ama bilirim içinde kötülük yoktur,vallahi yoktur.

   Ama olmaz ki.

      Böyle de yatılmaz ki.

         Saygılarımla...

SON SÖZ: Yukarıda anlattığım sinematografik nedenlerle "Mustafa" tortu olarak huzursuzluk, rahatsızlık, gerginlik bırakmıştır seyircide geriye, film bitip de salondan ayrılırken... Sevmek üzere gittiği liderini anlatan filmden, bu olumsuz duygu tortularıyla çıkan seyirci, stresinin gerçek nedenini bilemeden, kızgınlığını filmin kimi sahnelerine tahvil etmekten başka ruhunun sızısını dindirecek ilâç bulamamıştır. Bu nedenle, bir sonraki yazımda, "Mustafa'nın" belgesel içerik olarak bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde içine düştüğü tuzakları ve seyircinin kızgınlığını tahvil ettiği meselleri inceleyeceğiz.

Mustafa Altıoklar

Film Yönetmenleri Derneği

Yönetim Kurulu başkanı

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Cuma, 15 Aralık 2017