Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

NASIL SÜR'ATLE KENDİMİZE YABANCILAŞTIRILDIK

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2507 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Geçen gün bir dostumdan şöyle bir elmek[1] geldi: 

«Sevgili Dostlarım,

Geçen hafta 7 yaşımdaki oğluma yatmadan önce masal okuyabilmek için Akmerkez'den (Fatih'ten değil) aşağıdaki kitabı satın aldım. Kitapta yaklaşık 100'ün üzerinde masal var. Üçüncü masaldan başlayarak oğluma her gece bir veya iki masal okudum, bu sâdece iki gün sürebildi; okurken tüylerim diken diken olduğundan sizlerle paylaşmak istedim, böyle bir yazara veya yayınevine neler yapılabilir bilmiyorum! Lûtfen 326 sayfalık bu kitapta gelebildiğimiz 22. sayfaya kadarki ilk çocuk masalını ve yazarın önsözünü ibretle okuyun. Diğer tüm masallar da aynı şekilde şiddet unsurları ile dolu ve sağlıklı/duygulu çocuklar yetişmesi amacı ile yazılmışlar?

Derleyen: Veysel Dinler

Uykudan Önce Her Gece Bir Masal 2. cilt. Neden Kitap Yayıncılık Hizmetleri Ltd. www.nedenkitap.com      Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Masal Kullanım Kılavuzu (Önsöz):

Sağlıklı kafa yapısına, akıllı, akılcı, duygulu, bir kişiliğe sahip olabilmek için UYKUDAN ÖNCE HER GECE BİR MASAL dinleyecek.

SANDIKTAKİ KIZ

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde adamın birinin beş tane kızı varmış. Kızların annesi bir kez daha doğum yapmak üzereymiş, Kocası:

Eğer doğacak çocuk kız olursa istemem demiş. Sonunda günü gelmiş, kadın bebeği doğurmuş, ancak doğan çocuk yine kızmış. Kadın, ne yapsam ne etsem bu bebeği kocama göstermesem diye düşünmüş. Bebeği bir sandığa koyup ırmağa bırakmış. Sandık suyun akıntısıyla gidip bir yel değirmeninin taşına kapılmış. Yaşlı adam karısını çağırmış, değirmenin neden durduğunu sormuş, karısı,

Şimdi gidip bakarım, demiş. Kadın bir süre sonra elinde bir sandıkla kocasının yanına geri dönmüş. Sandığı açıp bakmışlar ki içinde bir bebek varmış.

Bak şansımıza değirmenin çarkından çocuk çıktı, bu güne kadar hiç çocuğumuz olmamıştı, demiş. Küçük bebek zamanla büyümüş, yaşlı adam sandığı satmak için kasabaya gitmiş, bu arada kız gizlice sandığın içine girmiş. Sandığı şehzadenin adamları satın almış. Getirip şehzadenin odasına koymuşlar. Bir süre sonra sandıktaki kızın karnı acıkmış, şehzade yemeğini yiyip yatmış, geri kalanları kız yiyip yeniden sandığa girmiş, birkaç gün böyle geçmiş. Şehzade adamlarına:

Yemeğin artığını siz mi yediniz diye sormuş, adamları:

Hayır demişler.

Şehzade elini kesip yarasına tuz dökmüş, böylelikle acısından yatıp da uyuyamamış. Yemeğini yedikten sonra uyumuş gibi yaparak önünden artan yemeği kimin yediğini anlamak istemiş. Sandıktaki kız çıkıp şehzadeden artan yemekleri yemiş. Yine sandığa girerken şehzade kızın saçından yakalamış. Tam o sırada kıza âşık olmuş. Bir süre sonra evlenmişler. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Kuşkusuz ki mutlu bir yaşantıları olmuş. »

Sonra da "ne yapacağız bu acayiplik için" diye suâl eylemiş.

Senelerdir bu konularda konferanslar veren, medya toplantılarına katılmış bir  bilim adamı  olarak fikirlerimi arz edeyim.

Dünyâ küreselleşme (globalization) yutturması-kandırmasıyla yeni bir sömürgeciliğin kucağına itilmekte. Bu yeni imparatorluk topla füzeyle girebileceği yerlere doğrudan saldırmakta, o kadarını gözünün yemediği memleketlerde de meclis kararıyla 60.000 askerini mevzilendirip sessizce işgali beceremeyince, kültürel yozlaşmayı ve yabancılaşmayı körükleyerek kaleyi içeriden fethetmek için elinden geleni yapmakta. Zâten bu işler ana hatlarıyla en az 150-200 sene önceden plânlanmış!

Bunun gerçekleşebilmesi için de millî mânevî ve diğer içtimaî âidiyet, mensubiyet, bağlılık duygularının köreltilmesi gerek. Çünkü bunların köreltilmediği milletler emperyalizme, muhasaraya direnir ve isyan eder. Bunun için de öncelikle millî kültürün, onun tutkalı olan lisanın ve taşıyıcısı olan masalların unutturulması gerekir.

Bu duyguların köreltilmesinin en kısa yolu terörizasyondur. Çünkü bahsettiğim bağlılık (attachment) sistemleri klâsik şartlanma ile yâni Pavlovien yolla öğrenilmiş üst yapı kurumlarıdır. Abraham Maslow'un tesbitlerinden beri bildiğimiz gibi, sevgi - saygı - âidiyet - mensubiyet - kendini gerçekleştirme aşamalarının gerçekleşebilmesi için öncelikle temel güvenlik duygusu ihtiyacının karşılanmış olması icap eder. Tıpkı bir apartmanın temeli gibidir bu güvenlik ihtiyacı. Eğer onu yıkarsanız, üstteki katların havada asılı kalması mümkün değildir ve ânında çökerler. 

MODERNLEŞME

Modernleşme dalgasıyla bütün dünyaâ, üstünlüğü sui generis kabul edilmiş Batı medeniyetine tahvil ve istihâle etmeliydi, öyle istedi muktedirler. Akabinde etnosentrizmi ve mikro-milliyetçiliği kaşıyan post-modernizm piyasaya sürüldü. Hangi ekmeklere yağ sürüldüğü o kadar âşikâr ki, yoruma gerek yok. Maalesef, kaçınılmaz bir diyalektik gelişme olarak, ırkçılığa varan bir Türk milliyetçiliği hızla tırmanıyor; Kürt düşmanlığını körükleyen elmekler internette dolaşıyor ve "en iyi Kürt ölü Kürt'tür" deniliyor. Bütün şehirlerde, kasabalarda başını emekli emniyet mensuplarının oluşturduğu Türk Kurtuluş Cephesi gibi adlarla kendini tanımlayan gruplaşmalar var. Anomi ve kaos o kadar belirgin ki, Yargıtay baskınını yapan kişi eski Ülkücü çıkıyor, babası da "adı Ahmet, Mehmet, Ali olan pek çok Ermeni ve Rum var, gidip onları yakalayın" diye bağırıyor. Belli ki bu gibi düşünceler de başını almış gitmiş.Şu canım ülkede DPT'nin rakamlarına göre 105 civarında etnik grup var. Onları da kaşıyorlar zâten. Kürtçülük'le başlayan bu kıvılcım varoşlardan başlayarak bir ateşe dönüşürse, sokaklarda eski komşular birbirlerini boğazlayacak, o alev herkesi yakacak. Bosna'da ne oldu, unuttuk mu? Hem bizim beceriksiz idarecilerimiz içeriden, hem kendi aralarında anlaşamasalar da bizim üzerimizdeki emellerini tevhid ettirmiş hâricîler dışarıdan bütün potansiyel yangınları körüklüyorlar. 20 milyon kişi açlık sınırının altında bu ülkede; gelecek nesillerimizi emânet ettiğimiz öğretmenler, üniversite hocaları ise sefâlet sınırının altında maaş alıyorlar. Ne güçlü arketiplerimiz var ki hâlâ patlamıyoruz. ÜHBA (Üstün Hristiyan Beyaz Adam) da ellerini ovuşturarak patlayacağımız o günü bekliyor.Bu yazıyı yazdığım Ağustos 2006 itibariyle küreselleşmenin getirdiklerine (!) bir göz gezdirelim: Dünyada 20 milyondan fazla insan göçmen durumunda. Afrika'da AIDS sâyesinde silâhsız, bombasız bir mega-soykırım sürüyor ve ulus-aşırı şirketler buralara ucuz ilâç göndermeyi reddetmekte. Güneş'in yaklaşık 3 milyar sene sonra gerçekleşecek olan, Hidrojen yakıtını tükettiğinde beyaz bir cüce hâlini almadan önce geçici kızıl top durumunda genişleyip etrafını mahvetme aşaması misâli, ABD her yere saldırıyor. Gözleri hem petrolde, hem medya, ilâç ve silâh sektörlerinin inanılmaz rakamlardaki kârlarına kâr katmasında, hem de Avrupa ve Çin'e karşı yeni bir teşekkülde. Bize göre muharref, onlara göre Tanrı Buyruğu âddettikleri bâzı Tevrat âyetlerinden hareketle İsrail de ABD'nin yardımıyla Armageddon harbini başlattı (New Yorker'dan Pulitzer ödüllü Seymour Hersh bunu açıkça yazma cesaretini gösterdi).

Küreselleşmenin (globalization) yerini küreyelleşme (glocalization), huzurun yerini güvensizlik, âidiyet ve mensubiyetin yerini kimliksizlik, kendiliksizlik aldı. Batı kültürünün aşırı bireyselciliği yalnızlığa ve yabancılaşmaya yol açtı. Gidin herhangi bir Avrupa kentine, yaşlı ve yalnız insanlar görürsünüz her tarafta. Âile, içtimâî dayanışma filan yoktur; her şey sisteme bırakılmıştır. Hyde Park'ta hepsi ayrı banklarda yapayalnız oturup köpeklerini seven kadınlar, adamlar doludur. Bizde ise hâlâ kaynaşıverir insanlar ama büyük kentlerimizde biz de Batı'nın tarzını yaşamaya başladık. Komşuluk, mahâllelilik kalmaz oldu. Bir uçta yok mekânlarda (her yerde birbirinin âdeta aynı olan büyük havaalanları, İnternet ve siber-alan, büyük oteller, büyük siteler, büyük iş merkezleri) yaşayan süper zenginlerden oluşan Homo economicuslar, öbür uçta sefil, aç bî-ilaç, bî-mekân ve bî-çâre Homo sapiens sapiensler. İki ucun da kendiliğinin (self) içi boşalmış.

Öte yandan, tarihe baktığımızda hiçbir müstebit devletin kabaca 70 seneden fazla yaşamamış olduğunu görüyoruz. ABD, önceden bal gibi bilip engel olmadığı Pearl Harbor baskınını vesile kılıp Japonya'ya iki atom bombası attığından beri müstebit olmuştur. Ayakta kalabilmek için de aynı oyunu oynayıp durmaktadır. 30 Mart 2003'de Hürriyet'te Murat Bardakçı ABD'nin bu çılgın oyunlara merakını ve İkiz Kuleler'in vurulması benzeri tedhiş planlarının General Lyman Louis Lemnitzer tarafından nasıl tezgâhlanmaya kalkıldığını, o zamanki Başkan Kennedy'in bu hâinliğe nasıl mâni olduğunu açık açık yazdı (katli üzerindeki esrar perdesi hâlâ çözülememiş olan Kennedy). Bir şeyi daha yazdı: O ekipten Donald Rumsfeld hâlen ABD Savunma Bakanı! Eğer bu 70 sene hesabım doğru ise, varın ABD'nin kaç senesi kaldığını hesaplayın...

Neo-emperyal on senelerdir sürekli olarak dünyayı her vâsıta ile (medyayla) terörize etmektedir: Dehşet, vahşet, şiddet gibi en temel hayvanî içgüdüsel dürtülerimizi (instinctual drives) gıdıklayacak filmler, çizgi filmler, romanlar velhâsıl, agresyon dolu yeni  mitoslar yaratılarak pompalanmaktadır. Önce kahraman kovboylar ve vahşi Kızılderililer mitosuyla beynimiz yıkanmış, o insanların o kıtanın gerçek hâkimleri olduğu ve çiçeklerle karşıladıkları Üstün Hristiyan Beyaz Adam tarafından 20 milyonunun katledildiği gizlenmiştir. Sonra da "gang" filmleri, Hippie kültleri (ki bunlar Vietnam Savaşı'na giden maddeci, câni ruhlu babaların çocuklarıydılar; doğru dürüst bilmedikleri Uzakdoğu öğretileriyle uyuşturucuyu birleştirerek sorumsuz ve protest bir kült teşkil ettirdiler), Tommiksler, Rambolar... ile saldırganlığın dozu gâyet şuûrlu olarak arttırılmıştır.

Özellikle çocukları hedef alan bütün medyada saldırganlık körüklenmektedir. Sonunda öpüşüp koklaşarak barışan Tom ve Jery'in yerini mutlak iyi ve mutlak kötülerin harp ettiği ucûbelerle dolu çizgi filmler, "virtual reality" oyunları, sanal ama enternasyonal katılımla oynanan saldırganlık stratejileri alıp dünyaya yayılmıştır. Bu furyadan masal kitapları da sinsice nasiplendirilmiştir. Bizim masallarımız unutturularak, çaktırmadan kendi kültürümüzü kötüleyen ve çiğ saldırganlıkla dolu "masal kitapları" piyasaya sürülmüştür.

Fakat bu silâh müstevlîlerin bizatihi kendilerini de vurmaktadır. Tarih diyalektik salınımlarla doludur; ifrat tefriti doğurur. Bu arada bize düşen de yaşlılarımızı koruyup kollamak, gerçek masallarımızı çocuklarımıza aktarabilmek. Masallarını, menkıbelerini  kaybeden milletler zamanla yok olur giderler. Bütün Avrupa bu neo-emperyalizme direnmekte, millî değerlerini korumakta ısrar etmektedir. Bizim neyimiz eksik?

YABANCILAŞMA 

Yabancılaşma Yahudi-Hristiyan mitolojisindeki "Tanrı'dan ayrı düşme" sürecine verilen isim. Özgün Yahudi ethosunda çok fazla onlara has olarak ele alınırken, Hristiyanlık "bizimkiler ve ötekiler" ayrımını "hepimiz"e tahvil eder. Esasen bu zihniyet de zamanla kendine yabancılaşır ve Yahudi-Hristiyan geleneği hâricindeki herkesi "pagan" veya "barbar" olarak görüp, meselâ Müslüman âlemine yabancılaşırlar. Rönesans ve Reformasyon sürecinde ise Protestanlığın, sekülarizasyon ve lâisizm[2] fikirlerinin inkişafıyla ile birlikte, din ve insanlar da birbirlerine yabancılaşır. Son zamanlarda ABD'den neş'et eden edilen ama kökleri 250 sene önce gâyet bilinçli olarak atılmış olan Evanjelizm ucûbesi ise İslâm'a ve İslâm Âlemi'ne saldırmanın esbâb-ı mûcibesi olarak pompalanarak, onlardan olmayan herkesi yabancı, hâttâ "öteki" olarak görmektedirler.Alman filozof Hegel insanın Geist'ten uzaklaşmasına yabancılaşma derken, onun fikirlerini tersyüz eden Karl Marx ise bu dinî-idealist mitosu sıkıca eleştirip, kelimeyi üst sınıfı teşkil eden burjuvaziyle alt sınıfı temsil eden proletaryanın ayrılması anlamında kullanır. Hukukta bir malın veya mülkiyetin el ve/veya sâhip değiştirmesine de "alienation" denmekte. Sigmund Freud histerik-nörotik bir psişik hastalık olarak ele alır yabancılaşmayı.Kısacası, yabancılaşma "ortamından oradayken kopma ve güçsüzleşme" demek.

Günümüz psikiyatrisinde yabancılaşma terimi depersonalizasyon, derealizasyon gibi hipnoid fenomenler için kullanılır oldu. İşin hoş tarafı, eskiden psikiyatrlara "alienist" denirdi; yabancılaşmış zihni tekrar toparlayan adam anlamında!

Kıbrıslılar'a bakınız. Bizim vatandaşlarımızdan Alman, Fransız, Hollanda gibi AB ülkeleri vatandaşlığına geçenlerin, Kıbrıs'tan İngiliz vatandaşlığına geçenlerin o ülkelerdeki ikinci sınıf vatandaşlık konumunu görmeden, AB uğruna Rum'un kucağına oturmaya can atıyorlar. AB'ye girelim derken Bosna'da olduğu gibi AB'nin gözleri önünde katledileceklerini hiç hesaplamıyorlar! Yunanistan'ın nasıl kurulduğunu, Girit'in nasıl kaybedildiğini, 200.000'e 50.000 Türk/Rum oranı varken, 50 sene zarfında bu güzelim adanın Türksüzleştirildiğini hiç mi hiç hatırlamıyorlar.

Marksist ama bağlılık sistemleri iyi korunmuş bir münevver olan Attilâ İlhan'ın tâbiriyle, "evrensele giden yol ulusaldan geçer". Dünya vatandaşı olabilmek için önce kendi millî âidiyet ve mensubiyetini tatmış, tanımış olmak gerekir. Konsantrik halkalar gibidir bu ilişki. Bebek önce annesini tanır ve sever, sonra babasını, âilesinin diğer mensuplarını, dostları, arkadaşları... Bu silsile kavmini (çağdaş anlayışla milletini yâni ulusunu) sevmekle, onu sâhiplenmekle olgunlaşır. Bundan sonra ve bununla da paralel olarak dünyayı, âlemi, Yüceler Yücesi'ni (özellikle Allah demedim, tarafgir olmamak için; ama sui generis, herkesin bir transandansı ve ona teveccühü olduğunu biliyorum; en sıkı materyalist arkadaşlarım bile böyle bir özde erimekten büyük haz duyuyor) sevmek mümkün olur.

Nitekim yok mekânlarda yetişmiş ve millî mensubiyeti olmayan bâzı süper zenginlerde paraya ve güce tapınmanın (sâdece perestiş etmek değil) tek hâkim değer olduğunu müşahede etmişimdir hep. Bunlar DDD'yi (Dünya Derin Devleti) teşkil eder, harpler çıkarır, Afrika'da olduğu gibi kabile harplerine yol açıp insanları birbirlerine gırtlaklatırlar. Gerçek sevgi ve âidiyet duygusundan mahrumdurlar çünkü. Sevmeyi bilmezler. Dadılarla, çok özel okullarda çok özel eğitimlerle yetiştirilirler. Güçlü âile bağları, belli bir vatanları yoktur, yok mekânların insanlarıdırlar. Sürekli bir yok mekândan diğerine göç ederler. Ve onlardan olmayan herkesi de "öteki" olarak görürler. O sebeple de, dünyayı sevk ve idâre ederken hiç bir vicdanî mülâhazaları yoktur. Etnik, dinî, sınıfsal yaraları kaşır, besler ve insanları birbirlerine düşürürler, Japonya'ya atom atabilmek için Pearl Harbor baskınına göz yumarlar, New York'ta kamikazeler patlatırlar, dünyanın en güçlü ülkesinin başına kukla bir üst debili alenen hileyle seçtirirler, sonra da Afganistan'a tânesi 1.3 milyon USD'lik füzeler attırırlar bölüp yönetmek, iki tarafa da silâh satıp iyice zenginleşmek için. Çok güçlü ama yapayalnızdırlar. Sürekli olarak şizo-paranoid bir ruh hâli içerisinde yaşarlar çünkü bütün ötekileri düşmanları olarak görürler.

Bizdeki milliyetçilikle Batınınki arasında mâhiyet farkı vardır. Batı'da millet ve milliyetçilik, aristokrasiye isyan eden kentsoyluların, burjuvazinin sınıf patlamasıyla filizlenmiş bir olgu ve ideolojidir. Bu anlamda hepsi de hücrelerine kadar milliyetçidirler. Avrupa'da epey ülke dolaştım, insanlarını tetkik ettim. İngilizler diğer bütün uluslara tepeden bakacak kadar züppedir, İrlandalılar onlardan nefret eder; Portekizliler İspanyollar'a olan kinlerini daha hava alanından otele giderken otobüsteki rehberin ağzından anlatırlar size. Fransızlar Almanlar'dan zerre kadar hazzetmez. Bu örnekleri çok daha arttırmak mümkündür. Ama "nationalism" lâfını ettiğiniz anda size pis pis bakarlar, "racism" gibi idrak ederler bunu çünkü ırkçılıktan çok çekmiş olup, birbirlerini bu sebeple az gırtlaklamamışlardır. Avrupalılar, hele entellektüel takımı, zâten her hücrelerine kadar ulusal âidiyet ve mensubiyetlerini içlerinde hissederler. Buda'nın "dereyi geçtikten sonra köprüyü taşımaya gerek yoktur" meselindeki gibi... Bir yandan da, dünyanın Üstün Hristiyan Beyaz Adam'a âit olmayan öteki kısmını asırlarca sömürerek ulaştıkları refah seviyesi onlara bu lüksü tanır. Bu sebeple de, ABD'ye karşı bir güç odağı oluşturabilmek için, Avrupa Birleşik Devletleri'ne yelken açarlar. Bir tek, târihî ve coğrafî özelliklerinden dolayı, İngiltere soğuk bakar bu işe ve okyanusun öbür yanındaki kuzini Amerika'ya meyleder. ABD'de ise, olmayan bir tarih üzerinde olmayan bir milleti zorâki yaratabilmek için on beş yirmi senede bir bir felâket senaryosu yaratan ve eyleme sokan DDD tarafından âidiyet-mensubiyet duyguları pekiştirilerek ayakta tutulmaya çalışılır (Japonya ile hârp, Vietnam rezaleti, Irak ve Saddam senaryosu ile körfez "hârbi", Usâme Bin Lâdin ve hâlen yaşananlar)...

Bizde ise milliyetçilik, henüz feodaliteyi aşamamış toplumumuza Ziya Gökalp, Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk ve arkadaşları tarafından ithâl edilmiştir. Şu dünya konjonktüründe, millî devlet olmadan var olmanın mümkün olmadığının derinden idraki içerisinde, bir serî inkılâplarla milletleşme, millîleşme süreci başlatılmıştır. Batı mukallidi ayrı aydınlarımızın monşerlikleri ve manda olma teklifleri vs. kaale alınmamış, 10 yılda 15 milyon her yaştan genci yaratma sevdasına gönül verilmiştir. Maalesef, Osmanlı'dan ulusal devlete ve kültüre istihâlenin bâzı faturaları da olmuştur; bilhassa harf inkılâbı ümmetlikten milletliğe terfîi kolaylaştırmış ama kültür intikalinin ortasına da Hz. Ali kılıcı gibi inmiştir. Osmanlı'dan Türkiye'ye harsı taşıyacak münevverlerin çoğu da Çanakkale Harbi'nde şehit olmuştur. Bu dönemde, arayış içerisinde pek çok Türk entellektüeli, hele o zamanlar pek moda olan Marksizm'e teveccüh etmiş ve eylemler başlamıştır. Bir yandan da, inkılâpları asla sindiremeyen dinci takım faâliyetlerini sürdürürken, köyünden, kasabasından Ankara'ya, İstanbul'a vs. gelen namazında niyazında ama sofu olmayan, kavmine-milletine bağlı ama muhtelif etnik kökenlerden gelen saf Anadolu çocukları bunlara karşı insiyâki olarak saf oluşturmuşlardır. Esasen Sovyet İmparatorluğu'nun kurulması da, yıkılması da DDD'nin işidir; Votka-Kola isimli bir kitapta nasıl insanların aç kalmadan ırgat gibi çalıştırıldığını, onların artık değerini sömürerek refah içinde yüzdüğünü ibretle okumuşumdur. Şimdilerde Ruslar votka yerine ithâl bira içiyorlar, Putkin öyle buyurdu çünkü!

O dönemin Marksist olmayan, Batı'yı da tanıyan ve millî şuûra sâhip bir avuç aydını bu harekete sâhip çıkmış (aralarında hâlen hayatta olan san'at tarihçisi Prof. Dr. Halûk Karamağaralı ve rahmetli babam nöropsikiyatr Prof. Dr. Recep Doksat da vardı) fakat tepeden inme lider Alparslan Türkeş'in başbuğluk, tek adamlık hülyâları sebebiyle küstürülmüş veya saf dışı bırakılmışlardır. Atatürk ve arkadaşları hep "vatan hâini" ve "Batıcı" olarak tanıtılmıştır. Hâlbuki neredeyse bütün Batı'yla hârp ederek "muasır medeniyet seviyesinin üzerinde çıkmaktan" bahseden, hayatında ağzından "Batılılaşmak" diye bir lâf çıkmayan bu adamı rahmetle anmaları gerekirdi. Neden aksini yaptılar? Bugün ezelî düşmanımız Batı'nın yok etmek istediği, dayattığı değerlerle bu yaklaşım nasıl da örtüşmekte!

Sonuç hepinizin malûmudur: Dünyâdan bîhaber, beyaz çorap giyip hilâl bıyık bırakarak kimlik oluşturmaya çalışan, ter kokmayı ve kabadayılığı erkeklik addeden, ne kasabalı ne de kentli olabilmiş kişiler ülkücü olmuş, Dokuz Işık Doktrini palavralarıyla, Türk-İslâm Sentezi ucûbeleriyle beyinleri oyalanmış ve kısırlaştırılmış bir grup hâline gelmişlerdir; bunun mukabili olarak ortaya çıkan Kürt-İslâm sentezi yâni Hizbullah hareketi malûmdur. Hâlâ da bu yapıyı korumaktadırlar. Aralarına girip çağdaş milliyetçilik ruhunu yaşamak ve yaşatmak isteyenlere de asla yüz vermemişlerdir; bunun pek çok örneğini bizzat biliyorum, meselâ güncel bir tânesi Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp. Batı'nın milliyetçiliği kentsoyludur, burjuva kökenlidir; bizimkisi ise köy-kasaba kökenlilerin elinde kalmış nâkıs bir harekettir. O sebeple de ufukları (vizyonları) dardır; tartışmaya açık değildirler çünkü müthiş sekterdirler, çünkü alt yapıları yoktur! O sebeple de kolayca saldırganlaşırlar. Aslında aynı şey pek çok "solcu‿ militan için de geçerlidir.

Atatürk'ten bu yana memleketi idâre edenlerden Menderes hâriç hiç birinin başına hiçbir şey gelmemiş, yapılan darbelerden sonra hepsi de siyasî hayatlarına devam etmişlerdir. Mâsum müminlerin paralarını çalan bir lidere "kişiye özel" yasa çıkarılarak ev hapsi verilmiş, diğer birinin suçu da sâbit bulunmuş ama zaman aşımından düşürülmüştür. Bunlar, şimdi, utanmadan tekrar siyasete dönmekten filân bahsetmektedirler. Aralarında ABD'den icâzetle iktidara gelmeyen yoktur ve 80 senede memleketi resmen satmışlardır!

VAR MI BİR HÂL YOLU

Peki, ne yapalım? Yok olup silinelim gidelim mi? DDD'nin de kaşıdığı etnik parçalanmaya çanak tutup, 50 sene sonrasının ders kitaplarında "bir zamanlar bunlar vardı" denen kayıp kavimler içerisine mi girelim? Böylesine bir ihânete hakkımız var mı? Yok! Bize ağabey gözüyle bakan, bütün istiskal "gayretlerimize" rağmen (öz be öz Türk olan adamlara Türkümtrak gibi Türkî diyerek, lisanlarıyla dalga geçerek) bizi ağabey olarak görüp peşimizden gelmeye çalışan Türkiye hâricindeki Türkler'e, dünyanın dört bir yanına dağılmış olan ama kimliklerini hâlâ koruyan soydaşlarımıza, kendi vatanımızda hem vatanına milletine bağlı hem de uluslararası arenada var olacak formasyonda yetişen yeni nesillere borcumuz var! Çâre ne? Defâlarca yazdım, TV programlarında söyledim: Irkçı ve etno-sentrik olmayan, dinsel kimliğin en az (hiç değil) öneme hâiz olduğu çağdaş bir kültür milliyetçiliğine (isteyen ulusçuluk desin) mecbûruz, hâttâ mahkûmuz.

Vatanını, milletini sevmek, o sâyede bütün insanları hâttâ kâinatı sevebilmek hiç bir kurdun kuşun tekelinde değildir.

Gâzi'nin Türk Gençliği'ne hitâbesinde ahvâl ve şerâit maalesef teşekkül etmiştir. Sağcımızla solcumuzla gelin canlar bir olalım, şu fakir ve câhil halkı muâsır medeniyet seviyesinin üzerine taşıyalım. Hepimiz şahsî gayretlerimizle, ortaklaşa çabalarımızla bunu başarabiliriz.

Mehmet Kerem Doksat - 12 Ağustos 2006 Cumartesi




[1] E-mail karşılığı olan Elektronik Mektup lâflarının kısaltılmışı. Bu uydurmayı Türkçe için bir kazanç olarak görüp, kullanmaktayım.[2] Secularism ve laicism aynı şey değildir. Meselâ ABD'de dinî başlıklı parti kuramazsınız, Avrupa'da kurarsınız. Birinde din işleri cemaatlere bırakılmıştır, öbüründe devlet denetimindedir.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Veysel Dinler Perşembe, 04 Temmuz 2013

    Masal

    Haklısınız hocam, bu masallar geleneksel masallardır. Yeni baskılar için olabildiğince şiddet öğlerini arındırmaya, yumuşatmaya çalııştım. Veysel Dinler

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017