Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

NECİP FÂZIL DA REENKARNASYONA İNANIYOR MUYDU?

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 3384 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Bir gün Atatürk dirilecektir!!!

Evet lâf ve hayâl, yâhut fikir ve remz âleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikât dünyÂsında Atatürk hayata dönecektir... Bir gün onu, kâfuriden yontulmuş asil ve parmaklarıyla kılıcın kabzasıbı kavramış zarif ve ince edâsıyla bir masaya eğilmiş ve gök gözleriyle dünyâ haritasını süzmeye başlamış olarak olarak göreceğiz" (Necip Fâzıl, Büyük Doğu sayı 10).

Sevgili Dostlar,

Bu reenkarnasyon mes'elesi üzerinde ta on altı on yedi yaşlarından beri tefekkür eder, araştırır, okur ve düşünürüm. Rahmetli babam Prof. Dr. Recep Doksat da Prof. Dr. Ian Stevenson'la beraber bir araştırma plânlamıştı. Ben de Prof. Stevenson'a saatlerce sohbet etmiştim. Pek çok Sünnî âlimi konuyu metempsychosis (tenâsüh) ile karıştırıp baştan reddediyor. Alevîler ve bir kısım Şiâ inanıyor. Prof. Yaşar Nuri Öztürk ve onun hocası, ilham kaynaklarından Prof. Süleyman Ateş, belli âyet ve hadislere atfen, Kur'ân ve İslâm'a göre reenkarnasyonun herkes için olmasa da bâzı kişiler için işleyen bir mekanizma olduğunu, bunun haşir inancına ters düşmeyeceğini yazıyorlar, söylüyorlar. Mes'eleyi psikiyatrik açıdan tartıştığım bir makalemde (Türkiye Günlüğü'nde neşredilmişti) "şu din âlimleri kendi aralarında bir anlaşsalar da, biz sıradan Müslümanlar da neye inanacağımızı bir bilebilsek" diye yazmıştım.

Tabii ki dünyâ İslâm'dan ibâret değil.

Özellikle Uzakdoğu'da değişik dinlere mensup milyar küsur insan metempsikoza da, reenkarnasyona da inanıyor. Batı'da da benzeri akımlar var.

Bu iş, ilmî metodolojiyle (en azından şimdilik) aksi veya düzü ispatlanamayacak bir konu olduğu için, belki de ilelebet bir itikat mevzûu olarak kalmaya da devam edecek.

Gelelim Necip Fâzıl'a...

Babamın tâbiriyle, tam bir "fenomen adamdı". Bu tür sıra dışı kişilere anormâl değil de, sürnormâl demek daha doğru olacaktır. Ben de bâzı sohbetlerinde bulunmuştum.

Nev-i şahsına münhasır tefsirleri, yaklaşımları olan, farklı ve değişik bir zattı. Zamanında düştüğü kumarbazlık batağından Allah'ın verdiği îman gücüyle kurtulduğunu söylerdi. Hareketleri, tavrı ve kıyâfetiyle muazzam bir aristokrat olduğu intibâını sürekli size verirdi ama evindeki maddî ve mânevî asâyiş hemen hiç bir zaman berkemâl olmamıştı.

Bâzen öyle muazzam şeyler söyler, öyle şiirler okurdu ki, gözyaşlarımı tutamazdım. Bâzen de öyle acâyip şeyler söyler veya yapardı ki, "acaba bu o adam mı yoksa onun kimliğine bürünmüş bir meczup mu" diye öyle kalakalırdım. Gençlik tabii, pedere "bu da ne yâhû" dediğimde, gülümseyerek, "böyle fenomen adamlar böyle şeyler de söylerler veya yaparlar, filtre etmeyi bileceksin oğlum" derdi bana.

Tıpkı Nâzım Hikmet gibi.

Sol entellijensiyamız bunu hep gizler ama başlarda hızlı ve ateşli bir Türkçü ve Turancı'dır Nâzım, hâttâ Peyami Safa'nın Dokuzuncu Hâriciye Koğuşu romanı ona ithaf edilmiştir. Sonradan muazzam bir transformasyonla Komünist olur. Bu iki büyük şâir de, maâlesef, senelerce hapislerde yatmış, hele Nâzım bir de vatan hasretiyle kavrulmuştur. Bu gibi sürnormâl ve fenomen adamları cezalandırmak değil, birer nâdide gül gibi ihtimamla, toleransla sakınmak gerekir hâlbuki...

Doğrudur, belki de gene böyle bir cezbeye kapılma hâllerinden birindeyken aşağıdaki satırları yazmıştır. Buna mukâbil, Atatürk'ten hiç de hoşlanmadığını ifâde ettiği pek çok konuşmasını, yorumunu da biliyorum; onu tanıyan herkes de bilir. Burada tafsilâta girmiyorum çünkü amacım yıkmak değil, yapmak. İyi de, Necip Fâzıl''n reenkarnasyona inanıp inanmadığını, Atatürk'ün tekrar tecessüm edeceğini gündeme getirmenin âlemi ve anlamlılığı ne?

İmdi, neden bu satırları pek sevdiğim size yazdığımı arz edeyim:

Memleketin parsel parsel peşkeş çekildiği, millî sermayenin gâyet plânlı bir şekilde ortadan kaldırıldığı ve tamamen Batı'nın kucağına itildiğimiz, üstelik de bunu sözüm ona İslâmcı bir hükûmetin jet hızıyla ivmelendirdiği, her şey olmakla övünülebilir ama Türk olmaktan bahsedildiğinde dövünülür bir iklimin başta büyük medya ve entellektüeller tarafından yaratıldığı, "Kürt'üm" dersen demokrat ama "Türk'üm" dersen faşist âddedildiğin bir zihniyetin sürekli enjekte edildiği bir zaman diliminde yaşamaktayız.

ABG adım adım dünyâyı işgâl etmekte ve gittiği yere demokrasi filân değil kaos ihraç etmekte, bunu da gâyet plânlı gerçekleştirmekte.

Memleketimizde okuma yazma oranı hâlâ muazzam düşüktür. Üstelik, okuma yazma bilenlerden gazete, dergi veya kitap okuyanların (yâni bu becerilerini uygulamaya kâlbedenlerin) oranı ise neredeyse nâkıs vaziyettedir. Son derecede düzeysiz ve safsatalarla, paparazzi programlarıyla "süslenmiş" TV kanallarında ne seyrederse ancak ondan haberdar olanların ezici çoğunlukta olduğu tefekkür tembeli bir toplum hâline geldik. Sözüm ona entellektüel programlarda ise reyting uğruna insanlar kavga ettiriliyor. Mr Salvation Automomus'u özler olduk.

Özellikle son 20 senede bilinçli bir şekilde tatbik edilen misenformasyon, dezenformasyon, akültürasyon ve assimilasyon politikalarıyla iyice bu duruma getirildik. Hazin ama maâlesef bunu kimse inkâr edemez.

Geçen gün STV'de Beyaz'la yapılan sohbette, bu şovmene içim daha da ısındı (her ne kadar o da afyonlama amaçlı show bussiness''in bir parçasıysa da, bir dereceye kadar insanların bunlara da ihtiyacı var tabii ki). "Babam bir polis memuruydu ve Ankara'da Yukarı Ayrancı''da oturuyorduk. Orası, o zamanlar, entellektüel memur tabakasının yaşadığı, herkesin herkese saygı ve sevgi duyduğu, kimsenin kimseye hava atmadığı hoş bir semtti" diyordu Beyazıt ve devam ediyordu; "babam bir memur maaşıyla alıp okuduğu kitaplarla bütün salonu dolduran bir kütüphâne yaratmıştı, bunu bugün acaba kim yapıyor bilmem". Gözlerim doldu... Ne kadar fakirleştirildiğimizi ve yozlaştırıldığımızı tekrar idrak ettim.

Belli bir politik, ideolojik veya çıkar amaçlı hizibin adamı değilseniz, yazılarınıza veya yazdıklarınıza yer verilmemekte, cevap dahi yollanmamaktadır. Sekter olmamanın cezası peşin ve nettir: No Man's Land'de yaşamaya mahkûm edilirsiniz.

Somut örnek isterseniz, tamamen kendi köşe yazarlarının söylediklerini tekrarladığınız bir yazıyı Cumhuriyet Gazetesi'ne gönderin, yayınlamadıkları gibi, profesörmüşünüz veya bilmemneymişiniz hiç aldırmaksızın sizi kaale bile almazlar (ben iki kere denedim) veya "senin bir manin mi var" diye dostâne ve demokratça(!) bir mesaj alabilirsiniz. Henüz doçentken 2.5 sene Kent TV'de A kümesine hitap eden TERAPİ programını sundum; Cumhuriyet Gazetesi yazarlarının ekserisi orada da program yapmaktaydı. Bir ikisi hâriç, hepsi de beni görünce sohbeti keser ve aralarına girmemden hoşlanmayacaklarını belli ederlerdi, çünkü ben Tanrı'ya inanıyordum. Vatana, millete, akademisyenlere söven veya terbiyesizlikle süslü bir yazı yazarsanız Radikal Gazetesi derhâl yayınlar ama size "zort çekilen" bir yazıya bir bilim adamı haysiyeti ve ciddiyetiyle cevap yazarsanız, umurlarına bile takmazlar (başıma geldi).

Çeşitli programlara konuk olarak çağrıldığım "kâinatın bütün seslerine açık radyo"'nun sâhibi ve gerek fikirlerini gerekse Türkçe'sini pek beğendiğim Ömer Madra ile şahsen tanışmamıza ve iki kere haber bırakmama rağmen beni aramaz çünkü onun anladığı anlamda solcu değilim. Hakkında benzer kanaâtlere sâhip olduğum, pek çok yazısına imzamı atacağım ve dünyâ gözüyle bir tanışıp sohbet etmekten başka bir şey istemediğim Attilâ İlhan için de aynı şeyler geçerlidir, mesajlarıma ve aracılara "yanıt" vermez, çünkü Komünist değilim.

"Sağ" cenahtakilerin köşe başlarını tutanlar genellikle fakıyrı pek sevmezler çünkü vizyonumdan ve toleransımdan, dinci olmamamdan ve ırkçılığa karşı çıkmamdan hoşlaşmazlar; rahmetli babamdan "psikolog" diye bahseden Taha Akyol'a haber bırakır ve görüşmek isterim, aramaz bile (iki kere denedim).

Medyum Memiş'e (!) köşe yazarlığı yaptıran bir gazete, benim yazılarımı uygun bulmaz (başıma geldi). Bunlar hep olumsuz örnekler, olumlu olanları yazmıyorum tabii; pek çok dostum da var basın ve medya âleminden. Kendimden örnekler vermemin sebebi, fikri ve irfânı hür ama vicdanlı olmanın günümüz Türkiyesi'nde priminin ne kadar olduğunun en yakından bildiğim numunesi olmamdandır.

Türkiye, aslında, İstiklâl Hârbi öncesindekinden daha vahim dayatmalar ve şartlar altındadır. Gaflet, dalâlet ve hıyânet el eledir ve her tarafımızı kuşatmıştır. Bu âşikâr gerçeği söyleyene de belli mihraklar ve kafalar hemen ulusalcı paranoyak teşhisini koyup aşağılamakta, "vahiy mi geldi" filân diye istihza etmektedirler.

Safsata ve zırvalık dolu birtakım yeni mistik akımların yanısıra, gerçek İslâm''la alâkası olmayan ama müthiş güçlenen ve her an her şeyi yapabilecek kadar gözü kara müridleriyle ciddi birer tehlike ve tehdit oluşturan bâzı tarikatler ve onların yobaz mürşidleri Anadolu'nun Doğusu''na gittikçe kendilerini açıkça belli etmektedir; bunların arasında ırkçılıkla dinî yobazlığı aynı kapta eriten örgütler sanıldığından daha çok ve faâller. Bâzı üniversiteleri dahi ellerine geçirmişlerdir.

Her gün yeni bir Mehdî veya Mesih(!) bir yerlerde türemekte, bâzı uyanıklar bunları pazarlayarak sıcak paralar kazanırken, câhil halkın kafası iyice karıştırılmaktadır. Maâlesef bizim fakülteden bir talebe nümerolojik muhabbetle Kur'ân'ı deşifre etmekte, onun bu hezeyanını reyting uğruna kullanan sorumsuz medya yöneticileri kendisini her hafta bir kanala çıkarmakta, bu arada 80 yaşındaki ilâhiyat profesörlerine fırçalar atılıp zihinler iyice bulandırmaktadır. Başka bir mecnun da Atatürk'ün uzaylı olduğunu yazan bir kitap yazmakta, bu konuda halkı sabaha kadar hipnotize eden çok gerekli(!) TV programları yapılmaktadır. Mevlânâ'nın enkarnesi Bülent Hanım''n kurduğu dinleri tamamlayıcı yeni uzay dinine bir sürü aklı başında görünen insan mensup olmaktadır. Mooncular, Sai Babacılar, Yehova Şâhitleri, meditasyon veya kişisel gelişim kursu nâmı altında faâliyet gösteren yeni dinî hareketler ve kâzip gurular ortada cirit atmaktadır.

Şimdi, bu ahvâl ve şerâitte, sarı saçlı, mavi şehlâ gözlü bir alay muhayyel meczûbun kendilerinin Atatürk'ün reankarnesi olduğunu iddia ederek ortaya çıktıklarını bir an için düşünün! En hakiki Atatürk'ün (!) hangisi olduğunu anlayabilmek için Tarot falı baktırmak veya medyumlara danışmak mı gerekir bilmem. DNA analizi yapamayacağımıza göre...

Yapmayalım, olayları mistifiye etmeyelim. Ülkenin vatanı ve milletiyle bölünmezliği ilkesinin alt üst olduğu, millî haysiyetimizin çuvala sokulduğu, dezentegrasyonun eşiğine geldiğimiz şu günlerde Allah aşkına bir de mistik Atatürk paranoyasını kimselere enjekte etmeyelim.

En büyük ve âcil ihtiyacımız vatan ve ulus sevgisiyle buluşup, sağcımızla solcumuzla bütün canlar bir olup, mes''elelere rasyonel çözümler üretmek, yaratmak. Öte âlemden Atatürk beklemekle uğraşma lüksümüz yok gibi geliyor bana.

Sevgiyle, muhabbetle

Mehmet Kerem DOKSAT

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Cuma, 15 Aralık 2017