Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

ÖZÜR DİLEMELER DE ÖZÜR DİLEMELER

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 3060 kez okundu
  • 1 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Akşam gazetesinde 5. sahife haberi (diğerlerinde de mutlaka çıkmıştır- 17 Ağustos 2007 Cuma): http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=88063,5

Çok özür dilerim dedem sizi yemiş!

129 yıl önce 4 Fijili misyoneri öldürüp yiyen Papua Yeni Gineli yamyamların torunları, ataları adına özür diledi. Fiji'nin Papua Yeni Gine Yüksek Komisyon Başkanı Ratu Isoa Tikoca, Yeni Britanya eyaletindeki Rabaul'da düzenlenen bir törenle özürleri kabûl etti. Tikoca, "Nihâyet bu anlaşmazlığa bir son verdiğimiz için çok mutluyuz" dedi.

İNTİKAM İÇİN KÖYLERİ YAKILDI

Tören, Fijili bakan ve öğretmenlerin 1875 yılında Yeni Gine'ye gelmesinin 132. yıldönümünde gerçekleşti. 1878'de Tolai kabilesi bir Fijili bakan ile 3 öğretmeni öldürdükten sonra yemişti. Misyonerler ise Tolai kabilesine misilleme yaparak köylerini yakmışlardı.

***

MKD Yorumu: Yâhu, adamların harsında arada bir birbirlerini yemek var; beğen veya beğenme! Bu işin tarihî, antropolojik ve sosyal psikolojik yönlerini çok güzel tahlil eden binlerce yayın var. Açıp okursunuz. Buna mukabil, Adana kebapçısına girip ocakbaşına oturup da biraz ot ve salata isteyen tam yağlı koyun gibi ne işin vardı adamların topraklarında; tabii ki tadına bakacaklardı yâni. Şimdi, silindir gibi ezip geçmişsin, belli ki zorla özür diletiyorsun ahlâksız Batılı adam. Bilmeyene not: Yamyamlık artık yasaklanmış olmasına rağmen bu memlekette sürer ve Koro denen, sâdece yamyamlarda görülen öldürücü bir nöropsikiyatrik hastalığa yol açar; bizim deli danaya benzeyen bir bulaşıcı marazdır...

İKİNCİ BİR ÖZÜR DE HÜRRİYET GAZETESİ'NDEN.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/7101458.asp?gid=200&a=635734

1200 yıl önce adanızı istilâ ettik, özür dileriz!

Danimarka, 1200 yıl önce meydana gelen Viking saldırıları ve yaptıkları katliamlardan ötürü, İrlanda'dan özür diledi.

Bu amaçla, Danimarka'dan içindeki 65 kadın ve erkekle birlikte yola çıkan "Deniz Aygırı" adlı tarihî Viking teknesinin bir kopyası, bin mil yol aldıktan sonra önceki gün İrlanda'ya ulaştı. Kürek ve yelkenle yolu kat eden teknenin İrlanda kıyılarına ulaşması dolayısıyla başkent Dublin'de düzenlenen törenlere katılan Danimarka Kültür Bakanı Brian Mikkelson, hükûmetinin resmî özrünü de sundu.

 

Törende Mikkelson, "biz Danimarkalılar olarak teknemizden kesinlikle gurur duyuyoruz. Ancak yaptıklarımız için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bize gösterdiğiniz sıcak dostluktan, affedildiğimizi anlıyoruz" diye konuştu.

Vikingler, 1200 yıl kadar önce, İrlanda adasını fethetmişler, manastır ve kiliseler dâhil her yeri yakıp yıkıp yağmalamışlar, halkı da katletmişlerdi. "Deniz Aygırı" adlı teknenin orijinalinin, Vikingler tarafından 1042 yılında Dublin'de inşâ edildiği ve 30 yıl sonra Kopenhag'ın güneyindeki Roskilde fiyordunda battığı sanılıyor. Tekne enkazı 1962 yılında bulunup çıkarıldı.

İrlanda'ya ilk Viking akını, 795 yılında yapılmıştı ve zengin manastırlar hedef alınıp yağmalanmıştı.

***

MKD Yorumu: Bu özrün sebebini, anlamını, amacını bir anlayan varsa beri gelsin! Bütün Avrupa tarihi boyunca adamlar hepsi sürekli olarak birbirlerini gırtlaklamışlardır. Avrupa Kıt'ası mensupları giderayak birbirleriyle helâlleşiyorlar gâliba!

***

Gene aynı Akşam gazetesinde Güler Kömürcü çok cesurca bir yazı klavyeye almış:

Kendini Kürt zanneden Türkler guler.komurcu@ Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Cumhurbaşkanı Sezer dün hiç kimsenin beklemediği bir hareket yaptı ve Erdoğan'ın elindeki yeni Bakanlar Kurulu listesine bakmaya dahi gerek görmeden "onaylamadı-reddetti". Erdoğan'a göre Sezer "jest yaptı", yeni kabinenin onayını yeni cumhurbaşkanına bıraktı. Sezer tavrı "jest mi rest mi" spekülasyonları geçelim, içinde bulunduğumuz "kritik süreç "sâdece bekleyip-görme sükûnetini gerektirdiği için "sükûnetle bekleme hâline devam edelim. KÖŞK sürecinde başka hangi "restler" ya da "jestler" olacak? Göreceğiz. (Bu arada DTP'ye dikkat diyorum, bir sürpriz de oradan gelebilir mi acaba?)

Şimdi, gündemin bir başka cephesine geçelim. Değerli bir okurumdan gelen e-postayı paylaşmak istiyorum, PKK kamplarından cezaevine oradan da Meclis'e giren Sabahat TUNCEL vak'asına dâir önemli bir analiz göndermiş okurum, aktarıyorum:

"Seçimler öncesinde yine Aleviler Türkiye'nin gündemini meşgûl ettiler. Her siyasî parti kendi vitrinini güçlendirmek için Alevi kesimin önde gelen şahıslarını seçimlerde aday gösterdi. Kazananlar arasında çok ilginç bir portre var. Bu şahıs İstanbul 3. Bölge'den seçilen Sabahat Tuncel! Sabahat Tuncel'in seçilmesi Türkiye'deki Alevî'lerin nasıl çeşitli amaçlar için kullanılıp kandırıldığını gösteren ilginç bir olaydır.

Peki, Sabahat Tuncel kimdir?

 

Sabahat Tuncel'in, Bağcılar'da 5 Kasım 2006 tarihinde PKK örgüt militanları ile toplantı halinde iken yakalandığı basına yansıdı. Bu kişi, 2004 yılında K. Irak'a da geçip PKK toplantılarına katılıyor. Yâni, kendisini sıkı bir Kürt milliyetçisi olarak görüyor. Babasının açıklamalarından da bu âilenin kendilerini Alevî Kürdü saydıkları anlaşılıyor. Sabahat Kürtlük'ten de öteye gidip Kürt ırkçılığı yapan PKK'ya katılıp Türk askerlerini vuranlara destek veriyor. Seçimlerde Sabahat'i aday gösteriyorlar ve seçiyorlar. O zaman, "Alevi Kürdü" ne demektir"?

Rıza Zelyut'un 8 Ağustos 2007 tarihli yazısında Alevî Kürtleri hakkında tarihi temellere dayalı ilginç (bir o kadar doğru) bilgiler vermektedir: "Alevilik üzerine bizim ve diğer araştırmacıların yaptığı çalışmalar gösteriyor ki Anadolu'daki Alevi kimliğini Türk kültürü şekillendirmiştir. Alevi olup da kendisini Kürt sananlar daha sonradan Kürt baskısı ile asimile olmuş topluluklardır".

Hemen hatırlatalım: 1240 yılındaki Alevi Türkmen ayaklanması olan Babalılar ayaklanmasının bastırılmasında, Frank ve Gürcü askerleri gibi Kürtler de kullanılmıştır. 1514 yılındaki Çaldıran Savaşı'nda, Kürt aşiret ağaları, Alevi Türkmen Şah İsmail'in değil Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'in yanında yer almışlardır. Bu hizmetleri yüzünden Selim, Kürt beylerine özerklik vermiş; Doğu Anadolu da miri toprak olmaktan çıkartılmıştır. Bölgeye egemen olan Kürt aşiretleri, Osmanlı'ya dayanarak Alevi aşiretleri ezmişlerdir. Bu baskı sonucunda Alevi Türkmenler, dillerini yer yer yitirerek Kürtçe konuşmaya başlamışlar. 1891 yılında Padişah Abdülhamit, Hamidiye Alayları adında Kürt aşiret reislerine askerî birlikler kurdurttu. Bu alaylar, bölgedeki Aleviler'i yeniden ezdiler. Bu silâhlı baskı karşısında bâzı Alevi aşiretler, Kürt beylerinin sığıntısı hâline geldiler. Doğu Anadolu'da 1514'ten 1909'a kadar süren baskı sonucunda birçok Alevi Türk boyu Kürtleşti.

İşte, Sabahat Tuncel de Kürt aşiretlerinin baskısı sonucu kimliğini unutmuş, yitirmiş en öz Türk boylarından birinin çocuğudur. Sabahat Tuncel'in âilesi, Balaban Aşireti'nden. Balabanlar, büyük bir aşiret olan Begdili Aşireti'ne bağlıdır. 13. Yüzyıl'da yaşayan büyük tarihçi Residuddin, Begdili Türkmenleri'ni, padişah çıkaran Oğuz boylarından birisi olarak kabûl etmektedir.

Kanunî Sultan Süleyman zamanında, Begdili Aşireti'ne bağlı olan boylar içinde Balabanlılar'dan 100 evin vergiye bağlandığı gösteriliyor. Ben yazmıyorum, tarih yazıyor. Yâni Balabanlı Aşireti'nden olan Sabahat Tuncel, Kürt değil, en has Türk'tür.

Fakat Kürt aşiret baskısı sonucu onun aşireti dilini yitirince, bunlar kendilerinin Kürt olduğunu sanmaya başlamışlardır. Türkiye'de kökü Alevi olanların Kürt olma ihtimâli çok çok zayıftır. Bunu, Doğu Anadolu'yu iyi tanıyan araştırmacı Cemal Şener'in anlatımıyla formüle edersek şöyle deriz: Türkiye'de Alevi isen Türksün... Biliyorum ki Sabahat bunu kabûl etmeyecek. Fakat kendisi, Anadolu'da Alevilerin neden çoğunluktan azınlığa düştüğünü gösteren asimilasyon (Kürt aşiretleri tarafından eritme) politikasının en canlı örneği olarak önümüzde duruyor.

Kürt aşiretleri tarafından, baskıyla asimile edilen, kendisini KÜRT zannettirilen gerçekte öz be öz Türk olan acaba Meclis'te başka kim-kimler var? Örtüleri kaldırmanın zamanı gelmedi mi? Geldi.

***

MKD Yorumu: Fakıyr bunu senelerdir haykırır, haykırmakta. Nihâyet büyüğümsü medyada birileri yazmış. Türkler Kürtler'i değil, Kürtler Türler'i asimile ediyorlar. Ben de bunu istemiyorum. Çünkü ben bir milletin evlâdıyım, bir kabileler grubunun değil!

***

GENE HÜRRİYET, BU SEFER OKTAY EKŞİ'DEN.

MKD Peşinen Yorumu: Yâhu, Emin Çölaşan'ı kovan bu mümtaz gazetenin başyazarı ve Basın Konseyi Üyesi hâttâ Başkanı olan Oktay Ekşi değil mi bu beyefendi? Hele bakın, iktidar yalakası demiyor mu? Yâhu, artık Hürriyet ne sayın büyüğümüz?;

Erdoğan'a yakışmadı...

BİR kısım iktidar yalakalarının "türban"ı savunmak için başvurdukları üçüncü sınıf demagojiye son bir, bir buçuk senedir orada burada rastlıyorduk ama doğrusunu isterseniz bir gün Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da aynı mâlzemeyi kullanacağını hiç beklemiyorduk.

Abdullah Gül'ün Çankaya'ya çıkması ihtimâli bildiğiniz gibi bir süredir akıllara, "Türkiye Cumhurbaşkanı'nın eşinin 'türbanlı' olması Büyük Atatürk'ün kurduğu çağdaş ve modern lâik cumhuriyete yakışır mı? sorusunu getiriyordu.

Daha doğrusu eşi türbanlı bir cumhurbaşkanının temsil ettiği devlete "lâik cumhuriyet denir mi, yoksa ABD'li diplomat Richard Holbrook'un ifâdesiyle "Ilımlı İslâm demokrasisi mi demek gerekir sorusuydu tartışılan...

Sayın Başbakan önceki gün yaptığı basın toplantısında, "türbanla ilgili soruya "Bir bayan nasıl başını açma hakkına sâhipse, diğeri başını örtme hakkına sâhiptir. Buna kimse müdahale edemez. Cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı Atatürk'ün eşine, annesine bak. Eğer örnek alacaksan Atatürk'ün eşi nasıl giyiniyor, buna bakarsın, bu da size bir ders olur yanıtını verdi.

Bir hikâye vardır. Bektaşi onu dinleyince, "A oğlum", demiş, "ben bu hikâyenin neresini düzelteyim? Söylediğin Peygamber Hazret-i Süleyman değil, Hazret-i İbrahim olacak. Kurban etmeye kızını değil oğlunu adamış. Oğlunun adı İsrafil değil İsmail. İsmail'in canını kurtarmak için gelen meleğin adı Azrail değil Cebrail... Gökten inen kurban keçi değil koyun"...

Başbakan Erdoğan'ın söyledikleri de öyle...

Türkiye'de kimse Anadolu'daki milyonlarca kadınımızın başını örtmesine de bir şey söylemiyor, başını örtme şekline de... İtiraz edilen "siyasî bir simge hâline gelen "türbandan ibâret. Tıpkı bir tarihte İtalya'da Mussolini taraftarlarının giydiği "kara gömlek" gibi...

İkincisi, Atatürk'ün ne annesi Zübeyde Hanım'ın "türbanı" vardı ne de eşi Lâtife Hanım'ın... Onların kullandığı aynen yukarıda dediğimiz gibi yani Anadolu'da bugün de görülen "başörtüsü idi.

Üçüncüsü... Zübeyde Hanım'ın vefat ettiği tarih 14 Ocak 1923'tür. Atatürk'ün Lâtife Hanım'la evlendiği tarih 29 Ocak 1923; boşandığı tarih 11 Ağustos 1925 idi. Atatürk'ün şapka devriminin tarihi 29 Kasım 1925. Daha sonraki kıyafet devriminin tarihi ise 3 Aralık 1934...

Tarihî gerçekler bu kadar açık olduğuna göre, hangi iz'an sâhibi "Atatürk'ün annesi ve eşi de devrimler sonrasında bile türbanlıydı" anlamına gelecek bir lâf edebilir?

Kaldı ki Sayın Başbakan'ın "Mâdem Atatürk'ün eşi şapka ve kıyafet devrimlerinden önce başörtüsü takıyorlardı, o hâlde şimdiki cumhurbaşkanının eşi de -ona kıyasen- türban takabilir mantığı eğer yerinde ise onu biraz daha geliştirmek mümkündür. Örneğin "Birinci Cumhurbaşkanımız Atatürk 1928'e kadar eski yazıyı kullanıyordu. Eğer Atatürk eski yazıyı kullanmakta sakınca görmediyse, bizim de şimdi eski yazıya dönmemizde bir sakınca yoktur denebilir.

Eğer orada kalmak istemezseniz Anayasa'nın 174'üncü maddesinde yazılı olan öteki "devrim yasalarını da aynı mantıkla pazara sürüp, onların getirdiği kavram, kurum ve kuralları çöpe atabilirsiniz.

Hoş bu mantık ve bu gidiş başka bir yere varacağımızı da söylemiyor ya!

***

MKD Yorumu: Muhterem Oktay Ekşi, değerli gazeteci ve mütefekkirimiz. Bu güne kadar aklınız neredeydi? Patronunuz memleketin iktidarına alenen "sevici oldu, ya sizi de atıverirlerse. Aman dikkat! Bir daha böyle kaka yazılar yamayın. Biz de sizi olağanüstü, bukalemunvârî mutedil yazılarınızdan tekrar takip edebilelim!

***

BU BİR ÖZÜR DEĞİL!

99'daki depremlerin İstanbul'u topun ağzına attığını söyleyen Prof. Dr. Naci Görür "Marmara'nın kabuğunda 240 senede birikmesi gereken enerji 55 saniyede yüklendi. Bu yükü Marmara kaldırmaz. Dayansa dayansa, 2029'a kadar bu iş biter' dedi.

İTÜ Maden Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, 1999 Gölcük ve Düzce depremleri nedeniyle Marmara Denizi tabanında 240 senede birikmesi gereken enerjinin 55 saniyede yüklendiğini belirterek, 'Bu yükü, Marmara kaldırmaz. En sonuna kadar da dayansa 2029'a kadar bu iş biter dedi.

Görür, İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesince, Yıldız Teknik Üniversitesi Oditoryumunda düzenlenen '1999 Kocaeli Depremi'nden Bugüne' konulu sempozyumda bir konuşma yaptı. Görür, 17 Ağustoslar'ın kendisini üzdüğünü belirterek, "Türkiye'yi yönetenlerin deprem konusunda herhangi bir şey yapmaya niyetlerinin olmadığına artık kesinlikle inandım ve bu defteri kapattım. Biz, bilim adamı olarak araştırmalarımızı yaparız, aklımızın erdiği kadar bildiğimizi söyleriz. İnanılmaz boyutlarda tehlikenin olduğu bir ülkede depreme karşı bu kadar vurdumduymaz davranan, bu kadar uzak duran bir yönetimi, yönetimleri ben tahayyül edemiyorum diye konuştu. Bilim için araştırma dışında başka bir yol bilmediğini, ancak ulaştıkları sonuçların bÂzı kişilerce araştırılmadan yorumlandığını dile getiren Görür, vatandaşların da olumsuz sonuçlara değil, daha olumlu konuşanlara inanma ve önlem almama eğiliminde olduklarını savundu. Görür, şunları kaydetti: 'İşin en tehlikelisi, yöneticilerimiz de buna inanıyor. Bana koskoca İstanbul Valisi, 'Ya hocam biz neye inanalım' diye soruyor. İstanbul Valiliği çok güçlü bir makamdır. Ellerinde her türlü istihbarat var. İsterse kim ne yaptı, ne yapıyor bunu bulabilir. Yurt dışından bilim adamları getirirsin, onlara sorarsın. Kaldı ki, biz bunları tüm dünyada yapıyoruz, dünya ekibiyle yapıyoruz. Araştırmalarımızın sonucu tüm dünyâ bilim çevresinde dolaşıyor. Marmara Denizi'nde depremle ilgili araştırmaları bizim dışımızda yapan tek kimse yok. Ama buna rağmen ne yerel, ne merkezi hiçbir yönetim umursamıyor.' 

MARMARA DENİZİ'NDEKİ SON ARAŞTIRMA

Marmara Denizi'nde 12 Mayıs-12 Haziran 2007 tarihleri arasında Fransız L'atalanta gemisiyle araştırma yaptıklarını anımsatan Görür, 'Nautile' adlı denizaltı ile bilim adamlarının deniz tabanına 17 yerde dalış yaptıklarını ve her dalışta en az 7 saat kalarak, İstanbul'u tehdit eden fay hattını incelediklerini dile getirdi.

Görür, Marmara'nın deprem konusunda dünyânın en aktif yerlerinden biri olduğunu belirterek, şöyle devam etti: "1999 Gölcük ve Düzce depremleri İstanbul'u tâbir-i câizse topun ağzına attı. Eğer bu depremler olmasaydı İstanbul büyük risk altına girmeyecekti. Nedeni şu; Bu depremler Marmara'nın altındaki kabuğu enerjiyle yükledi. Kuzey Anadolu Fayı (KAF) sağ yönlü bir fay. Körfezin güneyindeki bütün Türkiye Marmara'ya doğru 5.5 metre, 55 saniyede birden yüklendi. Marmara'nın kabuğunda 240 senede birikmesi gereken enerji ve stres 55 saniyede yüklendi. Bu yükü Marmara kaldırmaz. Bu hesap da yapıldı, ne kadar dayanır, dayansa dayansa, en sonuna kadar da dayansa 2029'a kadar bu iş biter.

Marmara'da yaptıkları araştırmada deniz tabanının haritasını çıkardıklarını, numûneler ve kaya örnekleri aldıklarını, sismik ölçümler yaptıklarını, video görüntüleri çektiklerini anlatan Görür, Marmara tabanında fay boyunca inanılmaz boyutlarda gaz ve su çıkışı olduğunu belirlediklerini bildirdi.

FOKUR FOKUR KAYNIYOR

Görür, "Marmara'nın tabanı fokurfokur kaynıyor. Bütün bu gaz ve su çıkışlarını tesbit ettik, haritaladık. Çıkan gaz metan, hidrojen sülfür gazları da var. Su ve gaz çıkışının miktar ve hızını ölçen âletler yerleştirdik" dedi.

Gaz ve su çıkış nedeninin fayın hareketliliği olduğunu, bunlardaki değişimlerin depreme ilişkin bilgi sağlayacağını belirten Görür, bunların sürekli izlenmesi için deniz tabanına bir denizaltı gözlem istasyonu kurulması gerektiğini ifâde etti.

"ARTIK PES ETTİM"

"Bu çalışmayı bitirdikten sonra İstanbul Vâlisi'ni ziyaret ettiklerini, belediyeden de Deprem Müdürünün geldiğini ifâde eden Görür, denizaltı gözlem istasyonu kurulması isteklerini ilettiğini söyledi.

Görür, "Hiç olmazsa bir deneme istasyonu kuralım. Bu istasyon için İtalyanlar 'parasız verelim, sensör paralarını siz verin' dediler. 'Ne kadar' dedik, 350 bin... Sayın Vâli'ye, Belediye Başkanı'na dedik ki, '350 bini siz verin'. Bunlar 450 milyon doları harcayan insanlar. Görüştükten sonra 2 ay geçti, ses yok. Ben artık pes ettim. Bir bilim adamı olarak teslim bayrağını çekiyorum diye konuştu.

PROF. DR. ERDİK

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdik de yapılan araştırmalara göre, 7 ve daha büyük bir depremin 30 yıl içerisinde oluşma olasılığının yüzde 65, 7.5 büyüklüğündeki bir depremin meydana gelme olasılığının ise gelecek 50 yıl içinde yüzde 50 olarak belirlendiğini ifâde etti.

Erdik, İstanbul için 7.5 büyüklüğünde bir senaryo depreminde, 45 bin binânın yıkılacağı veya çok ağır hasar göreceği, 70 bin binânın ağır hasar, 200 bin binânın ise orta hasar göreceğinin öngörüldüğünü söyledi.

Sâdece binâ hasarından kaynaklanan malî kayıpların 11 milyar Dolar, toplam malî kaybın ise 40 milyar Dolar olacağını belirten Erdik, depremin ortalama 40 bin civarında kişinin ölümüne, 160 bin kişinin hastâne ihtiyacı olacak şekilde yaralanmasına ve 400 bin civarında âcil barınma ihtiyacı bulunan âilenin ortaya çıkmasına neden olacağını bildirdi.

Bu kayıpların kentsel dönüşüm projeleri ve binâ güçlendirmeleriyle önemli ölçüde azaltılabileceğine dikkati çeken Erdik, İstanbul Sismik Riskin Azaltılması ve Âcil Durum Hazırlık Projesi kapsamında yaklaşık 840 kamu binasının güçlendirilmesinin hedeflendiğini söyledi.

Erdik, toplam güçlendirilmesi gereken kamu binâsı sayısının yaklaşık 3 bin 600 olduğunun tahmin edildiğini, 2006 yılı itibâriyle bunların sadece yüzde 1'inin güçlendirilebildiğine işâret etti.

Önemli konulardan birinin de 330 kilovatlık elektrik transformatör istasyonları olduğunu dile getiren Erdik, İstanbul'daki bu istasyonlardan birinin bile çökmesi hâlinde kentin elektriksiz kalacağını, bunlar için önlem alınması gerektiğini kaydetti.

Erdik, Büyükşehir Belediyesi için bir Japon firmasınca hazırlanan ve İstanbul'da tsunami tehlikesini ele alan rapora göre, Marmara Denizi'nde son 2 bin yılda 30 kadar tsunami meydana geldiğini, dalga yüksekliğinin 3/6 metreyi bulduğunu bildirdi.

Marmara Denizi tabanındaki dik şevlerde depremin tetiklemesiyle meydana gelecek heyelanların tsunamiye neden olabileceğini vurgulayan Erdik, 6 metreye ulaşabilecek dalgaların Tuzla tersâneler bölgesi başta olmak üzere kıyı şeritlerinde zarar oluşturabileceğini ifâde etti.

***

http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=88063,5

MKD Yorumları ve ÖZÜR TALEPLERİ:

Aziz arkadaşım, dünyâ çapında bilim adamı Celâl Şengör'ün dilinde sakal bitti, "tedbir alınıp derhâl sıkıyönetim ilân edilmez de, depreme bu hâlimizle yakalanırsak, Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği de tehlikeye girer" dedi. Adı deliye çıkarıldı neredeyse.

Şimdi bir fakıyr Mehmet Kerem Doksat olarak, ben de bâzı özürler dişlenmesini istiyorum:

1) Türkiye'nin Kürdiyeleşmesi'ne sebep, vesile ve bahâne olan herkesin özür dilemesini istiyorum. Çünkü bu kültürel tsunami denizden gelecek olandan çok daha vahim!

2) Son zamanlarda sürekli olarak barbekü yaparken sağ kolumu ve elimi yakarak kendimi onlara rey verdiğim için cezalandırmama yol açan Devlet Bahçeli'den ve MHP'den özür dilemelerini istiyorum. Dakika bir gol bir olarak urganlarını filân geri çekip AKP ile sarmaş dolaş oldukları, gâyet stratejik bir sahtekârlıkla ellerini uzatan Kürt ayrımcısı partinin oyununa gelip de, vakur bir edâyla öylece oturma dirâyetini gösteremedikleri ve sarmaş dolaş öpüştükleri için buna müstahaktırlar.

3) Prof. Dr. Naci Görür'den, Prof. Dr. Mustafa Erdik'ten, Prof. Dr. Celâl Şengör'den bütün Türk milleti adına şahsımdan özür dilemelerini istiyorum. Aslı astarı olmayan bilimsel bulgularla borsayı etkileyip yabancı yatırımcı kaçırıyorlar.

Ayıp da ayıp!

   Bırakın bu safsataları!

      Hep beraber yağmur ve deprem dualarına çıkalım.

         Oldu mu?

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 18 Ağustos 2007 Cumartesi

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    Ali Erden Sizgek Salı, 06 Ocak 2015

    Kullanıcı kaydı

    Sayfanıza kullanıcı olmak üzere kayıt bilgilerini girdim, ama kayıdımı onaylayan gerekli e-iletiyi almadım. Aydınlatırsanız mutlu olurum. Selamlar, saygılar. Ali Erden Sizgek.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Cuma, 20 Ekim 2017