Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

PROF. DR. ALİ DEMİRSOY'dan

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 2600 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

TÜRKİYE’NİN ÖNEMLİ SINAVLARININ BİLİNMEYEN ÖYKÜSÜ

(TUS, YGS, KPSS, LYS, ALES)

Prof. Dr. Ali Demirsoy

       Liseyi bitirdiğim güne kadar (1962) eğitimimin hiçbir aşamasında ne bana ne de arkadaşlarıma herhangi bir test[1] uygulanmamıştı. Daha doğrusu testin ne olduğunu bile bilmiyorduk.

       1962 yılında ilk defa üniversite genel giriş testi Ankara’daki üniversitelere uygulandı. Yani tamamen yeni bir sınav tekniği ilk defa benim kuşağıma, Ankara’da okumak isteyenlere uygulanacaktı. Çoğumuz sınavın niteliği ve nasıl yapılacağı konusunda zerre kadar bir bilgiye sahip değildik. Bu konuda uzman kişi, belli ki yok denecek kadar azdı ve yol gösterecek tek bir kitap yazılmamıştı

       O güne kadar üniversitelere, daha doğrusu fakülteler giriş başvurulan bölümün birkaç öğretim üyesinin takdirine kalmıştı. Yazılı sınav yaptıkları da olsa da sonucu çoğunluk mülakat belirliyordu. Doğal olarak karar vermede kürsü başkanından başlayarak aşağı doğru hiyerarşik bir sıralama da kaçınılmaz oluyordu. Kürsü başkanının isteyip de alamadığı hiç kimse olamazdı. Doğal olarak tıpta uzmanlıklar (ihtisas) da aynı şekilde alınıyordu.


       Ahbap çavuş ilişkisinin yaygın olduğu ülkemizde doğal olarak gözcünün kızını, kulak burun boğazcı; kulak burun boğazcının oğlunu da gözcü alıyordu. Bu nedenle sülalece hekim olan, dışişleri mensubu olan, mühendis olan aileler türemişti. Siyasetçiler, iş adamları, zenginler, arkası olanlar, dayısı olanlar, iş bilenler, eşi dostu olanlar da bu pastadan önemli payları alıyorlardı. Açıkça torpilin tam işlediği bir sistem kurulmuştu. Bu tezgâhtan özellikle para getiren mesleklerin üniversite hocaları ile arkası olan çocuklar ve aileleri mutluydu.

       Sonuçta başvuruda bulunduk; adresime bir kart geldi; şu tarihte DTCF’sinin şu odasında şu saatte sınava gireceğim yazılıydı. Gittim oturdum, sorular dağıtıldı, bir de kareleri olan ayrı bir kâğıt dağıtıldı. Herkes cevapların nasıl ve nereye yazılacağını sormaya başladı. Birileri sınav sorumlusuna sordu. Hoca da, “önce soruyu okuyun, doğru bulduğunuz şıkkın başındaki harfi öbür kâğıtta bulun ve orayı işaretleyin” dedi. Ancak merak ettiğimiz bir soru daha vardı. Acaba yanlış doğruyu götürecek miydi ya da kaç yanlış kaç doğruyu götürecekti? Hoca bir yanlış bir doğruyu götürür dedi (sonradan öğrendik ki 5 yanlış bir doğruyu götürürmüş). Bu nedenle kuşkulandığımız sorulara hiç el vurmadık.

       Önce zekâ testi kitapçığı dağıtıldı. Öğrencilerin hepsi birbirinin yüzüne boş boş bakıyorlardı. Soruların çoğu, içerisi çeşitli bölmelere ayrılmış, bu bölmelerin bir kısmı siyah ya da taranmış kare, üçgen ve daireler şeklinde şekiller içeriyordu. Kitapçık, başta bir şekil veriliyor; altta bu şekle şu ya da bu şekilde benzeyen ayrıca 5 şekil daha veriliyor; bu şeklin hangisi yukarıdakinin benzeridir ya da zıddıdır gibi hiç görmediğimiz sorularla doluydu. Belli ki çoğumuz bu şekildeki sorularla hatta benzeyenleriyle yaşamlarının hiçbir döneminde karşılaşmamıştı. Herkes birbirinin yüzüne aval aval bakıyor ve sanki yanıtını bulmuş gibi birden bire bir yerleri işaretliyordu; belli ki rastgele işaretliyorlardı.

       Bu bölümün içinde bâzı metinler de vardı. Bunlardan birini çok iyi hatırlıyorum:

       Soru kökü: Bir köyde bir kadın varmış, ineğini sağar tereyağı elde eder, bunu da bakkala götürür, onun karşılığında gerekli olan şeyleri, kibrit, şeker, tuz, gazyağı vs alırmış. Bir gün kadın yine yağ getirmiş. Bakkal: Kadına, bacı, geçen hafta getirdiğin yağa bir kilo demiştin; ama burada tekrar tarttık, 800 gr geldi. Niye böyle yaptın? Kadın çok ilginç demiş?

       Aşağıdakilerden hangisi nedeniyle kadın ilginç demiş olabilir?

       A) Kantarının bozuk olduğu söylenince

       B) Kilosunu geçen günler birisi almış, değiştirmiş olmasını düşünerek

       C) Bakkalın yalan söylediğini düşünerek

       D) Komşunun terazisi ile tarttığı için

       E) Geçen hafta bakkaldan bir kilo diye aldığı şekeri, terazinin bir kefesine koyarak, tereyağını tarttığı için.

       Sorunun yanıtı açıkça “E” seçeneği olduğu görülüyordu. Çünkü bakkal hile yapınca, bir kilo şeker yerine 800 gr şeker verince, bu hilesi kendine yansımıştı.

       Daha sonra genel bilgi bölümüne geçildi. İki soruyu hiç unutmadım. Sorulardan biri aşağıdakilerden hangisi bulvarın tarifidir; diğeri de geminin mühendisine ne denir. Bu iki sorunun yanıtını da ben (büyük bir olasılıkla sınava girenlerin çoğu) çok daha sonraları öğrendim. İki tarafında sırayla ağaç dikili olan yola bulvar denilirmiş. Ankara’da bu nitelikte Kızılay vardı; ancak ona da Kızılay Meydanı diyorduk. Birçoğumuz bırakın gemiyi, denizi bile görmemişti. Sonunda öğrendik ki çarkçı denirmiş.

       Çoğumuz, yeteneğimiz, bilgimiz, eğilimimiz araştırılmadan, isteğimizin ne olduğu sorulmadan, anlaşılmadan bir bölüme şu ya da bu şekilde kapağı attı. Bu bölümlerde de çoğumuz test sınavı görmedik. Hocalar çoğunluk 5-10 soru soruyorlar, ona göre değerlendiriyorlardı. Bu tip sınavın öğrencinin kurgu ve anlatım yeteneğini artırdığı düşünülse de, ne yazık ki tarafsız ve objektif olmayan bir hocanın elinde kâbusa dönüşüyordu. Hocayı kızdırdığınızda ya da sizi olumsuz biri olarak tanıdığında, bu tip metinli sınavlarda olur olmaz yerlerden not kırıyorlardı. Örneğin bilimsel dillerde çoğunluk sonu d ile biten birçok terimi, Türkçe’ye dönüştürüp t ile yazdığımızda sıfır “0” alabiliyorduk. Bu nedenle kromatid, karotid, haploid, diploid, gibi kelimeler bende hep korku yaratmıştı.

       Sonunda okul bitti, koridorlarda boş boş dolaşırken, Prof. Dr. Tevfik Karabağ: “Oğlum ne dolaşıyorsun” deyince, “okulu bitirdim son defa şu akvaryumlara bir bakayım diyordum hocam” diye yanıt verdim. Gel içeri bakayım dedi. Odasına aldı. Atatürk Üniversitesinden Prof. Dr. Suavi Yalvaç geçen gün telefon ederek “bize bir zooloji asistanı bulun” dedi. Prof. Dr. Tevfik Karabağ: “Gel seni oraya gönderelim” dedi. Hocam! “Benim çok kötü bir Fransızcam var, bu bilgiyle yabancı dil sınavını kazanamam ki” dedim. “Sen merak etme, sınavı ben yapacağım” dedi. Bir gün sonra (ilan milan hak getire) beni önce dil sınavına aldılar. Fransızca bir parça verdiler. Ben de sözlüğü açtım; geçen kelimelere teker teker baktım, bildiğim biyoloji bilgisini de sokarak kendime göre bir dizin oluşturdum. Kâğıda şöyle bir bakıp, üzerine geçer yazdılar. Arkasından bilim sınavına girdim (Prof. Dr. Tevfik Karabağ, Prof. Dr. Haydar Bağda ve Doç. Dr. Nihat Şişli) ve mülâkat sonunda Erzurum’un yolunu tuttum.

       Bu sefer, biz, benzer şekilde asistan almaya başladık. Çevre iyi diyorsa iyi oluyor; kötü derse kötü oluyor. Her türlü torpilin az ya da çok etkisi oluyordu.

       Bu durum, akıllı ve dürüst herkesi rahatsız ediyordu. Gelecek kuşakları yetiştirecek adamlar ahbap çavuş ilişkilerine göre alınıyordu. Böylece Orta Çağ’da kilisede zangoç olamayacak adamlar, üniversitelerde bilim adamı unvanı ile dolaşıyorlardı.

       Sonunda 1978 yılında Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümüne doçent olarak atandım. Biyoloji Bölümü 4 alt bölümden oluşuyordu. Genel Biyoloji Bölümünün eşgüdümünde, Moleküler biyoloji, Botanik ve Zooloji bölümlerinden oluşmuştu. Moleküler biyolojinin bölüm başkanı Prof. Dr. Altan Günalp’tı. Kendisini daha önce Türkçe yazmış olduğu moleküler biyoloji kitabı ile gıyaben tanımıştım. İyi bir mikrobiyolog, çocuk hekimi ve tıbbi biyologdu. ÖSYM’nin de kurucusu olduğunu duymuştum. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümünün ve Moleküler Biyolojinin de kurucusuydu.

       Prof. Dr. Altan Günalp, son derece zeki, konuşkan, coşkulu, esprili, cana yakın, sevimli, hareketli, girişimci, iş bitiren, yerinde duramayan, yaratıcı, çevresinde çok sevilen bir kişiydi. Herkese elinden gelen yardımı yapıyordu. Onu, üniversiteler Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın manevi evlâdı olarak tanıdı.

       Hekim olmasına, ÖSYM başkanı olmasına ve aktif hekimlik de yapmasına karşın, kadrosunun biyoloji bölümünde bulunması yadırganıyordu. Ancak bunun önemli bir nedeni vardı. Üniversitelerarası kurumda bir üniversite ancak iki kişiyle temsil edilebiliyordu. Birinin, o tarihlerde en gözde ve en büyük üniversitesi olarak sayılan Hacettepe Üniversitesi ve Tıp Fakültesinin temsilcisi olması kaçınılmazdı; diğer başka fakültelerden olmalıydı. Ancak Prof. Dr. Altan Günalp’ın da ÖSYM işlerini izleyebilmesi için bu kurullarda bulunması gerekiyordu; bu nedenle kadrosu hep biyoloji içinde tutuluyor ve Fen Fakültesinden temsilci olarak Üniversitelerarası Kurul toplantılarına katılıyordu.

       Kurulduğu günden beri Moleküler biyoloji Bölüm başkanıydı. Benim profesörlük için ikinci dil (İngilizce) jürimde bulundu (diğerleri Prof. Dr. Ahmet Noyan, Prof. Dr. Nihat Şişli); profesörlük atama jürimde yer aldı (diğerleri, Prof. Dr. Bahtiye Mursaloğlu, Prof. Dr. Nihat Şişli, Prof. Dr. Ahmet Noyan, Prof. Dr. Suavi Yalvaç).

       Otuz üç yaşında profesör oldum (1978); 35 yaşında İhsan Doğramacı’nın onayına başvurmadan (o güne kadar yapıla gelenin aksine) dekanlığa adaylığımı koydum ve Prof. Dr. Altan Günalp’ın da büyük desteği ile kazandım (1980). Öyle ki, Prof. Dr. Altan Günalp, Van’da olmasına karşın, uçakla gelip benim lehimde oyunu kullanıp tekrar geri gitti.

       Ancak bölümde çok önemli bir sorun vardı. Prof. Dr. Altan Günalp sık sık yurt dışına çıktığı, çeşitli girişimlerde bulunduğu, ÖSYM gibi ağır iş yükü olan bir yerin başkanı olması nedeniyle bölüme uğrayamıyordu. Bazen 15 gün bölümdeki insanlar bir imza için ya kapı kapı dolaşıyor ya da bekliyorlardı. İzin ve satın alma evraklarında büyük sıkıntılar yaşıyorduk. Altan beyi herkes çok sevmesine karşın, yaşlısı genci, bu açıdan Altan beyden şikâyetçiydi. En kıdemli hocalar bile, “Ali bey bu sorunu çözmelisin” diye sürekli telkinde bulunuyorlardı. Arkasında Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın olması, geçmişte Altan Bey hakkında olumsuz bir karar almalarını önlemiş olmalıydı ya da ilişkileri bozmaya cesaret edememiş olmalıydılar. Şikâyetleri hep çay ya da yemek masalarında kalmıştı.

       Ben dekan olunca kısa bir süre sonra bir yazıyla biyoloji bölümündeki işine son verdim ve bu yazıyla kendisine tebliğ ettim (Ek-1).

       Prof. Dr. Altan Günalp haklı olarak çok kızmış olmalı ki, 2 sene boyunca ayağını Beytepe’ye basmadı. Güle güle yemeği verme isteğimizi iletmek için gidenlere “Ali Demirsoy orada olduğu sürece adımımı atmayacağım, bilmiş olasınız” diye onları da terslemiş.

       Bu sürtüşmeden belirli bir süre sonra bir gün odama Ünal Oktay adlı bir bayan geldi; ÖSYM Test Araştırma Biriminin Müdürü ve başkan yardımcısıymış. Bana: “Prof. Dr. Altan Günalp’ın size kızgın olduğunu biliyorsunuz. Ancak, dün beni yanına çağırdı ve şu karşıda deli dolu birisi var, Test Araştırma Biriminde ve bizim güvenebileceğimiz işlerde yardımcı olması için onu ikna ederek buraya danışman olarak gelmesini sağla dedi. Ben sizi ne edip edip oraya götüreceğim Ali Bey” dedi. Cana yakın tavrı bende çok olumlu izlenim bıraktı ve kabul ettim. Bu kişi de benim hep dostum oldu…

       Böylece ÖSYM’ye danışman olarak başladım. Yaklaşık 38 yıl boyunca (34 yılı tek başıma, son 4 yılı başka bir meslektaşımla, son iki yılı da ayrıca bir meslektaşımla) bu görevi başarıyla tamamladım (Ek-2). Bu süre içinde ne ÖSYM ne de diğer sınavların hiç birinde biyoloji ile ilgili tek bir soru bile iptal edilmedi.

       YÖK kurulunca dekanların tümünün görevini sonlandırdılar; doğal olarak benim ki de sonlandı. Fakültem beni fakültenin senatörü olarak Üniversitenin senatosunda görevlendirdi. Yaklaşık 10 küsur yıl da bu görevi yaptım. Üniversiteye giriş işleri rayına oturmuştu. Halk ÖSYM’ye ve bu sınavın bilgiyi ölçtüğüne güveniyordu.

       Ancak tıpta uzmanlık (o zamanki deyişle ihtisas) ve diğer fakültelerde araştırma görevlisi (o zamanki deyişle asistan), yüksek lisans ve doktora öğrencisi alma eski usulden devam ediyordu. Özellikle çok daha göze batan tıpta uzmanlık işlerinde, gözcü-kulakçı çocuklarının değiş tokuşu sürüyordu. Bu, beni inanılmaz bir şekilde rahatsız ediyordu.

       ÖSYM’ye gittiğim günlerde öğle yemeğini sık sık Altan Beyle birlikte yiyor; araştırma görevlisi alımı ve özellikle tıpta uzmanlık alımı ile ilgili uzun uzun konuşuyorduk. Bunun bir düzene konması konusunda biz kararlıydık ve bizi dinleyenler de hemfikirdi. Ancak şu anda iş başında, yetkili yerlerde olan tıp hocalarından büyük tepki geleceğini de tahmin ediyorduk. Nitekim benim üniversitemin kurullarında bile, “biz asistanımızı alamaz isek kim alabilir, buna hocalar karar vermelidir” diye güçlü bir direnç gözlüyordum. Her defasında “aman ağabey bu işi başlat elimden geleni karşılıksız yapacağım” diye sürekli başının etini yiyordum.

       Aslında bardağı taşıran Ege Üniversitesindeki bir sınav sonucunun ilan ediliş biçimi oldu. O zamanlar rektör Prof. Dr. Sermet Akgül’dü. Tıp fakültesinde uzmanlık sınavı yapılıyor. O güne kadar yapılanın ilanların tümünün aksine kazananlar değil, kazanamayanlar ilan panosunda ilan ediliyor. Çünkü kazananların kimler olduğunun bilinmesi istenmiyor. Böylece en az tıpta bir sınavın yapılması kaçınılmaz duruma geldi.

       Sonunda kiminle ve hangi kurullarla karar aldığını bilemiyorum. Ancak bir gün Prof. Dr. Altan Günalp: “Aliciğim gün gözün aydın tıpta uzmanlık yasa ve yönetmeliğini ilan ediyoruz” dedi.

       Bunun üzerine tıpta Almanca dil sınavına gireceklerin test kitapçığını hazırlama görevi bana ve o tarihlerde beyin cerrahı olarak çalışan Doç. Dr. Mehmet Özek’e verildi (şimdi İstanbul’da profesör olarak bulunmaktadır). Mehmet Özek test tekniğini iyi bilmemekle birlikte, çok zeki ve yetenekli olması, Alman diline hâkim olması nedeniyle kusursuz test soruları hazırlamaya başladık. Doğal olarak Test Araştırma Biriminin bu konuda çalışan uzmanlarının beceri ve yeteneklerini de göz ardı etmemek gerekir. Mehmet Özek bir süre sonra İstanbul Marmara Üniversitesine atandı. Ne yazık ki Ankara’da Almanca tıp testi hazırlayacak insan bulmak kolay olmadı; uzun süre arandı ve sonunda Hacettepe Üniversitesinde Genel Cerrah olarak çalışan Doç. Dr. Metin Çakmakçı bulundu. Bu meslektaşım da çok zeki, yetenekli ve çalışkan biriydi. Onunla da 4-5 sene bu görevi yürüttük. Sonunda o da ayrılarak İstanbul’a gitti ve ben de kısa bir süre sonra bu görevden ayrıldım. Böylece TUS’ta işler yoluna girmiş; itiraz edenlerin de sesi kesilmişti.

       TUS sınavında başlangıçta en başarılı olanlar Hacettepe mezunlarıydı. Çünkü testi hazırlayanların çoğu bu üniversiteden geliyordu. İster istemez de işledikleri konulardan soruyorlardı. Diğer üniversitelerden de soru istendi, ancak belli ki test deneyimleri olmadığı için, gelen soruların çok büyük bir kısmı sorulabilir gibi olmuyorlardı. Seçenekler aynı oranda çeldirici olamadığı gibi, konuyla hiç ilgisi olmayan ifadeler de bulunabiliyordu. Bir üniversiteden gelen bir soruda hoca belli ki 5’inci şıkkı bulamadığı için, akciğerle ilgili sorusunda seçeneğin birini de fotosentez yapar diye hazırlamıştı. Sonunda diğer üniversiteler de test tekniğini ve ağırlıklı olan konuları öğrendi ve eşit koşullarla yarışmaya girdiler. TUS hazırlık okulları da doğal olarak kısa bir süre deveye girdi. Çünkü çıkar sağlama, ticaret ve eğitim bu ülkenin en yapışık iki kardeşidir.

       Sıra diğer alanların araştırma görevlisi, yüksek lisans ve doktora öğrencisi alınmasına gelmişti. Çünkü bu kadrolara alınma yine ahbap- çavuş ilişkisine göre yürütülüyordu. Bazı üniversitelere ya da onların bazı bölümlerine ağzınızla kuş tutsanız, Nobel alsanız, araştırma görevlisi olarak girmeniz mümkün değildi. Çoğunluk da akrabalık ilişkisi, siyasi görüş, hemşehrilik, siyasi baskı bu alımlarda önemli rol oynuyordu. Bu rezalete de son vermek gerekiyordu.

       Bu sefer Prof. Dr. Altan Günalp’ı tekrar gördüğüm yerde sıkıştırmaya başladım. Kendisi de bu konuda çok istekliydi; ancak gelebilecek baskılar ve özellikle mali yönü onu düşündürüyor olmalıydı. Bir gün karşılıklı oturup epeyi bir saat ayrıntıları konuştuk.

       Türkiye üniversiteleri senenin başında ya da belirli zamanlarında (en fazla 2) hangi bölümlerine ne kadar araştırma görevlisi ve yüksek lisans öğrencisi ya da doktora öğrencisi alacağını merkeze bildirecek; herkes kendi alanında sınava alınacak; soruların sayısı 300-500’den aşağı olmayacaktı (böylece sağlıklı ölçme söz konusu olabilirdi). En yüksek alan, istediği yeri seçecek, bir sonraki ikinci yeri seçebilecek ve liste böylece hazırlanacaktı. Ne eksik ne fazla!

Atamada kontenjan doldurulmazsa bile en az not taban sınırı da getirilmesi gündeme geldi. Yâni alanından örneğin 70/100 alamayan kontenjanlar dolmasa bile kazandırmamalıdır diye düşündük. Ancak bunu daha sonra gündeme getirelim diye öyle bıraktık.

       Prof. Dr. Altan Günalp bunun zor olacağını; çünkü her alanda 300-500’lük sorunun hazırlanmasının zor olacağını; bunun malî yükünün fazla olacağını ve en önemlisi Test Araştırma biriminin bu haliyle bunu kaldıramayacağını düşünüyordu ve haklıydı da.

       O kadar bunaltmış olmalıyım ki, bir gün bana: Aliciğim şu Amerika’ya gidip ”inşallah” şu rahatsızlığımı gidereyim, sana söz, gelir gelmez pilot düzeyde söylediklerini biyolojide 1-2 sene uygulayacağız. Eğer başarılı giderse diğer alanlarda da yaygınlaştıralım. Ayrıca seninle şöyle dünyaya örnek olacak kalitede bir Tıbbî Biyoloji kitabı yazmak istiyorum; senin kitap deneyimin çok iyi… Ben de 3-4 sene yalnız başıma olsam da karşılıksız bu projeyi yürütebileceğimi söyledim… Söz dedik… Gitti gelmedi.

       Bu sefer tam bir beyefendi olan ve çok güvendiğim, sevdiğim yeni ÖSYM başkanı Sayın Prof. Dr. Fethi Toker’i benzer şekilde sıkıştırmaya başladım. Fethi Bey bana Aliciğim bu iş için “biyoloji için” en azından 100 milyar lâzım. Bu parayı öncelikle bulmamız gerekecek, dedi. Ancak düşüncelerimi, teklif ettiğim hâliyle doğrusu tam olarak benimsetemedim.

       Bütün bu çabalarımın ve konuşmalarımın katkısı oldu mu olmadı mı, olduysa ne kadar oldu doğrusu bilemiyorum; ancak bu konuşmalardan sonra benim içeriğini hiç beğenmediğim ALES (Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı) sınavı diye bir sınav çıktı. Arkeoloğa böcek, zooloğa mitoloji, edebiyatçıya integral soruları sorulmaya başlandı. Bunun savunulması için dayatılan mantık ise: Üniversiteye akademik olarak alınacak bir insanın dünya görüşü ve genel bilgisi olmalıymış. Doğal olarak hiç kimsenin alan bilgisi doğru dürüst ölçülmeden ilgisiz sorularla araştırma görevlisi alınmaya başlandı. Gençler kendi çalışma alanını 1-2 sene bırakıp, dershâne dershne ALES ve LYS’ye hazırlama kursları almaya başladılar. Hiç kimsenin bilgisi ölçülemediği gibi, bu süreçte yine hiç kimsenin bilgisi şu ya da bu şekilde artırılamadı da. Sonuçta bu sistemin saçmalığı ve gitmezliği anlaşıldığı için uzun bir uygulamadan sonra, yakın zamanda kaldırıldı. Yerine doğru dürüst bir şey konmadı. Bu sefer top KPSS’ye atıldı.

       KPSS’nin de benimle ilgili olan ilginç bir öyküsü var. Devlet memurları hiçbir zaman objektif olmayan yollarla, ölçümlerle ve kıstaslarla alınıyordu. Örneğin bilmem ne üniversitesinin genel sekreteri o bölgedeki bir kasabadan ise, üniversitenin orta düzeydeki memur ve hizmetlilerinin çoğu o kasabadan gelmiştir. Üniversiteler bazen öğretim üyesi ve hizmetliler açısından bırakın evrensel yapıyı, ulusallıktan bile çıkıp şehir üniversitelerine dönüşüyordu. Ağrı’da nüfus dairesinin kapısına cenazemizden dolayı bugün kapalıyız levhası asılmıştı. Çünkü Nüfus dairesinin hepsi aynı ailenin mensuplarıydı. Bu durum da düşünen her insan gibi beni son derece rahatsız ediyordu.

       1982 Anayasası hazırlanırken, üniversitelere düşünceleri soruldu ve teklif edebilecekleri maddeleri göndermeleri istendi. Ben de çevre yasası ile memur alınma yasasının düzenlenmesi için iki teklifte bulundum. Çevre yasası, görebildiğim kadarıyla, biraz dili değiştirilmiş olarak benimsendi ve 1982 Anayasası’na kondu. Memurlarla ilgili teklifimi de Kanun Hazırlama Dairesi’ne gönderdiklerini bildirdiler. Bu daireden de “önerinizi dikkate aldık; size daha sonra gerekli bilgi verilecektir” diye bilgi verdiler. Aynı mealde bir yazı daha gönderdiler ve sonunda öneriniz dikkate alındı, memur sınavı yapılacak dendi. Yazılı ve görsel basından, ilk defa ülke genelinde memur sınavı yapılacağını öğrendim. Sanki ben bu sınavı hizmetliler (o zamanlar hademe denirdi) için yapın demişim gibi, 19 Mayıs stadyumunda 19.000 hizmetlinin sınavını yaptılar.

       Açıkça ne o gün ne bu gün derdimi(zi) anlatamadığımı anladım. Alanı belirli olmayan yani ne iş verirsen yapacak insanları almak için bugün yapılmakta olan KPSS (Devlet Memuriyet Sınavı) yapılmalıydı ve bu sınavda bu gün herkese uygulandığı gibi kişinin genel kültür düzeyi esas alınmalıydı. Ancak alana yönelik mesleklerde (örneğin ziraatçı, veteriner, mühendis, avukat, hekim, biyolog, fizikçi, kimyacı, matematikçe ve benzer) en az 400-500 soruluk testlerle kişinin alan bilgisi öncelikle saptanmalıydı. Belirli bir alanda çalışacaklarda öncelikle alan bilgisi esas alınmalıydı. İşin kolayına gidildi, KPSS diye ucube bir sınav icat edildi, herkes bu torbaya dolduruldu. İyi miydi; hiç yoktan daha iyiydi; hepsi o kadar. Böylece KPSS’ye hazırlık kursları da başlatılmış oldu. Yeni bir ticaret alanı açılmıştı.

       Önemli not: Ben bunları düşünürken, bir insanın üniversitede nasıl eğitildiğinin denetiminin de yapılmasını düşünmüştüm. KPSS gibi bir ucube sınavın meslek sınavı gibi yapılmasını değil. Böyle bir sınav olsa olsa özel beceri ve bilgi istemeyen evsafsız memur alınımında olabilirdi. Sonuçta KPSS’den 90’nın üzerinde puan alamayan herhangi bir üniversite mezunu devlet kadrosuna atanamaz duruma düştü. Üniversitede okudukları hiçbir işe yaramaz oldu. KPSS dershaneleri ve özel eğitim kursları açıldı; üniversiteyi bitirenler 3-5 yıl okuduklarının üstüne KPSS ucube okulunu da bitirmek zorunda kaldılar ve çoğunun emekleri boşa gitti. Sonunda (04.06.2014) bir öğrencim bana bir mektup yazarak hiçbir hocaya ve okuduğu üniversiteye hakkını helal etmediğini; mezun olduktan sonra baba parası ile dershane dershâne, kurs kurs gezerek, KPSS sınavından 90’nın üzerinde puan almaya çalıştığını, başaramadığını, kendisi gibi yüzlerce temel bilimlerden mezun olan arkadaşıyla birlikte dünyaya küsmüş, aç, çaresiz ve bitmiş duruma geçtiklerini iletti. Mektubuna şu notu da ilâve etmiş: Üniversitede öğrencilerinize mesleğinizin önemini, bilimin önemini, eğitilmiş adamın değerini öğreteceğinize, “bu ülkede iş bulamazlarsa” hiçbir işe yaramayan bilgilerle donatacağınıza, onları KPSS sınavına hazırlarsanız çok daha hayırlı iş yapmış olacaksınız. Görünürde KPSS sınavı, gençlerini üniversitede meşgul ettikten sonra, iş veremeyen, kadrosuna alamayan yönetimlerin, sanki kusur ve yetersizlik gençlerdeymiş izlenimi vermek için KPSS sınavı gibi ucube bir “bahane” nedeni yaratma kurnazlığından başka bir şey değildir.

       Aslında alana yönelik sınav yapıldığında, üniversitelerde verilen derslerin ve hocaların bir anlamda denetimi de yapılmış olacaktı. Örneğin ortak sorulan ve o alanın testi içinde sayı olarak belirli ağırlıkla temsil edilen sorulara, örneğin inşaatta statik sorularına A üniversitesinin ilgili bölümünün öğrencileri 3 yıl üst üste yanıt verememiş ise ve o üniversitenin öğrencileri başarısız olurlarsa merkezi sınav kurumu o hoca (lar) hakkında üniversitesine uyarıda bulunabilmeliydi. Böylece hocaların başarılı olmak için gayreti de artırılmış olacaktır. KPSS sınavında, eğer yabancı dilden eğitim yapan bir üniversiteden mezun olmamış ise, çoğunluk A üniversitesi ile Z üniversitesi mezunları aynı şansa sahip gibi gözükmektedir. Bu da alan bilgisini ölçme ve değerlendirmede gerçekçi bir sonuca ulaşmayı önlemektedir.

       Tüm kusur ve eksikliklerine karşın, hile ve torpil karışmayan en kötü sınav sistemi dahi insanların kısmen de olsa adil şekilde hakkını almasını sağlar. Politikacıların en büyük kozu memur atama yetkisini ellerinde bulundurmalarıdır. Nitekim KPSS sınavına evet diyen Bülent Ecevit’in DSP’si yok oldu. ÖSYM yakın zamana kadar Türkiye'nin en güvenilir kurumuydu.

       Ancak, kazanma hırsını bir türlü gideremeyen yöneticilerimiz, korkarım ki önümüzdeki günlerde müdahale edilemeyen sınav sistemini geliştireceklerine, mülâkat ucubesi ekleyerek yandaş sınav sistemine geçilmesini gelecekleri için güvence göreceklerdir. Bir bakanlığa birçok meslekten adam alınır; bunların sınavını kim yapacak; mülakatta çeşitli mesleklerdeki yetkinliği kim ölçecek; bunu başaran dünyada bir ülke olmuş mudur? Geçmişte olduğu gibi yukarıdan gelen talimata ve ellerine tutuşturulacak listeye göre atamalar yapılacaktır. Türkiye, böylece, belirli bir kesimin ülkesi hâline dönüştürülmüş olacaktır.

       Sonuçta, aktif yaşamının son 30-40 senesini, bilimsel çalışmalarımın yanı sıra, ülkenin temel sorunlarında çözüm üretmek için uğraşsam da herhangi bir gruba, partiye, cemaate, çıkar grubuna, etki gücü olan bir tarafa mensup olmadığım için girişimlerim ne yazık ki etkili olamadı. Belki yapabildiğimiz tek önemli şey, son yüzyılın bilimi olarak sunduğumuz biyoloji alanında üniversite girişlerinde 6 olan soru sayısını 12-18’e çıkarmak oldu.

       Bir ülkeye en büyük ihanet, eğitimde çıkar için yapılacak çağ dışı ve olumsuz değişiklikler ve müsamahalardır. Eğitimini doğru dürüst kıstaslara bağlamayan, onu ticaret kurumlarının kucağına atan, sapla samanı birbirinden ayıramayan, çocuklarını yarış atı gören ve ruhsal dengelerini dikkate almayan toplumlar er ya da geç bunun cezasını çekeceklerdir.

Değerli Kardeşim,

       TUS, YGS, KPSS, LYS, ALES yapılmasında ve bâzılarının yürütülmesinde belirli sürelerle katkım oldu. Bu ülkenin insanını tarafsız değerlendirme için her zaman girişimlerde bulundum; ancak yetkili yerlerde olamadığım için istediklerimi tümüyle benimsetemedim. Ancak karınca kararınca katkım olduğunu düşünerek yine de mutlu olduğumu söyleyebilirim.

       Nasıl başladık, nasıl sürdürdük nereye geldik? Eğer doğanın yadsınamaz kuralını uygulamayı kaçınılmaz olarak görüyorsak, başarılı olanın seçilmesinin gerektiği düşüncemin hala geçerli olduğunu söyleyebilirim. Eğitiminden mutlu olmayan, haksızlığa uğradığını düşünen, beklediği yere gelmediğini varsayan herkesin okumasını öneririm…

       Özel not: Görünürde KPSS sınavı, gençlerini üniversitede meşgul ettikten sonra, iş veremeyen, kadrosuna alamayan yönetimlerin, sanki kusur ve yetersizlik gençlerdeymiş izlenimi vermek için KPSS sınavı gibi ucube bir “bahane” nedeni yaratma kurnazlığından başka bir şey değildir.

 

Ek-1

 

Ek-2

 

 



[1] Vatikan’da papanın erkekler arasından seçilmesi bir zorunluluktur. Geçmişte, Polonyalı çok koyu bir Katolik çocuklarından birinin üst düzey bir din yöneticisi olmasını istermiş. Ancak, sadece kızları olmuş; erkek çocuk sahibi olamamış. Bunun üzerine kızlarından birini küçük yaştan itibaren, kimseye söylemeden erkek gibi yetiştirmeye başlamış ve sonunda onu erkek olarak rahip okuluna sokmuş. Çocuk yetenekli çıkmış, yükselmiş ve yükselmiş. Sonunda kardinal olmuş. Papa ölünce yeni papanın kardinaller arasından seçilme geleneğinden dolayı seçim yapılmış ve bizim gizli kız papalığa seçilmiş. Epeyi bir süre idare etmiş; ancak sonunda bayan olduğu anlaşılmış. Vatikan büyük bir kriz yaşamış ve kardinal seçilirken kişinin eşey organının da yoklanması kural olarak konmuş.

         Bu nedenle papa seçilirken, Vatikan’ın bütün pencereleri kapatılır. Kardinallerin oyu ile seçilen papa, bekçi kulübesi gibi bir odaya girer; eşeysel organını açığa çıkarır. Kardinaller sırası ile geçerek yeni papanın testislerini (taşaklarını) ellerler ve onun erkek olduğunu gördükten sonra özel yapılmış şömineyi yakarak bacadan tüten duman ile çevreye birikmiş halka papanın seçildiği haberini verirler. Testis yoklama daha sonra eğitim diline test olarak geçmiştir.

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazar, 22 Ekim 2017