Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

REDUCTIO AD ABSURDUM YÂHUT TANRI’NIN ADALETİ HAKKINDA

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 4301 kez okundu
  • 3 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

İslâm akâidi üzerine iman etmiş bir beşer için her şeyin izahı açık ve nettir: Kader, hayır ve şer, her şey Allah’tandır. Hele tasavvufta terk-i terk mertebesine vâsıl olan mürşid, hiçbir şeye aksülâmel vermez, sâdece şükreder, çünkü Allah zâten en doğrusunu yapar. Irzına da geçseler, her türlü şeyi de yapsalar, O’nun bir bildiği vardır.

İyi de, Hz. Muhammed elinde kılıç hârp etmiş. “Ey mü’minler, kısasta sizin için hayat vardır” demiş. Eh, ne yapacağız şimdi? 100 ilâ 1000 misli güçlü ordusuyla Gürcistan’ı dümdüz eden Rusya, benzeri şekilde dünyâya demokrasi getirerek ortalama günde 100 kişinin “telef” olmasının müsebbibi ABG, bu durumda aslında Allah’ın dediklerini yapan makbûl ve iyi güçler mi?

Ne de olsa ABG’nin parasının üzerinde “In God We Trust” da yazıyor.

Bütün bunlar arasında Şeytan’ın (İblis, Satan, Devil, Evil, Demon vs.) işi ne? Allah’a kafa mı tutmuştu? Ne dedim ben! Nasıl olur da olur?

İslâm kelimesi silm ve selâmdan geliyor ve “barış” anlamını taşıyorsa eğer, “cihat” deyip canlı bombalık yapanlar neden en çok Müslümanlar arasından çıkıyor? Yâni böyle yapınca, en büyük günah olan intihar eylemini değil, en büyük makam olan şehâdeti mi yakalıyorlar? Öyle inanıyorlar çünkü mürşidleri, mollaları veya her kimse emri veren, onlar öyle diyor!

Yazımın başındaki reductio ad absurdum deyişi Ateist’lerin “aksini göstererek saçmalığı ve kaadir-i mutlak bir Tanrı’nın olamayacağını” (ayrı ayrı tanrılar değil) ifâde için kullandıkları tarihî lâflar…

Meselâ sorarlar: “Tanrı 2x2= 5 yapabilir mi", “Tanrı, kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi”, “Allah, başka bir Allah yaratabilir mi”, “Şeytan Allah’a karşı gelebilir mi”? Sıkıysa cevap verin. İyi de, bu tür mantık oyunları olan antinomiler (cevap verilmesi gayrı mümkün olan sualler) sırrı çözmeye yeter mi?

Yoksa eskatolojik (dünyânın sonunun, kıyâmetinin çalışılması) tefsirler yapmanın tam zamanı mı? Hem bina arttı, hem de zina. Tekbir Giyim’in sâhibi ulu kişi de aynı şeyleri dolaylı olarak söylemiyor mu? İbrahimî dinlerden Marx’a, Hegel’den Kant’a kadar pek çok kişi uğraşmış eskatolojiyle. İslâmiyet’teki kıyâmet sahneleri çok ayrıntılı: Deccâl, İsa’nın gelişi, yecüc mecüc, son boru sesi, Yemen’den başlayacak nihaî yangın…

Elbet bir son olacak… Olacak da, nasıl olacak, bütün mes’ele bu: “Olmak veya olmama, işte bütün mes’ele” (Shakspeare, Hamlet, 1601).

***

Şeytan’ın alâmetleri nedir? Haydi, teodikiyle uğraşalım (theodicy veya théodicée: Kötülüğün ve şerrin kaadir-i mutlak Tanrı’nın varlığıyla nasıl anlaşılabileceğinin ilmi). Hor görmeyin, Leibniz dahi meşgûl olmuş bununla.

İster şucu ister bucu olun, eğer bir “Şey’e”, genellikle de Tanrı’ya veya İslâmî ifâdeyle Allah’a (ki, ilâh da, o da İbranice elohim’den gelir) inanıyorsanız, şu muazzam suâl kabak gibi karşınızdadır:

Bunca kötülük, haksızlık, şer yâni Şeytanlık varsa, kaadir-i mutlak Tanrı nerede, neden müsaade ediyor bunlara? Yoksa o da işin içinde mi? O zaman, rahman ve rahim olan Allah’ıma ne oldu”?

Daha da kısaltırsak, “mâdem Allah sevgidir, rahmet ve hüküm sâhibidir, neden bütün bu haksızlıklar”? Yoksa Deistler’in dediği gibi, önce bu âlemi yaratıp birlerlerde öyle oturup da, “iş bitince” günahkârları cezalandıracak, iyileri mükâfatlandıracak bir Sakallı Âciz Dede mi var sâdece?

***

Kalvinistler’e göre bütün olup bitenler Tanrı’nın plânı dâhilindedir ve içlerinde gerçekten de kötülüğü barındırabilirler, bunun sâdece Tanrı tarafından bilinen gâyeleri vardır ve çoğu zaman insanlar bunu bilemez.

Belli bir dine mensup olmayan Teistler’e göre Tanrı’ya inanmayı seçip seçmemek onlara bırakılmıştır; inananlar da her şeyin Ondan geldiğini peşinen kabûl edecekler demektir.

Düalizm’e göre Tanrı ile Şeytan eşit değildir ama Tanrı öbürünün gücünü nedense tahammülle karşılar.

Devam edelim,

—Tabiî âfetlere bağlı vefatlar temelde şeytanîdir gibi gözükse de, aslında öyle değildirler. Tanrı’nın ilâhî plânı iyilik üzerinedir. Şeytanî olarak gördüğümüz şeyler aslında Tanrı’nın plânı içindedir; tek mes’ele, biz kulların bunu anlayamamasıdır.

—Aslında teodikiyle uğraşmak bile saçmalıktır, çünkü her şeyin doğrusunu O bilir, daha neyi konuşuyorsunuz?

—Monistik felsefelerde ve Panteizm’de, kötücül olan zâten mükemmel Tanrı’nın içinde mündemiçtir.

—Tanrı insanlar irade-i cüzziyeyi, yâni iyiyi ve kötüyü tercih etme hürriyetini vermiştir. Sonuçlarına insanlar katlanır.

—Kötücüllük veya şeytanîlik Tanrı’nın değil, O’nun buyruklarına uymayanların işidir.

—Şerrin, kötücüllüğün Tanrı’nın rakibiymiş gibi gösterilmesi aslında Şeytan’ın işidir.

—Nefissiz meleklerle, nefisli insanoğlu şerle mücadele ederler; sonuca gör Tanrı mükâfatını veya cezasını tâyin edecektir. Hâttâ şer ve kötücüllük, Tanrı’nın insanı sınamak için yarattığı yanılsamalardır.

—Mutlak şer yoktur, olsa olsa iyiliğin eksikliğinden neş’et eder!

Gnostisizm ve Manikaeizm gibi dinler Tanrı’nın tamamen kaadir-i mutlak olmadığını söyleyerek, bir nev’î Düalizm yaparlar.

Disteizm’e göre ise, zâten Tanrı tamamen iyi değildir ve kaadir-i mutlak da değildir.

Agnostikler “biz zâten bunu bilemeyiz” derler.

***

Bütün bunlara "zırvalıktır" diyenler için sorun yok (tünelin ucu gözüktüğünde Ontogenetik Psişe'yle nasıl uzlaşacaklarını kendileri bilecekler).

İyi de, bir transandantal ve mutlak iyi olduğu için de rücu edilesi, yakınılası bir Şey’e inananlar ne yapacaklar?

Bir kısmı çözümü Karma’da ve reenkarnasyonda bulacaklar (Alevî'lerde de yeniden doğma inancı vardır, metempsikozu [metempsychosis: tenâsüh] reddederler).

Haydi, Kakodanemini’ye (Cacodaemony) filân hiç girmeyeyim…

***

Bitip tükenmiş olan PKK’nın bugün şehit ettiği dokuz canın, “orantısız güç” kullanarak binlerce yaşlı ve çocuğu kâtleden Rusya’nın, alenen Filistinli soykırım yapıp dünyayla dalgasını geçen İsrail’in, gelmiş geçmiş bütün şerrin, kötücüllüğün ve Şeytanîliğin izahı nedir?

Anası, babası, evlâdı, sülâlesi, milleti katledilenin sığınabileceği liman neresidir; PTSD, psikotik veya süisidal olmadan?

Bilen var mı?

***

Bana mı soruyorsunuz?

   Tabii ki biliyorum.

      Ama söylemem.

         Düşünün ey kullar.

            Düşünün, düşünün, düşünün…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 11 Ağustos 2008 Pazartesi 

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Misafir
    ÖZgür Perşembe, 17 Ocak 2013

    ?

    Benim de hep kafamı kurcalayan bir konuya değinmişsiniz hocam. Başımıza gelen her olaya "Allah'ın bir bildiği vardır." mantığıyla yaklaşarak, tepkisizleşmek kâmil insan vasfı mıdır?

    Hz. Musa ile Hızır (a.s) kıssasında da anlatıldığı gibi hep bizim bilemediğimiz yüce bir plân mı söz konusu? O zaman neden Hz. Muhammed senelerce savaştı? Bu kadar kötülük ve acıya tanrı nasıl izin verebiliyor, bize hiç acımıyor mu? Bu konuyla ilgili fikirlerinizi çok merak ediyorum. Kötücüllük üzerine bir yazı yazsanız keşke...

    Saygı ve sevgiler...

    MKD: Vahdet-i Vüûd'la ilgili makalelerime bakabilirsiniz.
    Saygılar...

  • Misafir
    Özgür Perşembe, 17 Ocak 2013

    ?

    Peki hocam, bu hayatta sahip olduğumuz bilgi ve kimliği ölümden sonra muhafaza etme hususundaki düşünceniz nedir acaba? Meselâ, öte âlemde bu dünyâdan tanıdıklarımla karşılaşma ve onları tanıma gibi bir durum söz konusu mudur sizce? Yoksa kimlik (ben) bu dünyâya has bir yanılgı mıdır? Yâni ölüm sonrası kimlik kaybolacak ve sâdece varlığımız ontogenetik psişe içinde form mu değiştirecek. Bu konudaki düşünceniz nedir acaba?
    Saygılar...

    MKD: Lûtfen SEVGİ VE BİLGİ makaleme bakınız.
    Sevgiler...

  • Misafir
    ÖZgür Cuma, 18 Ocak 2013

    ?

    Şimdi hocam, sevgi bilgisini varlık haline dönüştürmeye karar verdi ve bunu gerçekleştirdi. Varlık olabilmesi için farklılıklara ve izâfiyete gerek vardı. Bu durum da mecburî bir tekâmül süreci başlattı, tâ ki farklılıklar ortadan kalkana kadar. Varlık âleminde bir de eşref-i mâhlûku yarattı. Tekâmülün en değerli parçası. Bu sistemin parçası olmasından dolayı da kendini aşmaya mahkûm, seçme şansı yok. Acı çekmeye mahkûm. Tâ ki herşey O'na dönene kadar. Peki hocam anlamadığım şu:
    Zâten önce ve hep sâdece O var ise bu kadar acıya ne gerek var? Bu dünyâya gelip kendimi var zannedip, O'nun bana uygun gördüğü hayatta, bilerek ya da bilmeyerek mecburî tekâmül hizmetimi tamamlayıp "ben" yok oluyorum. Bu neyin tekâmülü? Sanki tüm bunlar mânâsız, can sıkıntısından yaratılmış bir oyun gibi.
    Aslında zaten herşey totalde, mevcût bir kemâlâtın tezâhürü ama biz önce bilişsel bir mesâfeyle hakikâtten uzaklaştırılıp, sonra da kendi içimizde bir kemâle ulaşalım da "Aa herşey oymuş" diyelim diye acıya mahkûm edilmişiz. Bu dünyâda çok fazla acı var. Çok yazık değil mi bize? Herşeye kaâdir olan tanrı buna izin vermeyebilirdi diye düşünüyorum. Bunu anlayamıyorum. Bu duruma ne diyorsunuz hocam?
    Saygılar...

    MKD: Eşref-i mahlûkatın kim olduğunu bilmiyorum.
    Saygılar...

Yorumunuzu bırakın

Misafir Pazartesi, 20 Kasım 2017