Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

REENKARNASYON ve BİLGİ NAKLİ

Eşeysel üremenin mekanizmasını bilen herkes, her insanın kalıtsal yapısının farklı olduğunu bilir. Hattâ aynı anadan ve babadan, hakiki ikiz olmadan meydana gelen çocukların, mutasyon ve crossing-over dediğimiz parça değişimi de olmadan, birbirine tıpa tıp benzeme şansı yine de yüzlerce milyarda (hattâ trilyonlarda) birdir.

***

Bu nedenle, bugüne kadar dünyaya geldiği varsayılan 106 milyar insanın hiçbirinin, saçı, ses tonu, yürüyüşü, gülüşü, deri yapısı, parmak izi tıpa tıp aynı değildir. Dolayısıyla beyin hücrelerinin konumlanması, sinapslaşması (birbirine bağlanması), bilgi yollarının oluşması ve bilgi giriş çıkışını denetleyen, bir çeşit beyin süzgecini oluşturan hipotalamusun formatlanması her bireyde farklıdır.

Bundan çıkarılacak sonuç, dünyada hiç kimse bir başkası ile her zaman bire bir aynı düşünemez, aynı öğrenemez, aynı yorumu yapamaz. Çünkü beyin bilgi yollarının bağlanışı ve hücresel konumlanması herkeste farklıdır.

***

reenkarnasyon ile ilgili görsel sonucu

Belki canlı dünyasının başlangıcında, evrimleşmenin ilk basamaklarında, ilkel canlılarda (örneğin yassısolucanlarda) bu farklılık çok az olduğu için, aynı mekânı paylaşan ve en önemlisi aynı atadan meydana gelen yavruların belirli duyguları (algıları) paylaşmaları ve birbirlerine iletmeleri beklenebilir. Yapılan bâzı gözlemlerde bir ortamda bu ilkel sayılan canlıların bir bireyi bir olumsuzlukla karşılaştığında (elektrik verilerek canı acıtıldığında), ortaya çıkan impulsu yakınındaki ırkdaşları da algılayabilmektedir.

İlk aşamada bu iletişim kolaylığı (ortaklığı) canlılar için bir avantaj gibi gözükse de ileri aşamalarda av-avcı ilişkisi artınca dezavantaja dönüşmüştür.

Canlılar evrimleşirken, bu senkronizasyon (frekans eşgüdümlemesi) zararlı sonuçlara neden olacağı için, örneğin, bir avcı türün, bir avın ne düşündüğünü sezinlemesinin yaratacağı olumsuz sonuçlar nedeniyle, bağımsız, özgün veya yalıtılmış düşünce teşvik edilmiş ve böylece her canlının düşüncesini saklayabilme durumu ortaya çıkmıştır.

***

Bunu başaramayanlar elenerek ortadan kaldırılmıştır. Çünkü avın kendini belli etmeden avcıdan korunma, saklanma şansı kalmamıştır.

Ancak, aynı bölgede yaşayıp da, aynı kaynaklar üzerinde mücadele etmeyen türler arasında, ortak tehlikeyi birbirine haber veren mekanizmalar kısmen de korunmuştur. Örneğin, bir çayırlıktaki her biri farklı ritimle öten birçok böcek türünün hepsinin birden bir uyarıyla seslerini kesmeleri, hattâ birçok farklı hayvan grubunda (kuş, sürüngen, memeli, böcek vs. olabilir) benzer dayanışmanın görülmesi bu iletişimin bir sonucudur.

***

Buradaki ortaklık impuls tanımadan öte bir gelişim göstererek ses ya da hareket tanıma seviyesine yükseltilmiştir. Aynı ortamda bulunan farklı çekirge türlerinde sesle uyarı veren alarm bantları birbirine benzerdir. İmpuls düzeyinde iletişim konusunda bilgimiz henüz yetersizdir.

***

Böyle bir iletişimin, tür içinde, örneğin bir memeli soyunda veya insan soyunda, özellikle laktojenik hormonların (süt verilmesini sağlayan bir hormon) salgılandığı dönemlerde, ana ile yavru arasındaki iletişimi (bugüne kadar ruhsal iletişim olarak bilinen) güçlendirdiği yâhut sağladığı birçok deneyle bilinmektedir. Örneğin, süt emzirme döneminde, bir fokun yavrusunu ayırıp, onlarca kilometre uzağa götürüp, elektrik akımı vermek sûretiyle işkence ettiğinizde, ananın anında tepki gösterdiğini gözlemleyebileceksiniz.

***

Süt vermekte olan kadınların, yavrularının duygularını okumaktaki gizemi de değişik öykülerle anlatılır; bu durumda olan anaların, çocuklarının sesini almak için, uyku sırasında alarm bandı dediğimiz bir yolu sürekli açık tuttuğunu da değişik gözlemlerle bilmekteyiz. İlginç olanı, bu, sâdece anaya verilmiş doğaüstü bir özellik değildir. Birçok memeli ve kuşun erkek yavrularına, gelişim evrelerinden itibaren laktojenik hormon verilirse, aynı davranışı gösterdikleri gözlenir. Burada iletişimi sağlayan kimyasal maddelerden birini, örneğin ana ile yavru arasındaki iletişimi sağlayan maddelerden birini böylece öğrenmiş oluyoruz.

***

İnsanda Durum Ne?

Bilgisayarda bir bilgiyi saklamak istersek ona bir kod koyarak bir yere koyarız. Bu kodu bilen onu açabilir. Beyin de kendine özgü bilgileri saklamak için kodlama geliştirmiştir. Örneğin görme için 60-70 kadar kodlanmış bölge vardır. Bunların her biri için farklı bir kod kullanılır. EFEMERAY denen bir tarama aletiyle bu bölgelerin işlevini tanıyabiliyoruz. Bu aletle taramada beyinde 10.000 kadar bu şekilde kodlanmış bölge bulunmaktadır (SC TV (18.10.2014)

Bu kodlanmış bölgeyi açabilir miyiz?

Bu yolla beyinlerde manipülasyon yapılabilir. Tehlike burada yatmaktadır. Gerekli algoritmayı geliştirdiniz mi gerisi kolay. Alfa dalgaları aktive edici, teta dalgaları rahatlatıcı etki yapmaktadır.

Okçuluk sporunda başarılı bir kişinin beyni bu yolla hekleniyor, orada bulunan amatör okçulara yükleniyor. Amatör sporcular, kas gücü yeterli olduğu sürece usta okçunun tüm becerisini gösteriyorlar.

Aynı hekleme ile renkli karelerde oluşmuş bir tabloyu, heklenen kişinin sadece gri ve beyaz, siyah görmesi sağlanabilmiştir.

Hipnoz bir çeşit heklemedir.

***

Hakiki ikizler bize çok şey öğretiyor

Bu konudaki en değerli gözlemler, hakiki (tek yumurta) ikizlerden gelmektedir. Bunların, birbirlerinin duygularını tam olarak okudukları, çok değişik gözlemlerle ders kitaplarına dahi geçmiştir. Bu kitabın yazarının, tanıdığı iki hakiki ikiz üzerindeki bir gözlemi, konunun anlaşılması bakımından önemli ipuçları vermektedir.

Lisede aynı sınıfta okuyan bu ikizlerden biri sosyal bilimlere, diğeri de fen bilimlerine ilgi duymaktadır.

Fen bilimlerine yoğunlaşmış olan, örneğin, tarih sözlüsü için tahtaya kalktığı zaman, diğer ikiz, sırada tarih kitabını açarak okumaya veya söylenecekleri aklından geçirmeye başlayınca, tahtadaki bir hoparlör gibi, aynı şeyleri söylemeye başlıyor; durduğu zaman da aynı yerde duraklıyor. Diğer ikiz matematik sözlüsü için tahtaya kalktığı zaman da, sıradaki matematik çözmeye başlıyor, tahtadaki de bir teleks gibi, yazma işlemine aynen devam ediyor. Bugün bu ikizlerden biri uzun zamandan beri Kanada’da yaşamaktadır. Bu kitap yazılırken, Türkiye’de yaşayan ikiz, görünürde hiçbir neden veya olumsuz şey olmaksızın, bir gece karın ağrılarıyla uyanıp, sağa sola kusuyor ve âdete çırpınıyor.

***

Sabahleyin, Kanada’ya telefon edince, ikizinin besin zehirlenmesinden dolayı karın ağrılarıyla ve kusmayla hastaneye kaldırıldığını öğreniyor. Bu kardeşler için şunu söyleyebiliriz: Aynı beyinsel işletim ve okuma sistemi; ancak ayrı iki bellek, yâni iki ayrı birey...

***

Bellek oluşumunun mekanizması

Bilginin birikimi, yâni bellek nasıl oluyor sorusuna, en basit yanıtı, öğrenme yeteneğini kazanan ilk canlı grubundan Planaria denen bir yassısolucan üzerinde yapılan araştırmalar açıklık getirmektedir. Bu solucanlar, aynı anda ışık ve elektrik akımı verilerek koşullandırılabilirler. Örneğin kırmızı ışık besin verileceğini, mavi ışık ise cereyana tutulacağını işaret etmiş olsun. Şartlandırılmamış solucan, bu ışıklara anlamlı bir tepki göstermez. Şartlandırılmış solucanın ise vücudu ezilip, bir sıvı hâlinde şartlandırılmamış bir solucanın vücuduna enjekte edilince veya küçük parçalar hâlinde yedirilirse (bunlarda proteinler amino asidlere parçalanmadan da sindirim sisteminden vücut içine geçer), şartlandırılmış olan solucanın, bu muameleden geçmemiş olanlara kıyasla, çok daha kısa bir sürede mavi ve kırmızı ışığın anlamını çözmeye başladığı görülür.

***

Yâni bellek bir madde hâlinde bir bireyden başka bir bireye nakledilmektedir. Eğer, bu taşıyıcı madde (burada sinir dokudaki proteinler anlamında kullanılmıştır) proteinleri parçalayan bir dizi enzim (proteazlar) ile muamele edilirse, belleğin silindiği ve nakledilmediği görülür.

Buradan çıkan sonuç şudur: Bellek, yâni bilgi birikimi, protein şeklinde bağlanmış bir dizi molekülden oluşur.

Eğer şartlanma çok uzun sürerse, yerleşik bilgi oluşmaya başlar ve belleğin artık sâdece protein şeklinde değil, keza bu proteinleri sentezleyecek RNA’ların da üretiminin kolaylaştırıldığı (veya kodlandığı) ileriye sürülebilir. Çünkü bu tip belleklerin silinmesinde, sâdece proteazlar ile değil, keza RNaz‘lar (RNA'yı parçalayan enzimler) ile muamele gereği de ortaya çıkar. Bu konuda lehte ve aleyhte birçok görüş bulunmaktadır.

***

Bilgi nasıl yerleşiyor:

Hangi canlı grubunda olursa olsun, duyu organlarından gelen, impuls dediğimiz, nitelikleri aynı fakat sıklığı ve beyinde ulaştıkları yerler farklı olan uyarılarla, beyinde bâzı moleküllerin hızla sentezlenerek büyük bir ihtimalle hücre zarına yerleştikleri ve bu yerleşimin tümünün belleği meydana getirdiği varsayılmaktadır. Yeniden hatırlamanın, bu moleküllerin, bir teybin manyetik bandındaki dizilimin elektrik sinyallerine kodlanmasına dönüşmesi gibi, okunarak oluştuğu varsayılır.

Beynin kısa süre de olsa Oksijensiz kalması veya bir elektrik şoku ile edinilmiş tüm bilgi ve anıları bir anda silinmesi bu moleküllerin tahribi ile olduğu ileri sürülebilir.

Doğal olarak, bir bilgi ne kadar çok molekülle ve ne kadar çok merkeze (hücreye) yerleştirilmiş ise, hatırlanması da o denli güçlü olacaktır. Bu nedenle, bugüne kadar öğretim yöntemlerinde, bir şeyi kavratabilmek için olabildiğince fazla duyu organının devreye sokulması amaçlanmıştır (aynı anda işitsel, görsel ve dokunma ile).

Güçlü uyarıların, örneğin yaşadığımız acı veya çok mutlu bir olayın belleklerden silinememesinin nedeni, o anda algılamanın, yâni protein sentezinin çok güçlü olmasındandır. Bu nedenle eğitimde bir konu anlatılırken, akılda kalsın diye, hep çarpıcı örneklerin verilmesine çalışılır.

***

Yaşın ilerlemesiyle birlikte öğrenme yeteneğinin azalması, protein sentez hızındaki azalma, belleğin zayıflaması ise proteinlerin zamanla (özellikle dolaşım ve boşaltım sistemlerindeki yetersizlikler ve vücut için zararlı maddelerin, örneğin sigara, içki vs. kullanılması ile) bozulmasıdır. Protein sentez hızının güçlü olduğu, çocukluk ve gençlik dönemlerindeki anılar, bu nedenle çok daha net olarak hatırlanabilir.

Buradaki temel sınırlayıcı faktör, bireyin kalıtsal yapısı ve belki bâzı dönemlerdeki beslenme yetersizliğidir. Kalıtsal yapı bakımından çeşitli açılardan yeteneğimiz başında saptanır; buna yapabileceğimiz bir şey yoktur. Ancak daha sonra, beslenme faktörü başta olmak üzere, çeşitli imkânların bireye sunulması, bu sürecin etkinliğini artırabilir.

Bunların üzerine, herkesin yetenekleri ölçüsünde, bilgi birikiminin mümkün olduğunca fazla yerleştirilmesi ise eğitim yönteminin başarısı olarak tanımlanmalıdır.

***

Beyin dalgaları nedir?

Beyne yerleştirilmiş bu bilgilerin, yerleştirilme ve tekrar okunması sırasında oluşan dalgalara beyin dalgaları denir. Uyarıların (impulsların) sinir lifi boyunca hareketi ve çeşitli merkezleri uyarması dıştan da bugünkü imkânlarla saptanabilen elektriksel dalgaları meydana getirir. Buna beyin dalgaları deriz. Bugün, beyin rahatsızlıklarında başarıyla kullanılan aygıtlar, bu beyin dalgalarının okunması ve yorumuyla ilgilidir. Bir uzmanın, herhangi bir kişinin başına bağlayacağı elektrotlarla, o kişiyi hiç görmeksizin, uyku hâlinde mi, panik içerisinde mi, korku içerisinde mi vs.’de mi olduğunu anlaması hemen hemen mümkündür. Çünkü oluşabilecek tüm ruhsal davranışlarımızın, beyinde ortaya çıkardığı, dışarıdan okunabilir bir dalga manzumesi vardır.

Amerika’da kafasına cihazlar bağlanmış bir kişinin, Türkiye’deki bir uzman, uyuyup uyumadığını, gülüp gülmediğini, acı çekip çekmediğini, panik içinde olup olmadığını, internet yolu ile gönderilen dalgalardan anlayabilir.

Bilgi nakli: Bu dalgalar çıkarıldığına göre, acaba başka bir bireye iletilebilirler mi? Bunun yanıtını vermeden önce, tepkiyi oluşturacak beyin dalgalarının bir seçilimden veya denetimden geçip geçmediğini öğrenmek gerekebilir. İnsan beyninin, seçici olmadan, tüm dış algıları (duyu organlarının duyarlılığı oranında) yorum yapmadan alarak belleğine yerleştirme özelliği vardır.

Yerleştirilen tüm bu bilgiler, şuuraltını, yâni ham belleği oluşturur. Bir uyarıya karşı verilecek anlamlı tepkinin, daha önce alınmış algıların rastgele tekrar yansıtılması şeklinde olmaması için, alt bilincin bilgisini süzgeçten geçiren ve birey için o şartlarda en iyi olduğu varsayılan tepkiyi oluşturan bir ana merkez oluşmuştur; biyoloji biliminde bunun adı hipotalamustur.

Hipotalamus, çok ilginç bir yapıdır. Büyük bir ihtimalle, yapı ve işleyiş bakımından iki ana ögesi vardır. Birincisi, yolların ve bağlantıların ilişkisini oluşturan bir işletim sistemidir (mimarisidir). Bu sistem bireyin kalıtsal yapısıyla örgütlenmiştir (sınırlanmıştır). Kural olarak dış etkilerden vs.den etkilenmez; değiştirilemez de...

Bilginin akış yollarını ve biçimini denetler. Kaba bir benzetme ile bir şehirdeki yolların güzergâhı olarak kabul edilebilir. Bizim bu güzergâhı o anda alınan uyarılara göre değiştirme şansımız yoktur. İkinci ögesi formatlanmasıdır (sinyalizasyon sistemidir): Bu formatlanma, temelde işletim sistemine bağlı olmasına karşın, bilginin nasıl süzüleceğini ve kodlanacağını saptar. Bir anlamda şehir trafiğinin akış yönünü ve yoğunluğunu düzenleyen sinyalizasyon sistemi gibidir. Bu güzergâhta hangi arabanın hangi yola sapacağına, hangi yoğunlukta araba sevk edileceğine ve hangi arabanın hangi adrese gönderileceğine bu sinyalizasyon sistemi karar verir. Dolayısıyla trafikte dolaşan her arabanın istediği yere gitme şansı yoktur; yâni alt beyindeki bilgilerin ellerini kollarını sallayarak kendini ifade etme şansı yoktur. Bu sinyalizasyon yapılanması büyük bir olasılıkla sinir zarının oluşturulması ile ilgilidir. En önemlisi, bu formatlanma, dış etmenlerle, eğitim ve şartlandırmalarla, belirli bir yaşa kadar düzenlenebilir, değiştirilebilir. Dolayısıyla şuuraltından gelen birçok bilgi, hipotalamusta, bireyin eğitim sürecinde ve şartlandırılmalarında kazanmış olduğu formatlanmanın denetiminden geçerek, tepki olarak dışarıya yansıtılır.

Böylece, bireye, o ortamda, zarar sağlayacağı varsayılan birçok bilgi veya davranış, bastırılmış, daha doğrusu süzgeçten geçirilmiş olur.

***

Alkol veya da uyuşturucu alındığında, bu formatlanmanın süzücü etkisi büyük ölçüde ortadan kaldırıldığı için, birey kendisinden beklenilmeyen davranışlar göstermeye başlar. Günlük yaşamında kaba olan biri, kibar; kibar olan biri de pekâlâ, bu şekilde kaba davranışlar gösterebilir. Bu nedenle bu tip uyuşturmalarda, kişinin bilinçaltını okumak kolaylaşır.

Hipotalamusa, bu nedenle, bireyin gerçek benliğinin tümünün yansımasını önleyen ve bireyin çıkarına uygun davranışları tezgâhlayan bir yer olarak da bakılabilir.

Bu yapının eğitim dünyasında yanlış formatlanması, kişinin içine kapanık, uzlaşmacı, çekinik, kimliksiz olmasına ya da saldırgan vs. olmasına neden olabilir. Eğitim yöntemlerinin farklı kişilerde farklı sonuçlar doğurmasının en önemli nedenlerinden biri de hipotalamuslarının formatlanmasıyla farklı tepkiler göstermeleridir. Bu nedenle, eğitimde, cezanın bazı kişileri uysal ve çekinik, bazılarını da saldırgan yaptığı görülür. Bu davranışlar, kişinin hipotalamusunun formatlanması (formatı) ve belki de işletim sistemiyle ilgilidir...

***

Hipotalamusun formatlanması açıkça belirli bir yaşa kadar başarıyla olabilmektedir. Bu nedenle çocukların gençlik evrelerindeki eğitim son derece önemlidir. Sokak hayvanlarının belirli bir yaştan sonra eğitilememelerinin nedeni de yine bu yeteneğin zamanla kaybolmasındandır.

Birçoğumuz, eğitimde, her durumda sabırlı ve hoşgörülü davranılmasının gerekli olduğuna, bâzılarımız da yerine göre ceza uygulamasının doğru olacağına inanır. Mensup olduğumuz primat ailesinde, yavruların eğitiminde ve terbiye edilmesinde ceza uygulandığını görmekteyiz. Yâni, böyle bir eğitim yöntemi, biyolojik olarak mensup olduğumuz grupta ve dolayısıyla bizde de mevcut görünmektedir.

Burada önemli olan ve dikkat edilmesi gereken husus, cezayı uygulayacak kişinin, ceza eylemini, kendi ruhsal bozukluklarının ya da komplekslerinin bir ürünü olarak değil, uygulanacak kişinin bir davranış şeklini öğrenmesini sağlamak amacıyla kullanmasıdır.

Böyle bir yorum günümüz eğitim sistemine ve eğilimine çok itici gelebilir. Ancak, böyle bir bilgi yolu işletim sisteminde mevcut olduğuna göre, eğitimde ve belki de yasaların uygulanmasında neden kullanılmasın?

***

Bir bireye bilginin yerleşmesinde, hipotalamusun işletim sistemi ve formatlanması, birbirini tanıyan uyumlu sistemler olarak işlev görür. Bireyler arasında, işletim ve formatlanma sistemi farklı (fakat bilginin, yâni belleğin aynı ilkelere göre yerleştiği varsayılmaktadır) olduğu için, bireyler birbirlerinin ne düşündüklerini normal olarak anlayamazlar. Böylece bağımsız kimlikler ve bilgiler oluşur.

Medyumluk (beynin heklenmesi) bu mekanizmanın bir sonucudur: Beyinler, bugünkü bilgisayar terminolojisiyle her zaman (hacker) heklenebilir. Çünkü bâzı kişiler bir diğerinin beynine dalgasal olarak girebilir, onun düşüncelerini okuyabilir.

***

Bâzı insanlarda, hipotalamusun formatlanmasını değiştirebilme daha doğrusu ona senkronize olabilme yeteneği vardır.

Büyük bir ihtimalle, bu, ya bir kalıtsal yetenektir ya da eğitimle kazanılmış bir esnekliktir. Böylece, birey, sâdece kendi bilinçdışıyla değil, esnek formatlı veya geniş spektrumlu hipotalamusuyla, başka bir bireyin (tercihen formatlanma veya işletim sistemi benzer) hipotalamusuyla da bağlantı kurabilir.

Bu yeteneğe sâhip kişilere, bugüne kadar medyum denmiştir. Medyum, kural olarak, başka birinin şuurdışını okuyabilen kişidir.

***

Bilgisayarların birbirine seri bağlanması gibi, her bilgisayarda farklı bilgi depolanmış olmasına karşın, bir bireydeki bilgi diğeri tarafından okunabilir. Hattâ bu yolla bir birey etki altına alınarak, şuur altına yeni bilgiler sokulabilir yahut şuurdışındaki bilgilerin niteliği değiştirilebilir.

Nitekim hipnozla, birçok insanın geçmişindeki bâzı anıların veya tutkuların silinmesi yahut değiştirilmesi, bu yöntemin, şuurlu veya şuursuzca kullanımıyla ilgilidir.

Hipnoz altına alınan birey (kimliğini korumak için gösterdiği çabayı kırmak amacıyla, hipotalamusun uyuşturulması hipnoz olarak adlandırılır) yeni gelen bilginin kendi öz malı mı yoksa yabancı kökenli mi olduğunu anlayamaz.

Çünkü bilginin bellek olarak yerleştirilmesi, herhalde evrensel bir mekanizma ile gerçekleştiği için, her birey, belki de benzer (aynı değil!) beyin işletim sistemine sâhip her canlı grubu (örneğin maymun ve insan arasında da olabilir), bilgilerini ortak olarak okuyabilecek düzeneğe sâhiptir. Fakat değerlendirebilecek merkez olan hipotalamus, bu sonuncu canlılarda ortak dile sâhip olacak evrimsel örgülenmesini tamamlayamamıştır.

***

Aslında yüz ve vücut ifadelerinden de beyni okumak mümkündür: Bilimsel araştırmalar beyindeki her düşüncenin insan vücudunda fiziksel olarak bir karşılığı olduğunu, her düşüncenin vücudumuzun en azından dış görünümünde bâzı büyük veya küçük değişiklikler oluşturduğunu ispatlamıştır. Birçok televizyon sunumuna da çıkan Amerikalı bir psikolog (Mark) bu değişikliklerden beyni okuyabildiğini ileri sürmektedir...

Televizyonda sahneye çıkardığı kişilerin bu yolla beynini okuduğunu, o anda ne düşündüğünü söylemektedir. Hattâ poker oyunlarında dağıtılan kâğıtlar kapalı iken, oyuncuların yüzüne bakarak hangi kâğıdın kendisinde olduğunu söyleyebilmektedir. Bunu kişilerin yüzlerindeki çok küçük değişikliklerden anladığını, bu yolla beyni okuduğunu söylemektedir. Ancak bu değişikliklerin çok küçük değişiklikler (nüanslar) olduğunu söylemektedir.

***

Beyni sağlam, ancak kaslarının tümü bloke olmuş ALS hastalığında, kafaya takılan bir çeşit kask seklindeki monitörle, hastanın ne düşündüğü, örneğin sağ veya sol bacağını hareket ettirmek istediğini öğrenebiliyoruz. Monitörde bu farklılıklar renk veya simge olarak kendini göstermektedir.

***

REENKARNASYON

Bilgi aktarımına delil sağlayacak çok önemli diğer bir gözlem ise, bugüne kadar, hep gizemli bir mekanizma olarak bakılan reenkarnasyondur.

Reenkarnasyon, hemen herkes tarafından, ölümden sonra ruhun bir bedene girerek kendini ifade etmesi olarak bilinir. Bunu çağrıştıran sayısız gözlem de yapılmıştır. Bu durumdaki bireyler, çoğunlukla, aynı veya farklı bir yerde, hattâ farklı bir ülkede, aynı veya farklı bir zaman diliminde yaşamış bir bireyin hayat öyküsünü anlatabilmekte, özellikle de şok etkisi yapan bir olayın tanığı veya kurbanı olarak ortaya çıkmaktadırlar.

Anlatılan öykülerin birçoğu, zaman olarak geriye gidildiğinde doğru çıkmakta; birey hiç gitmediği yerlerin târifini yapmakta ve en önemlisi bilmediği bir yabancı dilde dahi konuşabilmektedir.

Bütün bunlar, biyoloji bilimi yeterince bilinemediği için, en kolay yoldan, yani ruhlarla açıklanma yoluna gidilmiştir. Hâlbuki bütün bunların bilimsel olarak açıklanabilir bir tarafı bulunmaktadır.

Öyle ki:Geçmişte, örneğin, 17 Şubat 1600 yılında, daha 21 yaşındayken, “Evren sonsuzdur ve Kilise halkı kandırmaktadır” dediği için Kilise tarafından Roma’daki bir meydanda yakılan GIORDANO BRUNO’nun, çektiği acının ve korkunun sonucunda, hipotalamusundan çıkardığı beyin dalgalarının normale göre katlarcasına arttığını ve güçlendiğini söyleyebiliriz.

Yakılma törenini(!) izleyen kalabalık içerisinde, BRUNO’nun hipotalamus işletim sistemine yakın veya benzer işletim sistemine sâhip olan biri, bu dalgaları bir paket program gibi algılar ve bir parazit gibi yahut zararsız bir konukçu gibi bellek altına yerleştirebilir.

O bireydeki hipotalamusunun algıyı yerleştirmeye uygun, ancak ifade edilmesine uygun olmaması nedeniyle, yâni bir anlamda formatlanması uygun olmadığı için, bu bilgi, bu birey tarafından o anda okunamaz; fakat daha sonra aynı işletim sistemine sâhip diğer bir bireyin belleğinin altına yeniden yerleşebilir (sıçrayabilir).

Böylece, Roma’da bu infazı seyreden bu adamdan, daha sonra, örneğin limandaki bir gemiciye, ondan da Çin’deki bir işçiye, ondan da bir başkasına geçerek, yıllar boyunca uygun işletim sistemi gösterenler boyunca, bir anlamda iletilir de iletilir...

Ta ki bir gün, hem okuma sistemi hem işletim sistemi uygun olan bir bireye rasgelinceye kadar... O zaman şuurdaki konukçu bilgi okunmaya başlar ve birey, hiç tanıdık olmadığı bir dilden, yıllarca önce yaşanmış bir olayı, farklı bir kimlikle anlatmaya başlar. Aynen yaşayarak (duyarak)...

***

Fakat formatlar arasında tam bir benzerlik olmadığı için (hakiki ikizler hâriç), bireyler arasında, büyük bir ihtimalle bilginin tamamı değil, ancak bir kısmı nakledilebilir; özellikle de yaşanan çok etkileyici bir olayın bilgisi nakledilir. Bu bir asılma, kurşuna dizilme, yakılma veya herhangi bir şekilde öldürme yahut öldürülme olabilir.

Çünkü bu olaylarda, beyin dalgalarının etkileme veya işleme (penetrans) gücü artmıştır. İşte bu nedenle reenkarnasyon öykülerinin hemen hepsi, korku, şiddet, ölüm ve sıkıştırma içeren öykülerdir.

Hiçbir reenkarnasyon öyküsü, yan gelip yatan bir adamın öyküsü değildir.

Bu tip olaylarda ilginç bir gözlem de kişinin yabancı bir dilden konuşabilmesi, fakat bu dili, ancak, çok defa, geçmişte yaşadığı olayların anlatımında kullanabilmesidir. Yaşadığı dünyadaki olayları, hattâ kendi konumunu bile yabancısı olduğu dille anlatamaması, bilginin bir sistem olarak değil, sâdece bir paket program olarak taşındığını ve yerleştiğini gösterir.

***

Bir insanın hayatıyla ilgili bilginin tamamının nakledilmesinin çok zor olduğu varsayılmaktadır. Bir kısmının nakledilmesi veya en güçlü olanının nakledilmesi ve ayrıca belirli bilgilerin farklı farklı insanlara farklı şekillerde nakledilmesi söz konusu olabilir.

Bu yolla binlerce seneden beri bâzı bilgilerin bir çeşit kalıtıldığını düşünebiliriz. Örneğin son birkaç bin yıldan beri hiç kimsenin Asur dilini konuşmamasına karşın, Asur dilini konuştuğu uzmanlarca saptanmış çocuklar bilinmektedir.

Böyle bir konuk bilgi, kendini bireyden bireye kopyalama imkânını bulmuş; fakat kendini ifade edebilecek uygun kimseler bulmamışsa (veya geçmişte bulmuş olsa bile bizim bunu öğrenme şansımız olmayacaktır); bu imkânı 3.000-4.000 yıl sonra, yâni kendini ifâde edecek birini bulmuş ise reenkarnasyon dediğimiz olay ortaya çıkar.

***

Geçmişte kendini ifâde edecek yetenekte bireyler bulabilmiş; fakat yine de konukçu olarak kuşaklar boyunca varlığını sürdürmüş (kalıtılmış) olanlar da olabilir.

Bütün bu konular üzerinde bin bir çeşit senaryo yazılmış ve gizemli yapısı herkesin dikkatini çekmiştir. Fakat böyle bir sistemin, gelecekte, eğitimin en önemli aracı olabileceği belki de bu yazının hâricinde hiç kimse tarafından dile getirilmemiştir.

Bilgi, tanımlanabilir bir bileşik veya yapı hâlinde depolanıyorsa ve aynı kişi tarafından tekrar tekrar okunabiliyorsa; ayrıca, geçmişte farklı bir kişinin kazanmış olduğu bir bilginin yıllar sonra başka biri tarafından bir kısmı (fragmenti) da olsa okunma şansı gözlenmiş ve ispat edilmişse, niçin bu yolla, geçmişteki ve şu andaki kazanılmış bilgilerin, bir bireyin belleğine yerleştirilmesi mümkün olmasın?

Bunun için duyu organlarının kullanılmasına gerek olmadığından dolayı, en azından, bilinen (o güne kadar kazanılmış olan) bilgilerin yerleştirilmesi için, deneysel eğitime yeniden gerek de olmayacaktır.

Geçmişte ve anda, tek bir bireyin deneysel olarak kazandığı bir bilginin diğer insanların aynen hizmetine sunulmaması için –bâzı düzenlemeler yapıldıktan sonra- hiçbir neden yoktur.

Daha önce verdiğimiz ikizler örneğinde olduğu gibi, bu uygulamanın en çarpıcı yanı, bilgi aktarımı için, zamanın ve uzaklığın sorun olarak ortadan kaldırılmış olmasıdır. Böylece, geçmişte beş duyu ile alınmış bir bilginin yıllar sonra farklı bir insan tarafından okunma şansı doğduğu gibi, çok uzaktaki bir bireyin anıları, duyuları veya gözlemleri, uygun bir adaptör kullanılmak suretiyle aynen (yâni alıcı sanki o mekânda görüyormuş, işitiyormuş ve duyuyormuş gibi) alınabilecektir.

***

Böylece, uzaktaki bir bireyin duyu organlarını, kendi duyu organlarımız gibi kullanma imkânına kavuşmuş olacağız (örneğin Niagara Şelalesi’ni Ankara’da otururken, orada bulunan ikizdaşımızın gözüyle, o ne görüyorsa, ben de aynını görecek şekilde görebilirim).

Amerika’da CIA 1990 yıllarında, Pentegon’a bağlı bir araştırma biriminde şöyle bir projeyi desteklemiş. Rusya’nın gidilemeyen bâzı yerlerini veya mekânlarını oraya gitmeden nasıl izleyebiliriz?

***

Bilim adamları bunun üzerine beyinle ilgili önemli çalışmaları başlatıyorlar. Medyum olduğu bilinen kişileri çağırıyorlar; Rusya’da da benzerini buluyorlar veya arıyorlar.

Sonunda çok net olmasa bile, flu düzeyde, oradaki adamın bakışı doğrultusunda, buradaki medyum olan kişi görüntüleri alıyor. Başardıklarına ilişkin çok sayıda örneği sunuyorlar. Ancak deneyin her zaman tekrarlanabilir niteliği olmadığı için veya düzenli olmadığı için projeye son veriliyor. Bu araştırmanın esası beyin dalgalarının bir beyinden diğer beyne aktarılması olarak algılanmıştır (SC TV (18.10.2014).

Sonuç

Belki bir ütopya olarak, birçok canlının da sinir sistemine, varsa düşünce sistemine, bu yolla girmek de mümkün olacak ve böylece, evrendeki tüm canlılar bir düşünce sisteminin, yâni bir tümün tek tek parçaları (öğeleri) olacaklardır. Belki de evrensel barış, uzlaşma, uyuşma ve anlaşma ilk defa bu aşamada ortaya çıkacaktır.

Tek sorun, beyin yapısının ayrıntılarına yeterince girilememiş olması ve beyin dalgalarının yakalanmasını, kodlanmasını ve çözümlenmesini sağlayacak aygıtların henüz yeterli düzeyde yapılamamış olmasıdır.

Bireyler arasında uyumu (adaptasyonu) ve dönüşümü (konvert) sağlayan böyle bir sistemin geliştirilmesi, evrendeki tüm insanların, kazanılmış bilgileri ortak olarak kullanmasına imkân sağlayacaktır.

İşte, bu aşamada, bu yazıda açıklanmaya çalışılan iki büyük (ana) güçlük ortaya çıkacaktır.

Birincisi, bu bilgileri alacak sığaya (kapasiteye) yâni beyin yapısına kalıtsal olarak sâhip olamayan bireylerin durumunun, ikincisi de ortak temel bilgi olarak seçilmesi gereken bilgilerin niteliğinin ne olacağıdır[3].

Doğal olarak, insanlar, bir bilgisayarın seri bağlanmış parçaları olmamalıdır. Bu nedenle temel bilgiler dediğimiz bilgilerin haricinde, her bireyin kendi kimliğini geliştirecek eğitim süreçlerinin sürdürülmesi kaçınılmazdır. İşte bu aşamada, sosyal bilimlerin, daha doğrusu, ilmi bilgilerin önemi ve değeri ortaya çıkacaktır.

Temel bilimleri düşünce sisteminin zeminine oturtmadan alınacak ilmi bilgiler (bugün birçok toplumda olduğu gibi), çözümü mantıkla sağlanamayacak ayrılıklara ve farklılıklara ve sonuçta toplumsal huzursuzluklara neden olacaktır. Temel bilimlerin en iyi tarafı, elde edilen bilgilerin önemli bir kısmının tartışmaya gerek kalmayacak kadar açık olması ve her şartta, her yerde ve herkesçe kullanılabilmesidir.

***

Bütün bu gelişmelerin sonucunda, düşünce olarak insanın ölümsüzleşmesi gerçekleşebilecektir. Çünkü bir defa, bilginin nasıl depolandığını, nasıl nakledildiğini ve tekrar nasıl okunduğunu çözdünüz mü, o zaman, bunu bir vücuda gerek kalmadan mekanik olarak saklama olanağını da bulabileceksiniz ve belki daha ileri bir aşamada, beyin organizasyonunu taklit ederek ve en önemlisi kimlik duygusu kazandırarak, sonsuz yaşama imkânına kavuşabileceksiniz.

Böyle bir dünyada, demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin, inançların, öbür dünya ile ilgili varsayımların nasıl bir temele oturtulacağını, bugünden tahmin etmek zor olsa dahi, yorumlarda bulunmak ilginç ve eğlenceli olacaktır.

Bu kitabın yazarı da, okuyanlar da beş duyusu ile algılamaya ve düşünmeye alıştırıldıkları için, olması gerekenleri anlatabilmeleri ve anlayabilmeleri zor olmaktadır.

Fakat 2000 yılı, görerek, işiterek ve dokunarak öğrenmenin, yâni deneysel olarak öğrenmenin yetersiz ve yersiz olarak bulunabileceği bir yüzyıl olabilir. Bundan kasıt, bugüne kadar yapılan deneysel gözlemlerimizin yanlış veya gereksiz olduğu değildir.

***

Terk edilme gereğinin nedeni, bunun pahalı bir yöntem olması ve uzun zaman almasıdır. Eğitimde, yeni gelen her birey ya da belirli birey toplulukları (sınıflar) için, bir bilginin öğretilmesi amacıyla, gözlem ve deneylerin sürekli tekrar edilmesi, gelecek çağın olanaklarına ve düşünce tarzına uygun düşmeyebilir. Bir defa kazanılmış bir bilginin, her bireye aynen aktarılmasının ya da iletilmesinin yolunun bulunması gereklidir. Bu da, yazara göre biraz önce anlatılan yöntemle gerçekleşecektir. Zaman geçirmeden, bu yöntemin, temel bilimlerle uğraşanlar tarafından gündeme alınması ve hızla geliştirilmesi gerekecektir. Gelecek çağ, bilgi aktarmanın klasik yöntemlerden farklı bir şekilde gerçekleşeceği çağ olacaktır. Orada benim ve benim gibi düşünenlerin açıkça yeri olmayacaktır.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Agranoff B W, Davis R E and Brink J J 1965 Memory fixation in the goldfish; Proc. Natl. Acad. Sci. USA 54 788–793

Avery O T, MacLeod C M and McCarty M 1944 Studies on the chemical nature of the substance inducing transformation of pneumococcal types; J. Exp. Med. 79 137–158

Babich F R, Jacobson A L, Bubash S and Jacobson A 1965 Transfer of a response to naive rats by injection of ribonucleic acid extracted from trained rats; Science 144 656–657

Byrne W L, Samuel D, Bennett E L et al 1966 Memory transfer; Science 153 658–659

Corning W C and John E R 1961 Effects of ribonuclease on retention of conditioned response in regenerated planarians; Science 34 1363–1365

Demirsoy. A.; Kalıtım ve Evrim, METEKSAN Yayınları: No:11, METEKSAN basımevi, 902 s., 534 şekil, Ankara, 2000 (onbirinci basım).

Demirsoy. A.; Omurgalılar (Amniyota) (Sürüngenler, Kuşlar ve Memeliler) (Yaşamın Temel Kuralları), Cilt III/Kısım II,

METEKSAN Yayınları, METEKSAN, 942 s, 409 şekil, Ankara, 1998 (altıncı basım).

Demirsoy. A.; Omurgalılar (Anamniyota) (İlkin Kordalılar, Yuvarlakağızlılar, Kıkırdaklıbalıklar, Kemiklibalıklar ve Amfibiler) (Yaşamın Temel Kuralları), Cilt III/Kısım I, METEKSAN Yayınları A: 55, METEKSAN, 684 s., 347 şekil, Ankara, l998 (beşinci basım).

Flexner J B, Flexner L B and Stellar E 1963 Memory in mice is affected by intracerebral puromycin; Science 141 57–59

Flexner L B, Flexner J B and Roberts R B 1967 Memory in mice analyzed with antibiotics; Science 155 1377–1383

Hyden H and Egyhazi 1962 Nuclear RNA changes of nerve cells during a learning experiment in rats; Proc. Natl. Acad. Sci. USA 48 1366–1372

Jacobson A L, Babish F R, Bubash S and Jacobson A 1965 Differential approach tendencies produced by injection of ribonucleic acid from trained rats; Science 150 636–637

Luttges J, Johnson T, Buck C et al 1966 An examination of « transfer of learning » by nucleic acid; Science 151 834–837

McConnell J V 1962 Memory transfer through cannibalism in planarians; J. Neuropsychiat. 3 42–48

McConnell J V, Jacobson A L and Kimble D P 1959 Effects of regeneration upon retention of a conditioned response in the planarian; J. comp. Physiol. Psychol. 52 1–5

Misslin R, Ropartz P, Ungerer A and Mandel P 1978 Nonreproducibility of the behavioural effects induced by scotophobin; Behav. Proc. 3 45–56

SC TV (18.10.2014)

Stewart W W 1972 Comments on the chemistry of scotophobin; Nature (London) 238 202–209

Travis G D L 1981 Replicating replication? Aspects of the social construction of learning in planarian worms; Soc. Stud. Sci. 11 11–32

Ungar G and Oceguera-Navarro C 1965 Transfer of habituation by material extracted from brain; Nature (London) 207 301–302

Ungar G, Desiderio D M and Parr W 1972a Isolation, identification and synthesis of a specifi c-behaviour-inducing brain peptide; Nature (London) 238 198–202

Ungar G, Desiderio D M and Parr W 1972b; Nature (London) 238

***

Değerli Kardeşim,

Türkiye siyasetinin geldiği noktada, esas görevim olan bilimsel konularda yazma yerine, “ne olacağız?” endişesi içinde, “üniversitelerimizdeki bilim adamları dillerini yuttuğu için” siyasî-sosyal ağırlıklı yazılar yazmak zorunda kalıyorum. Ancak bilim adamı tarafım zaman zaman depreşince, bâzı bilimsel konularda görüşlerimi ve bilimde merak edilen bâzı konuları da benim penceremden görebildiğim kadarıyla Siz’e iletmeye çalışacağım.

Reenkarnasyon ve bilgi aktarımı konusu, her zaman ilgiyi çeken, ancak netleşmemiş bilgileri içeren bir konudur. Bu yazıda bu konudaki merakınızı gidermeye çalışacağım.

Birçok kişi tarafından merak edilen ve tartışılan reenkarnasyonun bilimsel açıklanmasını da içeren, bilgi nakli, medyumluk ve belki de birkaç yüzyıl sonra başarılmış olacak ölümsüz bellek yapımı konusunda bu günkü bilgimiz içerisinde –bir kısmınıza hayalî gelebilecek- bir sunumu ve yorumları okumaya davet ediyorum.

Kim bilir birkaç yüzyıl sonra torunlarınızın yaşayacaklarını şimdiden anlayabilme şansını bu yazı ile yakalamış olursunuz…

Prof. Dr. Ali Demirsoy

 



[1] Bu yazının önemli bir kısmı, yazarın “Son İmparatora Öğütler” adlı kitabından alınmıştır. Ayrıca Diffurt Hoimart’ın eserlerinden ve yine yazarın “Kalıtım ve Evrim” kitabından önemli ölçüde esinlenmiştir.

[2] Algoritma: Yani belli bir problemi çözmek veya belirli bir amaca ulaşmak için çizilen yola algoritma denir. Aynı zamanda algoritma tek bir problemi çözecek davranışın, temel işleri yapan komutların veya deyimlerin adım adım ortaya konulmasıdır ve bu adımların sıralamasına dikkat etmedir.

[3] Bu iki sorunun çözümüne ilişkin görüşlerim bulunmaktadır. Birincisi, yani beyin sığasının (kapasitesinin) artırılması ile ilgili olası bilimsel gelişmeler, “Önümüzdeki çağın bilimi: Biyoloji” adlı bir yazı ile; eğitim düzenlenmesi ile ilgili yazı da “Öncelikle bilgi ne demektir, nasıl verilmelidir?” adlı diğer bir yazı ile Siz sayın okuyuculara iletilmeye çalışılacaktır. 

BÜYÜKADA'YA ZİYARET
KISA ÖYKÜ-4
 

Yorum

Already Registered? Login Here
Şu ana kadar herhangi bir yorum mevcut değil